Ateşini Arayan Soba

img_9850

Elimdeki fotoğraf makinesi ile çekinerek dükkanına baktığımı görünce “Yaklaş hele, nesin, kimsin, soba mısın, baca mı yoksa sac mı? bir anlayalım, sonrasına bakarız“ diye seslendi. Sabah alacasının dağıldığı güneşin yükselmeye başladığı Divriği çarşısında o sıcak yaz günü neredeyse tüm dükkânlar kapalıyken Sobacı dükkânını açmış kaldırıma içerden çıkardığı soba ve diğer aksamları yerleştiriyordu. Çarşı açılmamışken sıcak yaz günü dükkânını erkenden açan yaşlı Sobacı dikkatimi çekmiş fotoğrafını çekmek için fırsat kolluyordum. O ise içeriden çıkardığı tabureyi işaret edip yukarıdaki sözlerle dükkânına davet etti.

Uzaktan çay ocağına el edip iki çay istedi. Oturmadan önce bir göz odadan ibaret dükkâna girip bakındım. İlk bakışta antikacı olduğunu düşündürecek kadar eski ve yıpranmış dükkânın içi farklı boylarda soba, soba boruları ve benzer aksam ile doluydu. Bir kenarda istenen ebatta boru yapabilmek için galvanizli saç ve diğer malzemeler göze çarpıyordu.

Çayların gelmesiyle kapı önüne çıkıp Sobacı’nın yanındaki tabureye oturdum. Kim olduğumu nereden geldiğimi ne aradığımı sordu. Bu arada her geçen selam veriyor, bizimki de her seferinde yerinden kalkıp selama yanıt veriyordu. Dükkânın önüne akşamdan park eden beyaz arabaya içerlemiş söylenip sahibini gören bilen olursa gelsin çeksin diye haber gönderiyordu.

img_98361

60 yılı aşkın süredir aynı yerde aynı dükkânda babadan kalma sobacılığı sürdürüyordu. Başlangıçta saçtan elleriyle yaptıkları sobaları, sonra döküm sobaları ve günümüzün sobalarını anlattı. Soba yapmayı bırakmış olsa da soba tamiri ve soba borusu yapmayı sürdürüyordu. “Yaz günü soba arayan oluyor mu? Bu işin tatili yok mu?” diye sorunca hafiften gülümsedi.

- Hayatın tatili mi olurmuş? Çalışmadan olmaz, karıncası arısı, kelebeği çalışırken dur biraz tatil yapayım demek yakışık alır mı? Ölene kadar çalışacaksın ki yaşadığın hayat bir şeye benzesin.

- Yani emeklilik de mi yok?

- Yok elbet. Emeklilik de neymiş. Elin tuttuğu gözün gördüğü kadar çalışacaksın. Çocuklara, torunlara maymun mu olayım?

Sonra “neden sobacılık? Başka bir işle uğraşmak istemez miydin?” diye sordum. Bir süre susup çayını yudumladı. Pek cevap vermek istemiyor gibiydi. “Başka yapacak iş yok muydu?” diye üsteledim. Dikkatlice yüzüme baktı. Baştan aşağı süzdü.

- Sen beni boş ver. Çıkıp buralara kadar gelip gezip bakındığına göre bir şeyler eksik kalmış olmalı. Aradığın neyse seni oradan oraya sürüklüyor anlaşılan. Umarım bulursun.

- Sen hiç aranmadın mı?

- Bu dükkâna babam ve amcamla gelirdik. Arkadaşlarım okula gider yazları tatil yapar bense çalışırdım. Bilirsin, delikanlılık yılları haylazlık ve hep bir şeylere öfkelenmekle geçer. Nefret ederdim bu dükkândan. Elime makası alıp sac kesmeye başladığımda 11 yaşında bile değildim. Ama ne gidecek yerim, ne gücüm ne de cesaretim vardı.

- Peki ya sonra?

- Önce babam öldü amcamın eline baktık. Sonra o da ölünce iki aile üstüme kaldı. Bu nefret ettiğim dükkâna tutunmak ve çalışmak zorunda kaldım. O gün bugün çalışırım. Bu dükkân kaç aile doyurdu, kaç çocuk büyüttü. Benim görevim de böyle yazılmış dedim bu kapı ve pencereden gördüğüm neyse hayat benim için o oldu. Hayatı, insanları burada bu dükkânda tanıdım, burada öğrendim.

img_9839

Ayağa kalkıp dükkâna girdi eline bir sac ve bir de sacdan yapılmış soba borusu aldı. “Söyle bakalım. Sence hangisi daha değerli? Böyle işlenmemiş sac gibi pırıl pırıl düz mü olmak istersin yoksa kıvrılıp bükülüp onun bunun elinde şekil değiştirmiş boruya dönüşmek mi? Diye sordu. “İlle bir soba aksamı olacaksam sobanın kendi olup işe yaramayı tercih ederdim” diye yanıtlayınca yüzü aydınlandı.

- Şimdi oldu. Anlaşacağız galiba seninle. Bu soruyu kime sorsam ham sac gibi öylece olduğu gibi kalmak istediği yanıtını verirler. Bir tek benim küçük torun boru olmak istediğini söylemişti. Ne hikmetse herkes olduğu gibi kalmayı marifet sanıyor. Eğilip bükülmeden yaşamayı onur addediyor. Bu dünyaya ham gelip ham gittiğinin farkında bile olmadan geçip gidiveriyor.

- Sen nasıl yanıtlardın kendi sorunu?

