Archive for Eylül, 2015

Kitabın Gevezesi

Salı, Eylül 29th, 2015

kg1

Bana kalırsa, insanoğlu bu kadar kendini beğenmiş olmasa kafa karışıklığından kurtulacak ama bir türlü yapamıyor. Kendine ve düşüncelerine öylesine bağlı ki dışarıdan ne kadar tutarsız göründüğünün farkına bile varamıyor. Söz gelimi, kitapların dili olduğuna, konuşup anlatacaklarına inanır ve bilirler. Hatta kitaplarda yazılanlara birbirlerine anlattıklarından daha çok değer verirler. Hal böyleyken içinin dolu olduğuna inandıkları o kitapları susup öylece konuşmadan dursunlar diye kitaplıklara tıkarlar. Raflarda kenarımız göründüğü kadar yer kaplarız. Kenarımızda yazanlar içeriğimizi ne kadar aydınlatırsa o kadar var oluruz. Hele biraz eskiyip de benim gibi çok satmayan kitaplardan olursan, eline alan, içini açan bile bulunmaz. Bir okuyan karıştıran olur umuduyla beklerken sayfalarının sararmasını, toz ve küf kokmasını izlersin.

Kitapevinde pek ilgi görmeyen ama inatla yayın hayatını sürdüren yayınevinin kitaplarından biriyim. Bir arada durduğum diğer kitaplar da benden çok farklı değil. Onlar kaderlerine razı olup susup otursalar da ben gevezelik etmeden duramıyorum.

Kitapçı dükkânını vitrin veya çok satanlar bölümü gibi ilgi gören yerinde olmadığımı tahmin edersiniz. Biraz arkada sessiz ve sakin raflardan birindeyim. Günün birinde hurda kâğıt olmak da var ama şimdilik kitapevinde olduğuma şükrediyorum.

Bir gün eline alıp inceleyen, okumak için sahiplenen olur diye insanların gözünün içine bakıyorum. Onları inceliyorum. Kitapevine uğrayan insanlar da çeşit çeşit oluyor. Aralarından en çok çocukları severim. Ayrımcılık nedir bilmezler. Ön yargıları da yoktur. Okuma bilmeseler bile kitapların içini merak edip karıştırırlar. Kitabı açıp ne yazıyor diye sormasalar anne babaların kitapta yazanlarla ilgisi bile yoktur. Onlar ellerinde önceden belirlenmiş birkaç kitap ismiyle gelip bir an önce alıp gitmek isterler. Hep bir telaşları vardır. Alis’in tavşanına benzetirim onları. Kimseyi rahatsız etmedikleri halde çocuklar ortalığı dağıtmasın isterler. Çocuklar ise kitapları azıcık hırpalayıp hoyrat davransalar da dedim ya; en sevdiğim ziyaretçilerdir.

Bir diğer kitapevi düşkünü grup vardır ki ürkütücü görünürler. Genellikle yalnız gelirler. Kitapların arasında gezinip bakınırken sanki bir hırsız gibi öne eğik yürürler. Eline aldıkları kitabı genellikle önce koklar sonra incelemeye başlarlar. Bu sırada çevrelerinde kimse olmasın veya kimse onlarla ilgilenmesin isterler. Nedense koyu renk dikkat çekmeyen kıyafet giyerler. Kitapevinde en çok vakit geçiren en az alışveriş yapan bu tiplerdir. Görünüşleri ürkütücü olsa da zararsızdırlar.

kg3

Sevgililer gelir bazen. Genellikle biri daha fazla kitap düşkünüdür, diğeri de onunla sürüklenip gelmiştir. Sevgilisi aradığı kitabı bulana kadar diğeri resimleri olan dergi veya benzeri bir şeyler arar. Sevgilisi kitaba dalıp gitmişse çabuk sıkılır ve sıkıldığını belli etmeden de duramaz. Zaman geçer sevgililerin ayrıldıklarına da şahit oluruz. O zaman kitap düşkünü olan yine gelir ve yine kitaplar arasında gezinir ancak bu kez o konuşkan, neşeli insan gitmiş yalnız ve ürkütücü görünen müşteri grubuna dâhil olmuştur.

Kitapları sadece bilgiye ulaşmak ve fayda sağlamak amacıyla kullananlar gelir, bazen. Onlar hedeflerini belirlemiş hatta ayırtmış olurlar. Kasada bekler, kitabı getirtir içini açıp bakmadan bir kartalın avına süzülmesi gibi kapar giderler. Onun için ne kitapevi ne kitaplar ne de bulunduğu ortam önemlidir. Kendinden başka pek kimseyi önemsemediklerini düşünürüm. Kitabı sahiplendikleri yetmez altını üstünü çizerek okurlar ki bir başkası eline aldığında sahipli bir kitap okuduğunu bilsin.

Ha bir de bana neşeli gelen bir grup kitap evi müşterisi daha vardır. Onlar yağmurun dinmesini beklemek veya randevusuna erken gelmişse vakit geçirmek gibi rastlantısal nedenlerle kitapevine girerler. Kitapların konuştuğunun, değerinin farkındadır. Okumaya eğilimleri olduklarını düşünseler de nereden, hangi kitaptan başlayacaklarına bir türlü karar veremez pek çok kitaba başlayıp hep yarım bırakırlar. Okumaya zaman ayıramayacaklarını bile bile birkaç kitap satın alıp çıktıkları çok olmuştur. Elinde kitaplarla kasaya ilerleyip seçtiklerini uzatırken birilerinin kendi hakkında olumlu düşüneceğinden emindir. Omuzlar dikleşir, havaya girerler. Övgü dolu bir bakış, jest veya söz beklerler. Seçtiği kitaplardan olasılıkla sadece birini yarım yamalak okuyacağının, diğerlerinin başucunda bir süre bekleyip vicdan azabından kurtulmak için kütüphaneye kaldırılacağının bilincindedir. Bütün o kasıntı, kendini “aydın” gibi gösterip böbürlenmesi kitapevinin kapısından çıkınca biter. Omuzlar düşer. Bu tiplerin evlerinde herkesin görebileceği kadar gösterişli ancak okunmayan kitaplarla dolu zengin kütüphaneleri olduğuna dair söylentiler dolaşsa da neşeli ve zararsız bulurum, onları.

Daha başkaları da var, ancak sanırım onlar da diğerleri gibi.

Söylenenlere bakılırsa kitapevinin dışında, kitaplarla ilgisi olmayan hep uzak duran birileri daha varmış. Üstelik hayli kalabalıkmış. Benim bulunduğum yerden görünmeseler de bizlerden pek haz etmediklerine dair rivayetler dolaşıyor. Ne diyelim? Madem anlaşamayacağız o zaman uzak olsunlar.

Kitapevi müşterileri çeşit çeşit olur da kitaplar olmaz mı? Bir arada sırt sırta benzer görünümde durduğumuza bakmayın, kitaplar da insanlar gibi çeşit çeşittir. Bazılarımız havalı olur, cildi kalın ve gösterişlidir. Bir kısmımız ise her dem tazedir. Dedim ya kitaplar da insanlara benzer. Bir parlayıp hızla sönenlerimiz çoğunluktadır. Dışarıdan bakıldığında gösterişli olan kâğıt kalitesi ve cildiyle dikkat çekici görünen ona buna hava atan kitapların içinde yazanlar ilgi çekmiyorsa bir süre sonra çaptan düşüveriyorlar. O zaman hayli acınası görünürler. Bir de içi dolu olanlar var ki onlar her daim ilgi görür, baskı üstüne baskı yaparlar. Ne olursa olsun sonuçta kitapevinde hepimiz bir kenarlık yer işgal ederiz.

Buradan bakınca insanlara çok benzeriz. Onlar da kitaplar gibi içlerinde bir şeyler saklıyorlar. Raflarda suskun bekleyen bizler gibi öylece konuşma sırasının kendilerine gelmesini, içlerini dökecekleri zamanı bekliyorlar. Arada içi hayli dolu olanları olduğu kadar boş olanları ve boş olduğu halde dolu zannedenleri de var. Dedim ya benziyoruz birbirimize. İnsanlar da kitaplar gibi kapalı duruyor kenarlarından göründüğü kadarıyla birilerinin onları keşfetmesini bekliyorlar. Çoğu ise içini dökemeden geçip gidiveriyor. Kitaplar gibi insanların da dışarıdan bakınca içi hakkında fikir sahibi olmak hayli zor ve yanıltıcı olabiliyor. Bazıları sabredemeyip uluorta içini dökmeye kalkıyor. Nedendir bilinmez pek haz etmiyor deli filan zannedip uzak duruyorlar.

kg2

Kitaplarla insanlar arasındaki akrabalığın hayli yakın olduğuna bir diğer kanıt ise içinde yazanlarla okuyanların ne anladığı konusunun her daim değişken olması, sanırım. Kitaplar insanlar gibi söylenen veya yazılan ne olursa olsun okuyanın, işitenin anladığı veya yorumladığı kadarıyla anlaşılıyor. Bazılarımız bir türlü anlaşılamadığından, değerinin bilinmediğinden yakınıp dururken benim gibi pek ilgi görmeyen kitaplar da günü gelince anlaşılır olma umuduyla ayakta duruyorlar. Boşa yaşanmış hayat kadar boşa kaleme alınmış kitap gibi olmayı hiç birimiz kabul edemiyoruz. Değerinin bir türlü anlaşılamadığından yakınan insanlara ise genellikle o ürkütücü ve yalnız müşteri tipleri arasında rastlıyorum.

Her şeyi anlıyorum da bizleri bu hale sokan, dile gelip konuştuğumuzda anlatacaklarımızın ortaya saçılmasından çekinip kapalı tutan, kenarlarımızdan başka bir yeri görünmeyecek biçimde hizaya sokanlara neden kimse isyan etmiyor, anlayamıyorum. Bizi kitapevlerine tıkıp kapalı tutanlar insanların da sesinin çıkmasına izin vermiyor içindekileri haykırsın istemiyor hepsini bir kalıba döküp öylece geçip gitsin istiyorlar. Hadi biz kitabız, sesimiz çıkmıyor, insanlar neden susuyor bir türlü aklım ermiyor. Üstelik tüm bunları yapanların ortalıkta kitap görmeye tahammülü bile olmadığı söyleniyor.

Yazarı tanınmayan ve yazdıkları ilgi çekmeyen baskısı eskimiş bir kitap için çok bile konuştum. Kitap olup rafta eskimek yerine birilerinin zihninde yer edip nükteye dönüşenlerimize imrenmekten başka elimden bir şey gelmiyor. Böyle zamanlarda hepimiz şiir kitaplarına özenip onlar gibi nüktelerde yaşamayı hayal ederiz. Ancak her sabah aynı rafta öylece beklemeye başlıyor varlığımızdan kimsenin haberi olmadan günleri deviriyoruz. İnsanlara bakınca onlardan pek de farkımız olmadığını görüp halimize şükretsek de içimizin buruk olduğunu gizleyemiyoruz.

Her neyse, gevezeliğimi bağışlayın. Gün gelir bir kitapevinde kenarda öylece sessizce duran ve ensiz olduğu için kenarı bile zor okunan bir kitap elinize geçerse hemen geri koymayın, yaklaşıp kulak verin, evirip çevirin, ilginizi çekmese de rafa geri koyarken yüzü görünecek şekilde bırakın. Bırakın ki, başka birilerinin ilgisini çekip içini dökme fırsatı bulabilsin.

Mehmet Uhri

Ateşini Arayan Soba

Pazartesi, Eylül 21st, 2015

img_9850

Elimdeki fotoğraf makinesi ile çekinerek dükkanına baktığımı görünce “Yaklaş hele, nesin, kimsin, soba mısın, baca mı yoksa sac mı? bir anlayalım, sonrasına bakarız“ diye seslendi. Sabah alacasının dağıldığı güneşin yükselmeye başladığı Divriği çarşısında o sıcak yaz günü neredeyse tüm dükkânlar kapalıyken Sobacı dükkânını açmış kaldırıma içerden çıkardığı soba ve diğer aksamları yerleştiriyordu. Çarşı açılmamışken sıcak yaz günü dükkânını erkenden açan yaşlı Sobacı dikkatimi çekmiş fotoğrafını çekmek için fırsat kolluyordum. O ise içeriden çıkardığı tabureyi işaret edip yukarıdaki sözlerle dükkânına davet etti.

Uzaktan çay ocağına el edip iki çay istedi. Oturmadan önce bir göz odadan ibaret dükkâna girip bakındım. İlk bakışta antikacı olduğunu düşündürecek kadar eski ve yıpranmış dükkânın içi farklı boylarda soba, soba boruları ve benzer aksam ile doluydu. Bir kenarda istenen ebatta boru yapabilmek için galvanizli saç ve diğer malzemeler göze çarpıyordu.

Çayların gelmesiyle kapı önüne çıkıp Sobacı’nın yanındaki tabureye oturdum. Kim olduğumu nereden geldiğimi ne aradığımı sordu. Bu arada her geçen selam veriyor, bizimki de her seferinde yerinden kalkıp selama yanıt veriyordu. Dükkânın önüne akşamdan park eden beyaz arabaya içerlemiş söylenip sahibini gören bilen olursa gelsin çeksin diye haber gönderiyordu.

img_98361

60 yılı aşkın süredir aynı yerde aynı dükkânda babadan kalma sobacılığı sürdürüyordu. Başlangıçta saçtan elleriyle yaptıkları sobaları, sonra döküm sobaları ve günümüzün sobalarını anlattı. Soba yapmayı bırakmış olsa da soba tamiri ve soba borusu yapmayı sürdürüyordu. “Yaz günü soba arayan oluyor mu? Bu işin tatili yok mu?” diye sorunca hafiften gülümsedi.

- Hayatın tatili mi olurmuş? Çalışmadan olmaz, karıncası arısı, kelebeği çalışırken dur biraz tatil yapayım demek yakışık alır mı? Ölene kadar çalışacaksın ki yaşadığın hayat bir şeye benzesin.

- Yani emeklilik de mi yok?

- Yok elbet. Emeklilik de neymiş. Elin tuttuğu gözün gördüğü kadar çalışacaksın. Çocuklara, torunlara maymun mu olayım?

Sonra “neden sobacılık? Başka bir işle uğraşmak istemez miydin?” diye sordum. Bir süre susup çayını yudumladı. Pek cevap vermek istemiyor gibiydi. “Başka yapacak iş yok muydu?” diye üsteledim. Dikkatlice yüzüme baktı. Baştan aşağı süzdü.

- Sen beni boş ver. Çıkıp buralara kadar gelip gezip bakındığına göre bir şeyler eksik kalmış olmalı. Aradığın neyse seni oradan oraya sürüklüyor anlaşılan. Umarım bulursun.

- Sen hiç aranmadın mı?

- Bu dükkâna babam ve amcamla gelirdik. Arkadaşlarım okula gider yazları tatil yapar bense çalışırdım. Bilirsin, delikanlılık yılları haylazlık ve hep bir şeylere öfkelenmekle geçer. Nefret ederdim bu dükkândan. Elime makası alıp sac kesmeye başladığımda 11 yaşında bile değildim. Ama ne gidecek yerim, ne gücüm ne de cesaretim vardı.

- Peki ya sonra?

- Önce babam öldü amcamın eline baktık. Sonra o da ölünce iki aile üstüme kaldı. Bu nefret ettiğim dükkâna tutunmak ve çalışmak zorunda kaldım. O gün bugün çalışırım. Bu dükkân kaç aile doyurdu, kaç çocuk büyüttü. Benim görevim de böyle yazılmış dedim bu kapı ve pencereden gördüğüm neyse hayat benim için o oldu. Hayatı, insanları burada bu dükkânda tanıdım, burada öğrendim.

img_9839

Ayağa kalkıp dükkâna girdi eline bir sac ve bir de sacdan yapılmış soba borusu aldı. “Söyle bakalım. Sence hangisi daha değerli? Böyle işlenmemiş sac gibi pırıl pırıl düz mü olmak istersin yoksa kıvrılıp bükülüp onun bunun elinde şekil değiştirmiş boruya dönüşmek mi? Diye sordu. “İlle bir soba aksamı olacaksam sobanın kendi olup işe yaramayı tercih ederdim” diye yanıtlayınca yüzü aydınlandı.

- Şimdi oldu. Anlaşacağız galiba seninle. Bu soruyu kime sorsam ham sac gibi öylece olduğu gibi kalmak istediği yanıtını verirler. Bir tek benim küçük torun boru olmak istediğini söylemişti. Ne hikmetse herkes olduğu gibi kalmayı marifet sanıyor. Eğilip bükülmeden yaşamayı onur addediyor. Bu dünyaya ham gelip ham gittiğinin farkında bile olmadan geçip gidiveriyor.

- Sen nasıl yanıtlardın kendi sorunu?

- Bu soruyu kendime sormayı uzun süre önce bıraktım. Ama bu Sobacı dükkânından görebildiğim kadarıyla insanlar da az çok soba aksamına benziyor. Kimi neyin parçası olduğunu bile bilmeden bu sac levha gibi yaşıyor ve boş teneke hesabı en çok onların tıngırtısı işitiliyor. Eğilip bükülmeden işe yaramadan yaşamayı marifet sanıyor en çok tıngırtı boş saçtan çıktığı için herkes onlarda hikmet var zannediyor.

- Peki ya diğerleri?

- Geri kalanların büyük kısmı soba borusuna benziyor. Hep göz önünde oluyor, kendi başlarına işe yaramayıp el ele tutuşmadan iş görmüyorlar. Bir şey üretmeseler de içinden geçenleri öylece aktarıp gidiveriyorlar. Ancak hep ateşten uzak duruyorlar. Boru olup diğer borularla birleşmeyi herkese benzemeyi aktardıkları ile yetinmeyi biliyor bununla mutlu oluyorlar. Boru olmazsa soba yanmaz biliyor kendilerini fasulye gibi nimetten sanıyorlar. Buradan bakılınca bence dünyayı o soba borusuna benzeyen tipler yönetiyor.

- Peki ya sobalar. Onlara benzeyen yok mu?

- Var elbet. Dünyanın acısını külfetini onlar çekiyor. Ancak öyle yalnızlar ki, kimse onları görmüyor, sesini duymuyor. Onlar ise inadına ateşi içine alıp acıyı eğirmeye, çevreye ışık ve sıcaklık olarak vermeye çabalıyorlar. Öğretmenlerin hemen hepsi benim için sobadır. Ateşe sıcağa direnip evcilleştirir ve çevrelerine yayarlar. Herkes onlara güvenir. Boru gibi dayanıksız olmadıklarını bilir. Ama yine de seslerini duymazlar.

- Peki ya sen bunlardan hangisisin? Bunca bilgiyi derlediğine ve içimi ısıtacak biçimde aktarabildiğine göre benim gözüme emektar ve deneyimli bir soba gibi görünüyorsun.

- Yok, o kadar değil. Boru istemeyen küçük bir eski zaman mangalı olup içimde ateşi zapt edebiliyor ve yayabiliyorsam ne mutlu bana. Beni boş ver, asıl sen ne olduğuna karar ver de yoluna öyle devam et.

- Tavsiyen var mı?

- Kimseyi, özellikle kendini kandırma. Sobayı unutturup dumanın sıcaklığıyla ortalığı ısıttığını iddia eden sahtekâr soba borularından olma yeter. Onun bunun ateşini kullanıp kimsenin ateşine külüne sahip çıkma. Neysen, ne kadar olabiliyorsan o kadar ol. Gerçi bu topraklarda boru gibi olup hak etmediği halde nimetten sayılmaya eğilimli o kadar insan var ki sanırsın hayat sadece onların bildiği gibi. Uzak durmanı ve onlar gibi olmamanı tavsiye ederim.

img_9846

Bu sözlerden sonra Ali Baba’nın çay ocağına el edip iki çay daha söyledi. Bu arada birkaç fotoğrafını çekmeme izin verdi. Tamir için gelen sobanın paslanan sacını sökmeye başladı. Yaşına rağmen elleri hayli güçlü olmalıydı. Sobanın sacını elma soyar gibi kısa sürede çıkarıverdi. Bir ara kafasını kaldırıp “sahi ne iş yapıyordun” diye sordu. Cevap veremedim.

Israrla yüzüme bakıp yanıt beklediğini görünce “Hiç… Ateşini kaybetmiş garip bir sobayım, onun bunun ateşine yanaşıp ısınmaya çalışan, ateşini arayan bir sobayım, sanırım” diye yanıt verdim. Bir şeyler söyleyecek gibi oldu sonra vazgeçti.  Bir süre daha elindeki soba ile ilgilendi. Çayımın son yudumunu devirdiğimi görünce eliyle kalk git dercesine işaret yapıp “hadi git artık oyalanma. Aradığını kendinde ara, orada burada zaman yitirme. Umarım bulursun” dedi ve tekrar işine döndü.

Selam verip yanından uzaklaştım. Güneş yükselmiş sıcak geçecek bir günü daha işaret ediyor, Divriği çarşısı ise yeni açılıyordu. Geri dönüp uzaktan bizimkine baktım, o küçücük kapı ve pencerenin ardında elindeki sobayı adam etmeyi sürdürüyordu. Kapının önündeki beyaz araba ve sahibinden ise henüz haber yoktu.

