Archive for Ağustos, 2014

Küçük Bir Erguvan Hikayesi

Pazartesi, Ağustos 18th, 2014

erg1

“Bu ufaklığı sana emanet ediyorum. Benim için çok değerlidir ancak biraz nazlıdır, yer değiştirmeye gelmez. Hep burada pencere önünde kalmalı ve içme suyu ile sulamalısın.” diyerek saksıdaki bitkiyi işret etti. Sözleri ricadan çok emir gibi çıkmıştı. Yılların emektarı klinik şefi hocamız yaş haddi nedeniyle emekli olmuştu. Eşyalarını toplamasına ve odasını boşaltmasına yardımcı oluyordum. Saksıdaki bitki hayli cılız görünüyordu. Bir karış boyu yuvarlak yapraklarıyla saksıyı dolduramamış bitkiyi gösterip çiçek açıp açmadığını sordum. Erguvanı tanımadığım için serzenişte bulundu. Saksıyı dikkatlice eline aldı, toprağını ayıkladı. Dizlerinin üzerine koyup yapraklarını okşadı ve anlatmaya başladı;

-Bir hastam yoğurt kasesi içinde filizlenmiş haliyle teslim etmiş, pencere önünde tutmamı ve sulamayı ihmal etmememi ısrarla vurgulamıştı. Başlangıçta filizlenmiş fasulyeyi andırsa da zamanla şeklini bulmuştu. Meğer erguvan yavaş büyürmüş. Yerini sevse bile gövdesi kalınlaşmadan yaprağa gitmez sabırla güçlü gövdesi olana kadar beklermiş. Emeklilik günü yaklaşınca hastane bahçıvanından bahçeye ekmesini istedim ama birkaç yıl daha saksıda beklemesi gerekiyormuş. O nedenle burada kalmasını ve ona bakmanı rica ediyorum.

- Erguvanı bir hastanızın getirdiğini söylemiştiniz. Genellikle daha bilinen çiçekli bitkilerin hediye edilmesine alışkınız. Erguvan sevdiğinizi bilecek kadar sizi iyi tanıyan bir hastanız olmalı.

- Öyle tanıdığım biri değildi. Başta ben de anlam verememiştim. Saksıdaki erguvanın öyküsü hanımefendinin yolda baygın bulunup komşularının yardımıyla hastaneye getirilmesiyle başladı. Kadıncağız hastaneye getirildiğinde baygındı. Bir motosikletlinin karşıdan karşıya geçerken çarpmış olduğu yönünde doğrulatamadığımız bilgiye sahip olsak da belirgin yara bere görünmüyordu. Yakınlarına ulaşamadığımız için hastaneye getiren komşularından önceki hastalıkları ve kullandığı ilaçları hakkında bilgi almaya çalıştık. Ancak tatmin edici bilgiye ulaşamadık. Hayati fonksiyonları yerinde olsa da hastamız iki güne yakın bilinci kapalı halde yoğun bakımda izlendikten sonra gözlerini açtı. İlerlemiş yaşı yüzündeki derin kırışıklıklar ve solgun benzine karşın pırıl pırıl bir çift mavi göz ile bizleri şaşkın bakışlarla izliyordu. Konuşmaya başlayınca gerçekten de bir motosikletliden kaçmaya çalışırken ayağının takılıp düştüğünü sonrasını hatırlamadığını öğrendik. İki gündür bilinci kapalı yatmakta olduğunu öğrenince hemen doğrulup gitmeye kalktı. Eve gitmesi gerektiğini sorun olursa yine geleceğini söylese de bırakmadık. İncelemelerin henüz bitmediğini, beyinde geçici damar tıkanıklığı olabileceğinden ve daha ciddi bir atak geçirme riskinin yüksek olduğundan endişe ettiğimizi, yakınlarına haber verebileceğimizi söyleyip sakinleştirmeye çalıştık. Kimi kimsesi olmadığını, genç yaşta kızlarını birkaç yıl önce de eşini kaybetmiş acılı bir ailenin kalan son ferdi olduğunu öğrendik.

erg3

Hocamız saksıyı kucağından bırakmadan hanımefendinin rahmetli eşinin başlattığı tohumdan erguvan filizlendirme uğraşını vefatından sonra sürdürmeye çalıştığını, saksılardaki erguvanların sudaki klordan bile etkilendiği için terasta biriktirdiği yağmur sularıyla suladığını bu nedenle evine gitmesi gerektiğini anlattı. Komşularından yardım isteyip sulama krizini gidersek de cep telefonu ile çekilen fotoğraflarla saksılardaki erguvanların görüntülerini görmeden hastasının rahatlamadığını anlattı. Konu giderek ilginçleşiyordu. Hocamız saksıyı özenle yerine yerleştirirken ailenin yaşadığı trajediyi ve o küçücük saksının onlar için anlamını aktarmayı sürdürdü;

- Özene bezene yetiştirdikleri hayat dolu kızlarını okul arkadaşlarıyla gittikleri bir gezide trafik kazasında yitirmişler. “Tonlarca kömür yüklü aptal bir kamyonun altında kaldı güzeller güzeli kızım” diye ağladığını hatırlarım. Serviste herkes acılı anneyi tanımış ve çok sevmişti. Evinde sulanmayı bekleyen erguvan filizlerini ise kızının mezarındaki erguvan ağacının tohumlarından yetiştiriyorlarmış. Kızlarının ölümüyle sarsıldıkları yetmemiş yakınlarda şehir içinde defin için mezar yeri bulunamayınca babaannesinin Eyüp Sultan mezarlığındaki mezarına defnetmişler. Kızlarını defnettikten birkaç hafta sonra mezarın başucundaki erguvan ağacının çiçeğe durduğunu gören acılı aile kızlarının kendilerini bırakmak istemediğine yorup erguvan çiçekleriyle o canlı ışıltılı yüzünü göstermeye çabaladığını düşünmüşler. Kadının dediğine göre mezar ziyareti zamanla erguvan ağacıyla dertleşmeye dönüşmüş.

- Bu erguvan filizi o ağacın tohumlarından mı?

- Evet. Acılı baba kendine uğraş olarak her yaz kızının mezarındaki erguvan ağacından topladığı tohumları kışa doğru saksılarda yetiştirmeye çabalıyormuş. Onun ölümünden sonra görevi eşi devralmış. Söylemesi kolay gelse de tohumları filizlendirmek hiç de kolay değilmiş. Başlangıçta çok zorlanmışlar.

- İyi de yetiştirdikleri erguvanları ne yapıyorlarmış?

- Getirip bana emanet ettikleri gibi kızlarının arkadaşlarına ve tanıdıklarına verip erguvan ağacının ruhunda yaşattıkları kızlarını farklı mekan ve coğrafyalarda gezip tozmasını sağladıklarını düşünüyorlarmış. Yaş itibariyle yorucu ve hayli zahmetli bir iş yapmakta olduğunu söyleyince eliyle beni susturmuş “kızım hayat doluydu. Gezip tozmayı çok severdi. Ağacın tohumlarıyla yeniden hayat bulup gittiği yerlerin rüzgarına güneşine karışmayı dilediğine, yeryüzünden ayrılmak istemediğine inandık. Yıllardır yaz aylarında topladığımız tohumları sonbaharda filizlendirmeye uğraşıyor, iyice serpilenleri gittiğim yerlere kızım için ekiyorum. Kızımın her bahar yüzünü göstermek için erguvan çiçekleriyle yeryüzüne döneceğine inanmak ikimize de iyi gelmişti. Başlangıçta eşim kadar heves etmesem de onu kaybettiğimden beri bu işi tek başıma kendim yapıyorum. Baharda mezarında açan erguvanı izlemek, ona tohumlarının nerelerde filizlendiğinden söz etmek, yaz aylarında tohumları toplamak, sonbaharda filizlendirmek neden zor gelsin ki? Gücüm yettiğince yerine getiriyorum.” Diye yanıtlamış sonra da ağlamış ve hepimizi ağlatmıştı.

erg5

Gözleri dolmuştu bir süre susup pencere önünde duran saksıya ve içindeki fidana baktı.

- Bu fidan geldiğinde iki yıllıktı ve 4 parmak bile boyu yoktu. Hanımefendi iyileşip taburcu olduktan sonra kontrol amaçlı gelişlerinden birinde getirip teslim etmiş “Ne de olsa hayat her yerde. Kızımızdan kalan erguvan tohumları hastane ortamını da tanısın, dünyaya buradan da baksın istedim. Çiçek açıp ağaç olduğu günleri torunlarınızla birlikte görebilmenizi dilerim. Sağlıcakla kalın” demişti.

- Hocam doğru mu anladım? Siz bu kadar anlamlı erguvan fidanını bana mı emanet ediyorsunuz?

- Yerini değiştirme riskine girmektense onun anlamını bilecek, ilgilenip sabırla çiçek açacak boya gelmesini bekleyecek hatta günü geldiğinde onu hastane bahçesine ekip yaşatmayı sürdürecek biri olarak seni seçmiş olmama itiraz etmezsin umarım. Hatta bizler geçip gittikten sonra öyküyü bilen birilerinin şu küçük fidandan gelişip büyüyen görkemli ağacın tohumlarını yeşertmeye çabaladığını hayal ederek mutlu bile olabiliriz. Yaşım ilerlemiş olabilir. Göremeyecek olsam da şu küçücük erguvanın görkemli bir ağaca dönüştüğünü hayal etmek bana iyi geliyor. Artık bu küçük erguvanın hikayesine sen de dahil oldun. Ona iyi bak.

Saksıdaki erguvanı pencere kenarında alışkın olduğu köşede bırakıp eşyaları toplamayı sürdürdük. Hocamızın zorunlu emekliliğine alışmamız zaman aldı.

Aradan zaman geçti. Şefimizin odasını bir meslektaşım ile birlikte paylaşıyoruz. Saksıdaki erguvan ise yerinden memnun görünüyor. Başlangıçta küsüp büyüyemeyeceğinden endişe ettiğim için ara ara boyunu ölçüyor hatta yapraklarını sayıp not ediyordum. Keyfi yerine gelip boy attığını görünce birbirimize alıştığımızı anladım.

20140813_142403

Geçenlerde odamın kapısını çalıp emekli olan hocamızı soran yaşlı kadının olumsuz yanıt almasına karşın pencere önündeki saksıya yönelmesi ile gelenin kim olduğunu anladım. Hayli yaşlı ve bitkin görünüyordu. Hafif kambur ve kısa adımlarla heyecan içinde saksıya doğru yürüdü. “Hocamız yerini değiştirme riskine girmeyip giderken bana emanet etti. Sizin için anlamını biliyorum. Merak etmeyin kızınız emin ellerde” deyince yüzü aydınlandı. İsmimi sordu teşekkür edip geldiği gibi hızlıca odadan çıkıp gitti. Hanımefendiyi bir daha görmedim. Erguvan ise hayli büyüdü geçen yıl saksısını değiştirdim. Bahçıvanımız seneye hastane bahçesine dikilebileceğini söylüyor. Sabırla çiçek açmasını ve tohum vermesini bekliyorum.

Sonrası mı? Sonrasını biliyorsunuz…

Dr. Mehmet Uhri

Not: Fotoğraflar için sayın Hatice İslam’a teşekkür ederim. Bu anlatı değerli erguvan sever dostum Hüseyin Emiroğlu’na ithaf olunmuştur.

Şehrin Işıkları

Salı, Ağustos 5th, 2014

dsc09438

“Şu doktorlara bir şey söyleyin, bıraksınlar gideyim. Şehirde yapamıyorum. Yaylalara kaçıp uzaklaşmak istiyorum, doktorlar yüksek yerde yaşayamazmışım diye izin vermiyor. Şunun olurunu bulun buralarda duramıyorum.” Diye söze başladı. Yaşlı hastamız ile tanışıklığım eskidendi. Hasta olan hanımı için gidip geldikçe ahbaplığı ilerletmiştik. Tahlil yaptırmak veya ilaç yazdırmak için hastaneye geldiğinde odama uğrar dertleşirdi. Eşinin vefatından sonra uzun süre karşılaşmadık. Bu kez hastaneye gelip kalp ile ilgili tahliller yaptırmış kansızlık ve akciğer sorunları nedeniyle deniz seviyesinde oksijeni bol yerlerde yaşaması gerektiği söylenip biraz da gözü korkutulmuştu. Orta Anadolunun dağ köylerinden birindendi. Hastalığı yüzünden şehirde kızının yanında kalıyordu. Okumuşluğu olmasa da hayat deneyimi yüksek, görmüş geçirmiş biriydi. Odama girip selam bile vermeden elindeki tahlil kağıtlarını masama bırakıp yukarıdaki sözlerle yardım rica etmişti. Hiç olmazsa yaz aylarında şehirden uzaklaşmak köyüne gitmek istiyor ancak doktorlar ve yakınları izin vermiyordu. Kendi kaçıp gitmeyi denemiş ancak yaylada sıkıntı yaşamış geri dönmek zorunda kalmıştı.

- Köyde kimin kimsen kaldı mı?

- Yok, kimse yok. Zaten 25- 30 hanelik köy ve benim gibi birkaç yaşlı dışında kışın kimseyi bulamazsın. Yazın biraz gelen giden olur ama ben yine de gitmek istiyorum.

- Seni seven, seni düşünen, kaygılanan insanları merakta bırakıp hasta olacağını bile bile köye gitmek biraz bencilce olmuyor mu?

- Burada yapamıyorum. Şehirde herşey yasalara kurallara bağlanmış gezip dolaşmak bile işkence. Ayaklarımdan çivilenmiş gibi hissediyorum kendimi. Sanki zıplamaya bile izin yok. Üstelik dağdaki gibi engebeli de değil buraları. Hemen her yerden görünüveriyorsun. Gizlenecek saklanacak kendinle başbaşa kalacak yer yok. Bir de o kadar kalabalık ki kimse kimsenin farkında değil. Köydeki iki üç ihtiyarla yaptığım muhabbeti burada kimseyle yapamıyorum. Buradakiler telaş içindeler ve herkes birbirinden korkuyor. Katlanılır gibi değil.

- Şehrin görece daha sakin muhitlerinden birinde yaşamayı denesen olmuyor mu?

- Bunu kalp doktorum da önermişti. Gidip bakındım, gezindim oralarda. Hatta çok sıkıldığım bazı akşamlar gider uzaktan şehre bakarım. Önümde sararmış tarlalar uzakta karanlık gökyüzünün yıldızları gibi şehrin kırpışan ışıkları rüzgarın uğultusu biraz olsun kendime getiriyor beni. Ama yine de yetmiyor. Şehrin göz göz evlerinde kırpışan ışıkları ve o ışıkların içinde hapsolmuş birbirlerine bile bakmaktan aciz televizyonlarına gözlerini dikmiş insanları görüyorum. Şehir dev bir hapishaneyi andırıyor. Herkesin kendi hücresini satın alıp içini dayayıp döşediği, içine girip kendini hapsettiği dev bir hapishane. Ayaklarında borçlandıkları prangalar ile oradan oraya sürünen hayallerini ötelemiş insanlar arasında kendimi de onlardan biri olarak görüyor daralıyorum. Lafı uzatmak istemiyorum, anladın işte. Burası bana iyi gelmiyor. Söyle şunlara bir hal çaresi bulsunlar, gideyim buralardan.

dsc09457

Sakinleşmesi için karşılıklı çay içmeyi teklif ettim. Sesini çıkarmadı. Çaylar gelene kadar orta yol bulabilmek için zaman kazanmaya çalışırım diye umut ediyordum. O ise her yeri kameralar ile gözlenen her zaman denetim altında tutulan bir şehirde yaşamaktan tedirgin olduğunu anlatmayı sürdürdü. Yasalara saygısı olduğunu ancak yasaların kendini yönetmesine de izin vermeyeceğini, yasal çerçeve içinde özgür yaşamak istediğini vurguladı.

- Şehirde herkes yasaların emrettiği şekilde yaşayınca özgür olduğunu düşünüyor ve bu durumdan kimse şikayetçi değil. Halbuki ara sıra tembellik etmeye, canın öyle istediği için miskinlik yapmaya fırsat tanınmıyor. İçinden öyle geldiği için bulunduğun yeri terk edip ilgisiz şeylerle uğraşmana izin yok. Uğraşsan bile suçluluk duygusu içinde kalıyorsun. Herkesi iş güç sahibi olması gerektiğine inandırıp aylaklık etmeyi yasaklamaya kalkıyorlar. Kimse de sesini çıkarmıyor.

- Abartılı olmadı mı? Aylaklık etmek istediniz de size kim izin vermedi?

- Bu söylediklerim yalnız kendim için değil. Havası kirli bir ortamda kalmak istemezsin ya işte öyle bir şey. Bak şu çevrendeki insanlara; yakınlarında yitip giden insanlığı görmeyip televizyon dizilerindeki hayali olaylara üzülüp ağlamayı insanlık zannediyorlar. Başkalarının kendilerini nasıl gördükleriyle, dışardan nasıl göründükleriyle o kadar meşguller ki içlerindeki insanı unutmuşlar. Ben onlar gibi yapamıyorum. Öyle olmak da istemiyorum.

- Yani şehirde yaşayan bunca insan yanlışlık içinde mi? Öyle mi düşünüyorsun?

- Kimseye akıl vermeye niyetim yok. Beni başka birşey yapmaya uğraşmasınlar yeter. Şehirde herkesin bir meşguliyeti var. Meşguliyetini ellerinden alsan ve kendiyle baş başa bıraksan cezalandırılmış gibi hissederler. Hani kimileri unutmak için içer ya; şehirli de unutmak için çalışıyor. Sorsan yaptığı işten kimse memnun değildir ama yine de çalışırlar. Dedim ya burası bana dev bir hapishane gibi geliyor. Gerçek özgürlük ise dağlarda. Orada başkası değilsin. Kime kimseye bağlı da değilsin. Nasıl göründüğünün ne yaptığının veya yapmadığının hiç önemi yok. Yaylada asıl işin yaşamaktır. Hem de kendi hayatını özgürce yaşamak. Bir gün gel, misafirim ol dediğimi daha iyi anlarsın.

dsc09445

Çaylarımızı yudumlarken hastamız için ne yapabileceğimi sordum soruşturdum. Yanında oksijen tüpü bulundurmak, gerektiğinde kan değerlerini ölçebilecek bir iki pratik cihaz, ilaçlar ve sıkça telefon bağlantısı kurarak yüksek yerde yaşayabileceği bilgisini alınca önerilerimi aktarıp sunulan ara çözümü paylaştım. Hastamızın gözleri parladı. “Keşke yanınıza daha önce gelseydim. Kitaplarda yazan bilgilere beni uydurmaya çalışmak yerine bilgilerini bana uydurmaya çabalayan hekim bulmak giderek zorlaşıyor” diye ince bir serzenişte bulundu. Çay için teşekkür etti. Telefon numaramı not edip bilgi vereceğini söyledi.

Birkaç hafta sonra hasta kalabalığı içinde bunalmış haldeyken telefonuma hastamızın mesajı düştü. Mesaj ile birlikte gönderilen fotoğrafta hastamız yaylada dev bir ardıç ağacının gölgesinde çoban köpekleri ile birlikte miskin miskin yatarken görünüyordu. Mesajda ise “Bırak bedenin orada doktorluk yapsın, ruhunu özgür et, sen de gel buralara doktor bey. Herşey için teşekkürler” diye yazmıştı.

Dr. Mehmet Uhri

Not 1: Bu anlatı ile ilgili 30 saniyelik bir video kaydı izlemek için  Şehrin Işıkları linkine tıklayabilirsiniz.

Not 2: Üzerine tıklayarak resimlerin orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz.