Archive for Mart, 2014

Bilgi Çağı Savaşları

Pazartesi, Mart 31st, 2014

bc1

Antropolojik veriler insanlığın M.Ö. 10 binlerde tarım devrimi (neolitik devrim) ile yerleşik tarım toplumlarını oluşturmaya başladığını, 17. Yüzyıl sonlarından başlayarak sanayi devrimini gerçekleştirip sanayi toplumlarına yöneldiğini işaret etmektedir. Sosyolojik verilere bakıldığında büyük olasılıkla içinde bulunduğumuz yüzyıl insanlığın bilişim iletişim devrimini gerçekleştirerek bilgi toplumuna yöneldiği dönem olarak adlandırılacaktır.

Tarım toplumlarında temel gereksinim toprak olduğu için dünya tarihi toprak paylaşımı üzerinde şekillenirken sanayi toplumlarında paylaşım kavgası enerji ve hammadde kaynaklarına yönelik olmaktadır. Bilişim iletişim devrimi ile ortaya çıkan bilgi toplumlarında ise temel kavganın bilginin üretimi ve paylaşımı üzerinde olması beklenmelidir.

Bilgi toplumları ülke ve sınır tanımaksızın bilgi üreten, sorgulayan, işleyen, depolayan ve dağıtan yeni bir insanlık organizasyonudur. Sözgelimi AİDS hastalığının tanımlanması, etkeninin bulunması, korunma ve gereken ilaçların üretilip pazarlanması sürecinde dünya çapında yapılan işbirliği bilgi toplumunun eseridir. Fark edileceği üzere bilgi toplumlarında genellikle ulusal sınırlar milli kimlik vb. alışılmış sosyal ölçütler yoktur. İnsanları bir araya getirip bilgi toplumuna dönüştüren, ortak sorun etrafında bilginin yeşermesini sağlamaya yönelik düşünce ve davranış ortaklığıdır.

Bilgi toplumları bilgi üretir, bilgi satar, bilgiye yeni uygulama alanları açar. Tarım toplumunda üretim, ekilebilecek tarım alanları ile sınırlıdır. Sanayi toplumunda ise üretim, emek, hammadde, enerji ve sermaye miktarı ile sınırlıdır. Bilgi toplumunda üretim sınırsızdır. Bilgi bilgiyi üretir ve üretilen bilgi yeni kullanım alanları yaratarak dönüşür, bir kısmı tüketime sunulur.

Bilgi elle tutulur bir şey değildir. İnsan önce algılar, algıladıkları üzerinden sorular sorar. Bilginin kökeni algılama ve soru sormadır. Sorulan soruyu yanıtlama çabası sırasında bilginin ortaya çıktığını görüyoruz. Bilginin doğru ya da yanlış olması doğru algılama yapılmasına ve doğru soru sorulmasına bağlıdır. Bu nedenle bilgi önü ve arkası olan bir ırmak gibi akıcı özelliktedir. İnsanlığın bilgi birikimini göz önüne getirdiğimizde bu ırmağın boyutlarını ve debisini hatta giderek hızlandığını daha iyi anlayabiliriz.

Bilgi toplumu, insanlığın bilgi birikimi üzerinden yeni bilgiler üreterek varlığını sürdürmeye çalışır.  Kullandığı bilgi erişilebilir, sorgulanabilir, depolanabilir ve iletilebilir olmalıdır.

Bu dört temel öğenin aktif çalıştığı toplumlara bilgi toplumu denir. Bu dört unsurun hepsini içermeyen toplumlar ise bilgiyi ithal edip kullanan ancak yeni bilgi üretemeyen ve/veya sorgulamayanlar olarak pazar olmaya mahkûmdur. Bilgi toplumları varlığını sürdürebilmek için üretilen bilgi ve teknolojinin kullanıcısı  pazarlara gereksinim duymakta bu amaçla bilginin bazı bileşenlerine kısıtlamalar getirip üstü örtülü ambargo uygulayabilmektedir. Böylelikle bilgiyi üreten ile bilgiyi kullanan arasındaki arz talep dengesi korunmaya çalışılmaktadır.

bc2

Bilgi satın alıp kullanan görece daha az gelişmiş bir ülke iseniz yeni bilgi üretseniz bile onu iletebilmek için bilgi toplumlarının iletişim yollarına mahkûmsunuz. Bilginin bileşenlerinden olan iletilebilirliğin önü dil, yazılım, siber ağlar vb araçlarla kolaylıkla kesilebilmekte ya da kontrol altında tutulmaktadır. Yeni üretilen bir bilgi ancak bilgi toplumu üzerinden pazarlanabilmektedir. Kısaca bilginin iletilebilirliği bilgi toplumları tarafından kontrol altında tutulmaktadır.

