Archive for Ekim, 2015

Yaşadığımızı Sandığımız

Pazartesi, Ekim 26th, 2015

20150820_110707

Farkında mısınız? Gözümüzün gördüğüne, kulağımızın işittiğinden veya diğer duyularımızdan çok daha fazla değer veriyoruz. Diğer duyularımız yanılsa bile herkesin gördüğünün gerçekliğine o kadar güveniyoruz ki görselliğin giderek gerçeklik algısı ile örtüşmesine ve gözümüzün zihnimizi yönetip yönlendirmesine razı oluyoruz. Öyle ki; “görmedin mi?” sorusu, “duymadın mı?” sorusuna göre çok daha fazla tedirginlik yaratabiliyor. Duymamış olmayı önemli bir kusur veya eksiklik olarak görmesek de görmemiş olmayı hatta herkesin gördüğünü gözden kaçırmış olmayı çoğumuz önemli bir kusur olarak görüyor tedirginliğini hissediyoruz.

Görme ve işitme duyuları diğer duyular gibi beden üzerinden zihnin dünyaya açılan pencereleri ise birinin diğerlerine göre üstün olması ve neredeyse görsel algının zihnimizi yönetiyor duruma gelmesinin sorun oluşturmadığından nasıl bu kadar emin olabiliyoruz? Sözün uçuculuğunu, kulağımızın yeterli gelmeyebileceğini kolayca kabullenirken gözümüz de bize oyun ediyor olamaz mı?

Özellikle medyanın etkisi ile görsel algının ve izlemenin diğer duyuların önüne geçtiği ve neredeyse tek yönlü algıyla gittiğimiz bu yolun, doğruluğundan hiç kuşkumuz yok mu? Gördüklerimizin dışında gözden kaçan, algılanmayan veya kendi sansürümüze takılan bir şeyler olamaz mı?

Bilirsiniz günlük yaşamda algılarımız, duyularımız hep açıktır. Zihin düzeyine gelmese de beyin hep bir şeyleri algılar ve kaydetmeden siler. Bulunduğunuz odanın sıcaklığı, odada çalışan klimanın sesi, uzaktan gelen konuşmalar ve benzeri pek çok değişken, beden tarafından algılanır ve önem arz etmiyorsa zihni meşgul etmemek için sansür edilir. Söz gelimi bardağınızdaki çayı yudumlar, lezzetini hissedip görüntüsüne bakarken çevrede yaşananlar zihin tarafından büyük oranda sansüre uğrar. Benzer pek çok durumda zihin görsel algı için de sansür uygular. Görsel algıya ve görünenin gerçekliğine olan inancımız o kadar güçlüdür ki zihnin diğer duyularda olduğu gibi bazı görseller konusunda da sansür uygulayıp bir şeyleri gizliyor olabileceğini pek sorgulamayız. Gerçekten de gözümüze çok güvenir, söylenenlere kulak kabartmak yerine gördüklerimize itibar eder, gerçekliğini pek tartışmayız. Çoğunlukla da bu algı doğru gibi görünür. Ancak gözümüz de kulağımız veya diğer duygular gibi kendince gereksiz bulduğu olay, durum veya nesnelere kendini kapatıp farkında olmadan sansür uygulamayı sürdürür. Trafikte araç kullanırken gözümüz yola odaklanır ve diğer kişi, olay veya nesnelere bakıyor olsak bile sansür nedeniyle görsel hafızada yer tutmaz. Yol kenarındaki arkadaşınız size o kadar el ettiği halde geçip gittiğinizden, görmediğinizden yakınır. Kendinizi mahcup ve biraz da eksik hissedersiniz. Gün içinde zihin gerekli görüp öne çıkardıklarına kulak kabartmamızı sağladığı gibi görsel algıda da ciddi bir sansür uygular.

Nasıl mı?

