Beni Affet Anne

dr-erdogan-acarlar

Ülkenin en fakir yıllarında çocuklarını hekim yapmak için varını yoğunu tüketmiş bir ailenin üçüncü kuşak doktorlarındanım. Mesleğe adım attığım ilk zamanlarda Jinekolog olan annem ve dahiliye uzmanı dayımdan en zor durumlarda bile mesleği ayakta tutanın hastalar ve onların yakınları olduğunu unutmamam gerektiği öğretilmişti.

“Aldığın diplomaya çok güvenme. Hekimi hekim yapan hastadır. Hastanın gözünde onu tedavi edeceğinize inandığına dair güveni ve parıltıyı görebildiğinde ancak hekim olursun, gerisi hikaye” diye öğütlenmişti. Üstelik öyle bir diploma ki, başarılı olmayı gerektiren ve hasta ile birlikte her seferinde yeniden girilen bir sınavdı sanki.

Anamızdan dayımızdan böyle öğrendik. Böyle hekim olduk. Hastalarımızla üzülüp onlarla sevindik. Doğurttuğu çocukların nikah davetiyeleri geldiğinde annemin ne kadar duygulandığını hatırlarım. Böyledir hekime bağlılık. Aileden biridir hekim. Uzaktaki bir yakın dost, hani sadece gerekli olduğu zamanlarda yanınızda olmasını istediğiniz, sair zamanda pek hatırlamadığınız dostlar gibidir.

Sonra bir şeyler değişti. Hastane adının sağlık işletmelerine dönüşmesiyle anladık başımıza gelenleri. Adı üstünde hasta evi idi bir zamanlar. Şimdi ise sağlık hizmeti üreten ticari kuruluşlar oldu. Her ticari kuruluş gibi ayakta durabilmek için kar etmesi gerekiyordu. Hastalar ise hastaneye para kazandıran fiziki unsurlara dönüştü. Hekimlerle aralarına hizmet adı altında başka şeyler girdi. Kullanılan yüksek teknolojinin ışıltısı hekimle hastasının arasındaki açılmayı görmemizi engelledi. On yıl gibi kısa bir sürede hastalar sağlık işletmelerine para kazandıran fiziki unsurlar haline dönüşürken hekimler ise sistemin –tabirimi mazur görün- tezgahtarı haline dönüştüler. İyi satış yapan, iyi para kazandıran tezgahtarların daha çok rağbet gördüğü ticari kuruluşlar peydah oldu, özel hastane adı altında. Öyle ki, birkaç kalem tahlil ve iyi muayene ile mesleki deneyimini kullanarak tanı koyabilen hekimler yerine daha deneyimsiz ama daha çok tahlil ve film isteyip aynı tanıyı koyabilen ancak sisteme daha çok para kazandıran hekimlerin tercih edildiği bir ortam yaratıldı.

Bu dönüşüme uygun olmayan deneyimli hekimleri hızla tasfiye edip, sisteme para kazandıran ve kazandırdığı paradan nemalanan yeni hekim kitlesi oluşturulmaya başlandı. Para kazandırmak için hastasını soyabilen ve bundan vicdanen rahatsızlık duymayan insanlar olarak anılmaya başlandı, hekimler. Hekimler piyasalaşan sağlık sisteminin günah keçisiydi. Hastasının maddi durumunu düşünmeden faturasını kabartan, insanları senet sepete mahkum eden hep o hekimlerdi. Hastanenin günahı olur muydu hiç? Bu önyargıların doğurduğu nefret duygusu ve güven yitimi ile gerçek anlamda işini yapmaya çalışan ve kendini sadece hastasına karşı sorumlu hisseden hekimlerin yalnızlığı, terk edilmişliği yaşanmaya başlandı. Hastalar siz ne yaparsanız yapın hekimine güvenmiyordu. Başlangıçta söylenen o sınavı bir türlü geçemiyor, hastanın gözünde güvenilen hekim olmayı başaramıyordunuz. Elimizdeki doktor diplomasının da o sağlık işletmelerinde çalışabilme yeterliği dışında anlamı kalmamıştı. Böylesine terk edilmişlik ve yalnızlık içinde hekimler sesini çıkarıp yaşadıklarını anlatmaya çalıştıkça yanlış anlaşılıyor, bir zamanlar Çalışma Bakanının dediği gibi hekimlerin gözü doymuyordu.

