Archive for Mart, 2016

Eksik Kalan Ne Varsa

Perşembe, Mart 17th, 2016

es1

“Üzerinde önlük olmadan da sağlam adammışsın, doktor bey” diye seslenince elimdeki cam bibloyu tedirginlik içinde raftaki yerine bırakıp dükkan sahibine döndüm. Eskişehir eski hal binasından devşirilen çarşının içindeki küçük bir cam atölyesinde el işi cam ürünler yapıp satan dükkandaydık. Eşim bakınırken kızımla küçük bibloların şekillerinden anlam çıkarma biçiminde oyun oynuyor şakalaşıyorduk. Bu sırada seslenen dükkan sahibi yüzünden kendimizi suç üstü yakalanmış gibi hissettik. Ateşte erittiği cama şekil vermeye çalışan ve beni tanıdığını söyleyen orta yaşlı kır uzun saçlı adamı hatırlayamamıştım. Gülümseyip ayağa kalktı elini uzatıp “hoş geldiniz” dedi. Tanıyamadığım için affımı isteyip açıklama bekledim. Pek hatırlamasam da hastane ortamında karşılaştığımızı, trafik kazası geçiren erkek kardeşinin nakil ve tedavi süreçlerinde o sırada çalıştığım hastanenin nöbetçi şefi olarak ilgilendiğimi ve kardeşinin kritik saatleri atlatmasında yönlendirici olduğumu, korkulu anlarda güven verdiğimi söyleyerek tekrar teşekkür etti.

- Bizim fakirhaneye girdiğinizden beri sizi izliyorum. O gece üzerinizde beyaz önlüğünüzle son derece ciddi ve hayli ketum görünüyordunuz. Doktor kimliğiniz o kadar öndeydi ki ardında ne var görememiştim. Kızınızla şen şakrak muhabbetinizi görünce takılmadan edemedim.

- Önlüksüz de sağlam adam olduğumu söylediniz. Doktor olup sağlam adam olunamıyor mu?

- Yok öyle değil. Yanlış anladın. Bazen kimlikler o kadar baskın gelir ki kişi içinde kaybolur gider. Kimliği ile yaşar ve mezar taşında bile adının önünde o kimlik yazılsın ister. İçerde ne var ne yok kimse bilmez. Kendi bile…

- Doktorlar hakkında pek olumlu düşünmüyorsun anlaşılan.

- Tanıdığım pek çok doktor giydikleri önlüğe sığınıp yaşamayı kendince yeterli buluyor. Kimliğinin gücüyle höt zöt yapanlara bile rastladım. Aslında kimlikleriyle yaşayıp ölmeye hevesli o kadar çok insan var ki insan doğrusunun böyle olduğunu sanabilir. Adam dedesinin mezarının yerini bilmez ama ait olduğu ırk veya milli kimliğinden başkasını tanımaz. Dini kimlikler de öyledir. Kimi için her şeyin önündedir. Ama doktorluk, hemşirelik öğretmenlik gibi meslek için öyle olmamalı. İnsanla uğraşıyorsan, insanların hayatına dokunuyorsan içindeki insanı azıcık da olsa tanıyıp ortaya çıkaracaksın ki hasta kendini yalnız hissetmesin. O yüzden doktorlara bu konuda pek hak veremiyorum.

es5

Bu sözlerden sonra renkli camdan eritip döktüğü nesneyi ara ara ısıtarak şekil vermeyi sürdürdü. Baştan anlam veremesem de ahtapot yapmaya çalıştığını ancak gövdeyi küçük tuttuğu için 8. Kolu yerleştirecek yer bulamadığını fark ettim. Dikkatle izleyen kızım bana dönüp “o bacağı koymasa olmuyor mu? Hem böyle de güzel” dedi. Bizimki gülümseyip kızıma baktı. “Hadi senin güzel hatırın için bir bacağı eksik ahtapot yapalım” diyerek son şeklini verdiği avuç içi kadar cam ahtapotu ateşten alıp soğuması için kızgın kuma yatırdı. Çarşıya dönüşen hal binası sakin görünüyordu. Yaşlıca bir hanımefendi kısa bir gezinti yapıp hiçbir şey sormadan çıktı. Bizimki ise demirin ucunda erimiş halde duran cam hamuru ile uğraşmayı sürdürdü. Bu kez ne yapmayı planladığını sordum. Eliyle tabureyi işaret edip “otur bir çay içelim bu arada bakalım hamur bize ne anlatacak” dedi. Kızımın annesinin peşinde çarşıdaki diğer dükkanlara geçmesini fırsat bilip cam ustasının yanına iliştim. O ise gözünü ateşe tuttuğu erimiş camdan ayırmadan sürekli çevirip farklı renklerden kattığı yeni cam parçaları eritip renk çeşitliliğini arttırıyordu.

