Dakika ve Skor

img_8465

İdari nöbeti yeni teslim almıştım. Akşamüzeri nöbetçi heyeti ile birlikte hastaneyi kolaçan ediyorduk. Servis hemşiresi hastalarından yaşlıca beyefendinin uzunca süredir odasında olmadığını, hiçbir yerde bulamadığını, ilaçlarını veremediğini söyleyip hazırladığı tutanağı uzattı. Sosyal güvencesi olmayan hastaların devlet hastanesine ücret ödememek için kaçmalarına alışmış olsak da durum pek öyle görünmüyordu. Hastanın kişisel eşyaları dolabında duruyordu. Saati ve cep telefonu da etajerin çekmecesindeydi. Hastane bahçesine iyice bakılması için güvenlik görevlilerine talimat verip odama çekildim.

Gece yarısına doğru servise uğradığımda hastamızın servis çalışanlarına görünmeden odasına dönmüş olduğu ve bu durumun daha önce de yaşandığı bilgisini aldım. Dosyasını incelemek için odasına girdim. Yatağına uzanmıştı. Uyumuyor gözleriyle beni izliyordu. 81 yaşında olmanın verdiği kalp ve eklem rahatsızlıklarına böbreklerin yetersiz çalışması da eklenmişti. Diyaliz ile zaman kazanılmış olsa da gidişat iyi görünmüyordu.

Uykuya hazırlandığını düşünüp olabildiğince ses yapmamaya çalışsam da hastamız yatağında doğruldu. Başıyla selam verdi. Böbrek yetmezliğinde gördüğümüz o kirli toprak renk cildine ve yüzüne yansımıştı. Uzamış kır sakalları yüzündeki derin kırışıklıkları gizlemeye yetmiyordu. Tüm bunlara karşın bakışları canlıydı. Soran gözlerle beni izliyordu.

- Nasıl görünüyor, doktor bey?

- Pek parlak görünmüyor ama bu yaşta “buna da şükür” demek gerekiyor.

- Söylenenlerden anladığım kadarıyla şasi eski, kaporta da dökülüyor ama motor henüz çalışıyormuş. Devridaim motorunu değiştirip sekman attırmakla bir süre daha gidermiş.

- Tamirci misiniz?

- Bir zamanlar öyleydim. Sanayi sitesinin emektar motor ustalarındandım. Şimdi kendimi hurdaya çıkmaya hazırlanan modeli eski klasik arabalar gibi hissediyorum. Tanıyanlar azaldı. Garajdan çıkacak mecalim de kalmadı. Öylece yatıp çürüyorum.

- Öyle diyorsunuz ama akşamüzeri yüreğimizi kaldırdınız. Başınıza bir şey geldi zannettik. İlaçlarınızı aksattığınız yetmediği gibi güvenlik her yerde sizi aradı. Sahi nereye kaybolmuştunuz?

Başını önüne eğip cevap vermedi. Kabahatini bilen bir çocuk gibiydi. Ayağa kalkmaya çalıştı, yardım ettim. Tuvalete gitmeye çalıştığını düşünmüştüm. Ancak o pencere önüne gidip gecenin karanlığında camdan dışarı baktı. Eliyle bir yeri işaret etti. “Oraya gidiyorum, doktor bey. Biliyorum pek akıllıca değil ama olsun orası bana iyi geliyor” dedi. Önce inanamadım. İşaret ettiği yer hastanemizin az ilerisindeki halı sahaydı. Gece yarısını geçmiş olmasına karşın ışıkları yanıyor, birileri futbol oynuyordu.

- Ne işiniz var orada?

- Dedim ya bana iyi geliyor. Küçüklüğümden beri hep futbolun içinde oldum. Babamla maçlara gider, mahallede hep top oynardık. Amatör küme maçlarında mahallemin takımıyla oynadığım da oldu. Yetenekli bir futbolcu değildim. Ama hep futbol tutkunuydum. Bu yaşımda toptan hayli uzak olsam da futboldan uzak kalamıyorum. Yatmaktan sıkıldığımda gözüm her orada. Ara sıra gidip oynayanları seyrediyorum.

- İyi de bu hasta halinizle, üstelik az yol da değil. Maç izlemek istiyorsanız televizyonu açın, bir sürü spor kanalı var. İstediğiniz kadar izleyin. Zorunuz ne?

