Archive for Ağustos, 2017

Tohumun Karanlığı

Salı, Ağustos 22nd, 2017

img_92891

Kapımı çalıp “izin var mı doktor bey, girebilir miyim?” diye seslendi. Gelen bir süre önce emekli olan hastane bahçıvanıydı. Devlet hastanelerinin yeniden yapılandırılma sürecinde temizlik işleri ile birlikte bahçe bakımı da hizmet alımına dönüştürülünce bahçıvan kadroları iptal edilmiş, hastanemizin emektar bahçıvanı pek istekli olmasa da emekliye ayrılmıştı. Ayrıldığını aylar sonra öğrenip vedalaşamadığımız için üzülmüştüm. Oğlunun düğün davetiyesini bırakmak için gelmişti. Oğlunu evlendiriyor olmanın heves ve heyecanı içindeydi. Gözleri parlıyordu. “Düğünü köyde yapsak gelen çok olurdu. Ancak oğlum ve gelinim şehirde olsun diye diretince bizim taraftan gelen az olacak diye endişe ediyorum. Mutlaka bekliyorum” dedi. Davetiyeyi bırakıp hemen çıkma niyetindeydi. Ayrılmasına izin vermeden kahve ikram ettim. Kahvesini ayakta hızlıca yudumlayıp gitmeye hazırlanıyordu. Cam kenarına ilerleyip hastane bahçesini gösterdim. “Senin elin değdiğinde bu bahçe çok güzeldi, eski halini hepimiz arıyoruz” dedim. Cama yaklaşıp kederli bakışla bahçeye baktı.

- Doktor bey, sen buna bahçe mi diyorsun? Güzelim bahçe binalarla doldu. Kenarda kalan bir karış yeşilliğe bakıp bahçe diye avunuyorsunuz. Ne ağaç kaldı ne de toprak. Baksana, her şey saksıda duruyor. Utanmasalar yere beton döküp yeşile boyayacak bahçe diye yutturacaklar.

- Sahi eskiden kocaman bahçemiz vardı. Şimdi binalardan bahçe görünmüyor. Nasıl oldu bu?

- Bir de soruyorsun, hocam. Hepiniz susup oturdunuz, kendi elinizle, çocuklarınızla birlikte diktiğiniz, çocuklarınızın adını yazdığınız ağaçların bile kesilip yerine bina yapılmasına ses çıkarmadınız.

- İyi de hastanenin artan iş yükünü karşılamak için yapıldı onca bina. Böylesi daha faydalı olmadı mı?

- Bırak, bari sen etme bu lafları, doktor bey. Hep fayda düşünerek geldik bu hallere. Fayda olmadan kimse parmağını kıpırdatmaz oldu. Herkes kendini ve durumunu ilgilendirmeyen hiçbir konuya bulaşmıyor. Onca emek verdiğim koca bahçe elden gitmiş. Güzelim ağaçlar kesilmiş kimsenin umuru değil.

dut-agaciBahçeye bakarken gözleri daldı. Sanki kendiyle konuşur gibiydi. Köy enstitülü öğretmen bir babanın çocuğu olduğunu, babasından çok şey öğrendiğini, avucuna toprağı ile birlikte verdiği fidanı ve o fidanın nasıl ağaca dönüştüğünü gördüğü günden beri toprağın tutkunu olduğunu anlattı. Hastanenin bahçesiyle çocuğundan çok ilgilendiğinden, hastaların soluklanmak için dışarı çıktıklarında içlerini ferahlatacak bir yer bulabilmesi için çabaladığından, sıcak yaz günleri susuz kalmasınlar diye eve gitmeyip gece boyu uğraş verdiğinden söz etti. O zaman da hanımının ve hastane idaresinin “fazla mesai ücreti vermiyorlar, faydası da yok, alt tarafı bir bahçe, elbet bakan bulunur, boşuna hırpalama kendini” diye söylenip durduğundan yakındı. Sonra dönüp şaşkın bir bakışla bana baktı.

- Fayda olsun diye yapmıyordum ki… Bahçeyle, ağaçlarla uğraşmayı seviyordum. Üstelik işim buydu. Maaş vermeseler de yine böyle bir iş yapmak isterdim. Bana faydası olacak diye istemediğim bir iş yapmayı hiç düşünmedim. Sonra bir şey oldu, devir değişti. Sanki insan dünyaya fayda için gelirmiş gibi herkes birbirine hesap verme derdine düştü. Kendi çocuğuma bile anlatamadım.

- Devir değişti dediğin kuşak farkı olmasın?

- Keşke öyle olsa, sanmıyorum. Bence durum vahim görünüyor. Sanki insanlar değişsin, kuşaklar hep aynı kalsın isteniyor. Belki de ben abartıyorum, anlatsam da kimseyi ikna edemiyorum. Vaktini almayayım.

Kahve fincanını masaya bırakıp izin istedi, elini uzattı. Elini yakalayıp “Öyle gidemezsin. Anlat hele neymiş şu vahim durum” diye üsteledim. Bir süre tereddüt etti. Sonra tekrar camın kenarına ilerleyip eliyle bahçe duvarının kenarındaki iki ağacı gösterdi.

- Bak bu dut ağaçlarını 30 yıl kadar önce ellerimle diktim. Üstelik meyve vermeyen erkek dut ağacı, onlar. Anlayacağın bir işe yaramıyorlar. Kimse onlara “ne faydan var, ne işe yararsın” diye soruyor mu? Onların da umuru değil. Hayat öyle de böyle de yaşanıyor. Veya bak o ağacın altında miskin yatan gri kedinin kendine veya başkasına faydalı olmak gibi bir derdi var mı? Ama insanlardan faydasız işlerden uzak durmaları isteniyor.

- Faydalı olmanın ne zararı olabilir ki?

- Faydalı iş yapmaya lafım yok. Ancak tüm bir hayat sadece fayda üzerine geçmez ki. Faydası yok diye sokak hayvanlarını toplayıp götürüyorlar. Çok az insan sesini çıkarıyor. Veya insanlar daha büyük fayda olacak diye birbirlerini kandırıp şehrin ağaçlarını kesip bina yapıyorlar. Okudukları kitapları bile faydalı faydasız diye ayırıp çocukların kafalarını karıştırıyorlar. İçinden geldiği gibi, gönlünün istediğini yapmaya kalktığında kendini suçlu hissedip bir fayda bahanesi uydurmak zorunda kalmak da cabası. Biraz fazla uyusa, tembellik etse veya fazlaca gülse suçluluk hissediyorlar. Nasıl bir kafaysa üstelik, hep böyle devam etsin kuşaklar değişmesin, insan değişsin istiyorlar. Başarılı olduklarını da söyleyebilirim. Baksana dünya yansa artık kimse hiçbir şeyi umursamıyor.

- Bu eskiden beri hep yakınılan konu değil mi? Hani bana dokunmayan yılan bin yaşasın hesabı…

- Yok, öyle değil. İnsanlar eskiden birbirine akrabalık, arkadaşlık, dostluk veya aile bağları ile bağlanırdı. Şimdi o bağlar yine var ama bir faydası olmadığı için kimse umursamıyor. Herkes birbirine çıkar bağı ile bağlı olmanın doğru olduğunu düşünüyor. Çıkarına uygun değilse gözü kardeş bile görmüyor. Sanırsın dünyada kendinden başka kimse yok. Herkes her şey ona hizmet ediyor. Beklenti böyle saçma olunca kimse aradığını bulamıyor, öfkeleniyorlar. Sokaklar herkese, her şeye öfkeli insanlardan geçilmiyor. Sırtı kabarık kavgaya hazır kediler gibi dolaşıyorlar.

bhc2

- Peki seni ürküten ne?

- Her ağacın ama öyle ama böyle bir gölgesi olur. Güneşin kavurduğu zamanlarda o gölgeyi arar, oraya sığınırız. Faydanın ışığı güçlü olunca ağaçlar gibi insanların bir yanı da hep gölgede kalıyor, görünen yanları ile yetinip karanlık yanlarını kimseye göstermiyor, gölgeye bulayıp gizlemeye uğraşıyorlar. Üstelik çoğunun kendi karanlığına bakacak cesareti bile yok. Herkes görünen yanıyla yarım bir hayat yaşayıp geçip gidiveriyor diye düşünüyorum. Bu beni korkutuyor. Biraz toprakla uğraşsalar hayatın bu kadar kısır olmadığını, tohumun karanlığının nasıl filizlenip kocaman bir ağaca dönüştüğünü görecek, anlayacaklar ama ona da izin vermiyorlar. Kendi karanlığı ile cesurca yüzleşip biraz olsun direnç gösterenleri de saksıda yetiştirilen süs ağacı gibi öylece kenara ayırıyorlar. Onlar da kendilerinin farklı olduklarını sanıyor. Yedikleri golün farkında bile değiller.

- İyi de ne yapacağız? Kaçsak mı buralardan?