- Göz boncuğu, kolye ucu gibi birbirinin eşi küçük cam parçaları yapmak kolaydır. Deyim yerindeyse herkes yapar. Tespih çekmeğe benzer. Ancak bunun gibi hamur kabarıp şişince iş zorlaşır. Cama biçim vermek kolay görünse de elinde kalıp olmadan form tutturmak Önce hamurun kıvama gelmesi, renginin tutması sonra da içindeki şekli sana göstermesini beklemek gerekir. Hamur girmek istediği şekle girene kadar yeni cam ekleyip şişiririz. Hacmi ve kıvamı uygun olunca cam dile gelir. Taksim bitmiş, makam oturmuş saz heyeti çalmaya başlamıştır. Demin olduğu gibi bazen bir ölçek eksik çalsak da cam kendi içinden çıkarmak istediğini ortaya dökmüştür. Kuma yatırıp çatlamadan sabırla soğumasını beklemek, rengin ve şeklin oturması için şarttır.

- Peki ya cam konuşmazsa?

- O zaman ölmüş demektir. Hurdaya atar yeni hamur kararız.

- Cam ölür mü?

- Bütün din kitaplarında su ve topraktan yapılan çamura tanrının nefesini üflemesiyle canlanıp insanın oluştuğu anlatılır. İşte biz de burada bir tür toprağı ısıtıp kızgın hamur haline getirir, içine üfleyip şekle şemale sokar can veririz. Az önceki şekilsiz hamur dile gelir, canlanır, derdini döker, konuşur. Haşa, kendimizi tanrı ile kıyaslamayız ama ondan öğrendiğimizi cama can vermede kullanırız. Bazı camlar kırgındır, konuşmaz. Biz onlara kırgın veya küskün demek yerine ölü deriz. İnsanlar da böyledir ya…

Demirin ucundaki cam hamuru, eklenen yeni parçalarla kabarıp irice bir mandalina boyutuna gelse de henüz şekil vermeye girişmeden ateşin içinde döndürüp spatula ile karıştırmayı sürdürdü. Bu arada cam hamuru ile insan arasındaki benzerliklerin çokluğunu rahmetli ustasından öğrendiğini anlattı.

- Ustam her insanın iyi kötü cam hamuru gibi işlenmemiş bir hali olduğunu kendi haline bırakırsan en saf olanının bile şekilsiz mat orası burası çatlak anlamsız bir hale dönüşebildiğini, ehil ellerde ise en bulamaç halindeki camın bile şeklini bulup anlam kazanabildiğini anlatırdı. Camın hayat bulması yetmezdi ona göre. Girdiği şekil ne olursa olsun biri veya birileri için anlama taşımasının öneminden söz eder, yaptığı her cam parçası için bir öyküsü olurdu.

- Nasıl yani?

- 8 bacağı olması gereken ahtapotun 7 bacaklı kalması kendindeki eksiğin farkında olan için ne kadar anlamlı ise öyle bir anlam işte. Soğuyup şekle girdikten sonra o eksikliği bir daha ne yaparsanız yapın çatlatmadan eklemeniz çok zor. Hayat da öyle değil mi?

20160319_123424Çayını içebilmek için cam hamurunu ateşten alıp kızgın kumun içine yatırdı. Bu arada rahmetli ustasının şekle şemale gelip anlam kazanan camların uygun şartlarda soğutulmaz veya yeterince korunmazsa çatlayıp dağıldığı gibi insanların da adama benzemesinin yetmeyeceğini, uygun şartları bulamazsa boşa yaşanmış bir hayat gibi olacağına inandığından söz etti.

- Ustam hep yalnız bir insandı. Ne evliliği ne de aile hayatını başarabilmişti. Kendini işine vermiş dünyayı unutmuş biraz da küsmüştü. Aslında yanında kimseyi de istemezdi. İnat edip yanında kaldım. Beni küstürmeye, göndermeye az uğraşmadı. Kardeşlerim “bırak o mendebur herifi” dedilerse de kulağımın üstüne yatıp cam sanatını öğrenmeyi seçtim. Gün geldi yaşlandı eli ayağı tutsa da gözü seçemez oldu. Ben gözü oldum o hamuru şekillendirdi. İşte o zaman camın ardında nasıl bir anlam olduğunu, insanla nasıl benzeştiğini anlattı. Hayatı ondan öğrendim.

- Sonra ne oldu?

- Ne olacak. Herkese olan ona da oldu. Hastanede de yanındaydım. Ölümünden birkaç gün önceydi. Konuşturmaya kendini bırakmamasını sağlamaya çalışıyordum. Ustama “kendi hayatını cam hamurundan yapsaydın nasıl yapardın?” diye sordum. Hiç düşünmeden “içi boş bir su damlası biçiminde yapardım” dedi. İçi boş bir su damlası gibi geçip giden boşa yaşanmış bir hayatı olduğunu, kapalı dükkana kira öder gibi kendi bedenine sığınıp geçip gittiğinden söz etti.

- Güzel anlatmış, Ustan. Ancak öyle yaşayıp giden çok insan var diye düşünüyorum.

- Ben de öyle söyledim. “Ama ben farkındayım” diye yanıtladı.

es1

Cam hamurunu kızgın kumdan çıkarıp ateşte eritmeye yeniden başladı. Az önce soğumaya aldığı bir bacağı eksik ahtapotu satın almak istediğimi söyledim. Henüz yeterince soğumadan veremeyeceğini, ama adres bırakırsam posta ile göndereceğini söyledi. Adres bırakırken borcumu sordum; “bir bacağı eksik ahtapotu kime satacağım” diyerek ödeme almadı. Çay ve muhabbet için teşekkür edip cam ustasının yanından ayrıldım.

Bir hafta kadar sonra gelen kargoda bir bacağı eksik cam ahtapot figürü ile birlikte üzerinde el yazısı ile yazılmış “eksik kalan ne varsa” biçiminde küçük bir not vardı.

Mehmet Uhri

Ekmeğin Kefeni

Perşembe, Mart 10th, 2016

20160220_1349120

Nöbetçi olduğum bir gün tanımıştım o yaşlı fırıncı ustasını.

Hastane idari nöbetim sırasında genellikle hasta ve yakınlarından gelen şikayet ve isteklere alışmış olsak da bu kez arayan sağlık bakanlığıydı. Hastanemizde yatmakta olan Ameliyatı planlanan hastamız için yakınlarından kan bağışı istenmiş, bağış için gelenlerden tıbbi nedenlerle geri çevrilen hasta yakını kan alınmadığı gerekçesiyle bakanlığın ihbar ve şikayet hattına durumu anlatıp yardım talep etmişti. Hastanenin onca yoğunluğu arasında bakanlığa yanıt verebilmek için kan merkezine yöneldim.  Kan merkezinin kapısında öfkeyle söylenen saçı sakalı ağırmış yaşlı fırıncı ustasıyla karşılaştım. Güvenlik elemanları sakinleştirmeye çalışıyor, adam yüksek sesle “bunca yıldır kan bağışlarım, nasıl almazsınız, o benim 50 yıllık karım” diye söyleniyordu. Güvenliğe adamı bırakmalarını söyleyip kendimi tanıttım. Bir umut gözleri parladı. Ellerime sarıldı “Doktor bey oğlum, düzenli kan bağışı yaparım. Yaptığım bağışlar için Kızılay’dan altın madalya bile verdiler. Şimdi bu mendeburlar yarın ameliyat olacak eşim için kan veremezsin deyip dışarı çıkardılar. Bir şey söyle şunlara.” Dedi.