Mehmet Uhri

Poyraz Başlayınca

Salı, Eylül 15th, 2015

img_9996

Divriği yakınlarına gideceğimizi duyan bir yakınım yüksek tansiyon hastası annesi için Zara yakınlarındaki tuzlaya uğrayıp kaya tuzu almamız için ricacı olmasa ne oradan yolumuzu geçirecek ne de tuzun insana bu denli benzer olduğundan haberimiz olacaktı.

Hayli ıssız dağ başı gibi bir yerde yol kenarında geniş bir alanda tuzlu suyun buharlaştırılmasıyla doğal tuz üretilen görece basit bir işletmeydi. Elde ettikleri tuzu boyut ve saflığına göre elekten geçirip ayırıyor, torbalara dolduruyorlardı. Patronları yaşlıca bir beyefendiydi ve çalışanların ondan hayli çekindikleri anlaşılıyordu. Yığılı duran birkaç farklı kalitedeki tuzu değil iri taneli kristal tuz istediğimizi söyleyince patron devreye girip yanındaki çalışana “depoda yok, imalat alanına bir bakın. Az da olsa başlamış olabilir ne varsa alıp gelin” diye talimat verdi.

img_9810

Tuzların gelmesini beklerken patrondan işletmenin hikâyesini dinledik. Eski terk edilmiş tuzlayı faaliyete geçirebilmek ve devletten işletme ruhsatı alabilmek için çok uğraştığını, kimsenin talip olmadığı bu dağ başında işletme açma çabasını akıl karı bulmamış olmalılar ki kırk türlü güvenlik soruşturmasından sonra hatırlı birilerinin araya girmesiyle açabildiğini anlattı. 15 yıldır faaliyet göstermesine karşın devletin gözünün hep üstünde olduğundan yakındı. Üretilen tuzun fazla sodyum içermemesi ve mineral karışımdan oluşması nedeniyle tansiyon hastaları tarafından ilgi gördüğünden söz edip bu konuda Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nin yaptığı çalışmaları içeren gazete haberlerini gösterdi. Arkadaşım yıllık üretim miktarını az bulup kapasiteyi arttırmak için neden çabalamadığını sorunca bizimkinin yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi.

- Görüntüde fabrikaya benzesek de tuzu tarlada yetiştiriyoruz. Burada her şey doğanın kontrolündedir.  Yıllık üretim iklime ve suya bağlıdır. Bak bu yıl yaz geç geldi hava kurumadı, üretim düştü. Geçen yıl ise herkes kuraklıktan yakınırken burada üretim patlamıştı. Yer altından gelen sıcak su, yolda tuzlu kayaları eritip şu dağın eteğinden yeryüzüne çıkar. Suya yol verip yayar kurutur suyunu uçurup tuzunu alırız. Bakınca kolay görünür.

- Zor mu?

- Havalar kuru ve güneşli gittiğinde işler yolundadır. Arada yağmur atıştırıp kuruttuklarını ıslatsa da idare ederiz. Sonbahar yağmurları başlamadan kurutabildiğimiz kadarıyla seneyi geçiririz. Tuzunu kurutabilmişsen sırtın yere gelmez. Tuzu kuru olmak deyimi de buradan gelir. Buradan bakınca gökte beliren her bulut sıkıntı kaynağıdır.  Çiftçi yağmur dilerken ben yağmasın isterim. Kuraklık olup bağ bahçe sulanmazsa millette para olmaz. Bu kez de malın elinde kalır, satamaz beklersin. Yani burada her şeyi doğa belirler. Biz ona uyarız.

- Peki ya bu bize vereceğin kristal tuz ne oluyor. Diğerlerinden farklı mı?

- O tuz için poyraz gerekiyor. Bu sene yaz geç geldi muhtemelen geç gidecek. Sonbahar gecikti ve poyraz başlamadı. O yüzden elimde istediğiniz tuzdan az miktarda var. Diğerlerinden farkı ise yine doğanın hikmetine bağlı.

- Nasıl yani poyraz esince tuz farklı mı oluyor?

- Olmaz mı?

- Tuz insan gibidir. Doğduğunda kaynağın suyu gibi saftır yaşadıkça oradan buradan sürtünür kirlenir, tuza pasa bulanır. Zamanı dolup geçip gittikten sonra geriye kalan ise bu tuz gibi hakkında konuşulan ve geride bıraktıklarıdır. Kristal tuz için sabır gerekir diğerleri toza kire bulanmış bir şeyler bırakırken sabırla poyrazı bekleyip kurumayı erteleriz. Sonbahara doğru Poyraz sert esip suları dalgalandırır, kristaller irileşir sertleşir. Su tümüyle çekildiğinde buzlu cam gibi iri ve saf parçalar bırakır. Dedim ya insana benzer. Her insan ölünce iyi adam olur ama bazıları saf ve temiz haliyle bıraktıklarıyla, kalitesiyle anılır.

Bu arada beklediğimiz tuzlar gelmiş tartılıp torbalara konuyordu. Gerçekten de diğer tuzlar kirli beyaz görünürken bunlar hafif mavimsi buzlu cam parçalarını andırıyordu.

- Peki ya poyraz hiç olmazsa? O zaman ne oluyor?