Odadaki televizyonun uzaktan kumandasını alıp bir spor kanalı aramaya koyuldum. Ağır adımlarla yanıma gelip kumandayı elimden aldı ve televizyonu kapattı.

- Benim aradığım futbol televizyonda değil, orada o halı sahada. Ben onu izlemek istiyorum.

- Her yerde benzer kurallarla oynanan bir oyundan söz ediyoruz. Göze hoş görünen ve rekabetin yaşandığı üst düzey maçları izlemek yerine sıradan amatörlerin maçını tercih ediyor olmanızı anlamamı beklemeyin.  Sıkıntınızı oyalayacak başka bir şeyler bulalım ama böyle olmaz.

- Anlamazsın elbet. Futbolu tabelaya bakıp değerlendirirsen, dakika ve skor ile oynanan bir oyun zanneder, anlamazsın. Televizyonda seyrettiğin göze hoş gelse ve heyecan verse de futbolun çakması olabilir ancak. Gerçek futbol sokakta veya o halı sahada oynanıyor.

- Nasıl yani?

- Bak oraya futbolcular birlikte gelip birlikte gidiyorlar. Kimin kazandığı veya kaybettiği çok da önemli değil. Bir gün biri kazanır, öbür gün diğeri. Orada amaç futbol, sadece futbol. Tabelaya bakıp hırs yapmazsan, takıma destek olmak için oyuna elinden geldiğince destek vermeye çalışırsan yine yorulursun ama çıkışta bir araya gelip el ele gönül gönüle yürür gidersin. Mutlu olur, insan olduğunu hissedersin.

- Onca emek, para ve kupalar boşuna mı yani?

- Başarılı olanı hep birlikte kutlamadıktan sonra bence kupaların bile anlamı kalmıyor. Kupayı sadece taraftarlarınla kaldırıp oradan oraya gezdirir, kazanamayanlara nazire yapmak, kıskandırmak için uğraşırsan oynadığın oyunun ne anlamı kalır?

- Ama…

- Aması maması yok. O her yerde gördüğün benim çakma dediğim futbola dikkatli bakarsan demek istediğimi anlarsın. O halı sahada maç yapanların veya benim gibi bir iki izleyicinin aldığı keyfi çakma futbolda ne futbolcu alıyor ne de taraftar. Futbolcu üzerindeki baskıdan yakınıyor. Ancak sesini duyuramıyor. Siz de biliyorsunuz. İnsanın günü gününü tutmaz. Ama futbolcu her daim en iyi olmak zorunda bırakılıyor. Buna can dayanmaz. Böyle meslek mi olur? Taraftar dediğin ise takımı iyi oynamasa bile kazansın isteyen bir türlü tatmin olmayıp her şeye isyan eden insan sürüsü. Dahası maçlara girebilmek için sporsever olman yetmiyor, taraftarı olduğun takımı da beyan etmen gerekiyor. Futbol hakkında konuşmaya kalkana önce hangi takımı tuttuğu soruluyor. Ne söylediği veya niye söylediği bile ona göre tartılıyor. Kimse oyunu konuşmuyor. Tabelaya göre birbirine laf yetiştirme telaşındalar. Futbol bu değil. Böyle olmamalı.

543

Bu sözleri söylerken hafiften hırslandığını hissediyordum. Ayağa kalkıp eliyle tekrar o halı sahayı gösterdi. Onların futbolcu değil, futbol oynayan senin benim gibi insanlar olduğunu, gündüz başka işlerle uğraşıp geceleri bir araya gelen futbolseverler sayesinde eskiden futbolun çok daha keyif verdiğini anlattı. 70 li yıllarda hafta sonları Tekel işçilerinin Rakıspor ve Şarapspor olarak iki takım çıkardıklarını, yapılan maçı izlemeye diğer işçilerin yanı sıra şehirden pek çok izleyicinin geldiğini, skorun önemi olmadığını, hatta maç bitiminde hep birlikte kafa çekmeye gidildiğini anlattı. O yılların gergin siyasi atmosferinde sendikal olarak bölünmüş olsalar da tekel işçilerinin futbol maçında bir araya gelip, keyifle maç yaptıklarından, kavgasız ayrıldıklarından söz etti. Dediğine göre futbol oynarken siyasi kutuplaşma ve sendikal ayrışma bile onları bölmeyi başaramamıştı.

