Archive for Nisan, 2015

Kim, ben mi?

Perşembe, Nisan 23rd, 2015

sapere-aude

Bilirsiniz… Basit ve yalın sorular yanıtı da basit ve yalın olmaya zorlar. Sorması kolay sorulardır. Genellikle iki şıklı bir yanıtı vardır ve şıklardan birini seçip diğerini dışladığınızda öyle veya böyle bir yanıt vermiş olursunuz.

“Açık renk elbise mi giyeyim yoksa koyu renk mi?” Yanıt basit ve zararsızdır. Hangi yanıtı seçerseniz seçin yanıtınız çok da önemli bir sonuç doğurmayacaktır.

“Duvarın badanası fazlı mı açık oldu? Bir ton koyusu olsa daha mı iyiydi?” Yanıt yine zararsız görünür ama ikinci seçenek yeni bir badana külfeti çıkaracağı için cevap vereni politik yanıt vermeye zorlar. Gelen yanıtın samimi olup olmadığı konusunda iki taraf da emin değildir.

Soru yalın ve anlaşılır olsa da özneye yöneldiğinde yanıtlamak giderek zorlaşır. Her yanıt kendini ifşa etme anlamına dönüşür. Hatta bazen yanıt vermemek de bir yanıt anlamına gelir ve sorunun hiç sorulmamış olması istenir. İşte böyle zamanlarda “Kim ben mi?” sözcüklerine sığınırız.

“Seçimde hangi partiye o vereceksin?” Soruyu soran yanıtı tahmin edebiliyor olsa da yalın soruya yalın yanıt verme burada yanıtlayana yönelik ince bir sorgulamayı da içermektedir. İlk ağızda soruyu savuşturma veya zaman kazanma çabasıyla “kim, ben mi?” gibi anlamsız bir yanıt dökülür. Yanıt vermek istememekle hem yanıtlayıp hem kendimi nasıl gizlerim arasında gidip gelir çoğumuz.

Yalın soruları severiz, düşünmeyi berraklaştırır, karar vermeyi kolaylaştırır. Ancak bu tür soruların kendimize yönelmesi, kendimize dair açık berrak yanıt vermek zorunda bırakması çoğumuzu fazlasıyla ürkütür.

Herkesin başkaları hakkında çekinmeden eleştirel yorumda bulunabildiği toplumlarda kendi olmak, kendi kalmak, onca yoruma karşın kendini sevip barışık olmak hiç kolay değildir. Böyle toplumlarda tüketim alışkanlıkları üzerinden piyasayı canlı tutma çabasına modanın etkisi de binince herkes biraz başkası olmaya zorlanır. Kendimizi unutmadığımız sürece başkası gibi görünmek çok da kötü bir şey değildir. Kendimizden sıkıldığımız zamanlarda iyi geldiği bile olur.

Her şeye rağmen kendi olmak, olanca yalınlığı ile çekinmeden kendini görünür halde tutmak hiç kolay değildir. O yüzden hep biraz başkası gibi olmak isteriz. İnsanoğlunun doğa şartlarından korunmak için başlayan giyinme sevdasının dev bir moda endüstrisine dönüşmesi boşuna değildir. Dış görünüşümüzü değiştirip biraz başkası olmak, biraz da kendimizi gizlemek çoğumuza normal gelir. Durumun pek de doğal olmadığının farkında olsak da dış görünüşümüz ile oynayıp başkalarının gözünden kendimize bakıp değer biçmeyi kendimizle yüzleşmeye daha çok tercih ederiz. Kendimize değer vermektense başkalarının gözündeki değeri çok daha fazla önemseriz. Başkalarının gözündeki imajımızı zedelemektense kendimize eziyet etmekten kaçınmayız. Yaşlanmanın kaçınılmaz olduğunu bildiğimiz halde “yaşlanma etkilerini geciktirmek” adı altında yapılanların ardında yatan yanıt ile yüzleşmekten özenle kaçınırız.

Yanıt kadar soru da basittir. “Yaşlanmak seni korkutuyor mu?”

“Kim ben mi?” diyerek zaman kazanmak burada daha da komik duruma düşmeye yol açar. Korktuğumuzun yaşlanmak olmadığını, başkalarının gözündeki görüntü, değer ne varsa onun değişip yitirileceğinden korktuğunu itiraf etmek hiç kolay değildir. Cesur olanlarımız “Hiç korkutmuyor, görünüşüme özen gösteriyorum, bu bana iyi geliyor” gibi altı dolu görünen sağlam yanıtlar verse de özündeki kaygı satır aralarından sırıtır.

xsptpi5gsw

Aslında başlı başına bir yanıt hatta edat olarak kullanılan “kim ben mi?” 3 sözcük ile çok şey anlatır. “Bu soruyu hiç sormamış olmanı isterdim”, “keşke bana sormasaydın”, “bırak biraz düşüneyim”, “bu soruya önce başka biri yanıt versin” ve bunun gibi daha bir sürü ifadeyi 3 sözcüğe sığdırırız. Yaşlanma sorusundaki gibi korkutup korkutmadığı biçiminde iki seçenekli bir soru ile korkularımızla yüzleşmek zorunda kalırız. Toplum genelinde korkmak zayıflık kabul edildiği ve her ortamda korktuğumuzu belli etmekten özenle kaçınma eğilimi yüzünden safça ve dürüstçe “korkuyorum” yanıtını verdiğinizde başkalarının sizin hakkında düşünecekleri tedirgin olmanız için fazlasıyla yeterlidir. Bu noktada politik yanıt vermeye çalışmak ve soruyu savuşturmak biçiminde etkili bir karşı hücum deneyenimiz de çoktur. “Yaşlanmak değil ama ölmek herkes gibi bana da itici geliyor, size gelmiyor mu?” biçiminde kıvrak bir yanıt konuyu sizden uzaklaştırıp gizlenecek alan açmanıza yol açsa da sorunun basit yanıtını henüz kendinize bile vermediğiniz gerçeği öylece içinizde çakılı kalır.

Fiziksel görünüşümüzle oynayarak kendimizi gizlemek, “çıplaklığımızdan” kurtulup insan içine çıkabilir hale gelmiş olmak işe yarar görünse de tinsel yapımız ile ilgili sorun çok daha derindir.

Yine de “hangi takımı tutuyorsun” sorusu gibi öznel soruların yanıtı basittir ve yanıtlaması kolaydır. Çünkü yanıtınıza taraftar bulmanız, sıradanlaştırıp toplumun genel algısına katmanız kolaydır. Ancak soru “seçimde hangi partiye o vereceksin?” biçimine dönüştüğünde işler değişir. Bulunduğuz ortam, insanlar ve zamana göre vereceğiniz yanıtın farklı olmasının yanı sıra yanıtınızın kendi kendinize vereceğiniz yanıt ile bile farklılık göstermesi neredeyse kaçınılmazdır. Çünkü soru doğrudan sizin içsel hayatınıza yönelmeyi zorunlu kılarken vereceğiniz yanıt başkalarının sizin ne düşündüğünüz ve dünya görüşünüz hakkında kendinizi çıplak hissetmenize yol açar. Çıplakken aynaya bakmak bile çoğu kez zor gelirken kafanızın içindekilerin ortaya dökülmesi kolay katlanılır bir durum değildir. İşte böyle zamanlarda işe yaramayacağını bilsek de “kim ben mi?” sorusuna sığınmaya çalışırız.

İşte hep bu çaresizliğimiz yüzünden yalın sorulardan ürkeriz.

Halbuki çocukluk çağları hep o yalın, basit sorular ile geçer. Beğenmediği davranışı yüzünden çocuğunu azarlayan anneye “anne artık sen beni sevmiyor musun?” diye soru sorarken bile çocuk, alacağı yanıttan emindir. Aynı soruyu anne babanın tartıştığı gergin bir ortamda çocuk “anne sen artık babamı sevmiyor musun?” diye sorduğunda benzer bir yanıtın verilmesinde yaşanan zorluk ve samimiyetten uzak kıvırtma yanıtlar o çocuk kadar kendi olamadığımızın kanıtı değil midir?

