Archive for Eylül, 2014

Yıldızların Yalnızlığı

Salı, Eylül 16th, 2014

dsc09948O sıcak yaz gecesinde hastanenin yoğun temposundan bir süre uzaklaşıp soluklanabilmek için bahçeye çıkmasam o yalnız ve yaşlı bilge adamın farkına bile varmayacaktım. Hastane bahçesinin hayli karanlık bir yerinde altında pijaması üstünde yakası boğazına kadar iliklenmiş çizgili gömleğiyle  oturmuş sessizce gökyüzüne bakıyordu. Yaklaştığımı görünce üzerimdeki önlükten tedirgin olup kendini toparlamaya çalıştı. Elimle sakin olmasını işaret edip oturduğu bankın diğer ucuna iliştim. Bir süre ben de onun yaptığını yapıp karanlık gökyüzüne baktım. Günün yorgunluğu üzerimden akıyordu. Göz ucuyla bankın diğer ucunda oturan yaşlıca hastamızı inceledim. Sakal tıraşı olurken çenesini ve yanağını kesmiş, kesilen yerlere kağıt mendil parçası yapıştırmıştı. Gece yarısını geçmiş olmanın verdiği yorgunlukla pansuman için servise davet etmek aklımdan geçse bile sesimi çıkarmadım. Parmağımla yüzünü işaret edip geçmiş olsun dediğimde de hastanede yatttığı için söylediğimi sandı. Pek konuşası yoktu. Bankta kaykılıp gökyüzüne bakmayı sürdürdüm. Gecelerin hızla serinlediği sonbaharı koklayan yaz akşamlarından birindeydik. Esinti ile ürperince hastamıza havanın serinlediğini üşümemesi gerektiğini söyleyip birlikte kalkmayı teklif ettim.

- Sen git doktor bey. Hastaların seni bekler. Benim acelem yok. Gideceğim yer belli. Uyku da tutmuyor. Bir süre daha kalıp göğe bakacağım.

- Sahi geldiğimden beri karanlık gökyüzüne bakıyorsunuz. Hayırdır?

- Sen buna karanlık mı diyorsun, doktor bey? Etraf öyle aydınlık ki çocukluğumun göğündeki yıldızları seçemiyorum. Birkaç parlak yıldız dışında sanırsın bütün yıldızlar çekip gitmiş.

- Rafakatçin varsa haber vereyim soğuktan koruyacak hırka filan getirsin.

- Yok doktor bey. Hiç kimsem yok. Hepsi geçip gitti. Öyle bir yalnızlık işte bana kalan. İnsana en büyük cezanın yalnız bırakmak olduğunu eskiler bilmiş de hapishaneler yapmışlar ya yalnızlığım da benim cezam. Üstelik suçumun ne olduğunu bile bilmiyorum. Bu yaştan sonra ceza çeker gibi yaşamak varmış.

- Koğuşta arkadaş edinmedin mi?

- Bir keresinde arkadaşım oldu. Hastaneden çıktıktan sonra bir iki kere görüştük. Ama çok yaşamadı, garibim. Ölünce, benim yüzümden onu mu cezalandırdılar diye düşünüp kendimi suçladım. Hastanede arkadaş edinmeye çekinir oldum. Zaten konuşkan sıcak biri değildim. Kitaplarıyla haşır neşir olmayı seven öyle sıradan biriyim işte.

dsc09596

Biraz sorgulayınca çocukken ailesi ile birlikte Anadolu kırsalından şehre göç edenlerden olduğunu demiryollarında işçi olarak çalışıp emekli olduğunu eşinin birkaç yıl önce kanserden öldüğünü çok istemelerine karşın çocuklarının olmadığını anlattı.

- Kimin kimsen olmayınca başka türlü yalnızlaşıyorsun. İş yerinde gececi çalışmadan kalan alışkanlıkla gündüzleri uyur geceleri otururum. Bu da benim yalnızlığım. Koğuştakileri rahatsız etmemek için geceleri bahçede vakit geçiriyorum. Çocukluğumun yıldızlı gökyüzüne hasret öylece bekliyorum.

- Gökyüzüne bakmakla vakit geçiyorsa iyi. Televizyona filan baksaydın.

Bu sözler üzerine yüzünde acı bir tebessüm belirdi. Uzaktan gelen zayıf ışık yüzünün derin kırışıklıklarında gölgeler oluşturuyordu.