Birlikte kan merkezine girip orada konuşmayı önerdim. Elimi bırakmadı. Az önce dışarı çıkarıldığı kan merkezinin kapısından girerken güvenlik görevlilerine biraz mağrur çokça öfkeli bir bakış attı. Kan merkezinin idari bölümüne geçtik. İlgileneceğimi söyleyip oturup biraz sakinleşmesini rica ettim. Bu arada servise telefon açıp ertesi gün ameliyatı planlanan eşinin durumu hakkında bilgi aldım. Odadaki bilgisayardan hastanın dosyasına ulaşıp kan değerlerini kontrol ettim. Tahmin ettiğim gibi; ameliyat sırasında yaşanabilecek aksiliklere hazırlık olması amacıyla çok gerekmese de bir ünite kan talep edilmiş görünüyordu. Hastası hakkında bilgi verip neden kan istendiği konusunu açıklığa kavuşturmaya çalıştım. Ancak bizimki dinlemeye niyetli değildi. Bir an önce kan tahlillerinin yapılıp kan verme masasına yatmak istiyor kollarını sıvıyordu. İlke olarak 65 yaşın üstünde kan bağışı kabul edilmediğini 71 yaşında birinden kan almanın sağlık sorunlarına yol açacağı düşünülerek kan vermesinin mümkün olmadığını bir kez de ben anlattım. Bir kez daha olumsuz yanıt alınca omuzları düştü başını eğdi. Ağzından “Eşime kan lazım olursa ne yaparız? Bizim kan verecek kimsemiz yok ki?” sözleri döküldü. Kan sorunu yaşanmayacağını kan bankasındaki uygun kanlardan bir ünitenin hastamız için ayrıldığını söylememin bile faydası olmadı. Vereceği kanın yaklaşık bir gün süren işlemlerden geçtiğini bu nedenle kan vermiş olsa bile ertesi güne yetişmeyeceği için uygun kan grubundan hazır kanlardan birinin kullanılacağını da anlattım. Bu arada sağlık bakanlığının ilgili birimi aradı. Durumu açıklayıp sorunun çözüldüğü bilgisini verdim.

Bizimki kafasını sallasa da pek ikna olmuş değildi. Bu kez de, yaşının ilerlemiş olmasına karşın pek çok gençten daha sağlıklı ve dinç olduğunu söyleyip, yaşa bakıp karar vermenin anlamsızlığından yakındı.

- Bu kafayla giderseniz belirli bir yaştan sonra hayatta kaldığımız, ölmediğimiz için hesap vermek zorunda bile kalabiliriz. Arabalara bile bir ömür biçip trafikten çekseler de klasik arabalara her zaman saygı ve ilgi gösterirler. Sizin burada yaptığınız kabalığı yapmazlar.

- Haklısınız ancak olayı büyütmeyelim. Önemli olan eşinizin ve sizin sağlığınız. Kan sorunu da çözülmüş olduğuna göre isterseniz eşinizin yanına kadar size eşlik edeyim.

Hazırlanan bir ünite kanı da elimize alıp kan merkezinden çıktık. Gün içinde arı kovanını andıran koridorlar boşalmış gecenin karanlığı çökmüştü. Yürürken karı koca yalnız yaşadıklarını öğretmen olan oğullarının doğu hizmeti için gittiği şehirde evlenip kaldığını, ilkokula giden bir kız torunları olduğunu anlattı. Baba mesleği fırıncılığı akrabalarına bırakmış olsa da her gün fırına gidip gücü yettiğince çalıştığını anlattı.

Hasta odasına vardığımızda hanımının yüzü aydınlandı. Pencere kenarındaki su ısıtıcısını gösterip çay için su kaynattığını eşlik edersem memnun olacağını söyledi. Nazik çay davetini geri çevirmedim ancak kendisinin yatması gerektiğini çay işini beyefendiyle birlikte yapacağımızı söyledim. İtiraz etmedi. Çayı hazırlarken yaşlı fırıncı ustasıyla laflamayı sürdürdüm. Az önceki öfkeli hali gitmiş konuşkan neşeli biri oluvermişti. Sanırım eşinin moralini bozacak bir görüntüde olmamaya özen gösteriyordu. Bir süre hastanenin yoğunluğundan ve bu kadar çok insanın sağlık sorunları yaşıyor olmasının anlamlı gelmediğinden yakındı.