İşte böyle zamanlarda “kim ben mi?” gibi sözcükleri çok kullanırız. Kendi olma ve kendi kalabilme konusunda o güne kadar edindiğimiz deneyim genellikle yetersiz hatta eksi bakiyede olduğu için zaman kazanmaya uğraşırız. Yatağını ıslatan çocuğun “ben yapmadım oyuncak ayı Tedy” yaptı demesinde olduğu gibi yanıtı bir başkasının üstlenmesini bekleriz.

Dürüstlüğün erdem sayılmasına karşın öznel sorularda kendimize karşı dürüstlükte zorlanmak yerine basit ve yalın sorular karşısında bocalamayıp cesurca yanıtlayabildiğimiz kadar kendimiz olur, hayatı her yanıyla sahipleniriz. Üstelik biz sorsak da sormasak da o yalın soru ve yanıtlar içimizdedir. Çıplak hissettirecek kadar da yalındır. Elimizi uzatsak ulaşabileceğimiz bir yerlerdedir. Hani çocuğun beğendiği bir şeye sarılıp “bu benim olsun mu?” dediği gibi kendimizden kendimizi talep edebildiğimizde ancak kendimiz oluruz. O zaman başkalarının gözündeki kendimizi değil, olanca yalınlığı ile içimizdeki çocuğu görür gülümseriz. O anda neden gülüyorsun diye soranlara “kendime gülüyorum, sen hiç kendin olmayı denedin mi?” diye yine yalın ancak sert bir soruyla karşılık verdiğinizde karşınızdaki kişinin afallayıp genellikle “Kim ben mi?” sözcüklerine sığındığını görürsünüz. Bu kez birlikte gülersiniz.

Hayat ise; kendini gizleyip yalın sorulardan uzaklaşma telaşıyla ömrünü tüketenlere inat sürer gider.

Mehmet Uhri

Uyku Kedileri

Pazartesi, Nisan 20th, 2015

20150417_182238

Uyku kedilerini duyan bilen vardır belki ama o güne kadar varlıklarından haberdar değildim. Uyku perilerini duymuştum ama uyku kedilerini ve onların şehrin tılsımlarından sayıldığını bir takım rastlantılar sayesinde öğrendim. En iyisi baştan anlatayım.

Hafta arası olmasına karşın o akşamüstü de köprü yönüne giden trafiğin giderek çıldırtıcı hale gelmesinden bezip Ayvansaray Balat yönüne direksiyon kırmıştım. Daha fazla çile çekmektense yaklaşık bir saattir yürüyüş temposuyla ilerleyen trafikte kalmış olmanın gerginliğini atlatmak için yolun açılmasını beklemeyi seçmiştim. Balat yönünde ilerlerken göz ucuyla Haliç ve çevresinin akşamüstü sakinliğine bakıyordum. Hangi ara nasıl önüme çıktı göremedim ama gölge gibi aniden belirince çarpmamak için yönümü değiştirip sağ ön tekerlek ile kaldırıma çıktım. Neyse ki kaldırımda kimse yoktu. Çarpmadan durabilmiş olsam da sağ ön lastiği kurtaramadım. Aldığı darbe ile jant yamulmuş ve lastik hızla inivermişti. Trafik keşmekeşinden kurtulayım derken doluya tutulmuştum ve öfke içindeydim. Gözümü yoldan ayırmamam gerektiğini bildiğim halde dikkatsizlik ettiğim için aslında kendime kızmış olsam da gölge gibi önüme çıkan o adama patlayıp üzerine yürüdüm. Öfkeyle bağırıp çağırmama rağmen yol kenarında öylece durup olanca sakinliği ile bana bakıyordu. Ne geri adım attı, ne de yanıt verdi. Bir süre sonra avucunun içindeki yavru kediyi fark ettim. Bağırıp çağırmamın bitmesini bekleyip “uzanıp almasam az daha ezilecekti” diyerek kedinin sırtını okşadı. Arkasını dönüp yol kenarı boyunca ağır adımlarla yürüyüp uzaklaştı. Üstü başı dökülüyordu. Sokak serserisi olabilecek yaşın üzerinde görünüyordu. Atlattığım küçük çaplı kaza ve bağırıp çağırmamam yüzünden bir süre sonra etraf kalabalıklaştı. Yol kenarındaki oto tamircilerinden yardım rica ettim. Az ötedeki lastikçinin çırağı ile birlikte patlayan lastiği söktük. Arabayı kilitleyip birlikte lastikçiye gittik. Jantın düzeltilmesi için prese girmesi gerektiğini söyleyip çırak ile bir yere gönderdiler.

