Archive for Nisan, 2017

Hacıyatmaz

Cumartesi, Nisan 22nd, 2017

haciyatmaz

Oyunlarımızı yitirdik.

Öyle çok anlamlı olmasa da oyunlarımız vardı. Oynardık. Mutluyduk.

Her şey o hacıyatmazın gelişi ile başladı.

O güne kadar oyun parkında salıncakta sallanır, tahterevalliye biner, saklambaç, körebe, bezirganbaşı, topaç çevirme, yakar top, mendil kapmaca, birdirbir hatta uzuneşek bile oynardık. Kimimiz ebe kimimiz bezirganbaşı olurdu. Oynar ve unuturduk. Hem oynarken geçen zamanı, hem de bir önceki oyunda ebenin sobenin kim olduğunu unuturduk. Hırslandığımız da olurdu. Oyun bittiğinde parkın kenarındaki musluktan su içer olan bitene kafa yormaz, mutlu, mesut evin yolunu tutardık.

Bir gün her zaman oynadığımız kum havuzunda elleri önde kenetlenmiş namaza durmuş gibi öylece ayakta duran o irice oyuncağı fark ettik.

Kim getirdi? Neden getirdi? Hiç bilmedik.

imagesÖylece duruyor bize bakıyor ve gülümsüyordu. Sanki kendi gelmiş gibiydi. Önceleri hoşumuza gitti. Sarılıp devirmeye çalışsak da hep ayağa kalkmayı başarıyordu. Görüntüsünden korkanlarımız da oldu. Gücü yerinde olanlarımız başını yere değdirip üzerine oturmayı başarsa da ne yapıp edip doğruluyor, öylece bize bakıyordu. Oyunlarımıza katılmıyordu. Hep kendiyle oynamamızı istiyor gibi bir hali vardı. Bir süre sonra pes ettik. Bırakıp kendi oyunlarımıza döndük. Ama o öylece durup bizi izlemeye devam etti. Bizi ve oyunlarımızı izliyordu.

Ne oynarsak oynayalım gözü hep üzerimizdeymiş gibi gelmeye başlayınca rahatsız olup uzaklaştırmak istedik. Gücü yetenimiz kaldırıp parkın bir kenarına atmaya çalıştı. Park görevlisi kesin bir dille bunu yapamayacağımızı söyleyip getirip yerine geri koydu. Park görevlisinden güç alıp yerini sağlamlaştıran bizim hacıyatmaz konuşmaya da başlamıştı. Gülümseyen bir çift gözün üstümüzde olduğu yetmediği gibi konuşup oyunlarımıza karışıyordu. Saklambaçta saklananların yerini ispiyonluyor, körebenin gözleri bağlıyken yakaladığı kişiyi tanıması için oyuna müdahale ediyordu. Ağzını veya gözünü bağlayıp susturmaya çalışanımız da oldu ancak işe yaramadı. Tadımız kaçmıştı. Saklı bilgileri paylaştığı için uzuneşek, körebe, saklambaç oynayamaz olmuştuk. Topaç, yakar top veya birdirbir oynarken bile o heybetli sesiyle oyuna karışıyor aklınca taktik veriyordu. Birimiz başını yere eğip üzerine oturduğunda oyunlarımızı göremiyor ve karışamıyordu. Ama bu kez de yüksek sesle şarkılar söylüyor eşlik etmemizi istiyordu.

Baktık olmuyor oyun parkımızı değiştirip uzaktaki parka gitmeyi denedik ama o yine oradaydı. Nasıl geldi? Kim getirdi? Bütün parklara hacıyatmaz mı koymuşlardı? Doğrusu bilemedik. Varlığına alışmaya çalışsak da olmadı. Konuşan heybetli bir hacıyatmaz yüzünden huzurumuz kaçmıştı. Ne oyunlarımıza katılıyor ne de rahat bırakıyordu.

Keşke o pazarlığa hiç girişmeseydik.