- Rahmetli babam “doğru sallansa da yıkılmaz” derdi. Kaçmak yok, direneceğiz. Her şey öyle hızlı değişti ki, anne babalar çocuklarına ne öğreteceklerini şaşırdı. Fasulye filizlendirmeyi, ipekböceği yetiştirmeyi, diktiği fidanın ağaca dönmesi için sabırla beklemeyi kimse çocuklarına öğretmiyor. Tohumun karanlığının aydınlıkla kucaklaşması gibi öğrenmenin de ne kadar heyecan verici olduğunu bana babam öğretmişti. Öğrendiğim kadarıyla hayatı tanıdım çocuğuma da öyle öğrettim. Hayatımda bir şeyler hep eksikti ama mutsuz değildim. Şimdi her şeyleri olmasına karşın ortalık mutsuz ve rahatsız insanlarla dolu. Bildiğim, böyle gitmez. Birilerinin mutlaka doğruları söylemesi ve bıkmadan tekrarlaması gerekiyor.

img_8342

Masaya yaklaşıp kalemlikten bir kalem aldı az önce masaya bıraktığı düğün davetiyesinin üzerine büyük harflerle “MUTLAKA” yazdı. Davetiyeyi yerine bırakırken “mutlaka bekliyorum” dedi. Başıyla selam verip odadan çıktı ve gitti.

Onu en son oğlunun düğününde gördüm. Gelini ve damadıyla karşılıklı oynarken çok mutluydu. Gözleri parlıyordu. Bir kaç yıl sonra dede olduğunun haberi de geldi ancak bir daha görüşemedik. Ondan geriye kalan o iki dut ağacını da koruyamadık. Yol genişletmesi gerekçesiyle bahçe duvarı ile birlikte kesilerek yola kurban gitti. O gün bıraktığı davetiye ise zamanla sararsa ve üzerindeki “MUTLAKA” yazısı solsa da odamdaki mantar panoda bir emanet gibi asılı duruyor.

Mehmet Uhri

Not: Kapak resmi için sevgili Hazar Abime (Hazar Alapınar’a) teşekkür ediyorum.

Dakika ve Skor

Salı, Ağustos 15th, 2017

img_8465

İdari nöbeti yeni teslim almıştım. Akşamüzeri nöbetçi heyeti ile birlikte hastaneyi kolaçan ediyorduk. Servis hemşiresi hastalarından yaşlıca beyefendinin uzunca süredir odasında olmadığını, hiçbir yerde bulamadığını, ilaçlarını veremediğini söyleyip hazırladığı tutanağı uzattı. Sosyal güvencesi olmayan hastaların devlet hastanesine ücret ödememek için kaçmalarına alışmış olsak da durum pek öyle görünmüyordu. Hastanın kişisel eşyaları dolabında duruyordu. Saati ve cep telefonu da etajerin çekmecesindeydi. Hastane bahçesine iyice bakılması için güvenlik görevlilerine talimat verip odama çekildim.

Gece yarısına doğru servise uğradığımda hastamızın servis çalışanlarına görünmeden odasına dönmüş olduğu ve bu durumun daha önce de yaşandığı bilgisini aldım. Dosyasını incelemek için odasına girdim. Yatağına uzanmıştı. Uyumuyor gözleriyle beni izliyordu. 81 yaşında olmanın verdiği kalp ve eklem rahatsızlıklarına böbreklerin yetersiz çalışması da eklenmişti. Diyaliz ile zaman kazanılmış olsa da gidişat iyi görünmüyordu.

Uykuya hazırlandığını düşünüp olabildiğince ses yapmamaya çalışsam da hastamız yatağında doğruldu. Başıyla selam verdi. Böbrek yetmezliğinde gördüğümüz o kirli toprak renk cildine ve yüzüne yansımıştı. Uzamış kır sakalları yüzündeki derin kırışıklıkları gizlemeye yetmiyordu. Tüm bunlara karşın bakışları canlıydı. Soran gözlerle beni izliyordu.

- Nasıl görünüyor, doktor bey?

- Pek parlak görünmüyor ama bu yaşta “buna da şükür” demek gerekiyor.

- Söylenenlerden anladığım kadarıyla şasi eski, kaporta da dökülüyor ama motor henüz çalışıyormuş. Devridaim motorunu değiştirip sekman attırmakla bir süre daha gidermiş.

- Tamirci misiniz?

- Bir zamanlar öyleydim. Sanayi sitesinin emektar motor ustalarındandım. Şimdi kendimi hurdaya çıkmaya hazırlanan modeli eski klasik arabalar gibi hissediyorum. Tanıyanlar azaldı. Garajdan çıkacak mecalim de kalmadı. Öylece yatıp çürüyorum.

- Öyle diyorsunuz ama akşamüzeri yüreğimizi kaldırdınız. Başınıza bir şey geldi zannettik. İlaçlarınızı aksattığınız yetmediği gibi güvenlik her yerde sizi aradı. Sahi nereye kaybolmuştunuz?

