Enginar ve Gelincik

eg1İzmir’in şirin ilçesi Urla’ya tarladan taze enginar satın alabilmek için uğramıştık. Eskinin enginar bahçeleri azalmış yıllar içinde yerini konutlara ve sitelere bırakmıştı. Zeytinlik ve narenciye bahçelerinden sonra yarımadanın enginar bahçeleri de şehrin istilasına boyun eğiyordu. İlk baktığımız bahçenin sahibi satılacak enginarı olmadığı söyledi. Bir sonrakinden de aynı yanıtı aldık. Ümitsizce çaldığımız üçüncü kapı da aynı yanıtı verdi. Ama bahçesinde tek tük enginarların olduğunu görüyorduk. Enginarları gösterip ısrar edince bahçe sahibi eliyle bahçesini işaret edip “İsterseniz alabilirsiniz. Para da istemem. Ama o enginarlara gelincik sürtündü. Artık zor pişer pek tadı olmaz” dedi. Ne olursa olsun birkaç tane toplamak için bahçeye daldık. Bu arada eşim merakla “Nedir bu gelinciğe sürtünme meselesi?” diye sordu. Bahçe sahibi tarlasındaki gelinciklerinden birini koparıp eline aldı;

-         Gelincik çıktığında enginar lezzetini yitirir derler buralarda. Aynı toprakta yetişirler. Gelincik mayıs ayında açar, o zamana kadar kalan enginarları da tohumluk ayırır yemeyiz.

-         Sizden önce uğradığımız bahçe sahipleri de o yüzden vermek istemedi demek bize enginarlarını.

-         Beyim burası Ege. Hepimiz az çok efeleniriz, öyle eğilip bükülmeye gelmeyiz. Dediğimiz olsun isteriz. Bakmayın sizi bahçeye saldığıma işinize yaramaz bu enginarlar ama neyse.

eg2Bir yandan bahçeyi dolaşıp tazeliğini yitirmemiş enginar bulmaya, bir yandan da yaprakların ucundaki dikenlerden uzak durmaya çabalıyorduk. Kızım ise gelincik toplamaya dalmıştı. Kısa sürede iki düzine enginar toplamış gitmek için izin istemiştik. Bahçe sahibi İstanbul’dan geldiğimizi öğrenince bırakmadı. “Bizim hanım çay demlemişti. Bir çayımı için de öyle gidin” diyerek alıkoydu. Babadan kalma tarlasını ekip geçindiğini ama komşularının birer ikişer tarlalarını müteahhitlere ev yapmak için satıp gittiğinden giderek yalnız kaldıklarından yakındı. Biraz da iç çekerek;

-         Her yerde villalar bitiyor, gelincik çiçekleri gibi. Bizim bahçelerse gelinciği gören enginarlar gibi boynunu büküp kenara çekiliyor. Kalanlarımızın da tadı kalmadı. Baharı yitirdik, anlayacağın. Şehir olup başımıza dikildi buraların yazı, güzü.

-         Direnmeye de pek niyetiniz yok anlaşılan.

-         Direnen direniyor da sonuç pek değişmiyor. Gelen şehir ile birlikte insanı da yumuşadı buraların. O eskinin efelerini ara ki bulasın.

-         Efe dediğiniz de sonuçta sizin bizim gibi insan değil mi?

Bu sözler üzerine topladığımız enginarlardan birini eline aldı. Yapraklarını gösterdi.

-         İnsan olmasına insan da Egenin insanı biraz bu enginara benzer. Öyle eğip bükemezsin. Sert adamlardır.

-         Nasıl yani?

-         Enginara burada pusula çiçeği de derler. Yaprakları serttir güneşe dönemez. Yapraklarını hep doğudan batıya uzatır. Güneş yakmasın diye yapar bunu. Enginara bakıp yönünü kestirebilirsin. Buranın insanı da böyledir. Köklüdür enginar gibi, söküp atamazsın. Bir de öyle şehir insanı gibi güneşe rüzgara göre boyun kırmaz, değişmez. Harmandalı oynayan efeler gibi açar kollarını doğudan batıya, öylece durur.

-         Peki ya gelincik?

-         Gelinciğin suçu yok. O yabanidir. Sırasını bekler. Sırası geldiğindeenginarın yerini alacağını bilir. Ama dayanıksızdır. Rüzgara güneşe gelemez, çabuk hasta olur. Şehir insanına benzer biraz. Toplamaya da gelmez. Büker boynunu. Ama arsızca yayılır. Şafak vaktinde gelincik tarlaları kan tarlasına dönüşür. Şafakta, bu gördüğün sitelerin kırmızı çatıları da aynı hissi veriyor insana. Ürküyorum.

eg3Sustu bir süre. Hanımı çaylarımızı tazeledi. Bahçesinden köklediği marulu da “gidince salata yapar, bizi anarsınız” diyerek enginarların arasına kattı. Topladıklarımızın ücretini ödemek için ısrar ettik “çay içtik muhabbet ettik daha ne olsun” diyerek almadı. Israr edince hanımı araya girip “bizim beyi efelendirmeyin” diyerek konuyu kapattı. Teşekkür edip ayrıldık.

Yola koyulduğumuzda kızımın topladığı gelincikler çoktan boynunu bükmüştü. İzmir sıcak bir yaza daha hazırlanıyor, yaklaştıkça şehrin sıcağı giderek daha çok hissediliyordu.

 

Mehmet Uhri

Leave a Reply