- Benzer olarak orman işletmelerinin Odunspor ve Kütükspor takımları vardı. Futbol birleştiriciydi. Herkesi bir araya getiriyor, iyi kötü eşitliyordu. Amir, memur, ustabaşı veya işçi aynı formada eşitlenip oynuyor, bu görüntü bile insanlara iyi geliyordu. Ayrışmayı önlüyor, adaleti sağlıyordu. O televizyonlardaki çakma futbol ise bence insanları, birbirine düşman taraftar gruplarına ayrıştırıp huzursuz etmekten başka bir işe yaramıyor.

- İyi de, bu hale nasıl geldi?

- Sanırım her şey Sportoto ile başladı. Sportoto maçın nasıl oynandığını göstermiyor, sonucuna göre oynayana para kazandırıyordu. Kumar oynamaya öyle teşneymiş ki bu millet eline kalem alıp toto oynamamış kimseyi bulamazsın. İşin içine para girince ne futbol kaldı, ne eşitlik, ne forma. Herkes sadece sonuca ve skora bakınca futbol görünmez oldu. Düşünüyorum da, langırt denen o masa topu illetinin de aynı dönemde çıkması rastlantı olmasa gerek. O güzelim futbol langırtaki çakılı kurşun adamların dışarıdan yönetildiği saçma sapan keyifsiz bir oyuna dönüştü. Öylesi futbol sizin olsun ben o toprak sahalarda çamura bulanıp herkesin birbirine benzediği, bittiğinde omuz omuza verip birlikte çıkılan temiz futbolu özlüyorum. Hastane köşesinde hapis gibi olunca kendimce bir çözüm bulup kimseye görünmeden sıvışıyor, halı sahada maç izleyip yorulunca dönüyorum. Bunun için sizlerden özür dilememi beklemeyin.

- Anladım… Yine de ilaçlarınızı aksatmamanız gerekiyor. Bir de bahçeye inmek için haber verip izin almanız gerektiğini hatırlatmak durumundayım. Bahçeye indikten sonra siz nasıl biliyorsanız öyle yapın. Bu konuşma aramızda kalacak.

432Gülümseyerek teşekkür etti. Uykusunun geldiğini ve dün geceden rüyasında yarım kalan maça devam etmeyi umduğunu söyleyince “maçın sonucunu mu merak ediyorsunuz?” diye sordum. İroniyi anlamıştı. “Oynayanlar ve seyredenler için çok güzel maç oluyordu. Üstelik sahadakilerden biri de bendim. Skor önemli değil elbet. Lakin söylemeden geçemeyeceğim. Az önce anlattığım futbolun başına gelenler görüyorum ki siz hekimlerin de başında. Onca gündür hastanedeyim işini keyifle yapan hekim göremedim. Telaş içinde hastaların yüzüne bile bakmadan hep bir şeylere yetişmeye çalışıyor gibisiniz. Kızmayın ama bence bu halinizle langırt masasındaki o kurşun adamları andırıyorsunuz. Bu durumdan ne siz memnunsunuz ne de hastalarınız. Üstelik herkesin gözü skordan başka bir şeyi görmüyor. Ne diyeyim? Ben bu filmi gördüm. Sonunda kimse mutlu olmuyor.” Dedi.  Uzanıp pikesini üzerine çekti. Arkasını dönüp uyumaya koyuldu.

O geceden sonra hastamızı bir daha görmedim. Hastane ortamının günden güne artan koşuşturması içinde unutmuş olmalıyım. Geçen gece aracıma yakıt alırken benzin istasyonunun yanındaki halı sahada oynan maça değil de kenardaki izleyicilere gözüm takılmasa o geceyi ve hastamızın anlattıklarını hatırlamayacaktım. Seyirciler arasında tanıdık bir yüz göremesem de onu hep bir halı sahanın kenarında veya mahalle arasında sessizce futbol oynayanları izlerken hayal ediyorum.

Dr. Mehmet Uhri

One Response to “Dakika ve Skor”

  1. Halimizi çok güzel özetlemiş sayenizde

Leave a Reply