Archive for Nisan, 2014

Yaşamıyorlar ki…

Salı, Nisan 29th, 2014

Bir süre önce sessiz sedasız emekli olup ayrılan hastanemizin emektar bahçıvanıyla hastanenin arı kovanını andıran kalabalık koridorunda karşılaştık. Seyrelmiş saçları, kırlaşmış sakalına rağmen güneş yanığı esmer teni ile heybetli duruşunu koruyordu. Poliklinik kuyruğunda sıranın kendine gelmesini bekliyor, sessizce çevresine bakınıyordu. Biraz yorgun görünüyordu. Selam verdim. Yüzüne ışıltı yayıldı gülümsedi.

- Nasılsın doktor bey,  iyi misin?

- Sağ ol, iyiyim. Asıl sen nasılsın? Ne işin var buralarda?

- Emekli olduktan sonra önce yüksek tansiyon sonra şeker hastalığı çıktı. Kaderde bu hastaneye hasta olarak gelmek varmış. Çok kalabalık olmuş buralar. Hastalıklar çoğalmadığına göre sanırım millet işi gücü bırakıp kendiyle uğraşıyor. Kimsenin gözü kimseyi görmez olmuş. Şurada yarım saattir oturuyorum onca tanıdık doktordan görüp, selam veren bir sen oldun. Bu keşmekeşte hasta olmak kadar çalışmak da yorucu olmalı.

bah4

Emekli bahçıvanımıza yardımcı olup muayene ve tahlillerini hızlandırdım. Tahlil sonuçlarını beklerken odama davet edip çay ikram ettim. Devletin tasarruf önlemleri nedeniyle hastanelerin bahçıvan kadroları kaldırılmıştı. Bizimkinin emekli olmasından sonra yerine gelelen olmamış, temizlik elemanları ilgilense de hastane bahçesi eski bakımlı halini yitirmişti. Bizimki pencereden bahçeye baktığında ilaçlama yapıldığını görünce yüzü asıldı.

- Nedir bu bahçenin hali böyle, ilaçlamadan başka bir şey yapmıyorlar mı? Üstelik ağaçları bırakmışlar toprağı ilaçlıyorlar.

- Sen gittikten sonra yeni bahçıvan gelmedi. Temizlik şirketi çalışanları bahçeyi temiz tutup suluyor, o kadar.

- Ama ağaçlar budansın, bakılsın, her yıl toprağı eşelensin ister.

- Haklısın. Ancak herkes kendi derdinde. Artan hasta yükünün de katkısı var sanırım bu duyarsızlıkta. Neyse, sen neler yapıyorsun, ne işle uğraşıyorsun? Emeklilik nasıl gidiyor?

- Ne emekliliği, doktor bey? Üniversitede çocuk okutuyorum. Çalışmadan olmuyor. Sağ olsun eski başhekim tanıdığı bir iş adamının şehir dışındaki çiftliğinde işe girmemi sağladı. Kocaman bahçeli lüks bir çiftlik. Hanımla birlikte evin bir göz odasında kalıyoruz. Biraz bahçıvanlık, biraz güvenlik gibi bir iş.

Sözlerini tamamladıktan sonra çay bardağını eline alıp ayağa kalktı pencereye yürüdü. Camdan dışarıya, her karışında emeği olan bahçeye ve ağaçlara sessizce baktı. Eliyle bir ağacı işaret etti;

- Şu kayın ağacını ben dikmiştim. Üniversiteye giden oğlumla yaşıttır. Yerini sevmiş hızlı büyümüştü. Neredeyse binanın boyuna ulaşmış. Zaman ne güzel akıyor değil mi, doktor bey?

- Zamanın çabuk aktığından yakınan çok duydum da senin gibi güzel aktığından söz edeni duymamıştım.