Ardı ardına ağlaşan, dövünen insanların izlendiği savaş haberleri terör görüntüleri gözümüze sokulurken algılarımız da giderek küntleşir. Benzer görseller ilk başta yaptığı duygusal etkiyi daha az yapar hale gelir. Elimden bir şey gelmiyor, içim kaldırmıyor, izleyemiyorum gibi ifadelerle gözümüzü kapatır veya sanki içinde yaşadığımız ülkenin çok uzağında başka bir gezegende yaşanan olaylarmış gibi izler, öylece bakarız. İkinci dünya savaşında toplama kampına gönderilen insanlarla yüklü trenlere nereye gidildiğini bildiği halde kayıtsızca bakan insanları hatırlatırcasına görsel bir duyarsızlık yaşanır. Zihnimizin gözümüze görünenlere sansür uyguladığı açık seçik ortadayken görsel algıya daha öznel ve öncelikli değer biçmeyi ısrarla sürdürürüz. Müzeye gidip görkemli savaş sahneleri içeren resimlere hayranlıkla bakabilir, medyadaki dehşetli savaş görüntülerinden etkilenmemeyi de bu sansür sayesinde hasarsız atlatabiliriz.

20150820_111937

Dahası da var;

İçinde yaşadığımız çağda görmek, görünmek, görünür olmak egomuzu fazlasıyla okşarken sıra bir şeylere karşı çıkıp sesimizi yükseltmeye geldiğinde nedense boynumuzu kolay büküyoruz. Onca isyan edilesi olay göz önünde yaşanırken kendimizi sadece “seyirci” veya en fazla “kurban” yerine koymak daha kolayımıza geliyor. Sesimizi yükselttiğimizde başımıza bir şeyler gelebileceğinden endişe ediyor, neredeyse pornografik gerçeklikteki dehşet görüntülerine itiraz edecek kadar bile sesimizi çıkarmıyoruz.

Kısacası, aklın gözü yönetmesi yerine gözün aklı yönettiği bir çağa ilerliyoruz.

Yaşananlar, gerçekler ne olursa olsun sadece algılanması istenenlerin seçilip gözün görmesi ve beyne dikte etmek üzere aracı olduğundan söz ediyoruz. Görünen gerçeğin ardında başka bir şeyler olabileceği kuşkusu bile tehlikeli bir düşünce olarak kabul görüyor, gözlerimizi kapadığımızda nasıl bir dünya hayal edelim sorusunun yanıtları bile çoktan seçmeli halde hazır bekletiliyor.

Dahası görselliğin, görünür olmanın varoluş düşüncesine hemen tümüyle egemen olduğu ve herkesin birbirinin hayatlarını görebildiği “selfie” çağında yaşadığımız hayatın başkalarının hayatları ile bu kadar benzeşiyor olmasını da yadırgamıyor, olağan karşılıyoruz. Kısacık ömre koca bir hayat sığdırdığımıza inanmayıp, yaşadığımız hayatı sorgulamaya başladığımızda ise huzursuz oluyor ve çevremizdekileri de bu düşünceler yüzünden huzursuz edebiliyoruz.

Görselliğin algı ve zihin üzerinde egemen olduğu zamanlarda her şeye rağmen bir ses, müzik, koku veya tat aklımızı çelip geçmiş yaşanmışlıklar üzerinden hayatımıza kısa süreli bile olsa öznellik, tekillik ve gerçeklik katabiliyor. Böylesi anlarda kısa süreliğine bile olsa kendimiz olup görsel gerçek dünyaya döndüğümüzde yaptığımız kaçamak yüzünden suçluluk bile duyabiliyoruz. Görsel dünyanın gerçekliğini o kadar sorgulamadan içselleştiriyor ve gözümüz zihnimizi o denli kontrol altında tutuyor ki, görünenin ardındaki kendimizle yüzleşmek sıkıntılı bile olabiliyor. Belki de “Felekten bir gece çalmak” deyimiyle gerçek olduğundan emin olduğumuz tüm algı ve zamanların ötesinde farklı bir zaman dilimini işaret ediyor ve kısa süreli de olsa kendi gerçekliğimizle yüzleştiğimiz o anları unutmuyoruz. Söz olup kulağımıza konan, bir şekilde iz bırakan küçük olay veya yaşanmışlıkların değerinin farkında olsak da çoğunluğun hükmüne uyup hayatın görülen ve görülmeyenlerden ibaret olduğunu kabullenip susuyoruz.

Gerçekte ise; gözümüzün aklımıza oyun etmesine ses çıkarmamış oluyoruz.

Rüyalarımızı anlatırken duyduğumuz tedirginliği sosyal medyada hayatımızın özel anlarını paylaşırken görünür olmanın cazibesine sığınıp neredeyse hiç hissetmiyoruz. Sosyal medya paylaşımlarının birbirine benzerlik göstermesine de ses etmiyor altına yazılan yorum ve beğenilerin sayısı ile avunuyoruz. Görselliğin, görünür olmanın egomuzu tatmin edip kendimizi “var” hissetmek için yeterli olduğu sanısıyla sosyal medyayı giderek daha fazla kullanıyor ancak görüntülerin ardındaki duygu durumlarımız hakkında yorumda bulunmaktan özenle kaçınıyoruz.