Başını önüne eğip cevap vermedi. Kabahatini bilen bir çocuk gibiydi. Ayağa kalkmaya çalıştı, yardım ettim. Tuvalete gitmeye çalıştığını düşünmüştüm. Ancak o pencere önüne gidip gecenin karanlığında camdan dışarı baktı. Eliyle bir yeri işaret etti. “Oraya gidiyorum, doktor bey. Biliyorum pek akıllıca değil ama olsun orası bana iyi geliyor” dedi. Önce inanamadım. İşaret ettiği yer hastanemizin az ilerisindeki halı sahaydı. Gece yarısını geçmiş olmasına karşın ışıkları yanıyor, birileri futbol oynuyordu.

- Ne işiniz var orada?

- Dedim ya bana iyi geliyor. Küçüklüğümden beri hep futbolun içinde oldum. Babamla maçlara gider, mahallede hep top oynardık. Amatör küme maçlarında mahallemin takımıyla oynadığım da oldu. Yetenekli bir futbolcu değildim. Ama hep futbol tutkunuydum. Bu yaşımda toptan hayli uzak olsam da futboldan uzak kalamıyorum. Yatmaktan sıkıldığımda gözüm her orada. Ara sıra gidip oynayanları seyrediyorum.

- İyi de bu hasta halinizle, üstelik az yol da değil. Maç izlemek istiyorsanız televizyonu açın, bir sürü spor kanalı var. İstediğiniz kadar izleyin. Zorunuz ne?

Odadaki televizyonun uzaktan kumandasını alıp bir spor kanalı aramaya koyuldum. Ağır adımlarla yanıma gelip kumandayı elimden aldı ve televizyonu kapattı.

- Benim aradığım futbol televizyonda değil, orada o halı sahada. Ben onu izlemek istiyorum.

- Her yerde benzer kurallarla oynanan bir oyundan söz ediyoruz. Göze hoş görünen ve rekabetin yaşandığı üst düzey maçları izlemek yerine sıradan amatörlerin maçını tercih ediyor olmanızı anlamamı beklemeyin.  Sıkıntınızı oyalayacak başka bir şeyler bulalım ama böyle olmaz.

- Anlamazsın elbet. Futbolu tabelaya bakıp değerlendirirsen, dakika ve skor ile oynanan bir oyun zanneder, anlamazsın. Televizyonda seyrettiğin göze hoş gelse ve heyecan verse de futbolun çakması olabilir ancak. Gerçek futbol sokakta veya o halı sahada oynanıyor.

- Nasıl yani?

- Bak oraya futbolcular birlikte gelip birlikte gidiyorlar. Kimin kazandığı veya kaybettiği çok da önemli değil. Bir gün biri kazanır, öbür gün diğeri. Orada amaç futbol, sadece futbol. Tabelaya bakıp hırs yapmazsan, takıma destek olmak için oyuna elinden geldiğince destek vermeye çalışırsan yine yorulursun ama çıkışta bir araya gelip el ele gönül gönüle yürür gidersin. Mutlu olur, insan olduğunu hissedersin.

- Onca emek, para ve kupalar boşuna mı yani?

- Başarılı olanı hep birlikte kutlamadıktan sonra bence kupaların bile anlamı kalmıyor. Kupayı sadece taraftarlarınla kaldırıp oradan oraya gezdirir, kazanamayanlara nazire yapmak, kıskandırmak için uğraşırsan oynadığın oyunun ne anlamı kalır?

- Ama…

- Aması maması yok. O her yerde gördüğün benim çakma dediğim futbola dikkatli bakarsan demek istediğimi anlarsın. O halı sahada maç yapanların veya benim gibi bir iki izleyicinin aldığı keyfi çakma futbolda ne futbolcu alıyor ne de taraftar. Futbolcu üzerindeki baskıdan yakınıyor. Ancak sesini duyuramıyor. Siz de biliyorsunuz. İnsanın günü gününü tutmaz. Ama futbolcu her daim en iyi olmak zorunda bırakılıyor. Buna can dayanmaz. Böyle meslek mi olur? Taraftar dediğin ise takımı iyi oynamasa bile kazansın isteyen bir türlü tatmin olmayıp her şeye isyan eden insan sürüsü. Dahası maçlara girebilmek için sporsever olman yetmiyor, taraftarı olduğun takımı da beyan etmen gerekiyor. Futbol hakkında konuşmaya kalkana önce hangi takımı tuttuğu soruluyor. Ne söylediği veya niye söylediği bile ona göre tartılıyor. Kimse oyunu konuşmuyor. Tabelaya göre birbirine laf yetiştirme telaşındalar. Futbol bu değil. Böyle olmamalı.

