Archive for Eylül, 2017

Doğnuk

Çarşamba, Eylül 27th, 2017

img_0228

“Doğnuğun olmazsa böyle olur elbet” diye söylene söylene ağır adımlarla nöbet odama girdiler. Elinde bastonuyla zorlukla yürüyen yaşlı adam ve kolunda sonradan oğlu olduğunu öğrendiğim beyefendi, nöbetçi başhekimi aradıklarını ve şikayetleri olduklarını söyleyerek güvenlik görevlisi eşliğinde odama gelmişlerdi. İhtiyar hayli öfkeliydi ve söyleniyordu. Acil serviste hasta yakınları arasında tartışma ve kavga çıktığını, hastane güvenlik görevlilerinin müdahale etmek zorunda kaldıklarını biliyordum. Ancak konunun ihtiyar adam ve oğluyla ilişkisini kuramamıştım. Hastamız acil serviste muayene için sıra beklerken yakın bir muhitte farklı etnik kökenli gruplar arasında çıkan sokak kavgası sırasında bıçaklanma nedeniyle hastanemize gelen yaralıların yakınları kendi hastalarına daha önce müdahale edilmesi için doktorun üstüne yürümüştü. Nöbetçi hekim ise kendini korumak için odasına saklanınca kapıyı yumruklamaya başlamışlardı. İşte bu sırada bizim ihtiyar ayağa kalkıp bastonuyla hasta yakınlarının üzerine yürüyüp güvenliğin bile cesaret edemediği işi yapmaya kalkmıştı. Kavganın tarafları kısa süren şaşkınlıktan sonra ihtiyarı kenara itip birbirleriyle dalaşmaya devam edince sorun büyümüş, kolluk kuvvetlerinden gelen destek ile yatıştırılabilmişti. Grupların hastane bahçesinde de olay çıkarmasını önlemek için yaralılardan birini yakındaki hastaneye nakledip ateşle barutun yan yana gelmesini geçici de olsa engellemiştik. İhtiyarın ise öfkesi geçmemişti. Beni görevimi yapmamakla suçluyordu.

- Burası memleket hastanesi değil mi? Bu kadar edepsizlik olur mu?

- İyi de benden ne istiyorsunuz?

- Nöbetçi başhekim senmişsin, öyle diyorlar.

- Doğrudur.

- Hasta olarak hastanene geldim, muayene bile olmadan kavganın ortasında kaldım. İtilip kakıldım, sırtıma yumruk, tekme attılar. Yahu bir Allah’ın kulu çıkıp özür dilemeyecek mi?  Buraya geldiğime pişman olmam mı gerekiyor?

img_0235Oğlu kolundan çekiştirip “uzatma baba” diyerek ortalığı yatıştırmaya çalışınca bizimki hiddetle oğluna dönüp “Burası benim hastanem bunlar benim insanlarım, üzüldüğümü gördükleri halde susup oturacaklar mı? Hepimiz bu ülkenin insanı değil miyiz?” diye söylendi. Nefes nefese kalmıştı.

- Sizden kurumum ve kendi adıma özür diliyorum. Ne yazık ki; her gün benzer olaylar yaşıyoruz ve giderek kendimizi koruyabilmek uğruna hastalarımızın ne düşündüğü ile ilgilenmeyi unutuveriyoruz. Bunu bizlere hatırlattığınız için tekrar teşekkür ediyorum. İzin verirseniz muayenenize eşlik etmek, yanınızda olmak isterim.

- Yok, doktor bey oğlum. Derdim seni işinden alıkoymak değil. Ben başımın çaresine bakarım.

- Dediğiniz gibi burası memleket hastanesi ve işim şu anda sizin yanınızda olmamı gerektiriyor. Başka bir tatsızlık yaşanmaması ve yine özür dilemek zorunda kalmamak için izninizle size eşlik edeceğim.