Bir şeylerin yanlış olduğunu, görselliğin tüm hayatımızı etkileyip ruhumuzu cendereye almakta olduğunu dile getirenlere de “aykırı” damgası vurmayı, onlardan uzak durmayı seçiyoruz. Görselliğin albenili dünyasına zihnimizi emanet edip düşünmeden, sorgulamadan ve hepsinden önemlisi bazı şeyleri hiç görmeden dünyadan bihaber garip canlılara dönüşüyoruz. İçimizdeki insanın dış dünyaya yakınlaşıp onun bir parçası olduğunu algılamak yerine hapsolduğu beden içinde görsel küçük bir pencereden görebildiği kadarıyla yetinmesini bekleyenlere itiraz etmeye de hiç niyetimiz yok.

20150820_101718

Tüm bunların farkına varıp zihnini gözün egemenliğinden kurtarmaya çabalayanların sesinin çıkmaması ve sinik kalmaları için ise yine görsel yanı ağır basan korku ve kaygılar kullanılıyor. Öyle bir cendere ki o küçücük pencereden bile bakmaya cesaret edemeyip bedenin içinde büzülmüş ezik ve kaygılı ruh halleriyle giderek daha çok karşılaşıyoruz. Herkesin, her şeyin, tüm hayatların görsellik silsilesi ile ortaya saçıldığı bir dünyada yalnızlığı, ezikliği ve anlamlandırmakta zorluk çektiğimiz eziyeti paylaşıyor depresyon niye artıyor diye birbirimize sorup duruyoruz. Böyle zamanlarda zihin bir şeyler yapmaya çalışsa, rüyalarda konuşup derdini anlatmaya çabalasa da cendereden kurtulmanın hiç kolay olmadığını söyleyebiliriz.

Tüm bunlar yaşanırken ve “Görmedin mi?” sorusu “yaşamadın mı? Sorusundan çok daha fazla tedirginlik uyandırmaya devam ederken çoğumuz izleyici olmanın güvenli konforu ile korkularımızdan uzak durmayı yeterli buluyoruz. Hayatlarımızı ona buna övünerek gösterilen fotoğraf albümüne, bir tür vitrine çevirip görünmesini istediğimiz kadarıyla yaşadığımızı kabulleniyor, görülmeyenler veya zihnimizce sansür edilenlerin kafamızı karıştırmasına izin vermiyoruz. Hayat ırmağına hiçbir katkı sunmadan birbirine benzeyen sabun köpüğü gibi hayatları yaşamın doğal akışı olarak kabulleniyoruz.

Gözümüzün önünde ölümler gerçekleştiğinde veya kendi ölümümüzü düşünmek zorunda kaldığımızda ise hayata olan katkımızın ne denli sınırlı olduğu, yaşadığımızı sandığımız hayatın yaşanılan içinde ne kadar az yer kapladığı ile yüzleşmek zorunda kalıyoruz. Bu endişeyi hissettiğimiz anlarda bile gözün zihnimizi etkileyip unutturmasına fazlasıyla hazır halde kandırılmayı bekliyoruz.

Sonuçta bir “göz aydını” haberi olarak geldiğimiz ve yaşadığımızı sandığımız hayattan geriye “Bilmem kim ölmüş duydun mu?” diye bir söz kalıyor.

Sonra o da uçup gidiyor.

Mehmet Uhri

Not 1: Çetin Altan’ın anısına saygıyla ithaf olunur.

Not 2: Fotograflar Münich yakınlarındaki Dachau toplama ve imha kampına ait olup üzerlerine tıklayarak orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz. Bu  yazı Dachau toplama kampında kaleme alınmıştır.