543

Bu sözleri söylerken hafiften hırslandığını hissediyordum. Ayağa kalkıp eliyle tekrar o halı sahayı gösterdi. Onların futbolcu değil, futbol oynayan senin benim gibi insanlar olduğunu, gündüz başka işlerle uğraşıp geceleri bir araya gelen futbolseverler sayesinde eskiden futbolun çok daha keyif verdiğini anlattı. 70 li yıllarda hafta sonları Tekel işçilerinin Rakıspor ve Şarapspor olarak iki takım çıkardıklarını, yapılan maçı izlemeye diğer işçilerin yanı sıra şehirden pek çok izleyicinin geldiğini, skorun önemi olmadığını, hatta maç bitiminde hep birlikte kafa çekmeye gidildiğini anlattı. O yılların gergin siyasi atmosferinde sendikal olarak bölünmüş olsalar da tekel işçilerinin futbol maçında bir araya gelip, keyifle maç yaptıklarından, kavgasız ayrıldıklarından söz etti. Dediğine göre futbol oynarken siyasi kutuplaşma ve sendikal ayrışma bile onları bölmeyi başaramamıştı.

- Benzer olarak orman işletmelerinin Odunspor ve Kütükspor takımları vardı. Futbol birleştiriciydi. Herkesi bir araya getiriyor, iyi kötü eşitliyordu. Amir, memur, ustabaşı veya işçi aynı formada eşitlenip oynuyor, bu görüntü bile insanlara iyi geliyordu. Ayrışmayı önlüyor, adaleti sağlıyordu. O televizyonlardaki çakma futbol ise bence insanları, birbirine düşman taraftar gruplarına ayrıştırıp huzursuz etmekten başka bir işe yaramıyor.

- İyi de, bu hale nasıl geldi?

- Sanırım her şey Sportoto ile başladı. Sportoto maçın nasıl oynandığını göstermiyor, sonucuna göre oynayana para kazandırıyordu. Kumar oynamaya öyle teşneymiş ki bu millet eline kalem alıp toto oynamamış kimseyi bulamazsın. İşin içine para girince ne futbol kaldı, ne eşitlik, ne forma. Herkes sadece sonuca ve skora bakınca futbol görünmez oldu. Düşünüyorum da, langırt denen o masa topu illetinin de aynı dönemde çıkması rastlantı olmasa gerek. O güzelim futbol langırtaki çakılı kurşun adamların dışarıdan yönetildiği saçma sapan keyifsiz bir oyuna dönüştü. Öylesi futbol sizin olsun ben o toprak sahalarda çamura bulanıp herkesin birbirine benzediği, bittiğinde omuz omuza verip birlikte çıkılan temiz futbolu özlüyorum. Hastane köşesinde hapis gibi olunca kendimce bir çözüm bulup kimseye görünmeden sıvışıyor, halı sahada maç izleyip yorulunca dönüyorum. Bunun için sizlerden özür dilememi beklemeyin.

- Anladım… Yine de ilaçlarınızı aksatmamanız gerekiyor. Bir de bahçeye inmek için haber verip izin almanız gerektiğini hatırlatmak durumundayım. Bahçeye indikten sonra siz nasıl biliyorsanız öyle yapın. Bu konuşma aramızda kalacak.

432Gülümseyerek teşekkür etti. Uykusunun geldiğini ve dün geceden rüyasında yarım kalan maça devam etmeyi umduğunu söyleyince “maçın sonucunu mu merak ediyorsunuz?” diye sordum. İroniyi anlamıştı. “Oynayanlar ve seyredenler için çok güzel maç oluyordu. Üstelik sahadakilerden biri de bendim. Skor önemli değil elbet. Lakin söylemeden geçemeyeceğim. Az önce anlattığım futbolun başına gelenler görüyorum ki siz hekimlerin de başında. Onca gündür hastanedeyim işini keyifle yapan hekim göremedim. Telaş içinde hastaların yüzüne bile bakmadan hep bir şeylere yetişmeye çalışıyor gibisiniz. Kızmayın ama bence bu halinizle langırt masasındaki o kurşun adamları andırıyorsunuz. Bu durumdan ne siz memnunsunuz ne de hastalarınız. Üstelik herkesin gözü skordan başka bir şeyi görmüyor. Ne diyeyim? Ben bu filmi gördüm. Sonunda kimse mutlu olmuyor.” Dedi.  Uzanıp pikesini üzerine çekti. Arkasını dönüp uyumaya koyuldu.

O geceden sonra hastamızı bir daha görmedim. Hastane ortamının günden güne artan koşuşturması içinde unutmuş olmalıyım. Geçen gece aracıma yakıt alırken benzin istasyonunun yanındaki halı sahada oynan maça değil de kenardaki izleyicilere gözüm takılmasa o geceyi ve hastamızın anlattıklarını hatırlamayacaktım. Seyirciler arasında tanıdık bir yüz göremesem de onu hep bir halı sahanın kenarında veya mahalle arasında sessizce futbol oynayanları izlerken hayal ediyorum.

Dr. Mehmet Uhri

Azmakbaşı

Salı, Ağustos 1st, 2017

20140719_101612

“Komutanım, beni hatırladın mı? Ben Şeref, 71/1 Şeref” diye seslenerek karşıma çıktı. Sıcağın kavurduğu bir günün akşamına doğru Bodrum barlar sokağına açılan sokaklardan birinde karşılaşmıştık. İlk şaşkınlığı atlatınca yıllar önce Trakya’da askerliğim sırasında tanıştığım Cizreli “delikanlıyla” sarılıp kucaklaştık. Aradan geçen onca yıl yaşlandırmış olsa da birbirimize hiç değişmemişsin yalanını söylemeyi seçip gülüştük. O yıllarda Askeri hastanede Tabip Asteğmen olarak görev yapıyor orduevinde kalıyordum. Şeref ise orduevinde er olarak askerliğini yapıyor garsonluk ve temizlik işlerine bakıyor akşamları da orduevi gazinosunda canlı müzik yapıyordu. İkimiz de askerlik yapmaktan memnun değildik, dertleşir dururduk. Beyaz önlük yerine asker üniforması ve üzerinde silah taşıyarak hekimlik yapmanın çelişkisi yetmezmiş gibi garnizon sınırlarını terk edememenin verdiği yarı açık cezaevi hissinden dem vurduğumda bana kızardı. Onun derdi daha büyüktü. Cizreli ve Kürt olduğu için ne yaparsa yapsın ona güvenmediklerinden yakınırdı.

Ülkenin kaygı ve üzüntü dolu yıllarıydı.  90′lı yılların başında Güneydoğuda ilan edilmemiş bir savaş yaşanıyordu. O yıllarda kimse Güneydoğuya gitmek istemiyor zorunlu hizmet nedeniyle giden meslektaşlarım kurtulabilmek için askerliğe yazılmaya bile razı oluyordu. Kullanımı yasak sözcüklerin başında Kürt sözcüğü geliyor devlet idaresi zorda kaldığı durumlarda “yerel halk” veya Peşmerge sözcüğünü tercih ediyordu. Kürt kökenliler ise askerlik dağıtımlarında özellikle Doğu ve Güneydoğudan uzak tutuluyor bir anlamda potansiyel hain muamelesi yapılıyordu. Dahası ellerine silah vermemek için cephe gerisi görevlerde çalıştırılıyorlardı. Şeref ise tüm bunlara şaşırdığını ifade edip kendine neden güvenilmediğini anlayamıyordu. Kimseyle bir dalaşı, sürtüşmesi de olmamıştı. Bir araya geldiğimizde kısa süreli de olsa dertleşirdik. Onun derdi daha büyüktü.

Tanışıklığımız uzun sürememişti. O sıralar genelkurmay karargahında emir erlerinden biri ile ilgili zehirli kahve söylentisi çıkınca Kürt kökenlileri hizmet birimlerinden de çekme kararı alınmış Şeref ile birlikte güneydoğu kökenli kim varsa orduevinden tabura gönderilmişti.

İşte o Şeref yıllar sonra karşıma çıkmıştı. Bodrumda Azmakbaşı denen bölgede bir bar ve pansiyon işletiyorlardı. Kahve ikramını kıramayıp ailecek barlarının yolunu tuttuk. İçeride müşteri olmasa da gece için hazırlıklar sürüyordu. Duvar kenarında taburede sırtını duvara vermiş oturan hayli yaşlı ihtiyarın dedesi olduğunu söyleyip tanıştırdı. İhtiyar kafasını kaldırıp bir süre bana ve aileme baktı aralarında Kürtçe bir şeyler konuştular.  Sonra eliyle buyur etti. Masanın başına geçip sandalyelere oturduk. O ise taburesinde oturmayı sürdürdü.

azb3

Şeref kahve yapmak için ayrılınca dedesi tarafından kısa süreli sorguya çekildik. Nereliyiz, ne iş yaparız, nerede yaşarız gibi soruları sorunsuz atlatmış olacağız ki tablasından çıkarıp sardığı sigarayı uzattı. Kullanmadığımı söyleyince önce inanmamış gibi sert bir bakış attı sonra yakıp derin bir nefes alıp dumanını havaya savurdu. Kısa süre sonra elinde kahvelerle Şeref de yanımıza geldi. Oturup bir süre lafladık. Askerlikten sonra Cizre’ye dönememiş. Yaşadığı köyler boşaltılıp şehre inmeye zorlanınca göç edip batıya gelmişlerdi. Bir akrabaları sayesinde Bodrum’a yerleşip inşaatlarda ırgatlık yapıp geçinmeye çalışmışlar. O yıllarda canlı müzik ve garsonluk yapmayı sürdürüp buraya tutunmuşlar. Zamanla köyde kalan ne varsa satıp savıp bu eski binayı almışlar. Onca nüfus üst katta barınıp altta lokanta işletip tutunmuşlar. Anlattığına göre işleri iyiymiş Cizre’ye geri dönmeyi de düşünmüyorlarmış. Az önce dedesi ile aralarında ne konuştuklarını sordum biraz mahcup dedesine baktı. Dedesi bize dönüp “torunuma günebakanlardan olup olmadığınızı sordum” dedi. Anlayamadığımı söyleyince sigarasını tellendirerek konuşmaya başladı.

- Biz buralara kendi isteğimizle gelmedik. Köyümüzü boşaltıp yıktılar. Hayvanlarımız telef oldu. Can derdiyle yola koyulduk. Günebakan bitkisini ilk kez buralarda gördüm. Biz bilmezdik. Baktık ki tarlalar boyunca bütün çiçekler güneşe bakar başka bir şey görmez şaşırdık kaldık. Sonra baktık buraların insanı da böyle hep güneşe bakmaktan çevresinde olanı biteni acı çeken insanları görmekten uzak öylece mutlu mesut yaşıyor. O yüzden torunuma günebakanlardan olup olmadığınızı sordum.

- O ne cevap verdi?

- Günebakanlardan olmadığınızı söyledi. Bu kez ceviz mi? incir mi? Diye sordum. Az ceviz çokça incir olduğunuzu söyledi.

Bakışlarımı Şeref’e doğrultup açıklama istedim. “Siz dedeme bakmayın, çok acı çekti, ihtiyarladı. Kimseye de güvenmiyor.” Diye durumu toparlamaya çalışınca ihtiyar öfkelendi.

- Sen kime ihtiyar diyorsun? Yaşım ilerlemiş olabilir ama sapasağlam duruyorum burada. Bu devlet çocuklarımı heder etti. Kimse dönüp yüzümüze bakmadı. Burada herkes eğlenirken acıma katlanıp ses etmeden sizleri büyüttüm. İnsanları burada tanıdım. Kimin neye benzediğini iyi bilirim.

- İyi o zaman nedir bu incir ceviz meselesi? Bizi de ilgilendirdiğine göre anlat hele, senden dinleyelim.

- Cizre kırsalında ağacımız azdır. Bildiğim birkaç büyük ceviz ağacı vardı. Bizler cevize benzetiriz kendimizi. Bizim gencimiz yaş ceviz gibidir. Kimse yüzüne bakmaz, acıdır, değersizdir. İstenen olgunluğa geldiğinde ise koca bir gençlik gitmiş kabuğun sertleşmiş için de boşalıp hafiflemiştir. Kabuğunu kırar içinde kalan ne varsa alır bir kenara atarlar. Dedim ya kendimizi cevize benzetiriz. Gencimizi kimse istemez kuruyup güçten düşmemiz içimiz boşalsın istenir. Öyle olunca makbul oluruz bizler.

- Peki ya incir?

- İncir ağacını da burada gördük, tanıdık. Buranın adamı ceviz gibi değil. İncire benziyor. O da başlangıçta yeşil ama hem yeşili hem de kurusu makbul. Üstelik ceviz gibi eziyet görmeden öylece buruşup ihtiyarlıyor. Buraların insanı incir gibi, her haliyle değerli her haliyle makbul…

- Günebakanlar ne oluyor öyleyse?

- Onlar da bu toprağın insanı ama incir kadar bile dik duramıyor gözünü güneşten ayırmadan hiçbir şey görmeden yaşadığını sanıp geçip gidiveriyorlar. Üstelik çok kalabalıklar. Her yerdeler. Kendileri ve gücüne güvendikleri güneş dışında başka bir hayat olabileceğine inanmıyorlar. Başlangıçta nasıl bu kadar sağır ve vicdansız olabildiklerine şaşardım. Bunca Suriyeli göçmen gözümüzün önünde telef oldu yıllar önce bizim başımıza gelenleri seyrettikleri gibi kıllarını bile kıpırdatmadan öylece durdular.