Bu arada hasta taşımada kullanılan tekerlekli sandalyelerden birini getirtip hastamızı yürütece aldık. Hızlıca muayenesi yapılıp kan tahlilleri ve akciğer filmi çekildi. Yaşanan tatsız olaylar yüzünden hasta ve hasta yakınları da acil servisi terk etmişti. Ortalık sakin görünüyordu.

Film çekimi için soyunması gerektiğinde ceketini çıkarıp bana teslim etti. Eski ve yıpranmış da olsa yakasında Atatürk rozeti göze çarpıyordu. Film çekimi sırasında oğlu ile lafladık. Hastamızın doğup büyüdüğü orta Anadolu köyünde kırk yılı aşkın süreyle muhtarlık yaptığını, sağlık sorunları nedeniyle şehre gelmek zorunda kaldığını anlattı.

Akciğer ile ilgili bulgulara yönelik tedavi düzenlense de altında yatan nedeni bulabilmek için birkaç gün sonra kontrole gelmesi gerektiği söylendi. Kartımı verip kontrol için geldiklerinde beni bulmalarını, yardımcı olup kendimi affettirmek istediğimi söyleyince bizimkinin yüzü aydınlandı.

- Ha şöyle. Kabahat senin olmasa da üzüntü, sıkıntı hepimizin olmalı. Sevdim seni evlat.

- O zaman bir şey soracağım. Odama girerken “doğnuğun olmazsa olacağı budur” diye bir şeyler söylüyordun. Merakımı mazur gör. Ne demeye çalışıyordun?

- Bu doktorlar da her şeyi bilir, bi doğnuğu bilmezler. Sapana benzer iki bacaklı irice bir tahtadır. Köy yerinde eşeğe ne yüklersen yükle iki taraftan birden sıkıca bağlamazsan taşıyamazsın. Hayvan yükünü alınca bir ucuna ip bağlı doğnuğu üstten atar aşağıdan alıp tahtanın ortasını makara gibi kullanır yükü sıkılaştırır, doğnuğun sapına düğümlersin. Onca yükü dağılmadan ancak o sayede taşıyabilirsin.

- İyi de hastane ortasında doğnukla ne işin var? Ne diye söyleniyordun?

- Gelenler yaralı olan yakınlarını bırakmış birbiriyle öldüresiye kavga ediyordu. Aynı ülkenin ekmeğini yiyip suyunu içiyor olsalar da barış içinde bir arada durmak yerine birbirlerine saldırıyordu. Ettikleri küfürleri burada söylemeye utanırım. Öyle ki; o sırada orada olanlar ve hatta siz çalışanlar da korkmuş, sinmiş, bırakıp gitmeye hazır görünüyordunuz. Daha fazla dayanamayıp üzerlerine yürüdüm ama işe yaramadı.

- Doğnuk olsaydı bunlar yaşanmayacak mıydı?

- Anlamıyor musun? Ülke yükünü aldı ama doğnuğunu yitirdi. Bizleri bir arada tutacak doğnuk olmayınca herkes bir yana dağılıyor.

- Eskiden de böyle değil miydi?

Yakasındaki Atatürk rozetini işaret edip “o bizim doğnuğumuzdu. Fakir de olsak onun sayesinde bir araya gelmiş, birbirimize tutunmuş, yükümüzü alıp iyi kötü yola koyulmuştuk. Ne zaman biri, kollarımın gücü hepinizi bir arada tutmaya yeter, doğnuğa gerek yok diye ortaya çıkıp milleti ikna etti işte o zaman doğnuğu gevşettik. Eh, kol gücü de bir yere kadar.  Yükümüzü almış olsak da doğnuk olmayınca bir yere ilerleyemiyoruz. Baksana, kimsenin kimseye tahammülünün kalmadığı bir ülkeye döndük” Dedi.

img_0231

Birkaç gün sonra baba oğul uğrayıp kontrollerini yaptırdılar. Altta yatan ciddi kalp sorunları nedeniyle bir üst hastaneye sevk edildikten sonra hastamızdan bir daha haber alamadım.