20150415_161210Bir süre lastikçide oturmayı denedim ama atlattığım kaza yüzünden yüreğim kalkmıştı, duramadım. Az daha o gölge gibi adamı ezip ikimizin de başına iş açacaktım. Olabilecek kötü senaryoları düşündükçe sıkıntım arttı. Temiz hava alıp sakinleşmek istedim.  Akşamın serinliği çöküyordu, arabama uğrayıp ceketimi aldım. Caddeye açılan sokağın başında az önce kaza yapmama neden olan adam kaldırım kenarında oturmuş elindeki kedinin sırtını okşuyor, sanki ona bir şeyler anlatıyordu. Sokağın içinde birkaç kedi daha salına salına dolaşıyordu. Uyku kedileri ile tanışıklığım işte orada başladı. Tanıştığımda henüz onların uyku kedileri olduğunu bilmiyordum. Ancak yanında hazır kedi maması bulunduran her kedi sever gibi arabamın bagajında bulunan hazır kedi maması paketini alıp sokağın başına geldim. Kedileri çağırdım ama gelen olmadı. Kaldırım üzerinde birkaç yere mama öbekleri bıraktım. Önce biraz çekinseler de yavruların atikliği diğerlerini de cesaretlendirdi. Kuru mamaya ilgi gösterseler de yanlarına yaklaşmama pek fırsat vermiyorlardı. Kaldırımda kediler ile oyalanırken az önce kaza yapmama yol açan adamın yine gölge gibi belirip yerdeki kuru mamaları ayağıyla ezip dağıttığına şahit oldum. Bir yandan da “olmaz, olmaz” diye söyleniyordu. Mahallenin delisi olduğunu düşündüğüm için bulaşmak istemesem de adam elimdeki kuru mama torbasına uzanınca tavır almak zorunda kaldım. Elini tuttum, diğer elimle omzunu hafifçe ittirip duvara yasladım. Karşı hamle beklememe karşın yine aynı donuk ifade ve tavırla öylece durdu. “Bela mısın be adam? Ne istiyorsun benden?” diye söylendim. Ellerimi indirince dizlerini büküp duvara sırtını verdi ve çömeldi. Kediler hemen yanına sokuldu. Onları sevip okşamaya başladı.

- Hazır kuru mama yiyince kabız oluyor çıkaramıyorlar. Kaç tanesi o mamalar yüzünden telef oldu. Normal senin benim yediğim ne varsa önlerine koy yerler. Kuru ekmek hatta zeytin bile yerler. Onlar buranın kedileri, insana sokağa alışkındır. Karınlarını bir şekilde doyururlar, mahalleli onlara bakar.

- Öyle söylesene, ne bileyim?

- Zaten zavallıların başlarına gelmeyen kalmadı. Yine iyi dayanıyorlar. Yüzyılların mahallesi  öyle bir dağıldı ki kimse kalmadı. Gidenler kedilerini yanlarında götürseler de çoğu dönüp geri geldi. İnsanı azalıyor, için için mahalle kuruyor olsa da kediler ayrılmadılar buradan.

Açıklama isteyince kentsel dönüşüm ve mutenalaştırma adı altında Ayvansaray ve Sulukule bölgesinin yıkılıp yeniden yapıldığını, başta romanlar olmak üzere bölgenin eski sahiplerinin şehrin çok uzağına Taşoluk bölgesine gönderildiğini anlattı.

- Yüzyıllardır burada yaşayan insanları bir şekilde ikna ettiler, büyük kısmını uzaklaştırsalar da kediler gitmedi. Sayıları gün gün azalıyor olsa da buradalar. İnsanlar şu kediler kadar bile direnmedi, hemen teslim oldu.

- Sen de gitmemişsin.