- Anlamıyorum. Hastaneler alışveriş merkezleri gibi insan kaynıyor. Bunca kalabalık içinde insan sağlıklıysa bile hasta olur. Gerçekten bu kadar çok insan hastaysa bir yerlerde yanlış işler oluyor diye düşünmeden edemiyorum.

- Haklısınız. Gerçi hastaneye gelenlerin büyük kısmı gerçekte toplasan bir hastalık etmeyen yakınmalar ile başvuruyor. Biz tahlil yapıp inceleyene kadar da iyileşip gidiyorlar. Yani aslında hasta bile değiller ancak emin olmak istiyorlar.

- Tamam işte ben de bunu söylüyorum. İnsanlar iyi olduklarına inanmıyor, kendilerinde hep bir hastalık arıyorlar. Çevremdekiler hep öyle. Hatta oğlum ve gelinim bile durup durup tahlil yaptırıyor. Sanki kendilerinden rahatsızlar. Bir gariplik var diyorum. Mayası tutmayan cıvık hamur gibi oldu insanlar. Görüntüde yer dolduruyorlar da içleri boşaldı sanki.

Kaynattığı suyu önceden hazırladığı poşet çay içeren bardaklara koyup servis etti. Hanımı sevgi dolu gözlerle kocasına bakıp elli yıllık evliliklerinden söz etti. Kocasının gençliğinde hayli hareketli olduğunu yaşlanıp durulmuş halini daha çok beğendiğini söylerken birbirlerine gülümsediler. Az önce kan merkezinde o gençlikten kalma halinin yeterince rüzgar estirdiğini söyleyince hep birlikte güldük.

20160220_132206

Çaylarımızı yudumlarken az önce sözünü ettiği “hamuru cıvımanın” ne anlama geldiğini sordum. Önce kısaca ekmeğin yapılışından söz etti. Unun hamura dönüşümünü, mayalanıp kabarmasındaki incelikleri, pişirilmesini anlattı. Sonra her bir ekmeğin insanla olan benzerliğinden söz etti. Şaşırmış bakmış olacağım ki, sormamı beklemeden biraz da heyecanla sürdürdü sözlerini.

- Ekmek insana benzer. Kitaplarda yazdığı gibi topraktan buğdayı alır un eder suya bulayıp çamura dönüştürürsün. Hamur olur. Onlar bizim bebeklik halimizdir. Mayalayıp bekletir olgunlaştırır ortaya çıkarırız, insanlar gibi. Mayalandıkça olgunlaşıp kıvama gelirler. Sonra keser kefen bezine sarar fırına atıp pişiririz. Bilir misin? Hamuru sardığımız bezle ölüleri sardığımız aynı bezdir. Fırın ise ekmeğin mezarlığıdır.

- İlginçmiş. Cıvıma dediğin nasıl oluyor öyleyse?

- Undan mayadan velhasıl malzemeden çalıp suyu fazla verirsen aynı ağırlıkta ve görüntüde hamur elde edersin ama cıvık olur, fırında içi pişmeden dışı yanıverir. Kabarık ama karın doyurmayan ekmeğe dönüşür. Hastanede gördüğüm insanlar da böyle sanki. Görüntüde ekmek ama malzemesi eksik, hamuru cıvık hasta desen hasta da değil. Anlatması zor. Baktığında adama benzetirsin ama durduğu gibi durmaz doyuruculuğu da yoktur. Hamur halindeyken bulaşmaya da gelmez eline yapışır. Pişman eder. Böyleleriyle uğraşmak çok zor olmalı? Sizin işiniz de hiç kolay değil, doktor bey.

20160220_132200

Yanlarında kalıp muhabbete devam etmek istesem de arayan soran yüzünden daha fazla yanlarında kalamadım. Çay için teşekkür edip odadan ayrıldım. Ertesi gün ameliyat olacak olmanın tedirginliği içindeki hastamız için moralli bir gece olmuştu. Sorunsuz bir ameliyat geçirdi ve şifa ile taburcu oldu. O günden sonra ne zaman hastaneye işleri düşse uğrar oldular. Her gelişte de fırından bir şeyler getiriyorlardı. Hatta bir keresinde fırınlarına da davet ettiler. Gidip ekmeğin nasıl yapıldığını, kefenlenmiş ekmeğin nasıl fırına atıldığını, fırından pişen ve kabaran ekmeklerin görüntüsünün nasıl mezarlığı andırdığını hep o yaşlı fırıncıdan dinledim.

Gün oldu bir yakınlarını yollayıp ilgilenmemi istediler veya bazen uzun süre haber alamayınca bizzat arayıp hatır sorduğum oldu. Zaman geçti karı koca iyice yaşlandılar. Kalkıp gelemez fırına gidemez oldular. Gidip ilaç götürdüğüm de oldu.

Orada, bir yerlerde yaşadıklarını bilmek veya ekmeği elime aldığımda onları hatırlamak, sözünü ettiği sorunlu tiplerden biriyle karşılaştığımda hamuru cıvık ekmeği düşünüp gülüp geçebilmek hep o fırıncı ustasının sayesinde oldu.

Yaş itibariyle hep bir tatsız haber gelecek endişesi duysam da son görüşmemizde kalıbı dinlendirmesi gerektiğini söylediğimde gülüp geçmiş “Hamur ve maya sağlam olunca kefen de bekler merak etme doktor bey, sen işine bak hele” diye yanıtlamıştı.

İçimizdeki Kötü

Perşembe, Mart 3rd, 2016

icimizdeki-kotu

Hayatı korkularımıza teslim ettiğimiz yetmezmiş gibi bunun son derece doğal, alışılmış bir hayat olduğu konusunda uzlaşmış görünüyoruz. Üstelik, korkularımızı çocuklara aşılamakta, onlara öncelikle nelerden korkması gerektiğini öğretmede de üstümüze yok. Annesinin kedi köpekten çekindiğini gören çocukların evcil hayvanlara yaklaşmakta zorlandığına, uzak durduğuna çoğumuz şahit olsak da sonuç değişmiyor. Tüketim çılgınlığını körüklemek için reklamlarda kullanılan argümanların çoğu da bireysel eksiklik ve kaygıları işaret edip korku toplumunun duvarlarını yükseltiyor. Markasını bilmediğimiz şampuan veya diş macunu bile kullanmaktan korkuyoruz. Korku sözcüğünün pek istenmeyen bir sözcük olduğunu bildiğimiz için tedirgin olma, endişelenme ve hatta serzeniş gibi sözcüklerle yumuşatmaya çalışırken ne kadar komik durumu düştüğümüzün de farkında değiliz.

Hayatın kaybedilmemesi gereken bir kazanım olduğuna o kadar inanıyoruz ki bir sabun köpüğüne benzeyen hayatlarımızı uzun süre bozulmadan tutma kaygısıyla nerede nasıl yaşadığımızı anlamadan görmeden “ha patladı, ha patlayacak” korkusunu hayatın ortasına yerleştiriveriyoruz. Çocuklarımıza sevgimizi sunup, sevgi ve huzur dolu bir dünya sunmayı hayal etsek de onlar öncelikle gözlerimizdeki korku ve kaygıyı görüyor. Korkuların egemen olduğu sevgisiz bir dünyadan yakınıyor ancak çoğunluğa bakıp hayatın normalleşmesinin böyle bir şey olduğu zannıyla değiştirmek için kılımızı bile kıpırdatmıyoruz.

Birilerinin sevgi ve ilgi dolu yaklaşım veya yardımına bile kaygı ile bakıyor, art niyet arıyoruz. Korkular hayatımıza o denli işledi ki insanoğlunun içindeki kötünün farkındayız. Ne zaman kime nasıl bir kötülük yapılacağı tedirginliği ile kabuğumuzu sağlamlaştırmaya uğraşıyor, susup bekliyoruz.

Göçlerin yarattığı trajedileri, insanlık ve değerlerinin bir kenara itildiği iç savaş görüntülerini, canlı bomba eylemlerini ve bu durumlara cılız da olsa vicdanı ile haykıranların susturulma çabalarını her şey normalmiş gibi izlemekle yetiniyoruz. Yaşananları onaylamasak da olmaması için çabalamada kendimizi yetkin bulmuyor, böyle bir görevimiz olmadığını düşünüyoruz. Otoriteye boyun eğip suskun kalmakla yaşananlara zımnen onay verdiğimizin de çoğumuz farkında. Herkesin aynı şeyi yapması, suskun kalıp yaşanan kötü olaylara ses çıkarmıyor oluşu vicdanımızı yatıştırmaya yetmese de üç maymunu oynamayı sürdürüyoruz. Süreç bir şekilde dönüp kendi canımızı acıttığında ise diğerlerinin nasıl bu kadar duyarsız olabildiğine hayret ediyor sonra yine hiçbir şey olmamış gibi hayatı kendi akışında sürdürmeye çabalıyoruz.

ickot2

Peki, ama nasıl yapıyoruz bunu? Böyle olabilmeyi nerede, nasıl, kim öğretti bize?

Bilindiği gibi temel davranış kalıplarını aile ortamında öğreniyoruz. İstenen ve istenmeyen davranışların ayırımını, iyiyi ve kötüyü, dürüst olmayı, doğrudan yana olmayı, yalan söylememeyi, çalışkan olmayı öncelikle ailenin beklentileri ile öğreniyoruz. Bu öğrenim sürecinde ödül/kabahat veya suç/ceza gibi zıt kavramlar ile birlikte hayatın uç noktaları olduğunu ve toplumun beklentilerine uygun bir denge geliştirmek gerektiğini de önce aile sonra içinde yaşadığımız toplum öğretiyor.

İtaat etmeyi de ailede öğreniyoruz…

Ailede başlayan itaat eğitimi okulda öğretmene, büyüklere, inanç sistemlerinde din adamlarına, tanrıya ve kutsallara, toplumda ise otoriteye itaat etme biçimiyle hayatımıza yayılıyor. Üyesi olduğumuz topluluk, toplum, cemaat görüş bildirdiğinde veya emir verdiğinde aykırı düşmemek, çirkin ördek yavrusu gibi görünmemek için itaat etmek gerektiğine inanıyoruz.

Davranışlarımızı sessizce yöneten veya kontrol eden tüm bu otoriter referans sistemleri ile kendi vicdanımız arasında sıkıştığımız anlarda sorunun varlığını fark ediyoruz. Ailemizden edindiğimiz ahlaki ve insani değerler ile otoritenin dayattığı davranış, görüş veya düşünce sistematiğinin uyuşmadığı durumlarda çoğunlukla karşı çıkmayıp uyum göstermeyi veya sessiz kalmayı seçiyoruz. Toplumun ileri gelenlerinin veya çoğunluğunun gür çıkan sesi temel ahlaki normlara uymayan bir şeyler dikte ettiğinde eğitimini ailede aldığımız itaat mekanizması sessizce devreye giriyor.

İnsanın kötü ve istenmeyen davranışlarda bulunabileceğini, başka insanlara zarar verebileceğini ancak bunların önlenmesi veya cezasız kalmaması gerektiğini içimizdeki adalet terazisi haykırsa da toplumun yüksek yararları işaret edilerek otoritenin bu suçları işlemesine göz yumulabiliyor. İşte böylesi durumlarda içimizdeki fırtınayı bastırmak, aykırı ve isyankâr görünmemek, ceza almamak için otoriteye itaat etme veya sessiz kalma kolaycılığına sığınmada insanoğlunun üstüne yok. Beklenen davranış kalıbı sadece itaat etmek, yapılan işin ahlaki ve insani olup olmadığını sorgulamadan, niteliğine bakmadan sadece emirleri uygulamak olabiliyor. Bu durum en açık şekliyle emir komuta sistemi ve itaat mekanizmasının tartışmadan uygulandığı askeri ortamlarda yaşanıyor.

Görüyoruz ki; Her şey itaat etmekle başlıyor.

İtaat etmeyi, toplumun genel kabullerine direnmemeyi, vicdanımızın elvermediği noktalarda ise yine çoğunluğa uyup susmayı, seyirci kalmayı veya kabullenmeyi aile ortamında öğreniyoruz. Haklı olduğumuz noktalarda aile büyüklerimize ses çıkarabilmek mümkün olsa da toplum içinde kralın çıplak olduğunu haykırabilmek hiç de kolay olmuyor.

berlin-duvari

Çevremizde yaşanan onca kötülüğe sessiz kalıp gözlerimizi yumarken kendimizi bir kurban çaresizliğinde görme eğilimimiz “ne şanssızım ki bu olaylara şahit oluyorum, keşke benim gözümün önünde olmasaydı da hiç yaşamamış olsaydım” diyerek olayı kişisel bir trajediye dönüştürmede de üstümüze yok. Kendimizi bu şekilde avutmamız bir yere kadar işe yarasa da başkalarının gözünde “kötü” olmaktan kendimizi alamıyor, tedirgin oluyoruz. Yakın çevremize bakarak “İyi de herkes böyle yapıyor, bir enayi ben miyim?” diye avunabilsek de bilinç dışımız masumiyetimizi yitirdiğimizi fısıldıyor. Daha da içine kapanma eğilimine giriyoruz.

İçimizde bir yerlerde kötü bir insan olduğu ve suskun kalarak bile olsa kötü bir şeyler yaptırdığı düşüncesi vicdanımızı kemirmeye devam ediyor. İçimizdeki kötüyü ne kadar dışsallaştırsak da onun varlığını ve faaliyette olduğunu derinden hissediyoruz.

Her insan gibi öleceğimizi bilip kendimizin öleceğine nasıl inanmıyorsak, tüm insanların içinde potansiyel olarak kötülüğün olduğunu bilip kendimizin kötü olduğuna da inanmıyoruz. Aile ortamında öğretildiği gibi otoriteye itaat edip onayını aldığımız sürece kötü insan olmayacağımızı düşünüyoruz. Soykırımlar başta olmak üzere tarih boyunca yaşanan pek çok insanlık trajedisinde kendimiz gibi sıradan insanların verilen emri yerine getiriyor veya işini yapıyor olmanın gönül rahatlığı içinde davrandığına şahit olsak bile kötü olabileceğimizi düşünmüyoruz.

İyi davranışlarımızın sorumluluğunu almada ve ödül beklemede otoritenin gözünün içine bakıyor, insanlığın temel değerlerine, insani özüne zarar veren “kötü” davranışlarımız için de mazeret üretip yine aynı otoriteden bağışlanmayı bekliyoruz. Toplum olarak insanlığa karşı bir suç işlenmiş ve bu ortaya çıkmışsa içimizdeki kötü ile yüzleşmek yerine inkâr ediyor veya sesimizi yükseltip baskın çıkmaya çabalıyoruz.

Tüm bunları öncelikle aile ortamında öğreniyoruz. İçinde bulunduğumuz çoğunluğun ortak aklının yanlış yapmayacağına itiraz etmeksizin inanmayı ve vicdanımızın sesini bastırıp ses çıkarmadan uyum göstermeyi aile ortamında öğreniyoruz. Kötülüğün iyi aile terbiyesi ve inanç eğitimi almış insanların içinde de olabildiğini görmemize karşın kendimize “kötü insanlığı” yakıştıramıyoruz. Ölenin ardından onca söylenecek söz varken “iyi bilirdik” deme gereği duymamız bile aslında içimizde bir yerlerde kötü olabileceğimize dair kaygı ve sıkıntının devam etmekte olduğunun işareti olarak görülebilir.

İyiyi kötüyü ayırt etmeyi bilmek ve yeri geldiğinde tüm üst kimliklerden arınmış salt insan gerçeği üzerinden kötü olduğu görünen bir davranış için vicdanımızın sesini yükseltip “hayır” diyebilmekle çocuktan katil yetiştirebilme sürecinin kırılabileceğinin de farkındayız.

Bir yerden başlamak gerekiyor. Aynadaki görüntüyle yüzleşmeye hazır mıyız?

Dr. Mehmet Uhri