- O zaman kaliteli kristal tuz çıkmıyor. Çıkan da kavruk oluyor. Tuz insana benziyor işte. Ortalık dalgalanmaz veya çalkantı olmasına izin vermezlerse insanlar da öylece boynu bükük oturuyor geriye bıraktıkları da zayıf ve kavruk oluyor. Toplum dediğin arada dalgalanacak ki içinden kaya gibi sert duru ve biçimli insanlar çıksın. Ama bırakmıyorlar. Poyraza tahammül etmeyip sanki herkesin geride pek bir şey bırakmadan sabun köpüğü gibi olmasını istiyorlar. Sonra o vıcık vıcık insanlardan yakınıp duruyorlar. Nasıl olsun ki?

img_9812

Öfkelenmişti. Paketlemeyi yapan çalışanına acele etmesini söylerken biraz da öfkesini dışa vuruyordu. Paketler hazırlanıp taşınabilir bir koli yapmamıza da yardımcı oldular. Yükümüzü alıp selamlaştık. Ayrılmadan “peki ya sizden geriye hangi çeşit tuz kalacak?” diye biraz da çekinerek soru yönelttim. Kısa bir sessizlik oldu. Bizimki çalışanlarına baktı. Onlar da gelecek yanıtı merak etmiş gibiydi. “İşinize bakın” diyerek onları sertçe azarladı. Sonra bana döndü “Toplum öyle kirlendi ki, bence kimseden temiz hiç bir şey kalmayacak, kalana da kimse elini sürmek istemeyecek. Şu dağ başında tarlada tuz yetiştirdiğim için bile bana kuşkuyla bakıyorlar. Benden geriye kala kala o kuşku kalacak. Yanarım ben buna yanarım. Tuzunuz kararında olsun, hadi gidin artık” dedi.

Yola çıkmamızı bile beklemeden arkasını dönüp imalat yapılan binaya doğru yürüyüp uzaklaştı.

Mehmet Uhri

Küçük Beyaz Bulut

Çarşamba, Eylül 9th, 2015

kbb2

Pek çok şeyi anlamak için yaşım gençmiş, öyle diyor o kocaman bulutlar. Büyüyünce anlarmışım. Diğerlerine göre hayli küçük bir bulut olmama karşın nedense sorularım onları ürkütüyor. Neden bulut olduğumuzu, yağmura dönüşmeden yeryüzüne neden inemediğimizi, neden daha yukarılara çıkamayıp havada asılı kalmak zorunda olduğumuzu, oradan oraya sürükleniyor  olmamızın anlamını sorduğumda hep zamanı gelince anlarsın deyip geçiştiriyor, cevap vermekten kaçınıyorlar.

Çevremdeki bulutların ise hiç öyle takıntıları yok. Soru sormazsam rahat edermişim diye öğüt bile veriyorlar. Baktım bizimkilerden hayır yok, sorularımı bizleri oradan oraya savuran rüzgâra yöneltmeye karar verdim. Dünyayı gezmiş ve pek çok bulut tanımış olduğuna göre görmüş geçirmiş olmalıydı. Sakin bir sabah birlikte hareket ettiğimiz rüzgâra “neden bizler hep buradayız, aşağıya gidemez miyiz? Beğendiğim bir yerde kalmak istesem ne yapmalıyım?” gibi sorular sordum. Başlangıçta cevap vermek istemese de ısrar ettiğimi görünce dili çözüldü.

- Çelimsiz zayıf bir rüzgârken ben de hep böyle sorular sorardım. Kimse yanıt vermez, büyüyünce anlarsın derlerdi. Büyüdüm güçlendim ama sorular hep yanıtsız kaldı. Baktım kimsenin bir şey bildiği yok üstelik sordukça herkes rahatsız oluyor diğerlerinin yaptığını yapıp sormaktan vazgeçtim. Senin vazgeçmene gönlüm razı değil ama sorularının yanıtını bilmiyorum. Bizler yere yaklaşsak hatta esip gürleyip bir şeyleri önümüze katıp havaya savursak da aynı yerde sürekli kalamıyoruz. Gerçi yeryüzündekiler de denizlerin içinde veya havada sürekli kalmayı başaramıyor. Ama neden böyle bilmiyorum. Bunca yer gezdim aşılamaz sanılan sınırlardan ve onları aşmak için çabalayanlardan başka bir şey görmedim. Tüm bunların anlamını sormayı bırakalı da çok oldu. Kime sorsam anlamı olmak zorunda değil böyle yaratılmış deyip geçiveriyordu. Sonunda ben de onlara katıldım. İyisi mi; sen bu soruları yüce dağ başındaki bilge beyaz buluta sor.

Son cümle fısıltı gibi çıkmıştı. Başka soru sormama fırsat bırakmadan kuvvetli bir esintiyle dağ başına doğru hareketlenmemi sağladı. Uzaklaşırken “gideceğin yeri biliyorsun, rüzgârını da kendin bulmalısın. Sorularının peşini bırakma, dönüp geldiğinde seni dinlemek için sabırsızlanıyorum” diyerek uzaklaştı. Yolda başka rüzgârlara da derdimi anlatıp bilge beyaz buluta gidebilmek için yardım istedim. Çoğu yüzüme bile bakmadı. Arada ters rüzgârlara yakalanıp savrulsam ve soğuk hava akımları gövdemi küçültse de dağın başına ulaşmayı başardım. Çok yorulmuş ve iyice ufalmıştım. Bilge bulut çok yüksekte olmasına karşın yere hepimizden daha yakındı. Üstelik öylece orada kalabiliyor pek kolay yer değiştirmiyordu. Yaklaşabilsem de şiddetli rüzgârlar orada tutunmama engel oluyordu. Bilge bulut yardım edip eteğinin altında yer açmasa fazla dayanamayacaktım Bilge beyaz bulut rüzgârlardan haberimi almış olmalıydı. Soluklanmama fırsat vermeden “bana soracakların varmış delikanlı, sor bakalım” diyerek söze girdi.

kbb8

Gerçekten çok heybetli görünüyordu. Ancak öyle içinde şimşekler çakan yağıp yağdıran her daim kendiyle bile kavga eden bulutlardan değildi. Aksakallı göbekli sevimli bir ihtiyarı andırıyordu.