Öfkelendiğini, hırslandığını hissediyordum. Bu arada Şeref sözü alıp babası ve amcalarının 90 lı yıllarda kaybolduğunu, bir daha haber alınamadığını, askerden döndükten sonra orduya hizmet ettiği için köyde de duramadığını, ne yapsa kimseye yaranamadığını canlarını zor kurtardıklarını anlattı. Evlenip çoluk çocuk sahibi olunca suya sabuna karışmadan evini geçindirme telaşıyla gün geçirdiğini yine de Kürt olduğu için her fırsatta ayrımcılık gördüğünden yakındı. “Çocuklarım burada doğdu. Onlar benim gibi doğduğu yer yüzünden utansın istemiyorum. Onlar bizlerin ne yaşadığını hiç bilmiyor. Yanlarında konuşmamaya dikkat ediyoruz” dedi.

Kahvelerimizi içip izin istedik. Ancak Şeref’in dedesi izin vermedi.

- Burası Azmakbaşı. Suların birleştiği yerdesiniz. Oturun hele. Daha anlatacaklarım bitmedi.

-Eşim araya girip bulunduğumuz yere neden Azmakbaşı dendiğini, bu ismin nereden geldiğini sordu. Sigara dumanından rahatsız olduğumuzu anlayıp bitirmeden söndürdü. Sonra o delip geçici bakışlarıyla eşime ve bana baktı.

- Küçük dereler burada birleşip alttan gidiyor ve az ilerde denize dökülüyor. Sanırım o nedenle bu adı almış. Burası dereler gibi insanların da karışıp kaynaştığı bir yer. Başlangıçta hiç anlam verememiştim. Ne oluyor, nasıl oluyorsa, burada her türden insan gelip başkalarına karışıyor. Ayrılırken biraz da olsa farklı bir şey olup gidiyorlar. Anlayana elbet…

- Nasıl oluyor bu?

Elini torununun omuzuna koydu.

- Şeref iyi bilir. Geldiğimiz yerde de bir azmakbaşı vardı. Suyu yönlendirip kaçırmasınlar diye az subaşı beklemedik. Azmakbaşı farklı yerlerden gelen suların karışıp hemhal olduğu bir yerdir. Dağ başından, yamaçtan veya düzden ovadan akan sular orada birleşir. Gelen sular birbirine hiç benzemezdi. Düzden gelen suyun acelesi yoktur, yavaş akar ılık ve bulanıktır. Dağdan gelen su ise hem çok soğuktur hem de acelesi olanlar gibi coşkun akar. Dağdan gelen suyun sürükleyecek toprağı da yoktur, berraktır. Yamaçtan gelen su ise mevsimine göre değişkenlik gösterir. Sular da insana benzer. Huyu suyu kuşu ağacı böceği bitkisi hep farklıdır. Azmakbaşında birleşirler. Sonrası hep bir akar. Sanırsın hepsi aynı sudur.

- O zaman burası da…

- Evet burası da bizim köydeki azmakbaşı gibi her türden insanın gelip kaynaştığı, hem hal olup değişerek devam ettiği bir yer. O yüzden burayı sevdik ayrılamadık. Burada suların birleştiği yerde hissediyorum kendimi. Düzden gelen, yamaçtan akan, dağdan çağlayan hatta burada doğup kaynaktan katılan ne varsa bir araya gelip karışıyor.  İnsanları da öyle. Öyle bir karışıyorlar ki kim olduğunun önemi kalmıyor. İyi de oluyor.

azb1

Kahvenin üstüne ikram edilen çaylarımızı da içtikten sonra izin istedik. Dede bu kez ayağa kalkıp hepimizin elini sıktı. Yol açıklığı diledi. Şeref kapıya kadar eşlik ederken bana alışkanlıkla komutanım diye hitap edince kızım ve eşim gülmeye başladı. Hep birlikte halimize güldük.

Şerefle el sıkışırken “komutanım beni unutmamışsın” dedi. Bir kez daha sarıldık. Sokak hafiften hareketlenmeye başlamış gibiydi. Ayrılıp bir kaç adım attıktan sonra köşede geri dönüp hep birlikte Şeref’e bir kez daha el salladık. Sokağın iki kenarına dikilmiş incir ve ceviz ağaçlarını o zaman fark ettim. Bir bodrum akşamı daha başlıyor, Azmakbaşı hareketli gecelerinden birine daha hazırlanıyordu.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu anlatı Türk dilinin büyük ozanı Yaşar Kemal’in aziz anısına saygıyla ithaf olunmuştur.