“Gidemezdim” dedi. Sonra sessizce sokulan grili beyazlı kediyi kucağına aldı. Kafasını kaldırmadan kendi kendine konuşur gibi anlatmaya başladı. Tamir için yardım edenler az önceki kazayı ve neden olan adamı işaret edip “hafiften sıyırmış görünse de zararsızdır” demeseler dinlemeyecektim. Anlattıkları da ilginç görünüyordu.

20150415_161448Söylediğine göre yıllar önce okuyabilmek için geldiği İstanbul’da kalacak yer arayıp Balat’ta bir göz odada kalmaya başlamış. Üniversitenin öğrenci olayları nedeniyle karışık olduğu dönemde boykot günlerinde okula gitmeyip mahalleliye kömür taşımış, odun kırmış, bakkal alışverişini yapmış. Velhasıl sevdirmiş kendini. Bir akşam komşu evde çıkan küçük çaplı yangına müdahale edip fenalık geçiren ev sahibesini sırtında dışarı taşıdığını gören mahalle sakinleri delikanlıyı sahiplenmiş. O günden sonra kurtardığı kadının evlatlığı gibi olmuş. Aslında kadının mahalleli ile arası yokmuş. O küçücük derme çatma evde sayısını kendi bile unuttuğu kedileri ile yaşarmış. Bizimki onun yanına sığınıp kedilerinden biri gibi olmuş. Yıllar geçmiş ama üniversiteyi bitirememiş.

- Düzenli çalışabilen, aklı başında biri değildim. Hiç olamadım. Dikkatim kolay dağılırdı. Hayatımda hep bir şeyler eksikti. Bölüm değiştirmeyi bile denedim. Zamanla ne aradığımı da unuttum. Beklenti olmayınca insanın sıkıntısı da az oluyormuş.

- İşe girip çalışmayı denemediniz mi?

- Dedim ya bir şeyler hep ters ya da eksikti. Şehrin keşmekeşi de insanı ürkek yapıyor. Öyle tembel biri değildim ama kalabalık ortamlarda tedirginliğim artıyor dikkatim dağılıyordu. Bu mahallenin dinginliği ve sakinliği ile iyi geldiğini görüp ses çıkarmadım. Zamanla kaldığım evin kedilerinden biri gibi oldum. Mahallenin yoksulluğuna rağmen kediler sorunsuz yaşıyorsa bana da yer vardır diye düşünüp arayışa girmedim.

Bu arada sevip okşadığı kedi kucağında uyumaya başlamıştı. Keyifli uyuyan her kedi gibi makara çeken hırıltılı nefesi uzaktan bile duyuluyordu. Ailesinin merak edip etmediğini sorunca kalabalık bir ailesi olduğunu, ailenin erkeklerinin otoriteye boyun eğip kendinden küçükleri ezmeye hevesli bir yanı ezik bir yanı öfkeli tiplerden olduğunu, kadınlarının ise neden olduğunu bilmedikleri bir suçluluk duygusunun ezikliği içinde sesini çıkarmadan yaşayan sıradan bir ailesi olduğunu, dönmeyi hiç düşünmediğini anlattı. Evlilik ile ilgili soruma mahallelinin hayırlı kısmet bulup evlendirmek istemiş olmasına karşın ürküp yanaşmadığı, kısmetinin böyle olduğu, bu duruma rıza gösterdiği yanıtını verdi.  Ev sahibesi kadın yaşlanıp elden ayaktan kesilmeye yüz tutunca oğlu gibi bildiği bizimkine kedilere bakmak şartıyla tek mal varlığı olan evini miras olarak bırakmış. Bizimki analığının ölümünden sonra o evde yaşamayı sürdürmüş. Ancak herhangi bir geliri olmayınca diğer evler ile birlikte kendi evinin de kentsel dönüşüm ile yıkılmasına engel olamamış.

- Evi elimden alıp çok uzaklarda apartman dairesi verdiler. Bir de üstüne borçlandırmaya kalktılar. Ancak bankalar benim gibi birine kredi vermek istemedi.  Günahını almayım ama yardım edeceğini söyleyen bir avukat yüzünden üç beş kuruş para verip evi elimden aldılar. Verdikleri para hızla eriyip gitti, kediler ile birlikte sokakta kaldım. Ama analığıma sözümü tuttum, ne olursa olsun onları bırakmadım.

