Archive for Şubat, 2017

Bilimin Yolu, Labirentler ve Algoritmalar

Pazartesi, Şubat 27th, 2017

resim2

Bilimin yolunu anlayabilmek için öncelikle nasıl düşünüyoruz sorusunu yanıtlamamız gerekiyor. Duyu organlarımız ile dünyayı algılıyor ve bunu imgelere dönüştürüyoruz. İmgelerimizi ise gruplandırıp kutucuklara yerleştirip kavramlarımızı oluşturuyoruz. Sözgelimi, gözümüzün gördüğünü zihnimiz kırmızı, sarı yeşil gibi imgelere dönüştürüyor tüm bunları “renk” kutucuğu içinde kavramlaştırıyoruz.

Dahası, oluşturduğumuz kavramlar arasında bağlantılar kuruyor yeni kavramlara doğru yol alıyoruz. Kavram kutucukları ve bu kutucuklar arasında bağlantı yollarından oluşan görüntü, yukarıdan bakıldığında hayli karmaşık bir labirenti andırsa da bizler labirentler ile düşünüyor algoritmalar ile yolumuzu yönümüzü buluyoruz.

Evlerimizin oturma planından otoyollara, metro sistemlerine kadar yukarıdan hayli karmaşık görünen labirent sistemleri ile düşünüyoruz.

resim1Labirent metaforuna hiç yabancı değiliz ve insanlığın ortak aklında çok güçlü bir yer tutuyor. Tarihçi Plutarcos’un metinleriyle anlatalım; Baş tanrı Zeus karanlık yeryüzüne gönderilirken elinde Labrys isimli çifte baltadan başka bir şey yoktu. Zeus bu balta ile karanlığı yarıp bilinmezlik içinde ilerler ve peşinden gelecekler için de yol gösterici olur. Bu arada baltanın diğer keskin tarafı kendi gövdesini yarar ve içinden çıkan bilgelik ışığını da gidilen yolu aydınlatmak için kullanır. Zeus’un Labrys isimli çifte baltayı kullanarak açtığı ve aydınlattığı o zor ve çetrefilli yola labirent adı veriyoruz.

Labrys’in açtığı yoldur, labirent.  Önemli mitolojik bir anlatıda da yer alır. Zeus ve Europa’nın üç oğlundan biri olan Minos Girit krallığına kardeşlerinden daha layık olduğunu kanıtlamak için denizler ve okyanuslar tanrısı Poseidon’dan yardım ister. Poseidon ona kurban etmesi için denizin köpüğü içinden çıkardığı beyaz boğayı armağan ederek yanıt verir.  Poseidon aracılığıyla gerçekleşen mucize nedeniyle Girit tahtına oturan Minos sözünü tutup boğayı kurban etmez yerine bir başka beyaz boğayı kurban eder. Sözünün tutulmadığını gören Poseidon ise intikamını Kral Minos’un karısı Pasiphae’yı gönderdiği beyaz boğaya âşık ederek alır. Pasiphae boğa ile bir araya gelebilmek için mimar ve heykeltıraş Daidalos’tan içi boş bronz bir inek heykeli yapmasını ister. Heykelin içine girip boğa ile birlikte olan Pasiphae’nin bu ilişkisinden başı boğaya gövdesi insana benzeyen kuyruklu bir yaratık olan Minotaurus (Minos boğası) dünyaya gelir. Minotaurus büyüdükçe zapt edilemez ve kral Minos mimar Daidalos’a Minotuarus için çıkamayacağı bir labirent inşa ettirir. Girit kralı her yıl Atina’dan Minotaurus’a kurban edilmek üzere 7 erkek ve 7 genç kız istemektedir. Bu isteklerin sonunun gelmediğini gören Atina kralı Egeus’un oğlu Theseus o yıl babasını ikna edip Minotaurus’u öldürmek için 7 kurban adayından biri olarak gemiye biner. Gemi Girit’e vardığında Kral Minos’un kızı Ariadne ile Theseus birbirlerini görüp âşık olurlar. Ariadne sevgilisine labirentte geri dönüş yolunu bulabilmesi için bir ip yumağı verir. Theseus labirentte ilerleyip Minotaurus’u uykuda yakalar ve öldürür. Kafasını kesip Ariadne’nin verdiği ip sayesinde labirentten çıkmayı başarır. Ariadne’yi de alıp Atina’ya geri döner.

resim2Bu mitolojik öyküde yok edilmesi gereken bir canavar, canavarın içinde olduğu labirent, labirentte doğru yolu bulup canavara ulaşan ve öldürücü darbeyi vuran bir kahraman ve dönüş yolunu bulabilmesi için kullanılan Ariadne’nin ipi anlatılmakta. Günümüzde de sözgelimi canavarımız Kanser hastalığı olsun, ona ulaşmak ve öldürücü darbeyi vurmak için çabalayan bilim insanlarının bir labirentin içinde ilerlediklerini, doğru yolu bulup öldürücü darbeyi vuranlara Nobel benzeri ödüller verdiğimizi ve labirentin içinde yol haritası olarak kullandığımız akış diyagramlarının da Ariadne’nin ipi işlevi gördüğünü söyleyebiliriz.

Labirentler ile düşünüyor, algoritmalar ile yol haritaları oluşturuyoruz.

Bilim ve bilimin yolu üzerine ilk söylemler “aklını özgür bırak, kendi aklınla düşün” anlamına gelen Horatius’un “Sapere Aude” sözü ile başlatılabilir. Bilimsel bilgi üzerine düşünme ise çok yenidir. Avusturyalı felsefeci Karl Popper 1938 de yazdığı “Bilimsel Düşüncenin Mantığı” kitabı ile bilimsel olan olmayan ayrımını yapıp bilim felsefesinin temellerini atar. Kitabın İngilizce baskısının önsözünde “Hiç kuşku yok ki yeryüzündeki en büyük mucize insanlığın bilgi birikimidir” der.

İnsanlığın bilgi birikimi tarih boyunca sınana sınana doğruluğu kanıtlanmış bilgi kırıntılarından oluşur. Bu bilgi kırıntıları bir mozaiğin veya yapbozun parçaları gibi sınana denene bir araya gelerek anlamlı bir resim oluşturmaya başladıkça insanlığın aydınlanma yolunda ilerlediğini görüyoruz. Popper, bilim insanlarının sorumluluğunun mozaiğin her bir parçasının bilimsel bilgi olarak doğru olup olmadığına odaklanmak olduğunu vurgular. Bilginin bilimsel olabilmesinin test edilebilme, nesnel gerçekliğe dönüştürülebilme ve yanlışlanabilme kriterlerinin tümünü içermesine bağlı olduğunu ortaya koyar. “Tanrı vardır biçiminde bir önerme test edilebilir ve yanlışlanabilir olmadığı için bilimsel değildir”  diyerek din ile bilim arasındaki keskin ayrımın felsefi sınırlarını çizer.

Popper’in ardından gelen Feyereband ve Lakatos katı bilimsel metodolojiye de baş kaldırıp bilimin sanat gibi sınırları olamayacağını vurgular. Thomas Kuhn ise “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” isimli eseriyle paradigma kavramını ortaya atar. Her paradigmanın kendi gerçeği olacağını, Newton fiziğinin gerçeklerinin o paradigma için geçerli olduğunu, Einstein fiziği ile evrensel gerçeklerin yeniden tanımlandığını örnek olarak verir. Kuhn’un paradigma tanımı bir bakış açısına göre aydınlatılmayı bekleyen labirent ile benzerlik göstermektedir. Çağdaş bilim felsefecilerinden Nicholas Maxwell ise tüm bunlara ek olarak bilim insanlarının bilgeliğin ışığını da kullanmaları ve üzerinde çalıştıkları alanların insanlığın yararına kullanılması için sesini çıkarması gerektiğini vurgular. Başta sözünü ettiğimiz mitolojik öyküde de Zeus’un elindeki labrys ile karanlığı parçalayıp labirentte ilerlerken baltanın diğer keskin tarafı ile gövdesini yarıp içindeki bilgelik ışığını kullandığı ve yolu aydınlattığından söz edilmektedir.

Tüm bunlar bilim insanlarının öncelikle ellerindeki bilginin doğru olup olmadığına odaklanması gerektiğini ve bilim ile uğraşan insanların erdem sahibi olmaları gerektiğine vurgu yapmaktadır.

Olmazsa ne olur?