Bisküviden Kalan

Pazar, Ekim 18th, 2015

bk4

Sakin geçmesini umduğum hastane şef nöbeti olaylı başlamış, bilgisayar sistemindeki yavaşlama yüzünden hizmetlerin ağırlaşması haklı olarak hastaların sesini yükseltmesine yol açmıştı. Sistemdeki her türlü sorunu hekimlerden bilme eğilimi yüzünden acil serviste genç asistan doktor hanımı tartaklamışlar o da işini bırakıp ağlaya ağlaya odama gelmişti. Mesleği bırakmaktan söz ediyor “sanki bilgisayarları ben bozdum” diye söyleniyordu. Kapısında bekleyen hastaların daha fazla söylenmemesi için servisteki meslektaşlarımdan birini yerine görevlendirip doktor hanımı sakinleştirmeye çalıştım. O ise sinirinden ağlamayı sürdürüyordu.

Bu sırada kapımın açık olmasından cesaret aldığını söyleyen ve üzerindeki pijamalardan yatan hastalarımızdan biri olduğu anlaşılan yaşlı beyefendi odama girip elindeki açılmış bisküvi paketini doktor hanıma “ağzınız tatlansın, iyi gelir” diyerek uzattı.  İkimiz de şaşırmıştık. “Tesadüfen acil servisin önündeydim, doktor hanıma hak etmediği halde bu kadar kötü davranmalarına çok üzüldüm. Benim onun yaşlarında kızım var. Yetişmesinde onca emeği olan anne babası kızlarının bu halde çalıştığını görse ne üzülürdü diye düşünmeden edemedim. Bir teselli olur umuduyla konuşmak ve birkaç bisküvi paylaşmak istedim” dedi. İkimiz de birer bisküvi alıp teşekkür ettik. Hastamızın sözlerinin doktor hanımı daha da üzeceğini düşünüp endişelenmiş olsam da korktuğum gibi olmadı. Bir iki bisküvi atıştırıp sakinledi. Az sonra ayağa kalktı. Elini yüzünü yıkayıp görevinin başına dönmek istediğini söyleyip izin istedi. Doktor hanım odadan çıkarken hastamız elindeki bisküvi paketini uzattı, bizimki istemediğini söyleyip teşekkür ederek uzaklaştı.

Yaşananların telaşından ayakta duran beyefendiye oturacak yer göstermeyip kabalık ettiğim için şaşkınlığımı bağışlamasını rica edip oturmasını rica ettim. İtiraz etmedi. Elindeki yarısı dolu bisküvi paketini masama bırakıp koltuğa oturdu. Doktor hanıma moral verdiği için teşekkür ettim. Hasta ve hasta yakınlarından pek olumlu geri dönüş olmadığı için birbirimize moral vermek zorunda kaldığımızdan ve bunun da pek etkili olmadığından yakındım.

Bu şekilde başlayan muhabbette hastamızın yaşlılığa bağlı sorunlara eklenen böbrek yetmezliği nedeniyle diyalize bağlı yaşadığını zaman içinde eklenen karaciğer bozukluğu nedeniyle sıkıntılı günler geçirdiğini aslında yatağından çıkmaması gerektiğini öğrendim. İlaç saatinin yaklaştığını söyleyip izin istedi. Masaya bıraktığı bisküviyi uzattım “Size bırakıyorum” diyerek geri çevirdi. Odadan çıkarken durup geri döndü “Biliyor musunuz? Hayat biraz bisküviyi andırıyor. Paketi açıp kullanmadığınız sürece öylece sağlam durabiliyorsunuz. Açıp kullanmaya başladığınızda ise geri dönüş olmuyor. Yarı yolda vazgeçip elinizdeki bisküvileri korumaya çalışsanız bu kez beden bisküvi gibi yumuşayıp tatsız hale geliyor. En iyisi siz o bisküviyi bayatlamadan yiyin, doktor bey” dedi.

Sözleri ilgimi çekmişti odasına kadar eşlik etmeyi teklif ettim itiraz etmedi. Yol boyunca ne iş yaptığı ve nasıl bir hayat yaşadığı üzerine konuştuk. Üniversite mezunu olduğunu ancak mezun olduğu alan yerine emlak komisyonculuğu yaptığını anlattı. Binaların içini dışını, beton kalitesine kadar iyi bildiğinden emlak alıp satarken insanları da iyi tanıma fırsatı bulduğundan söz etti. Müşterinin gerçek bir alıcı olup olmadığını kolayca anladığını, satıcıları tanımanın ise daha zor olduğunu söyledi. Konu ilgimi çekmişti. Paraya gereksinimi olduğu için mülkünü satanları anlayabilsem de evini satıp aynı şehirde başka muhitten ev almaya çabalayanları hiç anlamadığımdan söz ettim. Durduk yerde neden rahatlarını bozup aynı şehirde yer değiştirdiklerini sordum. Hızlı yürüyemediği gibi yürürken konuşmaya kalktığında nefesi çabuk kesiliyordu. Cevap verebilmek için durdu, koluma tutundu, inceden gülümsedi.