Hastaları suçlamıyorum. Öyle güzel ve öylesine donanımlı hastaneler, sağlık kurumları oluşturuldu ki, oralarda insanın ölebileceğine kimsenin inanası gelmiyor. Sanıyorlar ki, o binalar o cihazlar iyileştiriyor, insanları. Hekim eli değmeden, el emeği, göz nuru olmadan iyileşebileceğini düşünüyor hasta ve hasta yakınları. Ticari işletmeye dönüşen sağlık kuruluşlarının da bu yönde reklam yapıp insanları böylesi bir beklentiye sokması ticaretin kuralı ne de olsa.

Rahmetli Annem ve dayım mesleğe başlarken biraz da emir verir gibi iki öğüt vermişti.

1-     Ne yaparsan yap, meslektaşını satın almaya çalışma.

2-     Şartlar ne olursa olsun bir devlet hastanesinde çalış. Çalış ki, topluma borcunu öde. Seni yetiştiren toplumu ve bizleri unutup, sağlık karnemiz ile muayene olmaya gelemeyeceğimiz bir sağlık kuruluşuna, sakın ola yönelme.

Bu güne kadar bu çizgiden ayrılmamış biri olarak sağlıkta yapılan son dönüşüm ile rahmetli Annem ve Dayıma bakacak yüzüm kalmadı. Piyasalaşan sağlık sistemi içinde meslektaşlarımın satın alındığını üzülerek yaşadım. Şimdi de Tam gün yasası adı altında devlet hizmetini terk etmemi gerektirecek bir dönüşüm yaşanıyor. Beni affet anne.

Hekimlik onurunun yitirilişine mesleğin bir tür tezgahtarlığa dönüştürülüp piyasaya teslim edilişine, hastaların hekimlerine nefret ve güvensizlikle baktığı bir ortamda, çocuğumun ne pahasına olursa olsun hekim olmaması için çabalıyorum. Böylesine fedakarlık gerektiren gecesi gündüzü olmayan bir mesleğe yönelip aynı düşman bakışları görmesin, aynı yalnızlığı yaşamasın istiyorum. Beni affet anne.

opdr-nevser-uhri-acarlarHekimlerini toplum üstü, ulaşılamaz varlıklar sanan, onların da hastalandığında aynı hizmet ortamını kullandığının farkında bile olmayan hasta ve hasta yakınlarına bunları anlatamadığım için, böyle giderse ileride kendini tedavi ettirecek beyaz önlüğünü piyasanın kirinden korumayı başarabilmiş aklı başında hekim bulamamaktan endişe eden bir hekim olduğum için beni affet anne.

Emanet ettiğin mesleğin piyasanın insafına kalışına benim gibi sessiz kalan pek çok meslektaşım ve kendi adıma senden özür diliyorum, anne. Beni affet.

 

Dr.Mehmet Uhri

 

Not: Bu yazı annem, merhum Op.Dr. Nevser Uhri Acarlar ve dayım merhum Uz.Dr. Erdoğan Acarlar’ın anısı içindir.

6 Responses to “Beni Affet Anne”

  1. gülcan diyor ki:

    Ellerinize, yüreğinize sağlık. Vicdanı, merhameti yüreğinden eksik olmayan, minnetini bir şekilde etrafındaki insanlara yansıtan,kendisini çok zor şartlarda insanlara adayan sizin gibi hekimlerimizi bizler her zaman başımızda taşırız. Malesef haklarınızı tam alamamanın rahatsızlığını bizlerde yaşıyoruz. Sizlerin insan hayatına kattığınız pay çok büyük. Küçük rakamlarla ödenemez. Mutlu,umutlu,barış ve huzurun hemen yanıbaşımızda olduğu günlere kavuşmak dileğiyle..Ümit ediyorum ki anneniz sizi affetmiştir… Saygılarımla

  2. Ekrem SOYDAL diyor ki:

    İçinde bulunduğunuz ortamı ve bu ortamı hazırlayan sebepleri çok iyi yansıtmışsınız. Prof.Dr.Ahmet Rasim Küçükusta’ nın kitabında belirttiği gibi Tıbbi cihaz ve ilaç üreticilerinin yönlendirmesiyle hekimlik mesleği hekimlerin elinden alınmış durumda. Tam da yazınızda belirtiğiniz nedenlerle büyük sermaye karşısında, sizin gibi düşünen hekimlerin biraraya gelerek küçük birikimleriyle tüccar gibi davranmayan, hasta ile yakınlarını yolunacak kaz gibi görmeyen ve sadece parası olana değil, ihtiyacı olan herkese şifa dağıtan kurumlar oluşturulabilir. Bunun adına Türk Dilinde “İMECE ” diyoruz. Yalnız hekimlik mesleğinde değil hayatın her alanında , bireyciliği, çıkarcılığı, açgözlülüğü, İMECE usulünü yaygınlaştırarak aşabiliriz. Bunun için imeceevi.org adresini önerir saygılar sunarım.