- Alıştım artık. Yalnız olmak ürkütmüyor. Köyümüzde bir yaşlı kadın vardı. Çocukları toplar geceleri gökyüzünü anlatırdı. “Bakacaksan gökyüzüne bakacaksın. Oraya bakmazsan ne olduğunu kim olduğunu tarif etmede zorlanırsın” derdi. O zaman ne demek istediğini anlamazdım. Şehre gelip gecelerin aydınlığından yıldızların çoğunu seçemez hale gelince ne demek istediğini anladım. Yıldızları kainatı görüp kendini nokta kadar hissetmezsen, bunca aydınlıkta yaşayan şehirliler gibi kendini pek bir önemseyen şişkin tiplerden oluveriyor kendinden başka kimseyi beğenmiyorsun.

- Nasıl? Anlamadım. Yıldızları görmeyince kendini beğenmiş mi oluyor insan?

- Üstüne alınma ama biraz öyle. Her taraf bu kadar aydınlık olunca insan, karanlığı görmez oluyor, ışığın aydınlattığı ne varsa ona bakıyor. Kendi de aydınlıkta olduğu için başkalarının gözünde nasıl göründüğüne daha çok önem veriyor. Herkes böyle yapınca  vitrindeymiş gibi yaşayan şişik tiplerden geçilmiyor. Senin televizyon dediğine de o yüzden bakmıyorum. Baksam ben de normali böyle herhalde diye düşüneceğim.

- Peki ya karanlık? Karanlık senin için ne ifade ediyor?

- Şu göğe baktığında aslında aydınlığın geçici, kalıcı olanın ise karanlık olduğunu görürsün. Evreni ve o evrende önemsiz bir nokta bile olmadığını anlar kendine sığınır, kendine dönersin. Ancak o zaman hayat dinginleşir, öyle şehirliler gibi ne aradığını bilmeden telaş içinde oradan oraya koşturmazsın. Okuduğum kadarıyla dinler de böyle bir şey anlatıyor.

- Ama bu seni daha da yalnızlaştırmıyor mu?

- Dedim ya alıştım. Hem yalnızlık dediğin de çeşit çeşit. Birileri seni hapse kapatır yalnız olursun. Gezegenler böyledir güneşin çevresinde hapistir, volta atar durur, kendi ışığın olmadığın için onun bunun ışığı ile bir görünür bir kaybolursun. Veya tanımadığın anlamadığın insanların arasında konuşacak görüşecek birini bulamaz kalabalıkta yalnız olursun. Yıldızların yalnızlığı böyledir. Kendince parlak belki biraz göz kamaştırıcı ama yalnız. Benim aradığım ise göktaşı gibi bir yalnızlık. Gittiğim yeri bilmeden kendi içime dönüp kimseye görünmeden bağlanmadan yalnız olmak ve zamanı geldiğinde kayan yıldız gibi kül olup yeryüzüne karışmak. Şunun şurasında fazla zamanım da kalmadı. Yolun sonundayım. Şurada oturup yıldızların yalnızlığıyla avunuyor kayan yıldızlardan biri gibi geçip gitmeyi bekliyorum. Hadi siz işinizin başına dönün. Biraz daha oturur sonra odama giderim. Merak etmeyin.

Bu sözlerden sonra susup gecenin karanlığında göğe bakmayı sürdürdü. Birkaç saat sonra tekrar bahçeye çıktığımda tan yerinin aydınlığı göğü laciverte döndürmüştü. Görülebilen birkaç yıldız da artık seçilemiyordu. Bank boştu.

dsc09945

Ertesi gün akşam üstüne doğru hastane bahçesinde bir kez daha karşılaştık. Aynı kıyafet ile bankta yalnız başına oturuyordu. Onu bir daha görmedim. Günlerin yoğunluğu içinde hastamızı unutmuştum. Birkaç ay kadar sonraki nöbette yine kısa bir bahçe kaçamağı yaptığımda ayaklarım beni oturduğumuz banka götürdü. Bahçede kimse yoktu. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktığımda onu ve yaptığımız muhabbeti hatırladım. İrice bir yıldız kaydı ve hızla kayboldu. Kalkıp gidesim yoktu. Karanlığın içinden sessizce grili siyahlı bir kedi yaklaştı. Durup bir süre bana baktı. Çağırdım gelmedi. Arkasını dönüp karanlığın içinde kayboldu. Gecenin serinliğinde garip bir yalnızlık hissetim. Orada daha fazla duramadım. Hastane binasına geri dönerken uzaklardan yaklaşmakta olan ambulansın siren sesleri işitiliyordu…

Dr. Mehmet Uhri

Not: Üzerlerine tıklayarak fotoğrafların orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz.