- Başlangıçta ben de anlamıyordum. Ama en kolay ikna olan ve en iyi para kazandıran müşteri grubu da onlardı. Bakıyorsun şehrin en mutena semtinde gayet güzel sayılabilecek biraz eskice evi var, satıp şehrin öte yanındaki daha yeni bir eve geçmek istiyorlar. Genellikle orta yaş ve üstü kadın müşteriler bu taleple geliyorlardı. Birkaç yıl sonra oradan da sıkılıp bilmem hangi ünlünün yaşadığı siteden ev bakmaya başlıyorlardı.

- Sahi neden böyle? Bu insanlar ne arıyor da bulamıyor?

- Ev alıp satanların hemen her türlüsüyle karşılaştım. Gençler, yeni evliler en masumlarıdır. Onlar kendilerini güvende hissedecekleri mutlu bir yuva hayalinin peşindedir. Aldıkları ev nasıl olursa olsun mutlu olurlar. Parası çok olup yatırım olsun veya çocuklara kalsın diye mülk satın alan zenginleri de iyi tanırım. Aile hep bir arada kalsın torun olursa yakınlarında olsun uzaklara gitmesin derdiyle evleri yakın veya yan yana alırlar. Parası olmadığı halde olanaklarını zorlayarak ev sahibi olma çabasında olanlar genellikle bekâr tiplerdir. Onlar da evi olana kız vermezler korkusuyla konut kovalar. Ha bir de zamparalık için ev alan bekârlar vardır ki alım satımda aracılık yaparken en büyük sıkıntı bunlar yüzünden çıkar. Malının mülkünün fiyatını merak edip ne kadar zengin olduğunu öğrenmek için evini satılığa çıkarıp vazgeçen ilginç tipler bile tanıdım. Ancak imrenilecek bir ev ve muhite sahip olduğu halde satıp yer değiştirmeye kalkan o rahatsız tipleri ben de baştan anlayamamıştım. Sonra bizim sektörün emektarlarından abimizle ortak bir alım satım için bir araya geldiğimizde sizin az önce sorduğunuz soruyu ben de ona sordum.

bk1

Yürüyebilecek kadar dinlendiğinde tekrar yürümeye başladık. Merakla sözlerine devam etmesini beklediğimi görmesine karşın asansöre kadar ses etmeden yürüdü. Bu arada saatine bakıyor ilaç dağıtan hemşire hanıma mahcup olmak istemiyordu. Asansör kapısında beklerken emektar emlak komisyoncusunun insanların evlerine hayatlarından daha çok önem vermesinin bir anlamı olması gerektiği ile söze başladığını anlattı. Dediğine göre evler ve hayatlar birbirine çok benziyormuş. Ne kadar alımlı olursa olsun hayatlar gibi evler de eskimeye yaşlanmaya başladığında daha genç evlere yönelmek, daha hareketli ilgi çekici muhitlere gitme çabasıyla özellikle kadınların genç kalma çabası arasında paralellik olduğunu düşünüyormuş.  Dahası evlerin  giysi veya kabuk gibi olduğuna içlerinde yaşayanlar sayesinde kimliğe ve ruha kavuştuklarını anlatmış. O sözünü ettiğimiz insanların kendileri gibi evlerini de açılmamış bir bisküvi paketi gibi tuttuklarını, eskimesin diye özen gösterdiklerini ama kendileri de hiç yaşamadıkları için evlerin ruhu olamadığını, bunun yalnızlığı ile oradan oraya savrulduklarından söz ederek sorusunu yanıtlamış.

- Evin ruhu olmayınca, ev yuvadan çok kabuğa benzeyince oradan oraya ev veya muhit değiştirip ne aradığını bile bilmeden dolanırlar. Yine de en iyi müşterilerimizdir. Onlar olmasa elimiz para yüzü görmezdi diyebilirim.

- Peki ya diğer binalar, söz gelimi hastaneler sizin gözünüzde nasıl görünüyor?

Konuşmayı gelen asansöre binerek sürdürdük.

- Bence hastaneler bedeni yıpranmış, hatta bir kısmı benim gibi ekonomik ömrünü doldurmuş binalara benzeyen insanların elden geçirilip makyajlanıp tekrar hayata sunulduğu mekânlar. Her türden insanı barındırıyor. Yaşlanmış bile olsa yıpranmadan kalabilmek için yaşanacak onca şeyden uzak durmayı başaranlar da burada ama çoğunluk yarısı yenmiş bisküvi paketi gibi “keşke hiç açmasaydım da eksilmeye başlamasaydı” kaygılarıyla elde yumuşayıp bayatlayan hayatlar barındırıyor.

bk2

Servise ulaştığımızda hemşire hanım hastamızın ilaç saatinde yerinde olmadığı için serzenişte bulunacak oldu kabahatin bende olduğunu söyleyip konunun uzamasını önledim. Şu kadarlık yürüyüş ile bile hayli yorulmuştu. Odasına girerken doktor hanıma verdiği moral için tekrar teşekkür edip servisten ayrıldım. Merakımı yenemeyip dosyasına göz attığımda durumunun hayli kritik olduğunu gördüm. O gece va daha sonraki günlerde hastamız ile bir daha karşılaşmadım. Açıkçası unuttuğumu sanıyordum.

Bir sabah o geceki nöbetçi doktor hanım elinde gazeteyle odama geldi. Gazetede kısa süreli de olsa bizlere moral veren hastamızın ölüm ilanı yayınlanmıştı. Meğer hastamız o geceden sonra hastanede yattığı uzunca süre gücü yettiğince acil servis çalışanlarına bisküvi dağıtır moral verirmiş.  İlanı veren emlak komisyoncusu meslektaşları  ise “Hayatı herkesle paylaşan bilge dost” nitelemesi ile arkadaşlarına veda ediyorlardı.

Dr. Mehmet Uhri

Çamaşırhane Günlüğü

Salı, Ekim 6th, 2015

20150819_174041

Sevgili günlük;

Bugün çamaşırhane her zamankinden de sessizdi. Dün kimse uğramadığı gibi günün yarısının geçmesine rağmen gelen gidenin olmaması endişelendirmişti. Ne oldu bu insanlara? Kirlenmemenin yolunu mu buldular? Yoksa kirlilerinden kurtulmayı veya kirlenmeyi umursamamayı mı öğrendiler? diye düşünmeden edemedim. Bu sessizlik hiç hayra alamet değildi.

Koskoca çamaşırhanenin 7 numaralı makinesiyim ve diğerlerinden marka veya görüntü olarak hiç farkım yok. Atarsın parayı basarsın düğmeye çalışırım. Sanırım girişe yakın olduğum için daha çok tercih edildiğimden diğerlerine göre daha emektar sayılırım. Çamaşırları ile gelip başımda bekleyenleri izlerim. Gelenler birbirlerinden farklı görünseler de ellerinde kirli çamaşırları olunca nedense davranışları hep aynı oluveriyor.  Yalnız oldukları zaman ıslık çalıp, yüksek sesle şarkı söylediklerine, kendi kendileriyle konuşup hatta tartıştıklarına bile şahit olmuşluğum vardır. Ancak bulundukları ortamda biri veya birileri varsa nasıl beceriyorlarsa hepsi aynı oluveriyorlar. Yüz ifadeleri bile donuklaşıyor. İçlerine kapanıyorlar.

Ellerindeki çamaşır sepetinin üstünde kirliler görünmesin diye genellikle okumak için getirilmiş gibi duran kocaman bir gazete vardır. Makineye yerleştirirken de kirliler görünmesin diye şekilden şekle girerler. Sanki suçluluk duymayı gerektiren bir iş yapıyor gibidirler. Bazıları daha da abartır. Yıkanmakta olan çamaşırları makinenin penceresinden görünmesin diye sandalyeyi makinenin önüne çekip orada otururlar. Ama yine de başkalarının kirli çamaşırlarını merak edip çaktırmamaya çalışarak bakmadan duramazlar. Çamaşırhaneye giren çıkan çok olduğu günlerde bile ortalığa garip bir sessizlik hâkimdir. Gelenler çamaşır yıkanana kadar oturup kitap veya gazete okur. Kulaklıklarını takıp müzik dinleyenler de çoktur. Bir an önce işini bitirip gitme gayretindedirler.