Bilim insanları araştırmalarında bir labirentin içinde ilerlediklerinin farkındadır. Labirentin içinde hedefe neredeyse bir duvar mesafesi kadar yaklaşmış olmanız hedefe vardığınız anlamına gelmez. Eğer bilim insanı bilimsel düşüncenin gerektirdiği biçimde davranmaz elindeki bilginin doğru olup olmadığına odaklanmak yerine o bilginin anlamı, faydası ve o bilgiden beklenen kazanç ile ilgilenmeye başlarsa hata yapmak kaçınılmaz olur. Piyasa beklentilerinin bilim insanlarının üzerinde oluşturduğu baskı ve uygulamalara direniş gösterilmezse doğabilecek olumsuz sonuçlardan en çok bilime olan güven sarsılır. Çünkü her zaman gerçek kazanır. Bilim insanları yeryüzündeki en büyük mucize olarak tanımlanan insanlığın bilgi birikimine katkıları ile gerçek bilim insanı olabilirler. Aksi halde yakın geçmişte yaşanan Rofecoxib örneğinde olduğu gibi büyük hataların içine düşülebilir. Hedefe çok yaklaşılmış görünüyordu, mideye zarar vermeyen NSII ilaç geliştirildiği düşünülüyordu ancak hedeften çok uzaktaydık, ani kardiyak ölümlere ve inmelere yol açan bir maddenin ilaç diye piyasaya sürülmesine yol açılmıştı. Benzer bir örneği serum kolesterol düzeyini düşüren ilaçların 40 yıldır kullanılmasına karşın kalp ve damar hastalıklarına bağlı ölümlerin azaltılamamış olması ile de verebiliriz. Sonuçta bir takım firmalar zarar yazsa da en büyük zararı güven yitimi ile bilim camiası yaşadı.

Bilim insanları labirentin içinde olduğunu bilerek ellerindeki bilginin nesnel gerçeklikle ilişkisini kurmak ve buna odaklanmak zorundadır. Piyasa veya kariyer beklentilerinin engellemelerine karşın erdem sahibi insanlar olarak bilimin yolundan ayrılmamak zorundadır.

Labirentler ile düşünüyor algoritmalar ile yol haritalarımızı belirliyoruz. Bunu yaparken bir mozaiğin küçük parçaları gibi elimizdeki bilgi kırıntılarına odaklanıyor ve diğer bilgi kırıntıları ile birlikte beliren resme bakıp büyük resmi hayal etmeye çalışıyoruz.

resim3Zeugma antik kentinde bulunduğunda büyük heyecan yaratan yer tanrısı Gaia’yı simgeleyen mozaik parçası gerçekte dev bir taban mozaiği içinde küçücük bir parçaydı. Yani sabırlı olmalıyız. Popper’in yeryüzündeki en büyük mucize dediği insanlığın bilgi birikimi ile şekillenen büyük resmi görmek için çok zaman ve alınacak çok yol var.

İnsanlık bir labirentin içinde ilerliyor. Bu yolda, bilim insanlarının sorumluluğu sadece ellerindeki bilginin doğru olup olmadığı ve bu bilginin insanlığın yararına kullanılıp kullanılmadığı ile sınırlı.

Bilimin yolundan ayrılmamanız dileğiyle.

Mehmet Uhri

Not 1: Bu konuyu paylaştığım ve yardım istediğim değerli meslektaşım Taner Özek’e yazının başlangıcındaki karikatürü çizip kullanmama izin verdiği için teşekkür ediyorum.

Not 2: 24-26 Şubat 2016 Tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen 9. Dermatoloji ve Dermatopatoloji sempozyumunda sunduğum konferansın özet metnidir.

Şehrin Kedileri

Salı, Şubat 14th, 2017

img_7359
Okumayı sevenler için şehirlerarası otobüs yolculukları keyif vericidir, yeter ki yanınıza konuşmaya hevesli birileri gelmesin. Yolculuklarımın birinde kitaba gömülme iştahıma karşın işler istediğim gibi gitmedi. Üniversite öğrencisi bir delikanlı ile yan yana gelmiştik. Elinde gitarı, kaşında ve kulağında gümüş küpesi, uzun saçları ve hayli bol siyah giysileri ile farklı görünüyordu. Üstelik okumakta olduğum kitaptan başlayarak, güncel olaylara kadar pek çok konuda konuşmaya, beni de konuşturmaya çabalıyordu. Bir süre sonra pes edip kitabı kapattım.

Üniversiteye yeni başlamış olmanın heyecanına hayatı öğrenme çabası da eklenmiş gibiydi. Gece yolculuğu olmasına karşın uyumaya da niyeti yoktu. Molalar haricinde, yol boyunca lafladık. Daha doğrusu o anlattı ben dinledim. Otobüsümüz arabalı vapurdan inmiş İstanbul’a az kalmıştı. Bizim delikanlı bir süre sustu ve sisli İstanbul sabahına baktı “oldum olası anlayamadım bu İstanbul’u. Büyük, hem de çok büyük bir şehir var ortada ama “İstanbulluyum” diyeni ara ki bulasın” dedi.

Nereli olduğunu sordum. Kadıköy’de doğup büyüdüğünü, halen Kadıköy’de ailesi ile birlikte yaşadığını, anne ve babasının da doğma büyüme Kadıköylü olduğunu söyledi. Ancak kendini İstanbullu olmaktan çok Kadıköylü hissettiğini vurguladı.

- Annen baban ne diyorlar bu duruma?

- Anneme göre onların Kadıköy’ü ile benim doğup büyüdüğüm Kadıköy arasında çok fark varmış. Annem eski fotoğrafları göstererek kendi Kadıköy’ünü anlatmaya çabaladığında ona çok şey anlatan fotoğraflarda ben fazla bir şey göremiyorum. Görebildiğim kadarıyla binalar yenilenmiş, insanların kılık kıyafetleri değişmiş ve sanırım hayli kalabalıklaşmış, Kadıköy. O kadar…

- Belki de, genç olduğun için hayat daha yavaş akıyor gibi geliyordur sana.

- Bilemem. İnsanlar aynı insan, sokaklar caddeler aynı, hatta geçen yıllara rağmen ciğercilerin önlerindeki kediler bile değişmemiş sanki. Fotoğrafların birindeki kediyi dün de aynı sokakta görmüş gibiyim. Benim için Kadıköy’de farklı bir şey yok.

“Peki İstanbul için ne düşünüyorsun, İstanbul’u sevmiyor musun? ” diye sordum. Cevap vermeyip bir süre dışarıya bakındı. Sonra başını önüne eğip konuşmaya başladı;

- İstanbul’da yaşıyorum ama beni korkutuyor. İstanbulluyum diyemiyorum. Çevremde “İstanbulluyum” diyen de yok. Annem ve babamdan da duymadım hiç “İstanbulluyum” dediklerini.  Babamın anlattıklarına bakılırsa eskiden varmış İstanbullu birileri. Bizimkilerin eskiyi bu kadar hasretle anmaları da bunun için sanırım. Ne olmuş, nereye gitmiş bu İstanbullular bilen yok. Ya da biliyorlar ama söylemeye dilleri varmıyor…

“Kendini İstanbullu hissettiğin hiç olmadı mı?” diye üsteledim.

- Uzak bir yere gittiğimizde söz gelimi anneannemin yanına Mersin’e gittiğimde soranlara İstanbulluyum diyebiliyorum. O zaman da genellikle “neresinden?” diye soruyorlar. Sanki kimse İstanbul’un tümünün ne anlama geldiğini bilmiyor. Ya da şehir artık tümüyle anlaşılamayacak, anlatılamayacak, her şeyiyle yaşanamayacak kadar büyüdüğü için böyle görünüyor.

- Arkadaşlarının arasında İstanbullu yok mu?

- Yok. Arkadaşlarımın arasında da İstanbulluyum diyenine rastlamadım. Herkes doğup büyüdüğü semtin adıyla anılıyor. Ben Kadıköylüyüm ama İstanbullu değilim. Şehir öyle büyük ki, içinde olduğunuzu bilmenize, anlamanıza fırsat vermiyor. Ancak uzaklaşınca biraz anlıyor ve özlüyorsunuz.

Delikanlının düşünceleri ilgimi çekmişti.  “İlginç değil mi?” diye devam etti.

- Uzaktan görünen koca şehir içine girince ufalıp kayboluveriyor. Kadıköylü olarak varsınız, İstanbullu olarak yoksunuz. Sanki bir yönünüzle var, bir yönünüzle de yoksunuz, bu şehirde…

s-1598c48e35e07571ec83b82c527d9ecbcfad13ad

Tekrar sisli İstanbul sabahına baktı. Sessizce İstanbul’u izleyerek Harem terminaline vardık. Yalnız başına yolculuktan nefret ettiğini, gevezelik yapmasına ses çıkarmayıp eşlik ettiğim için teşekkür etti. Eşyalarını toplayıp inerken “size bir sır vereyim mi?” dedi.

- Kediler… Kediler, biliyor İstanbullu olmanın ne demek olduğunu.

- Nasıl yani?

- Sen hiç Kadıköy kedisiyle Balat veya Bakırköy kedisi arasında fark görebiliyor musun?

- Bilmem. Hiç düşünmedim. Fark yoktur her halde.

- Onlar biliyor İstanbul’un tümünün ne anlama geldiğini. Bu gün arayıp da bulamadığımız İstanbulluları ve İstanbullu olmayı gün gelecek şehrin kedilerinden öğreneceğiz, sanırım.

Vedalaştık. Çantasını ve gitarını aldı. Arkasında ıslığından kalan tanıdık bir melodi bırakarak otobüsten indi ve uzaklaştı. Otobüsümüz yoluna devim etti. Köprüyü geçerken üzerine inen sis yüzünden şehrin büyük kısmı bir hayal perdesinin ardından zorlukla seçiliyordu.

Mehmet Uhri