- Anlamıyorum zaten bu insanları. Geçen zamanın güzelliğini göreceklerine hep ne kadar hızlı aktığından, geçip gittiğinden yakınıyorlar. Çalıştığım evin sahibi villasının arkasındaki 20 dönümlük araziyi ormana dönüştürmek istedi. Parayı bastırıp yakındaki bir ormandan yüzlerce büyük ağaç getirip neredeyse bir haftada arazisine ekti. Altını da hazır döşeme çimlerle çimlendirip işi bitirdi. Kendince “orman” yaptı. Hatta davet bile verdi. Bir daha da uğramadı. Yaptığının orman olmadığını, getirdiği ağaçlar yüzünden bir başka ormana zarar vermiş olabileceğini anlatmaya çalıştım. Bir de azar işittim.

- Adam ağaçları getirip ekmiş. Toprağı da çimlendirmiş. Ne güzel orman olmuş işte. Daha ne istiyorsun?

- O senin kafandaki orman, doktor bey. Masallarda çocuklarımıza anlattığımız ormanı ne çabuk unuttuk? Ağaçların yanı sıra, toprağı, dökülen çürümüş yaprakları, solucanları, onlarla beslenen kuşları, böcekleri ve canlıları ile bütün değil miydi, orman? İstediğimizi seçip, istemediklerimizi dışarıda bıraktığımız oyun alanına orman demeye utanması lazım, insanın. Ancak gel de anlat derdini. Kimse anlamıyor. Herkes telaş içinde zamanın peşinde koşturuyor. Dünü, bugünü yarını birlikte yaşamak istiyor gibiler.

- Sen olsan nasıl yapardın o ormanı?

- Çocuklarımla birlikte her ay üç beş ağaç fidanı diker, birlikte sular, ağaçların büyümesindeki güzelliği göstermeye çabalardım. Yıllar sonra torunlarımın, diktiğim ağaçlar için bana hayır duası edeceğini düşünür mutlu olurdum. 

- Ama günümüzde hayat daha hızlı akıyor. Hele büyük şehirde yaşıyorsan hep telaş içinde oradan oraya koşturuyorsun.

- Beyim sen doktorsun, haddim değil ama. Sen onu benim külahıma anlat. Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın kalbimiz aynı sayıda çarpmıyor mu? Bebekler daha mı hızlı büyüyor?

Şaşırmıştım. Sustuğumu görünce sürdürdü konuşmasını. 

- Bunca yılın bahçıvanıyım. Bahçeden, ağaçtan, bitkiden anlarım. Hayatı bana onlar öğretti. İnsanlar da bahçelerden farksız geliyor bana. Bu gördüğün bahçe gibi insan da her gün bakım ister, özen ister. Bakar sabredersen yıllar içinde gelişir, serpilip ortaya çıkar.  Dökülen yaprakları ile kendi kendini besler, gübreler. Ama artık herkesin acelesi var. Her şeyin hızlı olması, çarçabuk olup bitmesi isteniyor. Sabırsızlık aldı yürüdü. Hemen çiçeğe dursun diye fosfatlı gübreyi fazla atmamızı istiyorlar. Bitkilerin üzerindeki küçük kurtçuklar, böcekler alerji yapar diye ilaçlanıyor, altındaki çürümüş yapraklar koku yapar diye ayıklanıyor. İlaçlama yüzünden toprağın solucanı böceği neyi varsa ölüp gidiyor. Orman gibi görünen ne varsa canlılığını yitiriyor. Uzaktan bakınca ormana benzeyip mükemmel görünse de bizim patronu bile orman olmadığına ikna edemedim. Eh, böyle insana böyle orman.

- Bahçeye benzettiğin insanlar da mı değişti diyorsun?