Kendi başınıza bilgi üretip satmanızı önlemenin bir diğer yolu da bilgiyi sorgulanabilir olmaktan çıkarmaktır. Gelişmiş toplumların gelişmekte olan toplumların eğitim sistemleri ile yakından ilgilenmesinin nedeni budur. Ülkemizin de dahil olduğu gelişmekte olan ülkelerde sorgulayıcı, analize ve senteze dayalı eğitim yerine ezbere dayalı, sadece bilgi edinme ve kullanma amacına yönelik eğitim modeli rastlantı değildir. Uygulanan sınavlar da modele uygun olarak sadece bilgiye sahip olanı seçmektedir. Araştırıcı sorgulayıcı eğitim unutturulmuştur. Diploma sahibi olanların sorgulama yapmaksızın sadece bilgiye ulaşıp onu kullanabilen bir anlamda nitelikli teknik eleman olarak ortaya çıkması da tüm bunların sonucudur.

İnsanların büyük kısmının bilgi toplumunun pazarı olarak kalabilmeleri için bilginin iki bileşenine – iletilebilirlik ve sorgulanabilirlik - ambargo konulması yeterli olmuştur.

Geleceğe baktığımızda ise, insanlığın bu yeni yapılanmasının ülkeler ve coğrafyaları anlamsızlaştırdığını, bilgi koridorları üzerinden yeni biraradalıklar ile siber topluma doğru gidildiğini söyleyebiliriz. Geçtiğimiz yüzyılda yaşanan dünya savaşlarının enerji ve hammadde kaynakları üzerinden ticari hesaplaşma ve paylaşma temelli olduğunu düşünecek olursak bundan sonraki ticari hesaplaşmanın ülkeler arasında değil insanlar arasında ve hatta aynı ülke insanları arasında bilgi toplumunun üyesi olup olmamaya göre şekilleneceğini öngörmek zorundayız. Üstelik kimsenin tarafsız kalamayacağı böylesi bir hesaplaşmanın sonuçlarına aynı atmosferi soluyanlar olarak birlikte katlanmak zorunda kalacağız. Umarım kendi bilgi ırmağımızda boğulmayız…

Dr. Mehmet Uhri

Gazetecinin Aynası

Pazartesi, Mart 17th, 2014

karpuzcu

Lise yıllarından beri arkadaşlığımız aralıklarla da olsa sürmüştü. Kariyer planlarken genellikle tıp veya mühendislik arasında seçim yapılırken o ısrarla gazeteciliğe yönelmişti. Ailesi hiç olmazsa hukuk okuması için zorlasa da bizimki inatçı çıkmıştı. Mesleğinde istediği noktaya gelip gelmediğini bilemem ama kalemi ile tanınan gazetecilerden olmuştu. Ortak bir arkadaşımızın cenazesinde karşılaştığımızda hasretle birbirimize sarıldık. Cenaze sonrası kahve içip konuşmak üzere sözleştik.

Sıkıntılı görünüyordu. O konuşkan arkadaşım gitmiş sanki her an kavga çıkaracak kadar öfkeli tanımadığım biri vardı, karşımda. Başlangıçta cenazeden etkilenmiş olduğunu düşündüm. Ama yine de bir tutarsızlık vardı. Nasılsın diye sorduğumda “bilmiyorum, kendimi tanıyamıyorum, aynaya bakmak zul geliyor” diye yanıtladı. Anlatmak ister misin dememi beklemeden garsona kahve siparişini verip anlatmaya başladı.

