Archive for Şubat, 2016

Köpükten Kalan

Çarşamba, Şubat 24th, 2016

img_9694

Beyoğlu İstiklal Caddesine açılan sokak cafelerinden birinde tanışmıştık. Tanışmıştık dediğime bakmayın ismini dahi bilmiyorum. Belediye zabıtasından kaçamayacağını anlayınca sattıklarını tıktığı çuval ile gelip masamın ucundaki diğer sandalyeye oturmuştu. Şaşkın bakışlarıma gülümseyerek bakıp “delikanlılık günlerim uzaklarda kaldı, ayaklarım beni taşısa da öyle koşup kaçacak takatim yok, idare edin ne olur” diyerek çuvalını masanın altına gizlemeye çalıştı. Biraz sonra koşarak gelen zabıtalardan biri bu numarayı yutmuşa benzemiyordu. Uzun boylu irice olan zabıta memurunun masanın altındaki poşete bakıp hızla yaklaşmakta olduğunu görünce elimi kaldırıp “Ne oldu buranın lattesi? Bir saattir bekletiyorsunuz adamı” diye yüksek sesle garsona söylendim. Garsonun koşarak geldiğini görünce üzerimize gelmekte olan zabıta memuru durdu. Bir süre daha kuşkuyla bize bakmayı sürdürse de arkadaşlarının seslenmesiyle tünele doğru koşarak uzaklaştı.

Adamcağız biraz da mahcup bir bakış atarak başını öne eğip teşekkür etti. Ortalık sakinleşince hemen gitmek için davrandı ancak sipariş ettiğim kahveyi beklemesi gerektiğini söyleyince pes edip tekrar yerine oturdu.

İsmini bugün dahi bilmediğim o ihtiyar işportacıyı işte böyle bir rastlantı ile tanıdım.

Bir süre sessizce oturup cebinden çıkardığı kumaş mendil ile terini kuruladı. Az önceki nefes nefese hali geçmiş olsa da tedirginliği devam ediyordu. Kahveyi getiren garsonun siparişin unutulması nedeniyle özür dilemesi ikimizi de güldürdü. Biraz havadan sudan konuştuktan sonra işçi emeklisi olduğunu kızı ve torunuyla aynı evde oturduklarını damadının hayırsız çıktığını evi terk ettiğini, kızının gündüzleri çocuk bakıcılığı yaptığını, ilkokula giden torununa kendisinin baktığını anlattı.

- Aldığım emekli maaşı evin kirasına bile yetmiyor kızım ve ben torun okusun diye bir umut çalışıyoruz. Torunumu okula bırakıp işportaya çıkıyor, okul çıkışı onu da alıp beraber evin yolunu tutuyoruz. Bu da hayat oluyor işte.

- Peki, ne satıyorsunuz?

- Aslında para kazandıracak ne bulursak onu satıyoruz. Sermayemiz de olmayınca kendi yaptığım bir şeyleri satmaya uğraşıyorum.

Masanın altına eğilip çuvalını karıştırdı “Bu aralar sabun köpüğü satıyorum. Köpüklü su  yapmayı emekli bir arkadaşımdan öğrendim. Kapağı telli şişeleri Tahtakaleden alıyor şişeleyip satıyorum. Torunum da çok seviyor” diyerek çıkardığı içi sabun köpüğü dolu şişeyi masaya koyup bana doğru uzattı. Elimi kaldırıp istemediğimi söylemeye çalışsam da ısrar etti.

- Al bunu. Kendin için olmasa da bir çocuğa verir ve nasıl sevindiğini görür mutlu olursun. Her çocuk balonla oynamayı sevdiği gibi sabun köpüğü ile oynamayı da sever. Bir de büyükler sevip oynasa dünya ne güzel olurdu…

- Büyükler pek ilgi göstermiyor sanırım.

- Sanırım şişenin içinden ortalığa saçılan köpükler büyüklere ürkütücü görünüyor. Bir nefesle ortalığa saçılan renkli balonların hızla bir görünüp kaybolması çocukları eğlendirse de üstleri kirlenecek diye anneler pek sıcak bakmıyor. Babalar da öyle… Anlayabilmiş değilim.

- İnsanlar bu renkli baloncuklardan neden ürksünler ki?

-Ne bileyim? Sabun köpüğü yapıp satan biri olarak hayata köpüklerin ardından baka baka kafam karıştı, belki de. Çoğu zaman şişeden ortalığa saçılan sabun köpüklerini yeryüzünden gelip geçen hayatlara benzetirim. Her hayat gibi irili ufaklı olanı da var, gösterişli olanı da. Şişkin olanı da ver şişmeden kalanı da. Hepsi kutsal kitaplardaki gibi bir nefesle hayat buluyor ortalığa saçılıyor o, bu, şu derken bir görünüp kayboluveriyorlar. Hayat gibi…

img_9695

Elindeki şişeyi açıp tele doğru hafifçe üfledi. Renkli baloncuklar havaya saçılıp heyecan verici bir görüntü oluştursa da hızla kayboldular. Uçuşan baloncuklardan birinin elinin üstüne inip su damlasına dönüşmesini izlerken “Belki de o yere göğe sığdıramayıp özenle koruyup kolladıkları kendi hayatlarının da aslında bu köpükler gibi olduğunu hissedip köpükle oynamayı sevmiyor anne ve babalar. Baksana az önce birbiriyle yarışan köpüklerden geriye bir iki damla sudan başka bir şey kalmadı” dedi.

Daha sonra torunuyla sabun köpüğü yarıştırmaktan nasıl keyif aldığından, nefesin köpüğe dönüşüp görünür hale gelmesinin ne kadar anlamlı olduğundan, hatta zaman zaman istiklal caddesindeki insan kalabalığının bir çocuğun nefesiyle ortalığa saçılan sabun köpüklerine ne kadar benzediğinden söz etti.

Az önce koşuşturan belediye zabıtaları geri dönüyordu. Önümüzden geçerlerken iri uzun boylu olanın dikkatlice baktığını fark ederek şişeyi tekrar çuvala atıp aceleyle kahvesini yudumladı. Okuduğum kitaba bir göz atıp ne iş yaptığımı sordu. Zabıtaların uzaklaştığını görünce sorusuna cevap vermemi beklemeden “vaktinizi aldım, masanızı işgal ettim, üstelik torunumu okuldan almam gerekiyor. İçtiğimin parasını ödeyip kalkmak için izin istiyorum” dedi. Elini cebine attı. “Olmaz” dedim. “Masama otururken izin isteseydiniz olurdu. Kahve benim ikramım. Gün gelir bir yerlerde karşılaşırsak o zaman alacağımı tahsil ederim” diyerek ayağa kalkıp elimi uzattım. Çuvaldan çıkardığı iki şişeyi “Biri az önceki hediyem diğeri ise bir sonraki buluşmanın hediyesidir. İtiraz istemem” diyerek masanın üstüne bıraktı. El sıkışıp çuvalı yüklendi ağır adımlarla kalabalığa karışıp uzaklaştı.

Bir süre sonra kitabıma dönsem de işportacı yaşlı adamın anlattıkları gün boyu kafamı kurcaladı. Şişelerden birini açıp hafifçe üfledim. Baloncuklar havaya ve istiklal caddesinin kalabalığına karıştı. Gelip geçenlerden bazıları rahatsız olmuşçasına bana ve elimdeki şişeye baktı. Hatta adımlarını hızlandırıp üzerine doğru uçuşan baloncuklardan kaçmaya çalışanlar bile oldu. İrice balonlardan biri ise bir süre havada asılı kaldıktan sonra kitabımın üzerine konup bir su damlası halinde gözden kayboldu. Su damlası ise az sonra emilip renkli bir leke olarak kitabın sayfasında yerini aldı. Bir süre daha havaya saçtığım köpükleri izledim. Kitabımın açık olan sayfası biraz daha ıslandı.

O emekli ihtiyar işportacıyı bir daha görmedim.

Dedim ya ismini dahi bilmiyorum. Onu ve o gün yaşananları unuttuğumu sanıyordum. Bir araştırma için o gün okuduğum kitabı elime aldığımda baloncuklarla ıslanıp buruşan sayfayı görünce bizim ihtiyarı, o gün yaşananları ve sabun köpüğüne benzettiği hayatları hatırladım. İsmini bilmediğim ama yüzünü çok iyi hatırladığım emekli işportacıyı ve insanların kimlikler olmadan da ne kadar yakın tanış olabileceğini düşündüm. Paylaşmak istedim.

Mehmet Uhri