Bir yıla yakın zaman geçmişti. Sabah kapımı çalıp girmek için izin isteyen hastamızın oğluydu. Elindeki naylon torbayı masama bıraktı. Cebinden çıkardığı Atatürk rozetini bana uzatıp “Babamı yakınlarda kaybettik. Bunları size bırakmamı vasiyet etmişti”dedi. Getirdiği torbanın içinde üzerinde ip bağlı hayli eski bir tahta parçası vardı.

- Yoksa rahmetlinin doğnuk dediği alet mi bu?

- Evet. Doğnuk. Babam, bir şeylerin ters gittiğini, zamanının dolmakta olduğunu görünce yakasındaki rozeti ve köyden getirttiği doğnuğu bana verip “o güleç yüzlü doktor beye götür ver, o ne yapacağını bilir” demişti. İlk anda kimden söz ettiğini anlamadığımı görünce kartınızı çıkarıp “bu doktor beye götür” dedi. Birkaç gün sonra da kaybettik. Rozeti yakasından çıkardığını, ilk kez görüyordum.

img_1229Bunları anlatırken gözleri doldu. Bir süre susup yutkundu. İkimiz de hüzünlenmiştik. Rahmetlinin oğlu ayrıldıktan sonra duvarımdaki resimlerden birini çıkarıp yerine o eski ve hayli yıpranmış doğnuğu astım. Mesai arkadaşlarım önceleri anlam veremeyip hayli garipseseler de her fırsatta, tanımaktan onur duyduğum o muhtarı, vasiyetini ve dilim döndüğünce doğnuğun ülke için önemini anlatıyorum.

Rozeti ise önlüğümün yakasında taşıyorum.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu öyküye ait videoya https://youtu.be/foKd-Pc-YYw linkinden ulaşabilirsiniz.

Münevver Mücellithanesi

Cumartesi, Eylül 16th, 2017

img_9271

O küçücük mücellithaneyi, aile yadigârı deri ciltli hayli eski birkaç kitabın cildinin onarımı yapacak yer ararken biraz da tesadüfle şehrin eski semtlerinden birinde bulmuştum. Bodrum katında küçücük bir dükkândı. Paslanmış ve hayli eskimiş görünen tabelasında” Münevver Mücellithanesi” yazısı güçlükle okunuyordu.

İçerisi pek aydınlık değildi. Hayli dağınık görünüyor, havada sonradan tutkaldan geldiğini öğreneceğim garip bir koku hissediliyordu. Elindeki ciltleri yorgan iğnesine benzer bir iğne ile dikmeye çalışan yaşlı cilt ustası gözlüklerinin üstünden “niye geldin” dercesine bir bakış attı. Açıkçası hiç güven vermeyen hayli dağınık ve o derece “pis” görünen bir yere aile yadigârı kitapları emanet edip etmeme arasında karar verememiştim.  Cevap vermediğimi görünce işine geri döndü. Üzerinde gri bir önlük vardı. Saçları kırdan beyaza dönmüş yüzü ve özellikle elleri hayli kırışmış görünüyordu. İlerlemiş yaşına karşın olduğundan da yaşlı göründüğünü düşündüm. Neden sonra kendimi tanıtıp mücellithane ararken sora sora dükkânı bulduğumu söyledim. Cildinin elden geçirilmesini istediğim kitapları uzattım. Elimden biraz hoyrat biçimde aldığını görünce heyecanlanıp tepki gösterdim. Gözlüklerinin üzerinden sert bir bakış atıp tabureyi gösterdi. “Otur hele” dedi. Kitapları tek tek inceledi. Küçük olan bir tanesini bana doğru uzatıp “Bu ceylan derisi. Orijinalini bulamayız. Yeni bir cilt yapmaya kalksak güzelliği hepten gider. İyisi mi biraz toplamaya çalışalım bırakalım ihtiyar bu haliyle gittiği yere kadar gitsin.” Dedi. Kararsız kaldığımı görünce kitabın kapağını açıp kenardan ucu görünen cildini işaret etti.