- Hatırlarsın, lise son sınıfta mesleki tanıtım amacıyla okulumuza gelen konuşmacı sayesinde gazetecilik yolunda ilerlemeye karar vermiştim. Sınav başarımın daha fazla talep gören mesleklere yetiyor olmasına ve ailemin karşı çıkmasına rağmen gazeteciliğe yöneldim. O gün okulumuza gelen gazeteci kafamdaki soruları yanıtlamış ve peşine düşmem gereken soruları da önüme sermişti. Gazeteciliği tanımlarken “toplumun hafızası olmak” biçiminde bir kavram kullanmıştı. İnsanların unutmak veya hatırlamamak gibi bir zaafı olmasına karşın bilgi birikimini nesilden nesile aktarabilecek mekanizmaları geliştirerek ilerlediğini vurgulayıp gazeteciliğin de benzer hafıza mekanizmalarından biri olduğunu söylemişti. Gazeteciliğin, güncel olayları haberleştirip kayda alan, unutulsa bile günü geldiğinde hatırlatıp güncelleştirebilen bir yapısı olduğunu, bu haliyle pek çok güncel özelliğinin yanı sıra toplumsal bellek olarak da kurgulandığını örnekleriyle anlatmıştı. Anlattıkları, mühendis veya doktor olmayı hedefleyen sizlerin pek ilgisini çekmediği için toplantının bir an önce bitmesini bekleyenlerin itirazına rağmen ayağa kalkıp gazeteciliğin yazarlıktan farkını sormuştum. Zor bir soru sorduğumu söylemiş ve gazetecilerin yazarlar gibi üretken olduklarını kendilerinden bir şeyler katarak olayları edebi anlatımla aktarabilme özellikleri olduğunu ancak haber yaparken bu özelliklerini frenleyip olabildiğince yorumsuz olarak haberleştirmeyi de başarmak zorunda olduklarını vurgulamıştı. Bir yazar kadar becerikli ve bir gazeteci kadar kendini frenleyebilen kişilerin iyi gazeteci olabildiğini aktarmıştı.

- Hatırlıyorum. O yıllarda fotoğraf merakım yüzünden okulun fotoğrafçılık kolunda çalıştığım için ben de ayağa kalkıp “gazeteler sadece yazılardan oluşmuyor, fotoğraflar da var. Gazetelerdeki fotoğrafların diğer fotoğraflardan farkı nedir?” diye sormuştum. Fotoğrafın da yazı gibi aktarılmak istenen olay veya habere uygun seçildiğinden söz edip yazıda olduğu gibi fotoğrafın sanatsal yanından çok haberi yalın haliyle çarpıtmadan veren görüntülerin tercih edildiğini vurgulamıştı. Fotoğraf sanatçısı olmanın çekilen görüntünün gazeteye basılması için yeterli olmayabileceğini, bu nedenle gazete fotoğrafçısının kendini olabildiğince geri plana alabilenler arasından sivrildiğini anlatmıştı. İnsan o yaşındayken kendini dizginlemek zorunda kalacağı bir işe pek iyi gözle bakamıyor. Bu sözleri bir tür sansür veya yayınlanmayacağı gerekçesiyle gereksiz film harcamama düşüncesiyle çekilmeyen fotoğrafların otosansür doğurduğunu düşünmüştüm.

Kahvelerin gelmesi ve ilk yudumların alınmasıyla başlayan sessizliği “iyi de şimdi niye böyle meslekten bezmiş haldesin?” diye sorarak bozdum.

- O gün senin sorunun ardından bir kez daha ayağa kalkıp neyin haber olduğuna ve hangi haberin yayınlanıp hangisinin yayınlanmayacağına nasıl karar veriyorsunuz. Bir de yazdığınız haberin gerçeği yansıttığından nasıl emin oluyorsunuz? diye sormuştum. Arkadaşlarım sorumu açık bir eleştiri hatta saldırı olarak görmüştü. Neyse ki konuşmacı gazeteci mesleğinin deneyimlilerindendi. “Bu soruyu ben de ara sıra kendime sorarım. Sormak da gerekiyor sanırım. Yıllar önce haber kovalarken fotoğrafları da kendim çekiyordum. Sirkeci civarında bir patlama haberi geldiğinde yandaki binanın çatı katına çıkıp fotoğraf çekmiştim. Bulutlu karanlık bir gündü. Işık yeterli gelmeyince uzun süre pozlayarak çektiğim fotoğraflara sonradan baktığımda hareketli olan eşya ve insanların silüet olarak göründüğünü veya görünmediğini, fotoğrafın hareketsiz duran ne varsa onları çektiğini gördüm. Bu haliyle elimde tuttuğum fotoğraf üzerinde hiçbir oynama yapmamış olmama karşın çekildiği andaki gerçeği yansıtmıyordu. O kalabalık meydan fotoğraflarda neredeyse bomboş görünüyor veya hayalet gibi araç ve insanlar izleniyordu. Yani ne yaparsam yapayım çektiğim fotoğraf gerçeği yansıtmıyordu. Bu haliyle yayınlasam o kalabalık meydanı bomboş gösterecek ve okuyucuyu yanıltacaktım. O zaman haberlerim için de bunun olabileceğini düşünüp korktum. Gerçekte olanın ne kadarını aktardığımdan hiçbir zaman emin olamayacağımdan korktum. Bu korkum meslek hayatım boyunca hep peşimden geldi, yakamı hiç bırakmadı” şeklinde yanıtlamıştı.