Bozkırın Dikeni

Salı, Eylül 9th, 2014

dsc09968

“Vızıltısı yetmezmiş gibi öylesine hoyrat çalışıyorlar ki, dayanılır gibi değil. Kelebeklerin nezaketi arılarda hiç yok. Al işte yine geldi bir yandan çiçeklerimi emiyor bir yandan da polenlerimi topluyor. Yahu bir izin alsaydın” diye söylendi bozkır dikeni. Arı ise duymazlıktan gelip işini yapmayı sürdürdü. Diken daha da içerleyip söylenmeye başlayınca arı ayaklarıyla polen toplamaya devam ederken kafasını kaldırıp dikene baktı.

- Beni buraya getiren senin kokun, özün. Davet etmedim diyemezsin. Bu dağ başında her yer sararmış kurumuşken açan çiçeklerinden başka nereye gideyim. Benim işim bu. İşçiyim, kafamı kaldırmadan çalışmalı çiçek özü ve polen taşımalıyım.

- İyi de, nereye girip çıktığına hangi çiçeğe uğradığına, canını yakıp yakmadığına baksana. Polenleri çıkarabilmek için daha açmamış çiçeklerimi de zedeliyorsun. Yarın onlar açmazsa hangi çiçeğe gideceksin.

- Yarın yok, bugün bitmesi gereken işler var. Dedim ya işçi arıyım. Koku nereden gelirse oraya gider gücüm yettiğince topladıklarımı kovana taşırım. Neden böyledir, başka yapacak iş yok mudur bilmem, sormam da. Sorgulayan olursa hemen kovandan atarlar. Atıldın mı; gidecek yerin de olmaz bir örümceğe veya kuşa yem olur gidersin. Yani yaşayabilmem için çalışmam gerekiyor. Hem kuruyan yapraklarına ve sertleşen dikenlerine bakılırsa senin de vaden dolmak üzere. Ben de uğramasam yüzüne bakan olmayacak. Huysuzluk etme de şurada işimi yapayım.

dsc09969

Bozkır dikeni kuruyan yapraklarına ve gövdesine bakıp iç çekti. Dağ başında bozkırın ortasında çiçeğin böceğin bile kolay yaşayamadığı bir yerde yaşamak kimselere görünmeden kuruyup gidip seneye tekrar aynı yerde yeşermek zorunda olduğu kendince sıkıcı hayat döngüsünden söz etti. Arı ise 5-6 haftalık kısacık ömrünü, çalışarak sadece çalışarak geçirmek zorunda olduğunu bu sürede peteklere bal yetiştirmek ve kraliçe arıya polen götürmek zorunda olduğunu anlatıp haline şükretmesini söyledi.

- Neden şükredecek mişim?

- Sen hiç olmazsa baharda yine yeryüzüne çıkıp kendini gösterebiliyorsun. Benim öyle bir şansım yok. Görüp göreceğim birkaç yabani çiçek ve burada bozkırın ortasında “has topuz” diye adlandırılan sen varsın. Benim dünyam bu kadar. Ötesine kafa yormaya ne niyetim ne de zamanım var.

- Uçup başka bir yere, kovana gidemez misin?

- Gideni almazlar ki. Kurallar önceden belirlenmiş. Değiştiremiyorsun. Hem zaten senin çiçeklerinden bal çıkabileceğini bilmeseler dağın başına bozkıra insanoğlu getirip kovanlarını yerleştirmezdi.

- Anlamadım. Ben burada yetiştiğim için mi sen buralardasın?

- Şu kuru dikenli kaz kafan anca anlamaya başladı. Sen beni misafirden sayıyorsun ama aslında ikimiz de misafiriz. Sen burada ben ise bazen kovanda bazen de buralarda. Üstelik öyle bir misafirlik ki; ne sen buradan gidebilirsin ne de ben. Uzaktan bakınca ev sahibi sanırlar.

- Peki ya kovanları buralara dağ başına taşıyan insanoğlu. O da mı misafir?