- Bak evlat. Bu kitabı ciltleyen ipek iplik ve ceylan derisi kullanmış. Ciltleri tek tek birbirine bağlayıp içindekileri korusun diye hiçbir şeyden kaçınmamış. Dersen ki cildi önemli değil, içindekiler önemli. Yeniler geçeriz. Ama ihtiyarı da gömmüş oluruz. Karar senin.

- İyi de böyle dağılacak diye endişe ediyorum.

- Bağları ve şirazesi yerinde, öyle kolay dağılmaz. Bu kitap benim gibi yaşını almış hayli yıpranmış. Belli ki sahibi hep yanında taşımış. Onun için çok değerliymiş. Bırakalım böyle yaşlansın. İstersen fotokopisini alıp ciltleriz. Onu kullanırsın. Ama bunca yıpranmışlığa rağmen üzerindeki özene ve emeğe dokunmayalım. Diğer kitaplar kolay onları hallederiz. Hepsi birkaç hafta sürer ama…

img_9265Kitapları dükkâna bırakıp çıktım. Fiyat konuşmadığımızı hatta isim dışında telefon numarası ve benzeri bilgi de vermemiş olduğumu fark edip geri döndüm. Borcumu ve kaparo bırakıp bırakmayacağımı sordum. Cevap vermedi. Eliyle git dercesine bir işaret yapıp elindeki işe döndü. Masasının ucuna kartvizitimi bırakıp dükkânı terk ettim.

Birkaç hafta sonra kitaplarımı teslim alıp teşekkür ettim. Onca emek için istediği ücretin beklediğimden hayli düşük kaldığını da itiraf etmeliyim.

Hastanenin genel yoğunluğu ve şehrin keşmekeşinde o mücellidi ve mücellithaneyi unuttuğumu sanıyordum. Birkaç yıl kadar sonraydı. Hastanenin kendine özgü keşmekeşi içinde elinde yıpranmış da olsa benim kartımla kapımı çalıp girmek için izin isteyen yaşlı beyefendiyi ilk anda tanımadım. Kılığı kıyafeti hayli düzgündü. İlk anda öğretmen veya bürokrat emeklisi izlenimi veriyordu. Kendini tanıtınca bizim mücellit olduğunu anladım. O ise beni ve ceylan derisi ciltli el yazması kitabı unutmamıştı.

Yardım rica ediyordu. Semt meydanında basın açıklaması yapmaya çalışan gruba polis müdahale edip dağıtmış. O sırada tesadüfen olay yerinde olan ve kalabalığın dağıtılması sırasında çıkan kargaşada arada kalan yaşlı eşi düşüp kalçasını kırmıştı. Hastane boş yatağı olmadığı için kabul etmiyor, il içinde boş ortopedi yatağı olan hastane aranıyordu. Dahası kadıncağız acı içinde sedye üzerinde kıvranırken ifadesine başvurmak için başında polis bekliyordu.

Mesai bitmek üzereydi, yatak bulunamazsa geceyi sedyede geçirme olasılığı yüksekti. Önce birkaç meslektaşımı arayıp durumu anlattım. Göz hastalıkları kliniğinden bir yer ayarladım. Sonra ortopedist arkadaşımdan yardım isteyip hastayı kabul etmesini sağladım. Geçici de olsa çözüm sağlayabilmiştik.

Ertesi gün yanlarına uğradığımda polisin kapıda beklediğini gördüm. Olaya karışıp karışmadığından emin olunamadığı için onca yaşına rağmen şüpheli muamelesi görüyordu. Hatta ziyaretçilere bile şüpheli muamelesi yapıldığı için yakınlarından hastaneye gelmemelerini rica etmişlerdi. Bizimki geceyi eşinin yanında sandalye üstünde geçirmişti. Yorgun, gergin ve öfkeliydi.

- Devlet hanımımı koruyacağına şüpheli muamelesi yapıyor, siz olmasanız hastanesine bile almayacaktı. Şirazesi çıktı ülkenin. Zor tutarsın bir arada. Neye sığınıp güveneceğimizi biz bile şaşırdıktan sonra…

- Neyse biz hastamızı düşünelim. Önce onun sağlığı.