- Bu soruyu kendime sormayı uzun süre önce bıraktım. Ama bu Sobacı dükkânından görebildiğim kadarıyla insanlar da az çok soba aksamına benziyor. Kimi neyin parçası olduğunu bile bilmeden bu sac levha gibi yaşıyor ve boş teneke hesabı en çok onların tıngırtısı işitiliyor. Eğilip bükülmeden işe yaramadan yaşamayı marifet sanıyor en çok tıngırtı boş saçtan çıktığı için herkes onlarda hikmet var zannediyor.

- Peki ya diğerleri?

- Geri kalanların büyük kısmı soba borusuna benziyor. Hep göz önünde oluyor, kendi başlarına işe yaramayıp el ele tutuşmadan iş görmüyorlar. Bir şey üretmeseler de içinden geçenleri öylece aktarıp gidiveriyorlar. Ancak hep ateşten uzak duruyorlar. Boru olup diğer borularla birleşmeyi herkese benzemeyi aktardıkları ile yetinmeyi biliyor bununla mutlu oluyorlar. Boru olmazsa soba yanmaz biliyor kendilerini fasulye gibi nimetten sanıyorlar. Buradan bakılınca bence dünyayı o soba borusuna benzeyen tipler yönetiyor.

- Peki ya sobalar. Onlara benzeyen yok mu?

- Var elbet. Dünyanın acısını külfetini onlar çekiyor. Ancak öyle yalnızlar ki, kimse onları görmüyor, sesini duymuyor. Onlar ise inadına ateşi içine alıp acıyı eğirmeye, çevreye ışık ve sıcaklık olarak vermeye çabalıyorlar. Öğretmenlerin hemen hepsi benim için sobadır. Ateşe sıcağa direnip evcilleştirir ve çevrelerine yayarlar. Herkes onlara güvenir. Boru gibi dayanıksız olmadıklarını bilir. Ama yine de seslerini duymazlar.

- Peki ya sen bunlardan hangisisin? Bunca bilgiyi derlediğine ve içimi ısıtacak biçimde aktarabildiğine göre benim gözüme emektar ve deneyimli bir soba gibi görünüyorsun.

- Yok, o kadar değil. Boru istemeyen küçük bir eski zaman mangalı olup içimde ateşi zapt edebiliyor ve yayabiliyorsam ne mutlu bana. Beni boş ver, asıl sen ne olduğuna karar ver de yoluna öyle devam et.

- Tavsiyen var mı?

- Kimseyi, özellikle kendini kandırma. Sobayı unutturup dumanın sıcaklığıyla ortalığı ısıttığını iddia eden sahtekâr soba borularından olma yeter. Onun bunun ateşini kullanıp kimsenin ateşine külüne sahip çıkma. Neysen, ne kadar olabiliyorsan o kadar ol. Gerçi bu topraklarda boru gibi olup hak etmediği halde nimetten sayılmaya eğilimli o kadar insan var ki sanırsın hayat sadece onların bildiği gibi. Uzak durmanı ve onlar gibi olmamanı tavsiye ederim.

img_9846

Bu sözlerden sonra Ali Baba’nın çay ocağına el edip iki çay daha söyledi. Bu arada birkaç fotoğrafını çekmeme izin verdi. Tamir için gelen sobanın paslanan sacını sökmeye başladı. Yaşına rağmen elleri hayli güçlü olmalıydı. Sobanın sacını elma soyar gibi kısa sürede çıkarıverdi. Bir ara kafasını kaldırıp “sahi ne iş yapıyordun” diye sordu. Cevap veremedim.

Israrla yüzüme bakıp yanıt beklediğini görünce “Hiç… Ateşini kaybetmiş garip bir sobayım, onun bunun ateşine yanaşıp ısınmaya çalışan, ateşini arayan bir sobayım, sanırım” diye yanıt verdim. Bir şeyler söyleyecek gibi oldu sonra vazgeçti.  Bir süre daha elindeki soba ile ilgilendi. Çayımın son yudumunu devirdiğimi görünce eliyle kalk git dercesine işaret yapıp “hadi git artık oyalanma. Aradığını kendinde ara, orada burada zaman yitirme. Umarım bulursun” dedi ve tekrar işine döndü.

Selam verip yanından uzaklaştım. Güneş yükselmiş sıcak geçecek bir günü daha işaret ediyor, Divriği çarşısı ise yeni açılıyordu. Geri dönüp uzaktan bizimkine baktım, o küçücük kapı ve pencerenin ardında elindeki sobayı adam etmeyi sürdürüyordu. Kapının önündeki beyaz araba ve sahibinden ise henüz haber yoktu.

Mehmet Uhri

2 Responses to “Ateşini Arayan Soba”

  1. Nuray Bassullu diyor ki:

    Illa yasayarak ogrenecegim diyen kimimizin kafa goz yararak , kimimizin kitaplardan yada baska sobalardan anlamaya ogrenmeye calistigimiz seyleri ne kadar bilgece anlativermis oyle kendini mangal sanan aslinda soba oldugunu bilmeyen Ali Baba !!! Cok sicacik bir oyku Cok tesekkurler

  2. Avni diyor ki:

    Çok üzüldüm. Neden bilmiyorum.

    Düşününce, yazıya genelde hakim olan ve “Benim görevim de böyle yazılmış dedim”‘le vurgulanan pişmanlık ve çaresizlik duygusu sanırım.

    Orta yaşlarda başlayan bu yeterince yaşayamama duygusunun ileri yaşlarda getirdiği bu hüzün çok sarsıcı.

    Son söz Nazım Hikmet’den: Pişman değilim yaşadıklarımdan, öfkem belki de yaşayamadıklarımdan.

Leave a Reply