- İnsanlar da bizim patronun bahçesindeki ormana benzeyen ama orman olmayan şey gibi oldular. Hatta benim oğlan da aynı kafada. Etiketi olan, milletin uzaktan hayran hayran baktığı işi olsun istiyor. Nerede kimlere yaşıyor, kime faydası olmuş umurunda bile değil. Görünüşe bakınca her şey mükemmel ama toprağında hayat olmadıktan, olduğun yere kendinden bir şeyler katamadıktan sonra ne anlamı var? Gün gelir birileri öteni berini beğenmez keser atar yerine dağ başından başka birşey getirir, diker. Sonuçta, senden geriye hiç bir şey kalmaz.

bah2

Bir süre susup bahçeye baktı sonra göz göze geldik. Yüzünü düşürdü. “Kusura kalma kafanı şişirdim, doktor bey. Ne bileyim? Herkes bir şekilde anlatır ben de meramımı ancak bahçelerin diliyle anlatabildim. Memlekette insan kalmadı, insanlık öldü diyorlar ya; Böyle yaşadıktan sonra bence zaten hiç yaşamıyorlar ki…” dedi.

Bardağında kalan çayın son yudumunu devirip teşekkür etti. Camdan dışarıya, onca yıl emek verdiği bahçeye hüzünlü gözlerle bir kez daha baktı. ”Tahlillerim çıkmıştır, kal sağlıcakla” dedi. Cevap vermemi beklemeden sessizce odadan çıktı.

Dr. Mehmet Uhri

Menekşenin Açmazı

Pazartesi, Nisan 21st, 2014

m3Yüzünden gülümsemesi eksik olmayan çevreye yaydığı pozitif enerjisiyle tanınan hekim arkadaşımı son günlerde sıkıntılı görüyordum. Bölümdeki pek çok hekim arkadaşımın aksine odasının kapısı her daim açıktı. Farklı türde saksı çiçekleri ile renklendirdiği odası arkadaşça muhabbet edilip dertleşilen bir tekkeyi andırıyordu. Aramıza yeni katılmıştı. Uzun yıllar kaldığı ABD den üniversiteye dönmesi kliniği canlandırmıştı. Son zamanlardaki sıkıntılı halini hepimiz yadırgıyor, sormaya da çekiniyorduk.

Bir öğle yemeği sırasında cesaretimi toplayıp konuşturmaya çabaladım. Bir şey söylemese da arkadaşımızı sıkıntılı gördükçe üstümüze alınıyor, kusuru kendimizde arıyorduk. Üniversite yönetimi herhangi bir konuda üzmüş veya hevesini kırmış da olabilirdi. Ne de olsa, anlamsız bürokratik baskılar yüzünden az öğretim üyesi kaybetmemiştik. Kalanların durumu sessizce kabulleniyor görüntüsü de cabasıydı.

Önce “yok bir şey” deyip konuyu kapatmak istese de sonra dili çözüldü. İki oğlu olduğunu, liseyi bitirdikten sonra üniversite için ikisinin de burs bularak yurt dışına gittiğini, evde eşi ile yalnız kaldığını anlattı. Doğrusu, sorunun yönetimden kaynaklanmadığına ve bilmeden de olsa onu kırmış olmadığımıza sevinmiştim.

- Çok sıkılıyorum dostum, çok. Ev bomboş geliyor. Eşim benden beter durumda.

- Ama siz de uzun yıllar yurt dışında görev yapmışsınız. Çocukların da sizi örnek alması gayet normal. Sıkılmanı anlamakta zorlanıyorum. Bence çocuklar için iyi olmuş.

“Başlangıçta ben de kendimi böyle teselli ettim” diye yanıt verdi. Yemek sonrası odasında kahve içerken dertleşmeyi sürdürdük. Kahve için su kaynatırken pencerenin önündeki renk renk menekşelerle ilgilendi. Arkası dönük başı önünde çiçeklerin yaprağı, toprağı ile ilgilenirken daha çok kendiyle konuşur gibi sürdürdü konuşmasını.

- Hedefim ve idealimdi Amerika’ya gidip kendimi orada kanıtlamak. On yıldan fazla kaldım oralarda. Çocuklarım orada doğdu. Adı sanı duyulmuş merkezlerde çalıştım. Bu arayışım kendimle yüzleşene kadar sürdü. Ancak öyle dönebildim buralara.

- Yani oralara gittiğine pişman mısın?

Çiçek saksılarından birini eline aldı.