- Onlar, kendini ev sahibi sanıyor. Ama bence o da misafir. O gider başkası gelir, aynı işi aynı şekilde yapar. Sonuçta yaptığı bir damak tadıdır. Herşey gibi geçer gider.

dsc09964

Bozkır dikeninin kafası iyice karışmıştı. Kökleri yüzünden arılar ve insanlar gibi özgürce bir yerlere gidemediği için kendini şanssız hissettiğini düşündü. Arı ile göz göze geldikleri bir anda “Neden çekip gitmiyorlar. Siz arıları ve insanları burada tutan, bu anlamsız telaş içinde çalıştıran nedir?” diye sordu. Arı kısacık ömründe cevaplaması zor sorular sorduğunu ama bu soruyu kraliçe arıya ileteceğini söyleyerek yükünü almış halde uzaklaştı.

Gün geceye devrilip yıldızlar belirirken diken, heyecanla sabah olmasını ve kraliçe arıdan gelecek yanıtı bekliyordu. Gökyüzünün karanlığında birer topuz dikeni gibi görünen yıldızlara bakıp sorusunu onlar da yöneltir. “Sizi orada tutan, her gece ışımaya zorlayan nedir? Neden çekip gitmiyorsunuz? Diye seslendi. Uzunca bir sessizlikten sonra kayan bir yıldız belirdi ve karanlıkta hızla kayboldu.

Günün ağarması ile arılar işe koyulur. Bozkır dikeni heyecanla beklese de gelenler arasında bizimki yoktur. Bir süre sonra dayanamayıp gelen arılardan birine önceki gün ziyaretine gelen arıyı sorar. Kraliçe arıyla görüşmesinden sonra ceza aldığını, kovandan çıkmama ve kovan güvenliğini sağlamakla görevlendirildiğini bir daha gün yüzüne çıkmasının zor olduğu yanıtını alır. Ona “yanıtı öğrenebilmiş mi?” diye sormasını ve alacağı yanıtı merak ettiğini söyleyip arıdan ricada bulunur. Bal arısı yanıt vermeden uzaklaşır.

Bozkır dikeni kurumakta olan gövdesinin rüzgarda çatırdamasına karşın dik durmaya çalışarak gece boyunca sabırla güneşin doğmasını bekler. O gece kayan yıldızların çokluğu dikkatini çekse de gökyüzü her zamanki suskunluğundadır. Sabah olunca heyecanı artar. Yaklaşan arıyı tanır ve “bizimkini görebildin mi? Ne dedi?” diye sorar. Arının yüzü asıktır. “Gördüm. Seninle konuşup kafamı karıştırmamalıymışım” der. Diken “kraliçe arının yanıtını öğrenebildin mi? Diye üsteler. Arı uzaklaşırken “Kelebeklere bakacakmışsın. Onlar hiç soru sormazmış. Söyle o bozkırın dikenine kaybedeceği bir şeyler varsa soru sormaktan vazgeçsin dedi “diye seslenerek uzaklaşır.

dsc09753fqq1

Sıcak geçen bir kaç günün ardından sert esen rüzgara daha fazla dayanamayan gövdesinin kırılmasıyla bozkır dikeni toprağa düşer. Yağan yağmurla bir ara kendine gelip toprağa saçılan tohumlarına bakar; “Soracağım işte, aradığım yanıtı bulana kadar soracağım. Ben gideceğim sorularım tohumlarımda yaşayacak, onlar sormaya devam edecek” diye söylenir. Bozkır dikeninin ardından önce kelebekler sonra da arılar gözden kaybolur.  Yaklaşmakta olan kışın sesizliği bozkıra yayılır. Bozkır sert geçecek bir kışa ve sonrasına hazırdır.

Mehmet Uhri

Not: Üzerlerine tıklayarak fotografların orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz.

Unutulmuş Lavanta

Pazartesi, Eylül 1st, 2014

20140817_091911Heybetli duruşuyla ürkütücü görünse de son derece uysal bir köpekti. Kediler dışında kimseyle hırlaştığını görmemiştik. Çalışanlar için hastanenin demirbaşlarındandı. Hastane mutfağından artanlarla karnını doyurur, günün büyük kısmında hastane bahçesinden ayrılmaz, sahibini beklerdi.