- Suçlu gibi, kapında polis beklerken ne sağlığı? Kalçası kırık olmasaydı hanımı hastane yerine adliyelerde arayacaktım. Neymiş? Evinde otursaymış, ne işi varmış “onların” arasında?

- Böyle söylenmeye devam edersen senin de başın derde girecek. O zaman hanımına kim bakacak? Sakin olmalısın.

Pek söz dinleyecek gibi değildi. Bu sırada odaya giren anestezi uzmanı ameliyat ön hazırlığı olarak muayene yaptı. Tahliller istedi. Kapıdaki polisin varlığından tedirgin olmuştu. Açıklama yapma gereği duydum. Yapılan tıbbi işlemler ve ağrı kesicilerin etkisiyle hastamızın pek sesi çıkmıyordu.

Hastadan alınan kan örneklerini teslim etmek bahanesiyle birlikte odadan çıktık. Koridorda ilerlerken biraz konuşturup sakinleşmesini sağlamak istiyordum.

- Az önce ülkenin şirazesinin çıktığından söz ediyordunuz. Ne demek bu?

- Ciltçilik baba mesleğimdir. Hayatım o dükkânda kitap ciltleyerek geçti. Kitaplar harfleri yazıları bir araya getirir, hizaya sokar. Anlamlı bir hale getirir. Kitabın dağılmamasını sağlayan, aynı şirazede toplayıp birbirine bağlayan ise cilt ustalarıdır. Şiraze olmazsa sayfalar yine bir arada durur ama onları bir arada tutan olmadığı için gevşek durur. En ufak zorlamada, düşmede kalkmada dağılıverir.

- İyi de ülkenin şirazesi ne oluyor o zaman?

- Herkes birbirinden farklı olsa da bizleri bir arada tutan, ülke yapan tutunduğumuz ortak değerleri yitirdiğimizden endişe ediyorum. Devletleri de kitaba benzetirim. Onları bir arada tutan, sıkıca bağlayan görünmeyen ciltleri vardır. Aksi halde fasiküller dağılmaya, kitap parçalanmaya başlar. Ülke şirazeyi yitirirse insanlar tutunacak bir şey bulamaz. Buldukları da kamplaşmaları arttırır. Şu başımıza gelenler için devlet hesap vereceğine bizlere şüpheli muamelesi yapar. İnsanlar birbirinden şüphe eder. Yapmadıkların için bile kendini suçlu hissetmen beklenir. Kabahati kendinde aramaya başlarsın.

- İyi de sizin ne kabahatiniz var?

- Onu diyorum ya. Ülke, sadece tutkala yatırılan, dikişi olmayan fabrikasyon kitaplara benzedi. İki zorlamayla dağılıverecek gibi duruyor. Bu da beni korkutuyor.

mm2

Alınan kan örneklerini laboratuvara teslim ettikten sonra ayrıldık. Hastamızı ancak iki gün sonra ortopedi kliniğine alabildik. Bu arada eylemci olmadığı anlaşılmış, aklanmıştı. Biraz gecikerek de olsa kalça ameliyatını olup ayağa kaldırmayı başardık. Bir gün öğlene doğru beyefendi odama gelip taburcu olduklarını, yardımlarım için teşekkür etmek için uğradığını söyledi. Elindeki el yazması kitabı uzatıp “bu sizin için” dedi. Antika değeri hayli yüksek bir kitaba benziyordu. Kabul edemeyeceğimi söyleyince emaneten durması için getirdiğini söyleyip itirazımı reddetti. Yaşananlardan sonra eşine daha fazla zaman ayırabilmek için dükkânı kapattığını, elindeki kitabın ise onarım için bırakılıp çok uzun zamandır sorulmayan birkaç kitaptan biri olduğunu ve evinde yer olmadığını söyledi.

- İyi de bu size emanet bırakılmış. Sahibi isterse ne diyeceksiniz?

- Kitabın sahibi olmaz. Herkes biraz emanetçidir. Bu kitap da öyle… Bak bu el yazması kim bilir kaç el değiştirmiştir? Değerinin bilindiği bir elde emanette olduğunu bilmek sahibine de, bana da iyi gelecektir. Kal sağlıcakla…

El yazmasını masama usulca bıraktı. Tekrar teşekkür edip ayrıldı. Onu bir daha görmedim. Bıraktığı el yazması ise aile yadigârı ceylan derisi kitap ile birlikte evdeki emanetler arasında duruyor.

Dr. Mehmet Uhri

Gibi İle Sanki Arasında

Çarşamba, Eylül 6th, 2017

img_92781

Doktor abimiz emeklilik işlemlerini sonuçlandırmış odasını topluyordu. Mesleğine bağlı çalışkan bir hekimin yaş sınırı nedeniyle emekliye sevk edilmesi ağırına gittiği için birkaç ay öncesinden kendi isteğiyle emeklilik işlemlerini başlatmıştı. Çocuklarını büyütüp evlendirmiş meslek sahibi yapmıştı. Maaşa gereksinimi olmasa da bıraksalar severek çalışırdı. Kapısını aralık görünce başımı uzatıp “yardıma gelebilir miyim?” diye sordum. Cevap vermemesinden cesaret alıp duvarlardaki resim ve çerçeveli belgeleri indirmeye başladım. Sıra diploma ve uzmanlık belgesine gelince elim gitmedi “abi bunları sen indirmelisin” diye seslenip kenara çekildim. Diplomasını duvardan indirip eline aldı “hevesin olduğu sürece hekimliği sakın bırakma, diploma bir yere kadar…” dedi. O sırada diplomanın olduğu çerçevenin arkasına iliştirilmiş kartpostal dikkatimi çekti. Pamukkale ve travertenlerin olduğu hayli eski sararmış, üzerine pulu yapıştırılmış kullanılmamış bir kartpostaldı. Kartpostalı gösterip “sakladığına göre bir anlamı veya hatırası olmalı” diye sordum.

- İlk rüşvetimdi. Aldım ama kullanmadım.

- Ne demek şimdi bu?

- 40 yıldan fazla oldu. Fakülteye girdiğim andan beri hekim olmak için çok hevesliydim. Zaten bu meslek heves olmadan yapılacak iş değil. Önce heves eder sonra aşk ile bağlanırsın. İyi hekim olmanın yolunu bize böyle öğrettiler. 3. Sınıfı bitirdiğimde deneyim kazanmak için yaz tatilini hastanede geçiriyor, geceleri acil serviste nöbete kalıyor, gündüzleri ise deneyimli bir dâhiliyeci abimiz ile birlikte hasta muayene edip poliklinik yapıyordum. Daha doğrusu hastanın tansiyonunu nabzını ve diğer bulgularını ölçüp takdim ediyordum. İçeri giren ilaç firması mümessilleri ilaçları hakkında bilgi verip küçük hediyeler ve numune ilaç bırakıyordu. Sanırım bir bayram öncesiydi. Mümessillerden biri odada benim olduğumu da fark edip çantasından çıkardığı bu kartı “al bakalım delikanlı” diyerek bana uzattı. Doktor abimize neredeyse bir düzine bırakmış olduğu için almakta tereddüt etmedim. Mümessil çıktıktan sonra doktor abimiz “ilk rüşvetini aldın, hayırlısı olsun” dedi. İşte o zaman ben de senin gösterdiğin tepkiyi gösterip şaşırmış elimde kartla bakakalmıştım.

Daha sonra ilaç firmalarının kendi ilaçlarını reçete etmelerini teşvik için küçük hediyeler ile hekimleri kazanmaya çalıştıklarını, bayramlarda tebrik kartı gönderme alışkanlığı o yıllarda yaygın olduğu için hekimlere pullanmış boş kartpostal vermeyi de denediklerini anlattı.