Sivri akıllı bir arkadaşımız oyunbozanlık etmemesi ve sessiz kalması karşılığında hacıyatmaza ne istediğini soralım diye bir fikir ortaya atmasa belki hiç bunlar yaşanmayacaktı. Bizi dikkatlice dinledi ve dediklerini yaparsak susup sadece izleyeceğini söyledi. İstediği ise masum görünüyordu. Bezirganbaşı oyununda tekerlemeyi ve adlandırmayı değiştirip “aç kapıyı hacıyatmaz” diyerek oynamamızı kendini de ortaya almamızı istiyordu. Susup rahatsız etmemesi karşılığında aramıza alıp oyunu onun adıyla oynamaya başladık. Ortamızda hacıyatmazla bezirganbaşı oyununu oynamaya başlayınca başkalarının da dikkatini çekti. Yeni arkadaşlar edindik. Hoşumuza gitti. Hepimizin yüzü gülüyordu. Ancak bu kez sorun sıkılıp başka oyun oynamak isteyince patlak verdi. Hep aynı oyunu oynamamızı istiyor yoksa yine gevezeliğe başlayacağından söz ediyordu. Üsteleyince isteklerini bir bir sıraladı. Oyun kurallarını kendince değiştirmek istiyordu.

İnanmayacaksınız ama körebe oyununda üç tane kör ebe olmasını, saklambaçta ise ebe sayısının ikiye çıkarılmasını bile kabul ettik. Uzuneşek oynamamızı yasaklamasına da ses etmedik. Bütün bu değişiklikler ile birlikte her oyunda başköşede yer almasına bile razı olduk. Yine de istekleri hiç bitmedi. Bazı arkadaşlarımızın keyfi olarak oyun dışı tutulmasına bile ses çıkarmadık. Baktık olmuyor parka gitmemeyi denedik ama kendine yeni taraftarlar edinmişti. İşe yaramadı. Kendimizi cezalandırdığımızla kaldık. Gün geldi bir de baktık; kendi oyunlarımız yerine başkalarının oyunlarında yer edinmeye çalışıyor, oyuna girebilmek için arkadaşlarımız ile yarışıyoruz. Üstelik bildiğimiz oyunlar yerine bambaşka ve çoğu saçma kurallarla oynuyoruz. Oyuna giremeyip dışarıda boynu bükük bizleri izleyen arkadaşlarımızın bakışlarına bile kafamızı çevirir olduk.

img_1959Oyuna giremediği için sıkılıp vazgeçenimiz olsa da parkın kalabalığı azalmadı. Bir kaç eski arkadaş bir araya geldiğimizde bildiğimiz gibi oynamaya çalışalım istesek de parkın kurallarını bozmakla suçlayıp, engellediler. Çeşmeden su içmek de artık yasaktı. Nedenini soran olmadı. Hatta o hacıyatmazla oynama çalışanlara bile izin yoktu. Hacıyatmazın dokunulmazlığı vardı. Öfkelenip plan yaptık. Bir kaç gece gizlice gelip topladığımız taşlarla hırpalamak istedik ama o saatte bile çevresinde saçma sapan oyunlardan oynayan çocuklar yüzünden bir şey yapamadık.

Dedim ya, oyunlarımızı yitirdik.

Pes edip evlerimize çekildik. Bizim yanımızda kalmak yerine hacıyatmazın ekibine katılanımız bile oldu. Evde kendimizi oyalasak da birlikte oynadığımız oyunlara özlemimiz hiç dinmedi.

Şimdi oyun parkı yine kalabalık ama o hacıyatmaz yüzünden ne bildiğimiz oyunlar kaldı, ne de yeni oyun arkadaşı edinebiliyoruz. Parkın da pek tadı kalmadı. Uzaktan bakınca birbiriyle kıyasıya yarışan yeri gelince hırslanıp ağlayan, birbirini hırpalayan çocuklar görüyor ürküyoruz.

Diyeceksiniz ki; belki de siz büyüdünüz ve oyunlar eski cazibesini yitirdi. Büyümek böyle olsaydı aklımız oyunlarda kalır mıydı? Anasının babasının sözünü bile zor dinleyen içimizdeki o afacan, basit bir oyuncağın kaprislerine teslim olur muydu?

Oyunlarımız vardı, oynardık ve mutluyduk. Şimdi ne oynayanlar memnun ne de bizler gibi uzaktan bakanlar.

Her şey o hacıyatmazın gelişiyle başladı.

Mehmet Uhri

Not: Karikatür için Sayın Selçuk EREZ’e yürekten teşekkürler.

Yolda Buluştuk

Çarşamba, Nisan 12th, 2017

tirtil

O sıcak yaz günü dağ yoluna yola girip yolda kalmasam ne o karınca gibi çalışkan insanları tanıyacak ne de varlıklarını fark edecektim. Kabahat benimdi. Ana yolun asfalt onarımı nedeniyle sıkışık olduğunu görünce alternatif dağ yoluna yönelip yönümü şaşırmış, girdiğim o sapa yolda arabam arıza yapmıştı. Cep telefonun çekmediği dağ başında öylece kalakalmıştım. Yolu gözlerken aceleciliğim için kendime kızıyor ana yoldan ayrılmamalıydım diye söyleniyordum. Arabamı kilitleyip yürümeyi düşünsem de ne tarafa doğru ve ne kadar yürümem gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Elbet geçen bir araba olur umuduyla beklerken hava kararmaya başladı. Ne kadar beklediğimi hatırlamıyorum ancak hava iyice kararmışken uzaktan bir çift far göründü. Yaklaşınca gelenin traktör olduğunu anladım. Üzerinde yaşlı bir adam vardı. Heyecanla el edip durdurdum. Durumu anlatıp telefon ile yardım isteyebileceğim bir yere kadar bırakmasını rica ettim. Cevap vermedi. İnip traktörünün arkasındaki demir kutuyu açtı, bir şey aradı. Yüzünü ekşitip “tomruk çekiciyi evde bırakmışım. Olsaydı kaldırır çekerdik arabanı. Bu saatten sonra bu yolda kimseyi bulamazsın. Atla hele bizim eve gidelim. Bakarız çaresine.” Dedi. Gideceğimiz yerde cep telefonunun çekip çekmediğini sordum, cevap vermedi.

Arabamı kilitleyip terkiye oturdum. Asfaltta bir süre yol aldıktan sonra toprak bir yola sapıp bir yarım saat daha hoplaya zıplaya ilerledik. Ne bir ışık, ne de bir sesin olmadığı yerlerdeydim. Yolun sonuna doğru cılız bir ışık belirdi. Yaklaştığımızda yanan ışığın lüks lambası olduğunu fark ettim. Ulaştığımız bağ evinin elektriği yoktu. Cep telefonu ise tahmin edileceği üzere çekmiyordu. Traktörü süren yaşlı adam kadar olmasa da yaşlı sayılabilecek hanımı karşıladı. Hiçbir şey söylemeden elime bir gaz lambası tutuşturup tuvaleti gösterdi. Elimde gaz lambası ile çekinerek girdiğim bağ evinde oldukça temiz sayılabilecek bir tuvalet ve lavabo bulmak sevindirmişti. Dışarı çıktığımda evin hanımı çardağın altına sofra hazırlamıştı. Pek konuşmuyorlardı. Bir iki lokma yedikten sonra bizim ihtiyar hanımına dönüp “yolda buluştuk” dedi. Sonra yine konuşmadan yemeğe devam ettiler. “Yemekten sonra tomruk çekiciyi de alıp arabanın yanına gidecek miyiz?” diye sordum. Kafasını kaldırmadan yemeğine devam etti. Bitirdikten sonra hanımına “tanrı misafirine bir döşek aç hele” deyince teslim bayrağını çektim. Yemekten sonra bahçede evin duvarına yasladıkları divana geçtik. Hanımı sofrayı toplarken yardım etmek istememi yadırgadıklarını görünce misafir olduğumu ve kurallara uymam gerektiğini fark edip vazgeçtim. Baktım konuşmaya niyetli değiller, kendimi tanıtıp nereden gelip nereye gitmekte olduğumdan, neden dağ yoluna yöneldiğimden, arabamın arıza yapmasından söz etsem de konuşturmayı başaramadım. Ayağa kalkıp önümüzdeki tütün tarlasının içine ilerledim. Çaresizce cep telefonumun çekip çekmediğini kontrol ettim. Şarjı bitmesin diye kapatırken ihtiyar yanıma gelip “yıldız kurdu toplama” zamanı dedi. Sessizce tütün yapraklarının altından ve gövdelerinden topladığı ateş böceklerini elindeki tahta kafesin içine atıyordu. Kaçmadıklarını görünce ben de bir iki tırtıl toplayıp destek verdim.

- Ateş böceği mi bunlar? Yakaladıklarınızı ne yapıyorsunuz?

- Yıldız kurdu deriz bunlara. Kafese koyar karınca ile besleriz. Onlar da aydınlatabildiği kadar ışık verirler oldukları yere.

- Tütüncülük mü yapıyorsunuz? Hani tütün ekimi bitmişti?

- Doğru dersin, tütün ekmenin anlamı pek kalmadı ama bildiğimiz başka iş yok. Tütün, pamuk eker biraz da bostan yaparız.

- Sizden başka kimse yok mu? Çocuklar filan?

- Olmaz mı? Okutup şehre gönderdik. O da bizim görevimizdi. Evlenip çoluk çocuğa karıştılar, torun gördük sayelerinde. Arada gelir, el öper yardım da ederler. Ancak onlar tırtıldan kelebeğe dönüp uçup gitti. Hanım arada ağlaşsa da hayatın gerçeği bu.

Henüz ay belirmediği için karanlık çok daha yoğundu. Yere doğru eğilip bakıldığında tütünlerin gövdelerinde yüzlerce yıldız kurdunun yanıp sönen ışıkları görülüyordu. Toplamayı sürdürdük. Uzaktan hanımının “çay hazır” sesi ile çardağa döndük. İhtiyar topladığı yıldız kurtlarının kafesine yerdeki karınca öbeğinden bir tutam atıp kafesi sundurmanın altına astı. Çay içerken de boş durmuyor kuruttukları cevizleri kırıp ayıklıyorlardı. Çocuklarını sorup konuşturmaya çalıştım.

- Çocuklar okuyup istedikleri yere gelebildiler mi?

- Okudular ama istedikleri yere gelebildiler mi bilemem. Büyük oğlanın el becerisi yoktu ama iyi hesap yapar, kafası matematiğe çalışırdı. Şimdi bir reklam şirketinde çizim filan yapıyor. Küçük oğlanın ise eli işe yatkındı. Becerikliydi. Gitti öğretmen oldu. Lisede tarih öğretmenliği yapıyor.  Bir terslik var ama ben de anlamadım. Üsteleyince kızıyorlar, sormuyorum.

- Mutlular mı?

- Dedim ya sormuyorum. Ev geçindirip çocuk büyütüyorlar. Kafalarını kaldırıp kendilerine bakacak halleri yok. Bizim gibi…

- Neden böyle?

Cevap vermedi. Ayağa kalkıp kucağına aldığı ceviz kabuklarını sönmüş tandırın içine bıraktı. Tütün tarlasından bir dal kırıp yanımıza geldi.

img_1543“Neden olacak, bu topraklar hep böyle. Bazıları bu tütün gibi özünde çiçeğe durmaya çalışsa da yaprağı kıymetlidir. Onu yetiştiren hep uç alır, çiçeğe durmasın ister. Bazıları ise tersine yaprağa değil çiçeğe gitsin istenir. Pamuk gibi çiçeklenip kozaya dönüşmesi beklenir. Anladığım kadarıyla bu topraklar, bizim oğlanlar gibi çiçeğe gitmesin diye ucu alınıp bodur bırakılan tütün gibi insanlar veya yaprağa gitmesin çiçeğe dursun diye suyu kesilip eziyet edilen pamuk benzerleriyle dolu.” dedi. Muhabbetin devamında kışları ilçe merkezinde kalıp yazları atadan kalma arazilerine ve bu bağ evine gelip toprakla uğraştıklarını ekip diktikleriyle geçinip neredeyse hiç para harcamadan yaşadıklarını anlattılar. Zor olmuyor mu böyle diye üsteleyince hanımı çayları tazelerken “Biz ev diye bu damı, bu toprağı bildik.” dedi. Çayımı tazelerken misafirperverlikleri için teşekkür ettim. Cevap vermeyip cevizleri kırmayı sürdürdüler. Gecenin devamında izin isteyip hazırlanan yer döşeğine uzandım. Birileri beni merak etse de ulaşamayacakları bir yerde olmanın tedirginliği içinde uykuya daldığımı ve her şeyin birbirine karıştığı çiçekli böcekli garip rüyalar gördüğümü hatırlıyorum.

Ertesi sabah erkenden dışarıdan gelen sesler ile uyandım. Ortalık ağarmış güneş henüz doğmamıştı. Bahçeye çıktığımda onları yine çalışırken buldum. İhtiyar çardağın görece daha gölge olan tarafında toprağa kısa aralıklara çaktığı kazıkları kalın tahta çıtalarla birbirine çiviliyor, hanımı ise kalın iğne ile ince urgana dizdiği tütün yapraklarını kuruması için çıtaların arasına bağlıyordu. Bir kenarda geceden toplanmış kırma tütün yapraklarına bakılırsa uyumamış, çalışmışlardı. Karınca gibiydiler. Onları hiç boş otururken görmediğimi fark ettim. Beni görüp selam verdiler ve işlerini yapmayı sürdürdüler. Elime iğne alıp yaprakları ipe dizmelerine yardım ettim. Görünen o ki yapraklar kurumaya dizilmeden yola çıkılmayacaktı.

“Yaprakların işi bittikten sonra yola çıkıyor muyuz?” diye sordum. Kahvaltı etmeden olmaz dediler. Beni merak edeceklerini söyleyip bir an önce cep telefonumun çektiği bir yer bulup haber vermem gerektiğini söylesem de dinletemedim. Elimi yıkarken tütün yapraklarının parmaklarımı sarartmış olduğunu fark ettim. Kahvaltı sırasında hanımı benim telaşlı halime bakıp “Her işte bir hayır vardır. Sıkma canını gidersin varacağın yere” deyince “gece vakti dağ başında yolda kalmanın hayrı mı olurmuş?” Diye söylendim. Birbirlerine bakıp gülüştüler. İhtiyar önündeki tandır ekmeğini ikiye bölüp bana uzattı ve söze girdi;

- Hayrı olur da kime hayrı olur bilemezsin. Yıllar önce çocuklarım küçükken bekarlık arkadaşlarımla kasabanın kenarındaki piknik alanına gitmiştik. Evlenmiş baba olmuştuk ama serde delikanlılık vardı. Hepsi mahalle arkadaşımdı. Yedik içtik. Dönerken senin gibi yolda kalmış bir araba ve içinde karı koca gençten bir çift gördük. Bizim arabada yer olmadığı için onları alamayacaktık. Kasabaya yeni atanan öğretmen karı koca olduklarını sonra öğrendim. Yardımım dokunur belki diye inip yanlarında kaldım. Uzunca bir süre uğraştıktan sonra arabayı çalıştırıp yola çıkmayı başardık. Kasabaya vardığımızda arkadaşlarımı taşıyan arabanın önlerine çıkan bir köpeğe çarpmamak için direksiyon kırıp kasabanın girişindeki köprüden aşağı uçtuklarını ve hepsinin öldüğünü öğrendim. Bir şey beni çocuklarıma bağışlamış, arkadaşlarım ile birlikte ölmekten kurtarmıştı. Gerçi o zaman hiç böyle bakmamış olanlara isyan edip durmuştum. O gece onlara hepimiz yardım edebilirdik. Arka koltukta kenarda oturan olduğum için arabadan ben indim. Arkadaşlarımı toprağa verdiğim günden beri biraz da onlar için yaşıyor, hayatımı daneleyip oraya buraya saçıyorum. Aklımca onları da kendi hayatımda yaşatmaya çabalıyorum. Dedim ya neyin kime hayrı olduğunu zaman gösterir. Karnını doyurduysan el at şu tomruk çekiciyi traktöre yükleyelim de örümceği ağına kavuşturalım.

Son söylediklerini anlamasam da üstünde durmadım. Tomruk çekiciyi traktörün ardına yerleştirip yola çıkmaya hazırlandık. Hanımının elini öpüp teşekkür ettim. Helalleştik. Yanıma bir parça ekmek ve peynirden oluşan azık vermeyi de ihmal etmedi.

Yola koyulup arabanın yanına vardığımızda güneş yükselmişti. Tomruk çekici ile arabanın burnunu yukarı kaldırıp traktörün arkasına bağladık. Traktör eşliğinde ana yol kenarındaki benzinciye varmamız bir kaç saat sürdü. Cep telefonum çekmeye başlamış evdekileri arayıp haber verebilmiştim. Bizimki arabayı yere indirdikten sonra gitmek için izin istedi. Bulduğumuz tamirci arabanın sorunun kısa sürede giderdi. Tamirciye ödeme yapmak için cüzdanımı çıkardığımda bizimkine de yardımının karşılığı olarak ödeme yapmak istediğimi söyledim. Elini kaldırıp sert bir bakış attı. “Hiç olmazsa masrafını” diyecek oldum susturdu.

- Git hadi. Evdekiler seni bekler. Bana borcun yok. Burada olanlar o kazada bıraktığım arkadaşlarımın hesabına yazıldı ve ödendi.

- Kartımı vereyim, işiniz olursa beklerim. Ödeşiriz.

- Ne laf anlamaz adamsın. Ödeşme yok. Sen bizim için hanıma tanıttığım gibi “yolda buluştuk” tan başka biri değilsin. Bu kadarı yeter. Gitmeliyim. Yağmur gelmeden tarladan pamuğu kaldırmam gerekiyor.

yolda-bulustuk

Elini sıktım. Arka koltuktaki yazlık şapkamı “Güneşten korur. Benden sana hediye, başka bir anlamı yok” diyerek uzattım. Hafif bir gülümseme belirdi. “Belki tüm hayır bu şapkadadır, kim bilir?” dedi ve başına taktı.

- Sizi ve eşinizi unutmayacağım. Hiç sizler gibi çalışkan ve sevecen birilerini tanımamıştım. Karınca gibisiniz. Sürekli çalışıyorsunuz. Üstelik kim olduğumu bile sormadan yardım ettiniz. Size minnettarım.

- Karıncayız ya. Bağ yerinde ne olur insan? Ya balcılar gibi arıları çalıştırıp tembellik yapar ya da bizler gibi sefil karınca olur gün boyu çalışır. Burada herkes biraz karıncadır.

- Peki ya çocuklar, onlar da sizin gibi mi?

- Şehir ne karınca, ne de arı barındırıyor. Şehirde herkes senin gibi örümceğe benziyor. Bizim çocuklar da öyle. Yolda kaldığında derdin araba olsa da benden telefonunun çektiği bir yere kadar ulaştırmamı istemedin mi? Ağını kaybetmiş örümcek gibiydin. Bak onca aksiliğe rağmen ağına ulaşınca rahatladın. Dediğin gibi, biz karıncayız, yeri gelir örümceğe av oluruz ama hep çalışırız, hem de birbirimiz için çalışırız.

- Örümcek gibi olmak pek iyi bir şey değil, anladığım kadarıyla.

- Örümcek gizlenir, göremezsin. Onu var eden yaptığı ağdır. Ağını görünce örümceğin orada olduğunu bilirsin ama kendini pek kimseye göstermez. Şehir insanları da örümcek gibi ürkek ve hep kendine çalışır. Kocaman şehirde küçücük bir hayatın içine tıkılıp ağında bekleyen örümcek gibi yaşamayı matah bir şey sanıyorlar. Evden işe işten eve gidip geliyor, ne gökyüzünü görüyor, ne de birbirlerini. Korkularını bile paylaşmıyorlar. Çocuklarım buna alıştı, alışana kolay belki. Ancak biz alışamadık.

- Peki ya karınca?

- Karınca gizlenmez, neyse odur. Hep çalışır. Ancak diğer karıncalar için de çalışır. Buraların insanı karınca gibidir. Biz de ürkek yaşarız ama korkularımız ortaktır. Pamuğa yağmur yağacak veya tütüne zararlı dadanacak diye endişeleniriz. Böyle olmak bize iyi geliyor.

Tomruk çekiciyi traktörün arkasına birlikte yerleştirdik. “Hadi git artık, yolcu yolunda gerek, ana yoldan da ayrılma” diyerek sırtımı sıvazladı. Helalleştik. Verdiğim şapkayı kafasına yerleştirip traktörüne bindi ve hafiften bir el sallayıp uzaklaştı.

Tekrar yola koyulduğumda tütün yapraklarının avuçlarıma sinen sarılığından başka bir gün önceye göre hiç bir şey değişmemiş gibiydi. Ancak isimlerini dahi öğrenememiştim. Benim için “yolda buluştuk” deyip geçmişlerdi. Yaşananların o iki sözcüğe nasıl sığdığına hayret ediyordum. Ana yol  ise yine ağır akıyordu.

Mehmet Uhri

En Alttaki Taş

Çarşamba, Nisan 5th, 2017

img_0712

Kızımın sahilde üst üste konmuş taşlara doğru koşturduğunu görünce “dokunma onlara” diye bağırdı, balıkçı. Oltasını bırakıp kızımın üstüne yürüyünce araya girdim. Kızım da korkup arkama saklanmış, olanları anlamaya çalışıyordu. Güneşin henüz yeterince ısıtmadığı kuzey rüzgarı serinliğinin içimize işlediği ılık bahar gününde sahilde yürüyüş yapıyor, midye kabuğu topluyorduk. Sahilde farklı boydaki taşların büyükten küçüğe üst üste dizildiği taş yığını kızımın dikkatini çekmiş ancak saçı sakalı karışmış yanık tenli yaşlı balıkçı kızıma bağırıp üstüne yürümüştü. İlk anda taşların denize atılan bir oltayı işaret etmek için o şekilde dizildiğini düşünmüştüm. Ancak ortalıkta olta da görünmüyordu. Sakin olmasını rica edip kızımın kötü bir niyeti olmadığını söyledim.

- Niyet meselesi değil. İş niyete kalırsa kimin kime ne ettiğinin hiç önemi kalmaz. Onlar kim bilir kimin niyet taşı? Ellemeyin.

- İyi de er veya geç dalgalar onları yıkıp denize katmayacak mı?

- Tamam işte. O iş için konuldu onlar. Denizin işini yapmasını bekliyor.

- Tam anlamadım. Bu taşları siz dizmediyseniz ne için buradalar?

Cevap vermeden birkaç adım geriye gidip oltasını yeniden eline aldı. Hafifçe misinayı yokladı. Makarayı biraz sarıp bana ve kızıma baktı. Kızım yine çekinip arkama gizlendi. “O taşları ben dizmedim. Taşları dizenin dileği büyük olmalı. Niyet edip seçtiği taşları üst üste koyup bırakmış. Bunu yapan, her niyet taşına bir anlam yükler, her bir dileğin birbiri peşi sıra gerçekleşmesi ile alttaki büyük beklentinin gerçekleşeceğine inanır. Dileğin gerçekleşmesi ise dalgaların taşları içine almasına kadar sürer. Taşları dizen, denize bu kadar uzak yerleştirdiğine göre kendince olmayacak bir şey dilemiş olmalı. Yine de bırakalım deniz işini yapsın. Başkasının niyetine bir de biz engel olmayalım istedim. Kızı korkuttum sanırım. Kusura kalma.” dedi. Daha sonra makarayı sarıp oltayı topladı. Yanındaki boş su kovasına bakılırsa av pek bereketli değildi. Rastgele diye yüksek sesle bağırıp oltayı yeniden savurdu. Kızımın tedirginliği geçmiş kenarda mide kabuğu veya çakıl taşı toplamaya başlamıştı. Az önce bulduğumuz mürekkep balığı sırtını ise elinden bırakmamıştı. Balıkçının yanında kalıp biraz lafladım. Doğma büyüme o sahil kasabasından olduğunu, dedelerinin Lozan mübadelesi ile gelip yerleştiğini o gün bugündür buradan pek çıkmadıklarını anlattı. Yakınlardaki zeytin işletmesinden emekli olduktan sonra balık avlayıp vakit geçirdiğini, denizden günlük rızkını çıkarmaya çalıştığından söz etti. Bu arada attığı oltaya gelen irice iki istavrit yüzünü güldürdü. Ayağımızın uğurlu geldiğinden söz etti. Oltayı tekrar savururken birlikte rastgele diye seslendik.

Açıktan geçen ve peşinden gelen martıların çokluğundan bereketli bir avdan döndüğü anlaşılan tek kamaralı küçük balıkçı teknesinin kornasına bizimki el sallayarak yanıt verdi.

- Bakma böyle balığın küçüğüne büyüğüne sevindiğimize, insanı gibi denizinin de bereketi kalmadı. Selam edip iki laf edecek insan da bulamaz olunca ne kahveye gidesi oluyor insanın, ne de çarşıya çıkası. Oltayı savurup denizle hasbıhal etmek daha iyi geliyor.

- Rahatsız etmiyoruz umarım.

- Ne rahatsızlığı? Yine yanlış anladın. İnsanın kendi rahatsız olunca, kafası rahat olmayınca, başkalarından uzak durmalı, hastalık gibi kaygıların da bulaşıcı olacağını bilip haddini bilmeli. Yani sorun kimsede değil, bende.  Az önce taşlar yüzünden küçük kızın kalbini kırdım. Korkuttum. Bak uzak duruyor. Gelip kovada yüzen balıklarla bile oynamıyor.

- Nereden bilelim. Ne niyet taşı biliriz ne de senin o taşlara bekçilik ettiğini. Baştan çekindi tamam ama birazdan gelir yanımıza, dert etme. Sahi o niyet taşlarından sen hiç dizdin mi?

- Seneler önce dizmiştim. Dileğim büyüktü. Babadan kalma evi yıkıp yerine apartman yapmak istiyordum. Hem ev yenilenecek hem de mülk sahibi olacaktım. Müteahhit kat karşılığı yıkalım deyince dileğimin gerçekleşiyor olmasına çok sevinmiş, dizdiğim dilek taşlarının işe yaradığını düşünmüştüm. Ancak rahmetli anam yuvamı yıktırmam diye tutturdu. Baştan çok kavga ettik. Mübadele ile evlerini arkalarında bıraktıkları için yuvasına dokunulsun istemiyordu. “Bir daha yuvamı terk edemem, acıyın bana ve şu evi paylaştığım yuva yapmış kuşlara” diyerek direndi.

- Sonra ne oldu?

- Anamı ikna edemedik. Ev yıkılmadı. Dededen kalma zeytinliği satıp evi onardık. Öfkelenmiştim. Dizdiğim niyet taşlarını kendi elimle dağıttım. Evden ayrılıp işe yakın ev tuttum. Ancak anam haklıydı. Yuva dağıldı mı bir daha o evin, o ailenin bereketi olmuyordu. Anamı dinlemeyip evini yıktıranlardan şimdi burada kimse yaşamıyor. Hepsi bir yerlere gitti. Oradan gelen paranın da kimseye hayrı olmadı. O eski ev aileyi bir arada tuttu, sayesinde uzağa gitmekten korkmadık. Rahmetli dedem okumak için şehre giden torunlarına “dönüp gelecek evi olunca uzaklaşmak zor olmaz, bize bunu bile çok gördüler” diyerek yol harçlığı verirdi. Meğer yıkılsın istediğim o köhne ev bizi bir arada ve burada tutarmış. O günden sonra  bir daha niyet edip taş toplamadım. Yine de niyet edenin dizdiği taşlara da dokunup vebal altına girmeyi pek doğru bulmam. O yüzden ürküttüm küçük kızı.

Savurduğu olta ile denizden iki istavrit daha aldı. Kızımın meraklı bakışları altında oltadan çıkarıp kovaya bıraktım. Bizimki oltayı tekrar savururken göz ucuyla kızımı işaret etti. Kızım kovada yüzen balıkların yanına eğilmiş onlarla konuşuyordu.

img2-2

Güneşin bulutun ardına girmesi, denizden gelen esintinin giderek sertleşmesi ile daha fazla orada duramayacağımızı anladık. “Söylediklerine bakılırsa ne dilesen veya neye niyet etsen de evine dokunmayacaksın, öyle mi?” diye sordum. Eliyle arkamızdaki yamacı işaret etti. Dikkatli bakınca budanmış ağaçları gösterdiğini anladım. “Bak belediye geldi tüm ağaçları budadı ve üzerinde kuş yuvası olanına dokunmadı. Kuş yuvası bile olsa yuvaya dokunmanın uğursuzluğunu herkes bilir. Dileklerini taşa okuyup üst üste dizsen de en alttaki taşın yuvan olduğunu unutmayacaksın. Ona dokunmayacaksın. Kız üşüdü, hadi gidin artık” dedi. Kızımla birlikte rastgele diyerek yanından uzaklaştık.

Seneler sonra tekrar o küçük sahil kasabasına gittiğimde o günü ve balıkçıyla konuşmamızı hatırladım. Kasaba büyümüş pek çok eski ev yerini “peynir kalıbına” benzeyen beton binalara bırakmıştı. Eskiden kalan bir kaç ev ise hayli viran halde olsa da içindekilerle birlikte ayakta kalmayı başarmıştı. Balıkçı barınağı büyümüş marinaya dönüşmüştü. Hafiften yağmur yağıyordu. Sahilde kimse yoktu. Kumsalın bir ucunda hafifçe yan yatmış dizili taşları görünce ister istemez gülümsedim. Kimin dizdiği meçhul olsa da niyet yola çıkmıştı.

Mehmet Uhri

Not:  Bu anlatı, Trilyeli Hasan Özata’ya saygıyla ithaf olunmuştur.