Sahibini ise tesadüfen tanımıştım. Soğuk ve yağmurlu bir kış günü hastaneye yetişme telaşındayken arabamın lastiğini değiştirmek zorunda kalınca selam bile verme gereği duymadan yağmura rağmen yardım etmiş lastiği birlikte değiştirmiştik. Sabah ayazında çöp toplayıcısı pejmürde görünümlü birinin yardımıyla yola devam edebilmiştim. Tanışıklığımız böyle başlamıştı. Kılığından ve görünüşünden anlaşılması zor olsa da orta yaşın üzerindeydi. Saçları erken ağaranlardandı. Başlangıçta pek çoğumuz gibi benim de görmezden gelip sessizce uzak durduğum “çöpçü, tinerci, çingene diye ötekileştirdiklerimdendi.

O gün başlayan tanışıklığımız sağlık sorunu olan yakınlarını veya sokak arkadaşını ara sıra hastaneye getirip yardım istemesiyle sürdü. Kendi için hiçbir şey istemezdi. Eli boş da gelmezdi. Hiçbir şey getirmese bir kese kurutulmuş lavanta getirirdi. Bazen “yenge hanıma götürürsün” diye kim bilir hangi parktan topladığı çiçekleri masama bırakırdı. O ve birlikte geldiği arkadaşları hastane ortamında tedirginlik yaratır, anneler koridorlarda oynayan çocuklarını yanlarına çeker herkes biraz kamburunu çıkarıp tespih böceği gibi kendi içine kapanırdı. Açıkçası gelip gitmelerine ses çıkarmadığım için meslektaşlarım tarafından eleştirildiğim de olmuştur. Ama ben ondan çok şey öğrendim.

20140817_091938Görünüşün ne kadar yanıltıcı olabildiğini onu tanıyınca daha iyi anladım. Sevgi dolu, vicdan sahibi ve yürekliydi. Bir arabanın çarpıp yaraladığı o koca köpeği sırtlayıp hastaneye getirmiş yardım etmemiz için çırpınmıştı. Hastaneye hayvan girmesinin yasak olduğu söylenince hayretle bakmış yardım konusunda ısrarcı olmuştu. Binaya girmelerine izin verilmeyince hastane bahçesinde bir şeyler yapmaya çalışmıştık. Cerrah ve ortopedist arkadaşlarım pansuman yapmış yetmeyince veteriner arkadaşımdan yardım istemiştim. Köpek ile günlerce ilgilenmiş, iyileşene kadar yanında kalmış daha sonra da hayat arkadaşı olmuştu.

Az konuşurdu. İşini gücünü bırakıp hastane bahçesinde günlerce köpeğin başını beklemesi çoğumuzun dikkatini çekmişti. Duyarlı bir kaç meslektaşımla dönüşümlü olarak yanına uğrayıp köpeğe mama bahanesiyle ikisine de yiyecek bırakıyorduk. Teşekkür filan etmezdi. Onun için, yardım gerektiren durumlarda yardımcı olmaktan daha doğal bir durum yoktu. Herkesi de kendi gibi bilirdi. O gün lastik değiştirmeme yardımcı olduğunda da teşekkür edip harçlık vermek istemiştim. “Değmez” diyerek arkasını dönüp gitmişti.

Yine bir sabah yiyecek ve birkaç parça giysi bırakmak için uğradığımda köpeğin başında kimseyi göremedim. Merakımdan öğlene doğru tekrar yanlarına gittiğimde bizimki oradaydı ve topladığı lavanta çiçeklerini demet yapıp kurutmaya hazırlıyordu. Sabah nerede olduğunu sorunca belediyenin orada burada diktiği lavantaları kimseye görünmeden toplayabilmek için en uygun saatin sabah alacası olduğunu söyledi.

- Bu yaptığın aslında yasak değil mi?

- Yasak ama kimsenin bu lavantalara göz ucuyla bile baktığı yok. Bitkiye zarar vermeden çiçeklerini topluyorum. Ben toplamasam öylece geçip gidecekler. Gerçi eskiden ektikleri kalıcı lavantaları artık ekmiyorlar. Her sene yeniden ekilen daha gösterişli olanlarını ekiyorlar. Buralarda eski ekilen lavantaları görünce işe koyuldum. Ne de olsa unutulmuş lavanta.

- Lavanta bulamazsanız ne yapıyorsun?

- O zaman mevsimine göre parklardaki çiçekleri toplarız. Olmadı çöpleri karıştırır para eden bir şeyler arar buluruz.

- Zabıta karışmıyor mu?