- O gün seni tanımakta zorlanmıştık. İlk sorumu yanıtlamadınız diye ayağa fırlamış. Yayınlamadığınız haberlerden pişmanlık duyduğunuz hiç olmadı mı diye üstelemiştin. O da “bu sorunun yanıtı ülkeden ülkeye değişir, bu konuyu dışarıda konuşalım” gibi bir yanıt verip toplantıyı sonlandırmıştı. Sonrasında görüşüp görüşmediğini bile hatırlamıyorum.

gazete

Arkadaşım söylediklerimi başını sallayarak onayladı ve kahvesini yudumlamayı sürdürürken o gün ayak üstü konuşamadığını ama kartını alıp birkaç gün sonra yanına gittiğini, gazeteci olmak istediği için mesleğe yönelik sorularına açık yürekli yanıt beklediğini söyleyip yarım saat kadar konuştuğunu anlattı. Konuşma sırasında ; Gerçek bir gazeteci için haber değeri taşıdığı halde yayınlanmayan haberlerin hep can yakıcı olacağını ve haberler arasında seçim yapanların haklı olup olmadığını zamanın göstereceğini söyleyerek “Gerçek bir gazeteci haberin yayınlanmasının doğuracağı sonuçları öngöremez, buna ihtiyacı da yoktur. Gerçekler hep birilerini rahatsız etse de haberini yazar editöre teslim eder. Editörün yayınlayıp yayınlamama kararı haberciliğin toplumsal bellek işlevi gereği zaman içinde eleğin üstünde kalıp kalmayacağı ile şekillenir. Otosansür uygulamaya kalkar ve buna kendini ikna edersen aynaya bakacak yüzün kalmaz, delikanlı. Gerçek bir gazeteci olmak istiyorsan her seferinde aynaya bakıp haberi tarafsız ve en gerçek haliyle yazıya döktüğünden emin olup olmadığını kendine sormalısın” diye öğüt verdiğini anlattı.

- İyi de şimdi ne oldu? Bu halin ne?

- Uzunca bir süredir aynaya bakamıyorum. Üstelik tanıdığım bildiğim hemen tüm gazeteciler aynaya bakamaz haldeler. Bu toplumun hafızasını başka şeylerle oyaladığımızı, gerçeklerin kayda geçmesini engellediğimizi ve  bu haliyle mesleğimizi yapamaz hale geldiğimizi düşünüyorum. Başlangıçta erişmek istediğim nokta bu değildi. Kendimi kandırıp ikna ediyor, sonra toplumun hafızası olacak gerçekleri yazmak yerine sabun köpüğü haberlerle günü geçiştiriyorum. Herkesin böyle yapıyor olması da kendimi haklı görmem için yetiyor. Ancak aynaya bakınca yüzümün kızarmasına engel olamıyorum.

- Hekimler uzunca bir süredir hastalarını iyileştirmekten çok hastanelerine para kazandırma ve kazandırdıkları paradan geçinme telaşında. Bu senin söylediğin mesleğe yabancılaşmayı bizler de yaşadık. Buna direniş gösterirken basın yanımızda değildi. Sesimizi yükseltemedik. Şimdi bunları bana niye anlatıyorsun? Sana nasıl yardım edebilirim? Az önce toprağa verdiğimiz arkadaşımız gibi bizler de ölüp gideceğiz. Arkamızdan iyi insandı diyecek olanlar aslında nasıl bir hekim veya gazeteci olduğumuzu iyi bilecekler. Herkesin birbirini kandırdığı bir dünyada kandırılmaya hazır insanlar olarak geçip gideceğiz. Bunca kirlilikten kurtulmak istiyorsan bırak, vazgeç, bağımsız gazeteciler arasına katıl, sosyal medya ve internet üzerinden gerçek haberlerini yazmayı sürdür. Tarihe not düşmek değil miydi, aradığın?

Saatine göz atınca kalkması gerektiğini fark etti. “Gitmeliyim, yazı işleri daha fazla beklemez” dedi. Hesabı ödeyip ayağa kalktık, sarıldık. Konuşup dertleşmenin iyi geldiğini söyledi.