- Bilge bulut söyler misin: biz niye böyleyiz?

- Nasılız yani? Ne demek istiyorsun?

- Yani niye bir bulut olarak yaşamak gökte asılı kalıp oradan oraya savrulmak arada yağmur olup yere insek de hep havada kalmak zorundayız? Ne yukarı çıkabiliyoruz ne aşağı inebiliyoruz. Üstelik birimiz birimize pek benzemesek de rüzgâr geldiğinde hepimiz aynı hizaya geliyor sürüklenip gidiveriyoruz. Tüm bunlar neden? Biz niye böyleyiz?

- Şu güzelim gökyüzünde bir bulut olmaktan şikâyetçi misin? Sen de diğerleri gibi göğün bir parçası olarak yaratılmışsın ve yeryüzünden bakanlar senin bulunduğun yerde olmak oradan yeryüzüne bakabilmek için çırpınıp hayaller kurarken, yerini mi beğenmiyorsun?

- İşte sen de diğerlerinin yaptıklarını yapıp soruları yanıtlamak yerine bu sorulardan vazgeçmemi halime şükretmemi istiyorsun. Boşuna gelmişim buraya kadar. Ben tüm bunların bir anlamı olmalı diye düşünüyor ve onu arıyorum. Siz bilge beyaz bulut diye anılıyorsanız veya ben sorular soran küçük beyaz bir bulut isem bunun bir anlamı olmalı.  İşte bu anlamı arıyorum.

Bilge beyaz bulut bir süre düşündü. Bilge beyazın tepesindeki bulut yoğunluğu hızla yer değiştiriyor kaynıyormuş gibi görüntü veriyordu. Arada bir şimşek çaktığı bile oldu. Sonra sakinleşti. Küçük beyaz bulut ise saygısızlık yapıp kızdırdığını düşünüyor onca yolu gelmesine karşın eli boş döneceğini düşünüp buraya gönderen rüzgâra sövüp duruyordu. Bir süre sonra suskunluğunu bozdu.

- Serzenişte bulunmakta haklısın küçük bulut. Lakin bu dünya bildim bileli hep böyle. Bizler bulut olarak gelir geçer, arada yağmur olur yeryüzüne iner sonra bir şekilde gökteki yerimizi alırız. Vaktin birinde bunun neden böyle olduğunu sorgulamak yerine senin gibi anlamını sorgulayan bir insanla tanışmıştım. Dağ başında yalnız olduğumu düşündüğüm bir anda ortaya çıkıp benimle birlikte o dağın üstünde yaşamaya başlamıştı. Bana bakıp konuşuyor her gün bir şeyler anlatıyordu. O da senin gibi bir anlam arıyordu. Başkalarından farklı olmak, sınırlarını aşmak değildi aradığı. Bazen ellerini açıp senin gibi sorularına yanıt vermemi bekliyordu. Ne kadar kaçarsa kaçsın diğer insanlardan çok daha farklı olamıyor çırpınıp yükselse, uzaklara ve yükseklere ulaşmaya çabalasa da ayağını bastığı yere geri dönüyor olmaktan hiç hoşlanmıyordu. Akşamları gün batarken o da senin gibi “Neden böyle? Neden böyle?” diye haykırıyordu.

- Sonra ne oldu? Sorularına yanıt bulabildi mi?

- Elimden geldiğince ona yeryüzünü, doğayı ve güzellikleri göstermeye çabaladım. Güneşin önüne perde olup sadece görmesini istediğim yerleri gösterdim. Doğada herkesin ve her şeyin benzerleri gibi olmak zorunda olduğunu anlatmaya çabaladım. Bütün bulutların üst kısımlarının farklı şekil, boyut ve kabarıklıklar gösterse bile alt kısımlarının hep düz olduğunu havaya tutunabilmek için böyle olmak zorunda olduğunu gösterdim. Üst kısımları hızla şekil değiştiren yükselip alçalan, kaynayan ve bazen kendi içinde kavga bile edebilen değişken görünen bulutların alttan bakıldığında birbirine benzediğini anlattım.

- Sonra ne oldu?