- Şimdi nerede kalıyorsunuz?

- Orada, burada, çok soğuk günlerde terk edilen yıkımı bekleyen evlerde kalıyorum. Dedim ya mahallenin kedisi gibi oldum. Onlar neredeyse ben de yanlarındayım. Mahalleli de bilir benim bu hallerimi, bulaşmazlar.

- Onca yıkımdan sonra buralar yaşanır yerler olmaktan çıkmış görünüyor. Pek kimse de kalmamış. Kedileri de alıp daha uygun bir ortama gitseydiniz.

- Gidemezdim. Analığıma sözüm vardı. Uyku kedilerini bırakamazdım.

20150415_165131Durumumun dışarıdan komik göründüğünün farkındaydım. Balat’ta sokağın kenarında kaldırıma oturmuş hafiften sıyırmış bir mahalleliyle konuşuyordum. Bu arada sarılı beyazlı irice bir kedi de benim kucağıma çıkıp yerleşmiş, bir iki yalandıktan sonra miskin miskin uyumaya başlamıştı. Sonuçta herhangi bir gün akşamüstü eve gidiyorum diye yola çıkmıştım ve şimdi mahallenin kedicisi ile birlikte kaldırım kenarında oturmuş kucağımızda uyuklayan kediler eşliğinde laflar haldeydim. Laf arasında birkaç kez sözünü ettiği “uyku kedilerinin” ne olduğunu sorunca başlangıçta hiç inandırıcı gelmeyen bir şeyler anlatmaya başladı.  Neymiş bu kediler mahalle kadar eskiymiş, kuşaklar boyu sur içinde burada yaşarlarmış, hep var ola gelmişler. Evini açıp onu evlatlık eden analığının anlattığına göre şehrin sur içinde sınırlı olduğu dönemde bu kediler tılsımlı kabul edilirmiş. Bölgenin Rumları giderken kedileri de analığına emanet etmişler. Tılsım bozulmasın diye kedileri hep bir sahiplenen koruyan olurmuş. En son bizimki bakıp besliyormuş.

- Neymiş bu kedilerin tılsımı?

- Dedim ya onlar bildiğin kedilerden değil. Onlar uyku kedileri.

- Nasıl yani?

- Söylenceye göre onlar olmazsa şehrin sakinleri doğru dürüst uyku uyuyamaz şehrin uykusu bozulurmuş. Sinirler gerilir, yorgunluklar artar, bir gün önceki kırgınlık ve kızgınlıklar unutulmaz, şehrin huzuru kaçarmış.

Tamam dedim içimden. Şimdi oldu. Tırlatmaya az kaldı. O ise anlatılanlara pek inanmadığımı hissetmiş gibi eliyle kucağımda uyuyan kediyi gösterip kucağında uyuyan bir kedi olan insanın kısa süreliğine bile olsa sıkıntılarından uzaklaşıp rahatlayacağından söz etti. Gerçekten biraz da muhabbetin etkisi ile trafik keşmekeşi üstüne binen kaza stresini unutmuş kucağımda uyuyan kedinin sırtını okşayıp ilgiyle adamı dinliyordum. En sinirli, öfkeli adamı bile yatıştırmayı başardıklarından söz etti. Günün önemli bir kısmını uykuda geçirdiğimizi uykunun hakkını veremeyenlerin kendileri ve başkaları için sorun olacağını, iyi ve derin uykunun şart olduğunu, bunun için kedilerin tılsımına gerek olduğunu vurguladı.

- İyi de uykuların yetersiz olması nasıl bir sorun yaratıyor? Sonuçta şehrin her yerinde bu kediler yok ve birileri yeterince uyuyamıyor olabilir. Uykular neden bu kadar önemli?

- Önemli olmaz olur mu? Gündüz ne yaşarsak yaşayalım, unutmak istediklerimizi, aklımızdan çıkarmak, düşünmek istemediklerimizi derin bir uykuyla sileriz. Analığım “sıkıntıları uykunun değirmenin öğütürüz” derdi. Uykunun değirmenini döndürenin ne olduğunu bilemem ama kediler olmadan bir şeylerin eksik olduğuna ben de inanıyorum. Uykular olmayınca insanın huyu suyu da değişiyor. Sıkıntılarının kıskacında öfke içinde yaşayan, nerede kime patlayacağı belli olmayan insanları boşuna mı daha sık görüyoruz? Sayıları gün gün azalsa ve belediye ekiplerince buradan gönderilmeye çalışılsa da uyku kedileri en azından bu mahallenin huzuru için burada kalmalı, öyle hazır mama değil, birlikte yaşadığı insanların yediklerinden yemeli. Analığıma sözüm var onlardan ayrılamam. Biri onlara bakmalı.

Bu sözleri öyle inanarak söylemişti ki sesini yükseltmek zorunda kalmış kucağında kedi de sese uyanmış geriniyordu. Kedinin ağzını iyice açarak esnemesinden etkilenip  ikimiz de esneyince birbirimize bakıp güldük.

20150415_164529Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Lastikçi çırağı lastiğin ve jantın tamir olduğunu haber verene kadar az önce yaşanan onca can sıkıcı olayın aklımdan çıkıp gitmiş olduğunu fark ettim. Kucağımdaki kedi öyle derin uyuyordu ki uyandırmaya kıyamayıp bir süre daha kaldırım üzerinde oturmayı sürdürdüm. Kaldırım kenarında geçen süre içinde onca sövüp saymama karşın bizimki ne kaza sonrası bağırıp çağırmamı, ne de az önceki kuru mama yüzünden yaşanan gerginliği umursamıştı. “Direksiyonu kırmasam az daha arabamın altında kalacaktın, daha dikkatli olmalısın” dediğimde de cevap vermeyip kafasını sallamakla yetindi.

Kucağındaki kediyle birlikte ayağa kalktı. Arkasını dönüp sokağın içine doğru yürümeye başladı. Kediler de onu takip ediyordu. Arkasından seslenip adını sordum dönüp cevap vermedi. Öylece yürüyüp uzaklaştı. Köşeyi dönünce sokağa düşen gölgesini izledim bir süre, sonra o da kayboldu. Lastikçide konuştuğum kişi hakkında bilgi istedim pek fazla bir şey bilmiyorlardı. “Mahallenin delisidir ama zararsızdır” dan öte bir şey anlatmadılar. Yaşadıklarım, o gölge gibi adamın anlattıkları, “uyku kedileri” kafamı karıştırmıştı. Lastikçideki işim bitince yola koyuldum. Birkaç yüz metre gitmeden ilk ışıklarda kırmızı ışığa rağmen geçmeye çalışan arabanın şoförünün çalınan kornalara sunturlu küfür savurması ile şehrin gerçek yüzüyle karşılaştım. Adam arkasından edilen onca küfür ve çalınan kornaya aldırmadan söylenerek yoluna devam etti.

Uyku kedileri ile tanışıklığım işte böyle sıradan ancak bir o kadar da garip bir olayla başladı. O gölge gibi belirip kaybolan adamı bir daha görmedim. Ancak o günden beri fırsat buldukça artan yemekleri toplayıp Ayvansaray ve Balat’ta sokak içlerine bırakmaktan da kendimi alamıyorum. Dürüst olmak gerekirse tüm bunların mantıklı bir açıklaması da yok. Ama ne zaman o kedileri bulup yemeklerini bıraksam, bir ikisinin sırtını okşasam o gece diğerlerinden çok daha iyi uyuyorum.

Her neyse; Hani merak eder uyku kedileri de neymiş diye yolunuz Ayvansaray bölgesine düşerse evden kediler için yiyecek bir şeyler götürmeyi ihmal etmeyin. Hem belki; uyku kedilerinin tılsımı size de iyi gelir. Bir de, sokak aralarında gölge gibi pejmürde görünüşlü biriyle karşılaşırsanız korkmayın, zararsızdır.

Hatta, belki size de anlatacakları vardır…

Mehmet Uhri