- Doğup büyüdüğüm evde rahmetli annem hep çiçek yetiştirirdi. Okumuş biri değildi. Ev hanımıydı. Ama çiçeklerden anlardı. En iyi ışığı ve nemi alacağı yerleri bulmaya çabalar, çiçeklerin yerlerini değiştirirdi. Onun elinde çiçekler başka güzel olurdu. En narin bitkiler bile çiçeklenirdi. Şimdi kendimi o bitkiler gibi hissediyorum.

- Nasıl yani?

- En güzel ışığı nemi ortamı bulunca açan çiçekler gibi. Üniversiteyi bitirdiğimde kendimde gizil güç, bir cevher olduğunu düşünüyor ve bu cevheri açığa çıkarmak, işlemek için uygun ortam olarak gördüğüm ABD’ne gitmek gerektiğine inanıyordum. Dahası ABD’ne gitmek de yeterli gelmedi, çok yer değiştirdim. Adı sanı duyulmuş pek çok üniversitede çalıştım. Annemin saksıları gibi önce pencere önüne çıktım sonra kendime uygun ışık ve ortamı aradım çiçeğe durabilmek için.

- Doğrusu güzel benzetme. Peki sonuç ne oldu?

Yeşil büyük yaprakları olan çiçeksiz bitkilerden birini işaret etti.

- Günün birinde anladım ki, ben aslında bu bitkiye benziyorum. Hiçbir zaman çiçek açmayan, kendini yapraklarının güzelliği ile ortaya koyan çiçeksiz bir bitkiye. Nereye gidersem gideyim çiçek açmayacaktım. Sadece yaptıklarım ile kendimi ortaya koyacak ama bir zamanlar hayalini kurduğum ödül kazanmış insanlığa büyük yarar sağlamış bilim adamı olamayacaktım.

Kendine haksızlık ettiğini düşünüyordum. Ülkeye dönme kararını vermesinde kendi ile yüzleşmiş olmasının büyük etkisi olduğundan, daha cılız bile olsa doğup büyüdüğü toprakların bitkisi gibi olmak istediğinden söz etti. Çocuklarının da benzer arayış içinde yurt dışına yönelmiş olması onu rahatsız ediyordu. Sıkıntı içinde pencereden dışarı baktı.

- Çocuklarım gittikten sonra daha iyi anladım. Çiçek açamamıştım ama ailemle mutluydum bu dünyada. Aradığım ortamı bulmuştum. Dahası kendimde aradığım çiçeğin çocuklarım olduğunu fark etmiştim. İçimde bulmayı ümit ettiğim cevheri onlarda görüyordum sanki. Ama çocuklarım gitti. Çiçeğimi kopardılar sanki, yine kendimle kala kaldım.

Pencereyi açtı, saksılardan birini dışarı çıkardı, diğerini gölgeye aldı. Havaların ısındığından söz edip, bazı çiçekleri güneşe, bazılarını ise gölgeye almak gerektiğinden söz etti. Kahvelerimizi yudumlarken geleceğe dair başka planları üzerine konuşup dertleştik. Sıkıntısına rağmen Amerika’da tuttuğu günlüklerden derlediği anılarını kaleme almakta olduğunu anlatıp yapmayı planladığı seyahatleri dinleyince miskinliğimden utandım.

Kahvelerimizi içip biraz daha dertleştikten sonra izin istedim. Masasındaki çiçeği olmayan menekşe saksılarından birini elime tutuşturdu. “Ne yaptıysam olmadı. Yerini sevmedi belki senin odanda çiçeklenir. Ona iyi bak, masanda dursun, iyi arkadaştır” dedi. İşinin başına döndü.

m4

Çok geçmeden erken sayılabilecek yaşta emekli oldu. İnternet ortamında açtığı kişisel blogunda paylaştığı yurtdışı anılarının akademi camiasında hayli ilgi gördüğünü, gezip gördüğü yerlerden aktardıklarıyla merak uyandıran bir gezi yazarı olduğunu söyleyebilirim. Onca emek ve yıllarını verdiği mesleğinden bir çırpıda uzaklaşmıştı. Özel sektörden gelen parlak ve bol sıfırlı iş tekliflerini geri çeviriyor olmasının pek çok meslektaşı tarafından kıskanılarak ve şaşkınlıkla izlendiğini de eklemeliyim.

Her neyse; Arkadaşımın elime tutuşturduğu o hiç çiçek açmayan menekşe ile bayağı uğraştım. Işık almak için pencereye yapraklarını çevirmesini mesaj olarak algılayıp masamı pencere kenarına çektikten sonra keyfi yerine gelir gibi oldu. Saksısını değiştirip toprağını havalandırdıktan sonra sabırla bekledim. Bahara doğru ilk tomurcuklar göründü. Uzunca bir süredir çiçekleriyle odamı renklendirmeye, arkadaşlık etmeye devam ediyor.

Dr.Mehmet Uhri

İşte Öyle Bir Ezgi

Pazartesi, Nisan 7th, 2014

mektup31

Elindeki kâğıdı uzatıp hastane koridorunda yolumu kesti. Hastaneye sevk ile gelmişti. Yatış işlemleri devam ederken ilk gördüğü beyaz önlüklüye sorma gereği duymuş piyango bana çıkmıştı.

- Pardon, kemoterapi ne demek? Beni buraya gönderen doktorun düzenlediği yazıda sıkça geçiyor da…

- Tıbbi bir terim. Bir tür ilaç tedavisi anlamına geliyor. Bazen ameliyat etmek yerine güçlü ilaçlar kullanırız. Sanırım siz de kemoterapi için hastanemize gönderildiniz.

- Hah, iyiymiş. Kusura bakmayın, soy ve öz geçmişime kadar beni anlatan şu sayfada nakarat gibi tekrar eden ve fazlasıyla sert harfler içeren kemoterapi sözcüğünü bilen birine sormam gerekiyordu. Ben olsam aynı anlamda ama kulağa daha yumuşak gelen bir sözcük seçerdim.  Eyvallah…

Bu sözlerden sonra elindeki kâğıdı bankodaki hemşire hanıma uzatıp işlemlerini sürdürdü. Orta yaşın üzerindeydi. Refakatçisi veya gelen gideni yoktu. Hastalığı ilerlemişti. Tedavisinden sorumlu ekipten olmasam da bu ilk tanışıklık nedeniyle her karşılaşmamızda selamlaşıyorduk. Kemoterapinin etkisi kısa sürede kendini göstermiş saçların dökülmesi ve genel bitkinlik haliyle hastamız hayli hırpalanmıştı. Üstelik hastalığın ilerlemesini de önleyememiştik. Bir şeylerin ters gittiğinin kendi de farkındaydı.

Nöbetçi olduğum o gece servisteki bekleme salonunda yalnız başına oturmuş bir şeyler yazmakta olduğunu görünce yanına gittim. Tedavinin yıpratıcı izleri yüzüne ve bakışlarına yansımıştı. Bitkin görünüyordu.

- Anlaşılan uyku tutmamış. Sakıncası yoksa ne yazdığınızı sorabilir miyim?

- Söz yazıyorum, şarkı sözü. Daha doğrusu gündüzden tuttuğum notları temize çekiyor, düzeltiyorum. Eskiden şiir yazardım.  Uzunca bir süredir şarkı sözü yazarlığı ile geçiniyorum. Kimine göre meslek bile değil ama şiirden iyi kazandırıyor. Hastanede boş duracağıma kafamdaki müziğe söz yazmaya çabalıyorum.

- Doğrusu, şarkılara nasıl söz yazıldığı konusunda da hiçbir fikrim yok. Ama sanırım söz yazabilmeniz için elinizde müzik olmalı. Burada müzik aleti olmadan veya müzik dinlemeden sözleri nasıl yazıyorsunuz?

- Aslında söz her şeyin önündedir. Hatta müziği doğuran da sözdür. Sözlerle anlatamadıklarımızı müzikle anlatırız. Sözleriyle güçlenmiş dokunaklı bir ezgi bulabilirsen insanın içine işler, ruhuna bulanır, unutulmayanlardan olur.

- Peki, siz nasıl yapıyorsunuz?

- Önce ortamı dinliyor müziğine ve ritmine kulak veriyorum. Sonra o müzik kafamda dönüp duran dizelerle buluşuyor. Kaleme aldığım şarkı sözlerini besteciye iletirken işittiğim müziği de çıtlatıyorum. Sözler bestecinin elinde müziğe bulanıyor, şarkı oluyor. Anlatırken kolay görünüyor ama bestecinin de aynı müzik ve ritme yakın olması gerekiyor. İyi anlaştığım besteci arkadaşlarımla bazen bir hece için bile pazarlık ettiğimiz çoktur.

- Burada, hastane ortamında söz yazmak herhalde daha zor oluyordur.

- Hastanede dört duvar ve bu koridora tıkılınca ben de öyle düşünmüştüm.  Ancak, ilk gün size gösterdiğim beni anlatan sevk kâğıdını görünce fikrimi değiştirdim. Siz epikriz diyorsunuz ama ben şarkı sözüne benzettim. Hayatım, öyle veya böyle bir ezgiye sahipse orada yazılanlar da bana o ezgi için yazılmış şarkı sözleri gibi göründü.

- Hatırladım. Hatta kemoterapi sözcüğünü beğenmemiş keşke başka bir sözcük seçselerdi diye söylenmiştiniz.

mektup5

Bu sözler üzerine yüzü asıldı. Başını öne eğip bir süre suskun kaldı. Kemoterapinin yan etkileri nedeniyle saçı, kaşı dökülmüş, o dinç görünümlü hastamızı sanki elbirliğiyle yaşlandırmıştık. Kederlenmişti. Kalemi ile tuttuğu notları işaret etti.

- İlaçlar yüzünden başlangıçta kulak çınlamalarım olunca sağır olacağımdan hayatın müziğini işitemeyeceğimden korktum. Gerçekten ürktüm. Çınlamalar azalınca kafamdaki şarkı sözlerini kaleme alabilmek için fazla zamanım olmadığını düşünerek işe koyuldum. Gördüğünüz gibi her fırsatta bir şeyler karalamaya çabalıyorum.

- Dört duvar arasında ilham bulabiliyor olmanızı takdir etmemek mümkün değil.

- Kulak çınlamalarım geçince hastanede etrafı dinlemeye başladım. O zaman hastasından doktoruna hemşiresine hasta bakıcısına kadar herkesin bir müziği ve ritmi olduğunu gördüm. Buradakiler ilham perilerim oldu. Onların ezgilerini dinliyor, söz yazıyorum.

- Anlamadım. Bizlerin çıkardığı seslerin üzerine söz mü yazıyorsunuz?

Koridorun ucundaki hemşire bankosunu işaret etti.

- Üzerine değil, içine yazıyorum. Mesela orada gündüzleri her şeyi çekip çeviren ekibinizin en kısası ama en beceriklisi esmer bir hemşire hanım var. Sanırım servis sorumlu hemşiresi. Boyunun kısalığını örtmek için yüksek topuklu ayakkabı giyiyor ve yürürken kollarını açarak sert adımlarla yürüyüp cüssesinin dezavantajını hissettirmemeye çalışıyor. Ayak sesleri ve yürüyüşü onun müziğini oluşturuyor. Pek konuşmasa da çıkardığı ses ve ezgiyle servisi düzene sokmayı başarıyor. Bana da bu müziğe söz yazmak kalıyor. Zorlanmıyorum.

- Bu söyledikleriniz herkes için geçerli mi?

- Tedavimi planlayan doktor hanım da sanırım mesleğinde eskimiş olmanın etkisiyle soğuk ve donuk bir suratla, çok az konuşarak işini yapıyor. Dışarıdan duygusuz ve hatta bezgin biri gibi görünüyor. Ama bir çocuk gördüğünde içindeki o şen müzik açığa çıkıyor. Belli ki, duyarlı bir anne. Bir de sabahları neşeli bir günaydın ile servise giren hemşire hanım var. Bir türlü hangisi olduğunu çıkaramadım. Ama yaydığı enerji gün boyu işe yarıyor. Dedim ya, bence her hayat iyi kötü bir ezgi veya müzik taşıyor. Çoğu birbirine benziyor. Hayatlardan geriye kalan da sanırım o ezgi gibi bir şey oluyor. Bazıları gerçekten kulakta kalıyor. İşte o müziklere elimden geldiğince söz yazıp kendimce anlam katmaya çabalıyorum. Üstelik müziği işitilecek onca insan ve yazılacak şarkı sözleri var ve vaktim sınırlı. Halim oldukça kaleme sarılmam bu yüzden.

- Siz nasıl bir seda bırakacağınızı düşünüyorsunuz?

- Ona beni tanıyanlar karar verecek. İnsanın kendi iç sesini işitmesi, anlaması çok zor. Ses kesilse de birileri o ezgiyi mırıldandığı sürece yaşıyor olacağım.

Daha sonra yaşadığı hayattan, yaptığı veya yapmadığı seçimlerden ve hep bir şeyler için geç kaldığından söz etti. Yakınlarını sorunca yüzü yine kederlendi. Başını öne eğdi. Aksi biri olduğunu ve çalışırken özgür olmak için yalnız kalma inadı yüzünden çevresinde insan kalmadığını, şimdi az da olsa pişmanlık duyduğunu vurguladı. Malda mülkte gözü yoktu. Ev geçindirme ve para kazanma telaşındayken aklına gelip bir kenara not etmediği şiir ve nüktelere hayıflanıyordu. Sanatçıların, sanatla uğraşanların diğerlerinden farklı ezgileri olup olmadığını sordum. Bir süre notlarına bakıp düşündü. Kendi hayat ezgilerine eserleriyle anlamlı ve duyarlı söz de yazabilenlerin gerçek sanatçılar olduğunu, geriye bıraktıklarıyla herkesçe eşlik edilen beğenilen şarkılar gibi anılarda yer ettiklerinden söz etti. Daha sonra “güzel oldu, bunu unutmamalıyım” diyerek elindeki kâğıda not aldı.

mektup4

Uyumaya niyeti yoktu. O gece onu orada bekleme salonunda söz yazmaya uğraştığı ezgileriyle baş başa bıraktım. Birkaç hafta sonra tedavisi sonlanıp hastaneden çıkarken odama uğradı. Ziyareti sanki bir veda ve helalleşme gibiydi. Cebinden çıkardığı zarfın üzerinde adım yazıyordu. “Lütfen ben gittikten sonra açıp okuyun” dedi. Elimi sıktı. Kapıdan çıkarken dönüp; “Her şey için teşekkürler, ben iyiyim merak etmeyin. Kulak çınlamalarım da geçti” dedi ve çıkıp gitti.

Odadan çıkmasıyla zarfı açtım. İçinden çıkan kâğıtta el yazısıyla  “Sizden gelen müziğe ancak nakarat yazabildim. Umarım şarkının sözlerini siz tamamlarsınız” notuyla aşağıdaki dörtlük yazılıydı.

“Olmasa da anlamı

Hatırlarsın yine

Kim varsa unutulan

Ezgilerde işte”…

Hastamızı bir daha görmedim. Haber de alamadım.  Bir kitabın arasında sararmış zarfıyla birlikte yazdığı not tesadüfen elime geçene kadar unuttuğumu sanıyordum. Hatırlayabildiklerimi kaleme almaya çalışırken radyodan sözleri hiç de yabancı gelmeyen bir ezgi yükseliyordu. Hani tanıdık gelir de sözlerini bir türlü hatırlayamazsınız ya, işte öyle bir ezgi.

Dr. Mehmet Uhri