Bu arada geç de olsa günün ilk müşterisi geldi. Her zamanki gibi acelesi vardı. Telaş içinde çamaşırları makineye tıktı. Biri çamaşırları öyle ölü totosuna pamuk tıkar gibi tıkamamasını söylesin şuna, yıkarken çok zor oluyor, birbirine dolanıyor ne yıkanıyor ne de durulanıyorlar. Telaşlı olduğuna bakıp çok işi var sanmayın bu da pek çoğu gibi tembellik yapmaya zaman kalsın diye telaş edenlerden. Onca telaşla çamaşırları makineye tıkıp kitabına gömülüyor. Geçenlerde uyuya kaldığı bile oldu. Çamaşır yıkama işlemim bittikten neredeyse yarım saat sonra çamaşırhaneye giren birileri olmasa uyanacağı da yoktu.

Buradan, çamaşır makinesinin penceresinden bakınca insanlar birbirine benzese de aslında hepsi ayrı bir tip. Yalnızken bunca farklı olmalarına rağmen bir araya geldiklerinde hemen hepsinin birbirine benzeyip farklı görünmeme gayretine bürünmelerini inanın anlayabilmiş değilim. Kirli çamaşırlarını birileri görecek diye hayıflananlar yalnız olduklarında makineye yerleştirmeden önce açıp bakıyor hatta kokluyorlar. Kirlilerinden ayrılması bile seremoniye dönüşebiliyor. Hani kafası karışık bir makine değilim ama insanları anlayabildiğimi söyleyemem.

Geçenlerde gelen dede ve torun muhabbet ederlerken kulak misafiri oldum. Torun dışarıda oynamak yerine neden çamaşırhanede olduklarını sordukça dede giysilerin temizlenmesi gerektiğini söyledi. Bu kez neden giysi giyildiğini sorunca karşısına alıp anlatmaya başladı.

20150819_174034

Dedenin söylediğine göre tuhaflık insanların dünyaya gelişlerinde başlıyormuş. Diğer canlılardan farklı olarak insan dünyaya çıplak olarak geliyor, doğar doğmaz örtmek veya giydirmek gerekiyormuş. İnsanların bu şekilde eksik dünyaya geliyor olmayı bir türlü kabullenemediğini bu nedenle çıplaklığın kabul görmediğini anlattı. Torun sesini çıkarmadan ilgiyle dinliyordu. Dahası çıplak olarak dünyaya geldikleri yetmezmiş gibi bebekken bakıma muhtaç olmaları, örtünme, giyinme, barınma ve sığınma çabasının herkesin hayatına öyle veya böyle etki ettiğinden söz etti.

“Her insan başlangıçta bebektir ve ne kadar büyüseler de bir parçaları hep bebek kalır. Biraz da içimizdeki o korunmasız, zavallı, ezik parçamızı unutmak ve kimseye göstermemek için giyinir, örter ve gizlemeye çalışırız” deyince torunun yüzü güldü. Dedesinin de içinde bir bebek olduğu fikri hoşuna gitmişti. Bir süre bu konu üzerinden şakalaştılar. Hangisinin daha bebek olduğu konusunda çekiştiler. Giysilerin bu nedenle önemli olduğunu insanların biraz da kendini gizlemek için giyindiğini vurguladı. Bu nedenle insanoğlunun ne giydiği, nasıl giyindiği, giysilerin temiz olup olmadığı ve dışarıdan nasıl göründüğü, başkalarının gözünde nasıl göründüğünün hep önemli olduğundan söz etti.

O an, giysileri yıkanırken başlarından ayrılmak istemeyen, odadaki aynayla baş başa kaldığında kendini inceleyip aynayla konuşanları hatırladım. Sanırım onlar da içlerinde kalan o çıplak, ezik, eksik bebek yanlarını dışa vuruyor, başkaları geldiğinde de o ufaklığı gizleme çalışıyorlardı. Dedenin sözlerini torun nasıl algıladı bilemem ama ben insanların tutarsız görüntüsünün ardını biraz olsun görebildim.

Bir süre sonra torun ilgisini elindeki oyuncak arabaya verip koltukların üzerinde gezdirip oynarken dede kendine konuşmaya başlamıştı. Eksik, ezik ve çıplak olarak dünyaya gelip, eksikliği gidermek için anne bakımına gereksinim duymak, sonrasında ise ayaklarının üstünde durup bağlarından kurtulma ve özgür olmaya çabalamakla koca bir ömrün tükenip gittiğinden yakındı. En özgür geçinenin bile kirli çamaşırlarıyla baş başa kaldığında omuzlarının düştüğüne içindeki o eksik ve çıplak yanıyla yüzleştiğine şahit olduğumu hatırladım.