- Doktor abimiz kartpostalı elimden alıp “hekim olacaksan almayı değil, vermeyi öğrenmelisin. Kendi hayatını başkalarının sağlığı, hayatı için adayacaksın. Buna hevesin varsa iyi hekim olursun. Bu meslek satın alınamayacak kadar değerlidir. Bu ucuz numaralara kanma. Bu kartı da sakla, hatta günü gelince diplomanın yanına koy ki bir şeyleri hiç unutmayasın “ Demişti.

- İyi de, öyle bir dünya kalmadı artık. İlaç firmaları ile hekimlerin ilişkisi iyice ayyuka çıktı. Dahası hastaneler de doktorlarından iyi hekimlik yapmalarından çok, kuruma para kazandırmalarını bekler hale geldi. Bu dedikleriniz geçmişte kaldı sanırım.

- 40 yılı aşkın meslek hayatımda kendi kuşağım dâhil üç kuşak hekim tanıdım. Benim kuşağımın demode kaldığının farkındayım. Ama ülke öyle yoksul ve hekim açığı o kadar çoktu ki birileri bir şey yapmalıydı. O birileri bizdik. Bu kadar çok ve çeşitli ilaç da yoktu. Gittiğimiz yerlere küçük bir su pınarı gibi hayatı götürüyor, insanları hayata bağlıyorduk. Bizler pınar olduk ve hep kendimizden verdik. Karşılığında verecek hiçbir şeyi olmayan insanların duasını aldık. Aç kalmadık ama zengin olmayı da hiç düşünmemiştik. Sayemizde çocuklar ölmedi, öksüz yetim kalanlar azaldı. Onca yoksulluğun içinde heves olmadan yapılacak iş değildi.

- Peki ya sonra?

- Sonraki kuşak hekimler o ölümleri, yoksulluğu görmedi. İnsanlar yine ölüyordu ama sıtmadan, koleradan, tifodan ölmüyorlardı. İlaçlar çoğalmış, ilaca erişim kolaylaşmıştı. Ölümler yine olsa da hastalananlar iyileşebiliyordu. İşte o sıra ilaç firmaları hekimlerin de sistemden fayda görmesini sağlayacak rekabet içine girdiler. Kalem, takvim kartpostal hediyesi ile başlayan küçük jestler giderek daha büyük meblağlı hediyelere. Bir anlamda mesleki rüşvete dönüştü.

- Ama bu durumdan hekimler de memnundu. İtiraz eden olduğunu hatırlamıyorum.

- Hekimler vermek yerine almayı öğrenmeye başladılar. Mesleğin gerektirdiği heves, vermek yerine alma üzerine yoğunlaştı. Hekimler mesleki olarak rekabet edeceklerine hangi firma ne veriyor üzerinden birbirleriyle anlamsız rekabete giriştiler.

- Yine de görevlerini yapıyorlardı.

- O su pınarı yerinde duruyordu. Ama üzerine bir tulumba takılmış gibiydi. Üzerine su katmadan çalışmıyor, almadan vermiyordu. Tulumbanın suyu yeterince eklenmezse su alamıyordun. Vermek üzerine kurulu bir mesleğin mensuplarına almayı ve her seferinde daha çok almayı öğrettiler. Hekim, bilgisini satan tüccara dönüştü. Yani benden bir sonraki hekim kuşağı gürül gürül akan bir çeşme veya pınar olmak yerine emme basma tulumba gibi olup mesleki heveslerinin bir kısmını kendilerine gelir elde etme hırsına dönüştürdüler. Aralarından müteahhitlik yapanlar bile çıktı. Bu arada mesleğin itibarını görüp sınıf atlamaya çalışan fakir ve eğitimsiz ailelerin çalışkan çocuklarının da gözde mesleği haline geldi.

- Ailesinin fakir ve eğitimsiz olması doktorluğa engel olmamalı diye düşünüyorum.