- O zaman aradığı anlamı daha da yukarıdan aşağıya bakabilenlerin bilebileceğini söyleyip dağı terk etti. Uzaklaşırken güneşe yakın olup onunla konuşabileceği bulutsuz yerlere doğru gideceğinden söz ediyordu. Yani sorularına yanıt verebilmeye çalışsam da başaramadım. Ancak o keşiş haklı olabilir. Aradığın anlam için güneşe de gitmeni öneririm. Dönüşte anlatacaklarını merakla bekliyorum.

kbb4

Bu sözlerden sonra küçük beyaz bulutu eteğinin altından çıkarıp sert esen rüzgârlardan biriyle sıcağın daha çok hissedildiği bölgelere doğru yola çıkardı. Eşlik eden rüzgârlar yüzünden bu kez yolculuk daha kolay görünüyor, yaklaştıkça bizimkinin heyecanı artıyordu. Güneşin aydınlatıp ısıttığı bir yere geldiklerinde çevrede kendi gibi küçük beyaz bulutların toplandığını fark etti. Üstelik onlar da kendi gibi sorularını yanlarına almış güneşe yaklaşmaya çalışıyorlardı. Daha cevval olanlardan bir tanesi bizimkinden önce güneşe” Sevgili güneş biz niye varız? Görüntülerimiz bu kadar farklıyken davranışlarımız neden bu kadar birbirine benziyor? Sen neden tek ve herkesten, her şeyden farklısın?” Diye seslendi. Diğerleri çıt çıkarmadan gelecek yanıtı bekliyordu. Güneşin yüzü aydınlandı. Gülümsedi ve konuşmaya başladı.

- Buradan bakınca hepiniz o kadar farklı görünüyorsunuz ki hiç biriniz diğerine benzemiyor. El ele tutuşup gelmişsiniz ama hepiniz şu küçük beyaz bulut gibi tek olmaya çabalıyorsunuz. Sorduğunuz sorunun ise ne yazık ki tek bir yanıtı yok.

“Nasıl yani? Siz de mi bilmiyorsunuz? Diye üsteledi küçük beyaz bulut. Güneşin yüzünde sevgi dolu bir ifade belirdi.

- Aradığın anlam her gün ve her saat değişebilir. Üstelik güzel olan da budur. Bugün buraya sorularınıza yanıt bulmak için geldiniz ama az sonra bir kısmınız kurak yeryüzüne yağmur olup inecek ve oradaki canlılar için anlama dönüşeceksiniz. O zaman göğe yeniden yükseldiğinizde kendinize bakıp anlam arayacağınıza gölgenizin nereye düştüğüne, damlalarınızın nereyi ıslattığına bakıp küçük anlam kırıntılarını toplamaya başlayacaksınız. Diğerleri gibi sürüye uyup oradan oraya savrulmak yerine yeryüzünde bıraktığınız anlam kırıntıları ile avunacak, şekilden şekle girip acı çekseniz de mutlu olacaksınız.

- Peki ya sonra?

- Sonrası veya öncesi yok. Hayat, yeryüzü, gökyüzü hep böyle başkaları ile anlam kazanacak ve tüm bunları sizden ve benden başka bilen olmayacak. Hadi şimdi gidin. Ne olmak veya nasıl yapmak istediğinize karar verin.

“İyi de hepimiz birbirimize benziyoruz hangimizin ne yaptığını kim bilecek, kim anlayacak?” diye üsteledi küçük beyaz bulut. Bu sözler üzerine güneşin gülümseyen aydınlık yüzü dalgalandı. Hafiften öfkelenmiş gibiydi.

- Sen kim için, ne için ve nerede anlam üretirsen, hangi hayata dokunup anlam bırakırsan sadece orada bir parçanı bırakmış olacaksın. Parçaları birleştirip bütünü görmeyi olasılıkla kimse başaramayacak ama büyük bir anlamın küçük bir parçası olduğunu bileceksin. Eh bu da sana yetmiyorsa hiç başlama. Git o kendinden başka bir şeyi merak etmeyen koyu gri, hep kavga eden başkalarının kendini nasıl gördüğü ile ilgilenmekten hiç vazgeçmeyen kimseye hayrı olmayan bulutların arasına karış ve orada yaşa.

kbb3

Küçük beyaz bulut gülümseyerek “şimdi anladım, teşekkür ederim. Bu buluşmanın ve konuştuklarımızın sizin için de o anlam kırıntılarından birine dönüşmesi için çalışacağım, göreceksiniz” diyerek güneşin yanından uzaklaşmaya başladı. Güneşin aydınlık yüzünden küçük beyaz buluta bir ışık huzmesi uzandı.

“Şimdi gidebilirsin küçük beyaz bulut. Yolun açık olsun, ışığım hep üzerinde olacak, ha bir de görürsen söyle o bilge beyaz buluta dağ başında oturup duracağına rüzgara sırt çevirmesin, gezinsin, işe yarasın biraz.” diyerek uğurladı.

O günden sonra küçük beyaz bulut arkadaşları ile bir araya gelerek güçlü yağışlar bırakan, gölgesiyle varlığını hissettiren, yağıp gürlediği yerlerde, dokunduğu hayatlarda izler bırakan, bıraktığı izleri kendi gibi sorularına yanıt arayan küçük bulutlarla paylaşan, paylaştıkça sevilen bir bulut olarak gökyüzünde gezinmeye başladı.

Küçük beyaz bulutun boyu posu artmasa hep öyle küçük beyaz bulut olarak kalsa da diğerlerinden farklı olmayı başardı. Kendi gibi meraklı küçük beyaz bulutlara yol gösterip yeryüzündeki hayatlara anlam kırıntıları katmaktan ise hiç vazgeçmedi.

Hani gün gelir güneşin ışığıyla kutsadığı beyaz bir bulut gözünüze ilişirse bilin ki küçük beyaz bulut sizin hayatınıza da anlam katabilmek için oradadır. Çekinmeyin, kapatın şemsiyenizi bırakın dokunsun hayatınıza.

Mehmet Uhri