Bu arada az önceki telaşlı tembel makinenin işini bitirmesini beklerken kitabı elinden kayıp hafiften uyuklamaya başladı. Neyse elinde çamaşır sepeti ile biri daha içeri girince doğrulup kendine çeki düzen verdi. Göz ucuyla bakıştılar. Birbirlerini görmemiş gibi yapıyorlar. Selamlaşsalar rahatlayacaklar ama olmuyor. Tanışsalar ileride ne diyecekler? “Ben bunun çamaşırhane arkadaşayım, kirli çamaşırlarını söyletmeyin şimdi bana” mı diyecekler? Onun için hiç konuşmamayı seçiyorlar.

Yeni gelen çamaşırlarını makineye yerleştirmeye başlayınca diğeri göz ucuyla bakmaya başladı. Adam durumdan rahatsız olup gövdesini siper ederek yerleştirmeyi sürdürdü. Hafiften ortam gerilecekken izlemesi hayli keyifli bir olay gerçekleşti. İki erkeğin olduğu ortama ıslık çala çala elinde çamaşır sepetiyle gençten bir kadın girdi. Az önceki gergin hava hızla dağıldı. Delikanlılar tanımıyor ama gelen genç bayanı iyi tanırım. Pek sık gelmez. Ayda bir gelir iki makine dolusu çamaşır getirir, iki makineyi aynı anda çalıştırıp kimseyi umursamadan ve çevre ile ilgilenmeden kulaklığını takıp müziğini dinler, arada mırıldandığı da olur. Kimseyle ilgilenmeden geldiği gibi ıslık çala çala arkasında enerjisini bırakıp gider.

Yine öyle oldu. El kadar ve renk renk iç çamaşırlarını gizlemeye bile gerek duymadan neredeyse göstere göstere makineye yerleştirdi. Çantasından çıkardığı dergisini açtı. Sadece bir kez göz ucuyla odadakilere bakıp dergiye gömüldü. Delikanlılar kendilerine çeki düzen verip hatunu süzseler de kös kös oturmaktan başka bir şey yapamadılar.

20150819_174051

Çamaşırhane güne normalden fazla sakin başlamış olsa da yavaş yavaş yükünü alıyordu. İnsanlar yine gelip kendilerini bilemem ama çamaşırlarını kirlerinden arındırıp geldikleri gibi sessizce gitmeye devam ediyorlar.

Hani bir çamaşır makinesi olarak yaptığım işi abartmak istemem ama insanlar nasıl ibadet mekânlarına gidip günahlarından arınmak için bir şeyler yapıyorsa ben de onların giysilerini, kirlerinden arındırıyorum. O giysilerin onlar için ne denli önemli olduğunun, neleri gizlediğinin de farkındayım.

Geleceğe dönük hayallerim tasarılarım da var. İnsanların kafalarından geçen kirli düşünceleri çıkarabilmek onları kötü düşüncelerinden arındırabilmek için psikolojik deterjanların kullanıldığı özel makineler tasarlıyorum. Çamaşır makinesinin hayali de bu kadar olabiliyor.

Düzenli günlük tutan makine için bugün de yazacak bir şeyler bulabildim. Aynı odayı paylaştığım diğer makineler gibi özel birinin veya bir evin makinesi olamayıp onun bunun elinde her gelenin kullandığı sıradan makine olarak kaldığım için hayıflanmıyorum. Hayıflansam ne olacak? Bir işe yaramıyor ki. Hem böylece günlüğüme yazacak çeşit çeşit insan buluyorum. Ancak insanlar çok farklı olsalar da kirleri hep aynı. Aynı kirlere bulanıp sonra da onlardan arınmaya çabalıyorlar. Bir araya geldiklerinde ezik ve eksik yanlarını gizlemeye çabalarken hayli komik görünseler ve biz makinelere benziyor işe yaradıkça yorulsalar da yararlı bir şeyler yapmış olmak onları mutlu etmeye yetiyor.

Gün devrildi. Çamaşırhane gecenin sessizliğine çekiliyor.

Sana da iyi geceler, sevgili günlük.

7 Numaralı çamaşır makinesi.