- Doğru söylüyorsun. Ancak yoksulluğun içinden geliyor ve ailen senden kazanç bekliyorsa mesleğin gerektirdiği gibi davranmak yerine ailenin beklentilerine göre davranmak ister istemez öne çıkıyor. Zor seçim. Üstelik bu dönüşüm çok kısa bir süre içinde tüm hekimlere salgın hastalık gibi yayıldı.

- Önlenemez miydi?

- Hekimlik usta çırak mesleğidir. Ustandan gördüğünü yapar, uygularsın. O gün ilk mesleki rüşvetimi aldığımı söyleyip uyaran olmasa ben de mesleğin normali kabul edip emme basma tulumbaya dönüşecektim. Yine de kendimi çok temiz hissetmiyorum.

Sıra dolabını boşaltmaya geldiğinde kitap ve dergilerini kolileyip hastanenin kütüphanesine bırakmak istediğini orada daha çok işe yarayacağını söyledi. Mesleki nedenlerle aldığı ödül ve plaketleri ise koliye yerleştirirken neden yüzünü ekşittiğini sordum. “İşimi yapıyorum diye veya işimi iyi yapıyorum diye verdiler bunları. Halbuki bu mesleği sevdiğim için yapıyorum. Karşılık görmesem de değişen bir şey olmayacaktı” diye yanıtladı.

- Üç kuşak hekim gördüğünüzden söz etmiştiniz. Üçüncü kuşak yani bugünün hekimlerini nasıl tanımlarsınız. Öncekiler su pınarından tulumbaya dönüştüklerine göre bunlar motorize mi oldular?

- Keşke öyle olsa, onlara gelene kadar meslek “gibi” ile “sanki” arasında kayboldu gitti. Bugünün hekimleri sayaca bağlanmış belediyenin suyu gibi oldu. Hepsinin üzerinde bir sayaç var. Performans filan diyorlar. Kime ne kadar fayda sağlayacaklarına kendileri karar veremiyor, sadece çalışıp para kazanıyorlar. Başka amaçları da yok. Ne hastaya ayıracak zamanları ne de öyle büyük kazançları var. Yüzüne bile bakmadığı, elini sürmediği hastasından beklediği saygıyı da görmüyorlar. Üstelik tüm bunların mesleğin normali olduğundan son derece eminler. Boşuna bana dinozor demiyorlar.

- İtiraz eden, ayak direyen olmuyor mu?

- Olmaz mı? En çok da onların direnmekten vazgeçmelerini görmeye katlanamıyorum. Sonuçta meslek hekimliği andırsa da ”sanki böyle olmamalı” diye iç geçiriyor sonra gücünün yetmeyeceğini düşünüp pes ediyorlar. “Gibi” ile “sanki” arasına sıkışıp ne öyle ne böyle olabiliyorlar.  Ne yazık ki onlar benden çok daha hızlı yaşlanıyorlar.

img_9284

Bu sözleri söylerken yüzünde çaresizlik ve keder hissediliyordu. Bir sonraki hekim kuşağı için öngörüsü olup olmadığını sordum. Biraz da kasıtlı sormuş olduğumun farkındaydı. “Çoktan beri rüyalarımda suyu çekilmiş çeşmeler ve su arayan insanlar görüyorum. Hayırdır inşallah” diyerek önündeki koliyi bantlayıp kapattı. Diplomanın ardından çıkan kartpostalı “Bunun sende kalması bana iyi gelecek ” diyerek elime tutuşturdu. “Umarım rüşvet veya sus payı değildir” diye üsteleyince hafifçe göz kırparak “ona da sen karar ver artık” diye yanıt verdi.

Sessiz bir ayrılık istemişti. Veda töreni veya yemek organizasyonu yapılmadı. Kitaplarını depoya kaldırdılar, odasını elden geçirip yeni gelen hekimlerden birine verdiler. Hastanede doktor abimizden geriye, pencere önünde bıraktığı menekşe ile 40 yıllık kartpostal ve o gün anlattıkları kaldı.

Dr. Mehmet Uhri