Archive for Aralık, 2017

Zamanın Mandalları

Çarşamba, Aralık 6th, 2017

img_9860

Divriği esnaf çarşısı zamanda kaybolmuş hali ve her günkü dinginliği ile günü yarılamıştı. Yaz sıcağının iyice hissedildiği çarşı hayli durağan günlerinden birini daha yaşıyordu. Cemal dayının saatçi dükkânını ise fotoğraf makinem için uygun pil ararken sora sora bulmuştum. Çarşı içinde birkaç metrekarelik ufacık yerde kendi gibi yaşlı, bildiğimiz kurmalı saatlerin tamiri ile uğraşıyordu. Aradığım pili gösterip ümitsizce olup olmadığını sordum. Elindeki Serkisof marka köstekli saati masaya bırakıp pili eline aldı. Gözündeki lupa yaklaştırıp üstündeki yazıları okumaya çalıştı. Pili masaya koyup köstekli saati eline alıp tamire devam etti. Tüm bu süreç içinde hiç konuşmamış ve soruma cevap vermemiş olması canımı sıkmıştı.  Pili alıp çıkmaya davrandığımda “bekle hele selamsız” diye seslendi. Sağ gözünden lupu indirmeden kafasını kaldırıp bana baktı.

- Dükkâna destursuz, selamsız girdiğine göre buralardan değilsin. Otur, az bekle…

- Aradığım pil elinizde var mı?

- Bakmam lazım. Sanırım bir tane olacak. Lakin elimdekinin zembereği dağılmadan vidalarını sıkıştırmam gerek. İşin aceleyse sonra gel diyeceğim ama bu gün erken kapatacağım. Beklemende fayda var.

img_9856Tezgâhın önündeki tabureye oturup sessizce dükkânı izlemeye başladım. Camekânın içi kurmalı kol saatleri ve köstekli saatlerle doluydu. Ustanın arkasında ise çoğu antika sayılabilecek duvar saatleri asılıydı. Sokaktan gelen geçen Cemal dayıya selam ettikçe kafasını kaldırıp eliyle selama karşılık veriyor sonra tekrar işine dönüyordu. Bir süre sonra yüzünü ekşitip elindeki köstekli saati tezgâha bıraktı. “Bu da benim gibi yaşlandıkça ayar tutmayanlardan. Uğraştıracak anlaşılan. Daha fazla bekletmeyeyim seni. Ne de olsa yolcusun.” Diyerek çekmecelerini karıştırmaya başladı. Bu arada dışarıdan geçen çaycı çırağına iki çay siparişi verdi. Aramayı sürdürürken nereden gelip nereye gitmekte olduğumu, ne iş yaptığımı sordu. Hekim olduğumu söyleyince gülümseyerek “içeriye selamsız girmenden anlamış, doktor veya avukat olduğunu düşünmüştüm” dedi. Açıklama beklediğimi görünce “Bazı meslekler adamın ayarını bozar. Hekimlik ve avukatlık gibi meslekler hep derdi sıkıntısı olan ile uğraştığı için selama sabaha gerek duymaz. Kaptırırsan her yerde öyle davranmaya başlarsın” diyerek açıkladı.

Çaylarımızı yudumlarken 57 yıldır aynı çarşıda saat tamirciliği yaptığını, telefon idaresinden emekli olduğunu, dükkânın yerini birkaç kez değiştirse de saatçiliği bırakmadığını anlattı. Bu saatlerin artık kullanılmadığını hatta cep telefonları yüzünden saat kullanımının da azaldığını vurgulayıp kurmalı saatlerin alıcısı olup olmadığını sordum.

- Haklısın, her şey gibi saatler de değişti. Ama saatler değişse de insan kolay değişmiyor. Bir kere saatsiz insan olmaz. Buradan bakınca içeriden saatli ve dışarıdan saatli olmak üzere iki tip insan olduğunu söyleyebilirim.

- Sizce ben hangilerinden oluyorum?

- Kolunda saat olmadığına göre saati içinde olanlardansın. Onlar kendi zamanlarını yaratıp yönetme derdindedir. Sabırsız olurlar. Zaten o yüzden elimdeki işi bıraktım.

- Peki ya saati dışarıda olanlar?

- Zamanın kendilerini yönetmesine ses çıkarmayanlardır. Zaman onları yönetir. Ellerinden tutar büyütür, gezdirir. Herkesçe daha çok kabul gören onlardır. Zamanın ruhuna uygun yaşarlar. Diğerlerine göre hayli kalabalık olduklarını söyleyebilirim.

- Çok farklı görünüyorlar. Bu iki tip insan anlaşabilir mi?

- Görünüşte anlaşıyor sanırsın. Ama anlaşmaları zordur. Birinciler günde beş vakit bağıra çağıra camiye çağrılıyor olmaktan rahatsız olup çoğunlukla gitmezler. Diğerleri için ise bu bir sorun değildir. Kolunda saat taşımaktan haz etmeyenlerin derdi kendine ait zaman bulabilmektir. Telaşla işini bitirip kendine ait zaman yaratma derdinde oldukları için çalışkan ve becerikli görünürler. Kurmalı saatlerin meraklısı da onlardır. Ancak kendi kurup çalıştırdıkları, ayarını kendi yaptıkları saatleri kullanabilirler.

- Peki ya siz? Siz hangi tip olduğunuza karar verebildiniz mi?

- Eskiden sorsan kendi zamanına hapsolmayı seçenlerdenim diye cevap verirdim.

Duvarda asılı duran hayli eski irice duvar saatini işaret etti;

- Anladım ki; hayat şu saatin ding dongları arasına sığdırdığımız anlardan oluşuyor. Onları öncelik sonralık sırasına koymamız için zamanı kullanıyoruz.

- Nasıl yani?

- Şöyle anlatayım; Bence zaman bir çamaşır ipinden farksız. İpe dizdiğimiz anılarımız da ıslak giysilerimiz. Islakken ağır oldukları için iyi hatırlıyoruz. Kuruyan çamaşırlar gibi anılar da hafifliyor. Unutup başka  şeylere dönüştürüyor sonra geriye bakıp ne yaşadım diye kendimizle hesaplaşıyoruz. Üstelik mandalın yettiğince anı biriktirip saklamayı başarıyoruz. Mandalın yoksa anılar da uçup gidiyor, kayboluyor.

- İyi de o zaman neden zamanı kovalıyoruz? Her tarafı saat dolu bu dükkân bu çaba, boşuna mı?

- Yahu anlamadın mı? Kendi zamanını bulabilirsen, ipin mandalın varsa hayatını belki bir düzene koyabilirsin. Yoksa hep onun bunun ipine, o ipe asıp kuruttuklarına bakar seyirci olursun. Hep başkalarının zamanını kovalarsın. Zembereğini kendi kurduğun, çalıştırdığın, ayar verdiğin bir hayat yerine hiç bilmediğin birilerinin hayatını yaşar geçer gidersin. Seçim sana kalmış.

img_9854

Bu arada çekmeceleri karıştırmayı sürdürdü. Sonra aniden ayağa kalkıp arkasındaki vitrine yöneldi. “Tabii ya. Kaybederim diye kösteklilerin yanına ayırmıştım. İyi mandallamayınca unutuveriyor insan. Gözün aydın aradığın pil bulundu” dedi. Pili fotoğraf makineme yerleştirip iznini alarak birkaç fotoğrafını çektim. Beklediğimin çok altında fiyat söyleyince ön yargılarımdan utandım. Çay ve muhabbet için teşekkür edip izin istedim.  Ayağa kalkıp elimi sıktı. “Hadi git artık. Ha bir de hep o kameranın ardına saklanma. Arada kendin de kameranın önüne geç. Fotoğraflayıp saklayacakların arasında kendinden de bir şeyler olsun.” Dedi. Oturup köstekli saati yeniden eline aldı. Sağ gözüne lupunu takıp tamire koyuldu. Kafam karışmıştı. Dışarı çıkıp dükkâna bir kez daha baktım. Bizimki kafasını kaldırıp gülümserken eliyle hadi git dercesine bir işaret yaptı. Sonra tekrar işine döndü.

Mehmet Uhri