Ertesi gün sabah erkenden telefonuyla uyandım. Günaydın bile demeden “Biliyor musun, dün gece rüyamda aynadan sayfalarına haberlerin yazıldığı bir gazete çıkardığımı, herkesin haberleri okurken kendi ile yüzleştiğini, ellerinde aynadan gazeteler ile dolaşan insanların olduğu bir şehirde yaşadığımı gördüm. Bu bana çok iyi geldi. Ne yapacağımı artık biliyorum. Paylaşmak istedim” dedi ve telefonu kapattı.

Dr. Mehmet Uhri

Kapak fotoğrafı, İstanbul Tabip Odası 2014  14 Mart Tıp Haftası Fotoğraf yarışmasında renkli fotoğraf dalında birincilik ödülü alan değerli meslektaşım Dr. Fatih Balkan’a aittir. Gezi olayları sırasında Taksim’de çekilmiştir. Üzerine tıklayarak orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz.

Nöbetim Olağan Geçmiştir

Pazartesi, Mart 3rd, 2014

uc2Hastanelerde Pazar günü nöbetleri diğer günlere göre sakin ve sıkıcı başlar. İlerleyen saatlerde her zamanki yoğunluğuna ulaşsa da Pazar sabahları nöbet ekibinin soluklandığı saatlerdir. İşte böyle sakin bir Pazar sabahı idari nöbeti devralıp hastane bahçesinde gezinirken, o baba ve kızı gördüm. Pek alışık olmadığımız bir durum söz konusuydu. Hastane bahçesinde uçurtma uçuruyorlardı. Bulunduğu konum olarak hastanemiz apartmanların arasında geniş bahçesiyle bir vaha gibi görünse de bu güne kadar uçurtma uçurulduğuna tanık olmamıştık. Çevrede uçurtmanın takılacağı pek çok ağaç ve dikenli tel varken uçurtmayı gökyüzüne çıkartabilmişlerdi. Rüzgarın yön değiştirmesi ile ara sıra keskin inişler gösterse de baba kız neşe içinde uçurtma uçuruyorlardı.

Uzaktan ilgiyle onları seyrettim. Onlarla ilgilendiğimi gören hastane güvenlik görevlileri koşarak müdahale etmeye kalkınca “Rahat bırakın, sorun yok” diye seslenerek engel oldum. Güvenlik görevlileri durumdan pek hoşnut olmasalar da amirlerine telsiz ile bilgi verip geri çekildiler. Kızın babası elini sallayarak teşekkür etti.

Bir süre sonra gökyüzünde hayli yükselen uçurtmanın ipine bağlayıp rüzgarın etkisiyle uçurtmaya doğru ilerleyen kağıt ile yukarılara mesaj göndermeye çalıştılar. Mesaj yerine yaklaşınca uçurtmanın dengesi bozuldu ve hızla düşmeye başladı. Toparlamaya çalışsalar da hastane bahçesinin dikenli tellerine takılmasına engel olamadılar. Duvar dibine gidip tellerdeki uçurtmayı kurtarmaya çalışsalar da başarılı olamayınca hastane güvenlik görevlilerinden yardımcı olmalarını rica ettim. Az sonra uçurtma kurtulmuş kısa bir onarımdan sonra tekrar gökyüzüne ulaşmıştı. Küçük kız uçurtmayı uçururken babası yanıma gelip kendini tanıttı, teşekkür etti.

- Bu güne kadar hiç olmamıştı. Hastane bahçesinde uçurtma uçurmak nereden aklınıza geldi?

- Kızım istedi. Okuma yazmayı öğrenince babaannesine uçurtma ile el sallayıp mesaj göndermek istedi.

- Babaannesi burada mı?

- Maalesef burada değil ama bir zamanlar buradaydı. İki yıl önce hastanenizde yattı ve annemi burada kaybettik. Kızım babaannesini çok severdi. İyi anlaşırlardı. Eşim ve ben iş telaşındayken kızımla hep o ilgilenir, parklara giderler güzel havalarda birlikte uçurtma yapar ve uçururlardı. Okula başlayıp okuma yazmayı öğrenince babaannesine mektup yazmak istediğini söyledi. Önce ne demek istediğini anlamadım. Meğer az önce yaptığımız uçurtmaya mektup gönderme işini annem öğretmiş. Hastanede yatarken kızım ona iyileşmezse ne olacağını sormuş o da hep yanında olacağını, kendi gitse bile uçurtma olarak geri döneceğini, o zaman uçurtmaya mektup yazarak haberleşebileceklerini söylemiş. Tüm bunlardan hiç haberimiz olmadı. Bu sabah yanımıza gelip gece rüyasında babaannesini gördüğünü ona mektup yazması gerektiğini söyleyip uçurtmasını da alarak beni buraya getirdi. Onunla hastanede vedalaştığı için uçurtmayı burada uçurması gerektiğini düşünmüş. Pek uygun bir yer değil, ben de farkındayım. Anlayış gösterdiğiniz ve yardımcı olduğunuz için tekrar teşekkür ederim.

Kalkıp küçük kızın yanına yürüdük. Neşe içindeydi. Gözünü uçurtmadan ayırmadan kendi de uçurtma gibi hafiften iki yana sallanarak uçurmaya devam ediyordu. Şöyle göz ucuyla beni süzdü. Beyaz önlük onu ürkütmüştü ama bozuntuya da vermedi.

- O uçurtmayı havada tutanın ne olduğunu biliyor musun, küçük kız?

- Tabii ki biliyorum. Babaannemin nefesi. Uçurtmayı her havalandırışımızda üfleyerek yükselmesini sağlardı. O üflemezse uçurtma yükselmezdi. Bugün benim burada olduğumu bildiği için gelip yine yardımcı oldu. Sonra ona yazdığım mektubu okurken sanırım duygulandı, üflemeyi unuttu. O yüzden tellere takıldık.

- Sakıncası yoksa babaannene gönderdiğin mektupta ne yazdığını öğrenebilir miyim?

- Yazdıklarım ikimizin arasında. Hem iletişim özgürlüğünü bozmamalısınız. O benim babaannem ve onu çok özledim. Onun da beni çok özlediğini şimdi buralarda bir yerlerde olduğunu biliyorum.

uc1Bu sözleri söylerken üzerimdeki beyaz önlüğe duyduğu tedirginlik nedeniyle fazla yaklaşmamış hatta hafifçe babasının arkasına doğru yer değiştirmişti. Onları hastane bahçesinde öylece bırakıp yanlarından ayrıldım. Güvenlik görevlilerine rahat bırakmalarını gerekirse yine yardımcı olmalarını rica ettim. Akşam üstü bahçeye çıktığımda uçurtmanın ağaçlardan birine takılmış olduğunu görüp güvenlik görevlilerine ne olduğunu sordum. Baba kızın bir süre daha uçurtma uçurmaya devam ettiklerini, rüzgarın kuvvetlenmesiyle uçurtmayı daha da yükselttiklerini, rüzgarın aniden kesilmesiyle toparlayamayıp ağaca takıldığını anlattılar. Kurtarılabilecek bir yerde olmadığı için ipi kesip bırakıp gittiklerini ancak kızın yaşanan olaydan mutsuz olmadığını neşe içinde ayrıldıklarını söylediler.

Ağacın yanına gittim. Uçurtma takıldığı yerde ara sıra esen rüzgarla başını hafifçe kaldırıyor sonra dalların arasına gömülüyordu. Küçük kızın gönderdiği mektup ise uçurtmanın kalbine ulaşmıştı. Bahçedeki hasta ve yakınları arasında bir tek, annesinin kolunu çekiştirmesine karşın olduğu yerde durup eliyle ağacı işaret ederek “anne bak uçurtma, uçurtma var orada” diye seslenen esmer erkek çocuk uçurtmayı fark etmişti. Annesi ağaca ve uçurtmaya şöyle bir baktı sonra hızlı adımlarla yürüdüler. Giderlerken çocuk gözünü ağacın üstündeki uçurtmadan ayırmadı.

Aradan hayli zaman geçti. O gün gelen baba kızı bir daha görmedim. Ağaca takılı kalan uçurtma lime lime olup iskeleti kalsa da tutunduğu yeri bırakmadı. Geçenlerde yine bir nöbet sırasında bahçede dolaşırken gözünü diktiği serçelerin peşinde çevik hamlelerle ağaca tırmanan tekir kediyi izlerken ağacın üstünde uçurtmadan geriye kalanları da kullanarak bir serçenin yuva yapmış olduğunu gördüm. Rüzgar yüzünden bizim tekir amacına ulaşacak kadar tırmanamasa da anne kuş yavruları için tedirgin olmuş yuvayı bir arada tutmaya çabalıyordu.

Ertesi gün nöbet defterinin eski sayfalarını karıştırırken, o baba ve kızıyla tanıştığım gün deftere “Nöbetim sırasında kayda değer olay gerçekleşmemiş, nöbetim olağan geçmiştir” şeklinde nöbet notu yazmış olduğumu gördüm.

Dr. Mehmet Uhri