  3. Mehmet Uhri diyor ki:

    Teşekkürler sayın Soydal
    Yaklaşık 4 yıldır imece evinin yazar ve aktivistlerindenim. Potlaçlarından sadece birine katılabilmiş olmakla beraber anlatmak istediğinizi gayet iyi anlıyorum. Sağlık alanında ise, imece usülü ile çalışmaya uğraşan Lokman hekim sağlık vakfının başına gelmeyen kalmadı. Bakanlık bürakrasisi ücretsiz sağlık hizmeti olmamalı anlayışıyla ruhsatlarını iptal etmeye kalktı. Ağır darbe aldılar şimdilerde yine aynı felsefeyle götürmeye çalışıyorlar ancak Sosyal güvencesi olan hastalara ücretsiz bakmaları yasaklandı. Yani sizin dediğinizi yapmaya çalışan meslektaşlarım oldu ve bunun bedelini ağır ödediler, ödüyorlar. Sistem kendi doğrusunu dayatırken diğer doğruları da yok etmenin yollarını arıyor. Bu nedenle iyi dilek ve beklentilerinize katılmakla beraber uygulaması hiç kolay değil. Bu şartlara rağmen ütopyasız olmayacağını, imkansızı istemekle işe başlamak gerektiğine inananlardanım. Yani, yani ben varım.
    Tekrar teşekkürler sayın Soydal
    Dostlukla
    muhri

  4. Ekrem SOYDAL diyor ki:

    Tebrikler,
    Benden daha önce aynı yola çıkmışsınız. Acaba, Lokman Hekim Sağlık Vakfı hangi yanlışı yaptı da başına gelmeyen kalmadı ? Tıkanma noktaları ne idi ve bunlar hiç bir şekilde aşılamazmı ? Gerçekten bilmek isterim ve hatta Mali Müşavir olarak kendilerine ne gibi bir katkım olabilir ?
    Dayanışmaya inancımdan dolayı bu kadar ilgiliyim.
    Sevgi ve selamlar
    Ekrem SOYDAL

  5. YASEMİN BİRSESLİ diyor ki:

    SEVGİLİ NEVSER TEYZECİM HAYATININ SON 3 SENESİNDE ARKADAŞLIK YAPTIK .NARLIDERE SAHİL EVLERİNDE…ÖLMEDEN 2 GÜN ÖNCE SİZİ TANIDIĞIM İÇİN ÇOK ŞANSLIYIM DEMİŞTİ…MEŞKÜRE ABLAMLA ONA GİTTİĞİMİZDE ..O GÜNDEN AKLIMDA KALAN ÖLMEDEN EVVEL MUTLAKA YAPACAĞIM ŞEY …BABALARIMIN VE DEDELERİMİN RESİMLERİNİ YIRTMAK ..ÖYLE DEMİŞTİ..ÇOCUKLARIM ONLARI TANIMAZ ..ATAMAZLARDA YÜK OLMASIN …ONUN YAŞI YOKTU ÇÜNKÜ BEN 40 YAŞINDAYKEN O NEREDEYSE 80 Dİ GALİBA ..ANNEMİN DE DOKTORUYMUŞ..AMA YAŞ FARKINI HİÇ HİSSETMEDİK ..BEYAZ ŞORTU BEZ ŞAPKASI ..GÖZÜMDEN GİTMİYOR…NUR İÇİNDE YAT RESMİNİ GÖRÜNCE O GÜZEL GÜNLER AKLIMA GELDİ

  6. Günel Ayvaci diyor ki:

    Sevgili Nevser Ablam, Erdoğan abim, canlarım, çocukluğum, gençliğim, ailem, komşum… Bitti, sözcükler yetmiyor… işte….

Leave a Reply