- Karışmaz olur mu? Canımıza okuyor. Kaç kere karakola götürdüler. Komiser insaflı olmasa iş büyüyecekti. Anlatıyoruz; belediye şehri güzelleştirmek için çabalıyor lavantasına kadar ekip yeşillendiriyor. Ama kimsenin dönüp baktığı yok. Bedava hizmet olunca milletin gözünde değeri yok. O bedava lavantayı toplayıp kurutup paketleyip tezgaha koyuyoruz. Satın aldıkları zaman bir mutlu oluyorlar ki görmelisin.

- Yani onlar için üretilen bir çiçeği onlara satıp iyilik mi yapmış oluyorsun?

- Eh onun gibi bir şey. Paraya pula bu kadar önem verenler sıra kendilerine geldi mi hiç değer vermiyorlar. Kendilerini değersiz bulanlar için belediyenin bedava hizmeti de bir şey ifade etmiyor. Para verip satın almadıkları, sahiplenmedikleri hiçbir şey onlar için değerli değil. Kendi değerlerini de kazandıkları para ile ölçüp onun bunun kazancı ile karşılaştırıyorlar. Bir süre ben de öyle birkaç işte çalıştım, yapamadım. Onlar gibi olmaktan korktum.

- Biraz abartılı olmadı mı?

- Bırak şimdi, doktor. Devlet hastanesinde hizmet bedava diye memnun olmayıp özel hastaneye bir sürü gereksiz para bayılıp kendini iyi hisseden hiç mi hastan olmadı? Alışveriş merkezlerindeki hayvan mağazalarında parayla satılan kedi köpeğe ilgi duyanlar sokak köpeği diye şu zavallı köpeğe başını çevirip bakmadı bile. Onların değersiz bulup görmediği ne varsa allayıp pullayıp onlara satıyor mutlu olmalarını sağlıyorum. Geçimimi sağlayacak kadar kazansam yeter. Milleti de anlamaya çalışmayı uzun süredir bıraktım. Bir işe yaramıyor.

lavvBu arada boş durmuyor, hazırladığı lavanta demetlerinden kuruyanların çiçeklerini ayıklıyordu. Günlerce o kocaman köpeğin yanından ayrılmadı. Yaraları kapanıp ayağa kalkana kadar hep yanındaydı. Günü geldiğinde köpeğin iyileştiğini gitmesi gerektiğini söyledi. Helalleştik. O günden sonra  hep birlikteydiler. Ara sıra hastane yakınlarında köpeği ile gezerken görüyordum. Bazen refüjlerdeki çiçeklerin toplanmış olduğunu gördüğümde hep 0 geliyordu, aklıma. Sonra ne olduysa ortadan kayboldu. Bir iki tanıyanına sordum kimse nerede olduğunu bilmiyordu. “Köpeğimle birlikte çekip gideceğim buralardan” der dururmuş. Tanıyanları gittiğine yormuşlar.

Aradan zaman geçti neredeyse onu ve köpeğini unutmuştuk.  Bir gün, tedavi ettiğimiz köpeği hastane bahçesinde gezinirken gördük. Önce tanımakta zorlandık. Hayli süzülmüş görünüyordu.  Sahibi ortalarda yoktu. Gören de olmamıştı. Köpeğini bizlere emanet etmek için geri döndüğünü bu kez çok daha uzaklara gitmeye niyetlendiğini düşünmeye çalıştık. Zaman geçti köpeğe ve onun yokluğuna alıştık.

20140817_091934O günden beri hastane bahçemizde görünüşü heybetli olsa da uysal bir köpeğimiz var. Adını Lavanta koyduk. Hastanenin kadrolu elemanı gibi oldu. Pek uzaklaşmıyor. Meslektaşlarımdan sahiplenip evine götürmek isteyen oldu ama ikna edemedi. Hastane bahçesinden ayrılmıyor. Sahibinin tedavi ettirip günlerce başında beklediği yere ilişip hüzünlü gözlerle sesini çıkartmadan hastane yolunu gözlüyor.

Hani gün olur yolunuz hastaneye düşer de gözünüze hayli iri kirli beyaz bir köpek ilişirse korkmayın. Unutulmuş lavantaların sahibini bekleyen hüzünlü lavantadır, o.  Zararsızdır…

Dr. Mehmet Uhri

Not: Üzerlerine tıklayarak fotografların orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz.