Archive for Şubat, 2014

Galata’nın Martıları

Pazar, Şubat 23rd, 2014

gm2-1Bunca yılın martısıyım böyle şey görmedim. Kendileri pek kabul etmese, görmezden gelmeye çalışsa da bu şehre ve şehrin insanlarına bir şeyler oldu. Hastalık gibi bir şey bulaştı ve sanki insanların huyları değişti. Eski galata köprüsünün bir gecede yanıp kül olmasıyla başladı, her şey. Haliç girişinin emektar martılarındanım. İnsanlar gözlerini kaçırmaya çalışsalar da ben her şeyi gördüm, yaşadım. O gece yangın olmasa ve köprü ayakta kalsaydı şehir yine değişecekti belki ama insanlar böyle birbirine uzak ve yabancı olmayacaktı. Köprünün yanıp kapanması biz Galata martıları için de hiç iyi olmadı. Kimse olmayınca aç kaldık. Aç kalmaktansa gemilerin peşine takılıp uzaklara gidenlerimiz bile oldu. Çoğundan bir daha haber alamadık. Her şey o gece köprünün yanması ile başladı.

İyisi mi; size her şeyi baştan anlatayım.

gmm3Sirkeci ile Karaköy arasındaki köprüyü bekleyen martılar olarak rahatımız yerindeydi. Günden güne sayımız çoğalıyordu.  Galata köprüsü büyümekte olan şehrin kalbi gibiydi. Herkes buraya toplanıp buradan şehre dağılıyordu.  O zamanlar Sirkeci bölgesi küçük esnafın çoğunlukta olduğu görece fakir bölge olmasına karşın Galata ve Karaköy zenginlerin muhitiydi. Köprü işte bu iki yakayı birbirine bağlıyor, zengini fakiri köprü üzerinde karşılaşıyor aynı köprüyü kullanırken birbirini görüyor, fark ediyordu.  Normalde bir araya gelmekten haz etmeyecek farklı sosyal konumdaki insanlar köprü üzerinde yan yana balık tutuyor, biz martılara simit atarken karşılıklı gülüşüp şakalaştıklarını görüyorduk.  Nasıl oluyorsa o köprü iki yakayı birbirine bağladığı gibi farklı insanları da üzerinde eşitleyip yaklaştırıyordu. Macera arayanlarımız olsa da Galatanın martıları olarak gemilerin peşine takılıp gitmektense orada olmayı kendimiz için ayrıcalık sayıyorduk.

Sanki canlıydı Galata köprüsü, yaşıyordu. Geçip gidenlerin yanı sıra alt katında birahaneler, lokantalar, çay bahçeleri ile herkesi buluşturuyordu. Gün batımında birlikte efkarlanıyor geceleri hep birlikte neşeli şarkılarını işitiyorduk. İstanbul gibi bir şehirde gezilip görülecek onca yer varken dubalar üstünde yüzen her tarafı paslı demir bir köprü altında yemek yemenin çekiciliğini anlamayanlar için açıklayayım; Galata köprüsü tüm canlılığı ile iki yakayı, insanları, boğazı, şehri ve hepsinden çok hayatları bir araya getirip görünür kılıyordu. Sabahları Kadıköy’den yükselen güneş ile köprünün erkencileri yani balık tutmak için gelenler ile başlayan gün, okulu kırmış öğrenciler ile hareketlenir, nargilecilerin yükselen fokurtuları ile güneş alçalırken akşam üstü Eyüp’e doğru gün batımında kahvesini yudumlayanlar ile devam eder, birlikte eşlik edilen şarkılarıyla birahane ve lokantaların hareketliliği gece yarılarına kadar sürerdi. Tüm bu hareketlilikten biz martılar da sebeplenirdik.

guler_ara_08Köprünün yanması ile sanki şehrin kalbi sustu, atmaz oldu. Önce Karaköy yakasında teknede balık satanlar çekti, gitti. Kimse fark etmedi ama o balıkçıların ayıkladıkları sayesinde karnını doyuran biz martılar için açlık ve sefalet günleri başladı. Köprünün lokanta ve çay bahçeleri kapanıp Sirkeci tarafında balık ekmek pişirip satan tekneler de gidince açlık kaçınılmaz oldu. İnsanların uzaklaşması ile yaşadığımız açlık trajediye dönüştü. İşte o dönem Karaköy’ün aç kedilerinin pençesine düşmekten veya açlık çekmektense her şeyden vazgeçip gemilerin peşine takılan, uzaklara gidenlerimiz çok oldu. Yaşlıydım, gücüm olsa belki ben de giderdim. Yaşayıp tanık olmakmış, kaderim.

Köprünün yokluğunda İstanbul büyümeyi kalabalıklaşmayı sürdürdü. Meğer açlık yüzünden doğduğu yeri bırakıp gemilerin peşinde giden martılar gibi insanlar da köylerini terk edip şehre geliyorlarmış. Yüksek sesle söylemeseler de gelenleri kucaklayıp buluşturan, üzerinde herkesi eşitleyen, görüştüren Galata köprüsünün yokluğu giderek daha çok hissedilir oldu. Balıkçılar ile başlayan çözülme köprünün esnafına yansıdı. Nargileciler Tophane tarafına giderken birahane ve lokantalar istiklal caddesine yöneldi. Çay bahçeleri boğaza yakın yerlere gidip şehrin içine dağıldı. Sessiz bir patlama gibiydi. Her şey birden bire oldu.

Çok zor günlerdi. İnsanları görüyorduk. Herkes acı çekiyor kimse konuşmuyordu. Öylece bekledik. Sonra köprü yeniden yapılacak dendi, heyecanlandık. Umutlandık. Ancak, yapılan köprü iki yakayı, insanlardan çok arabalar için birleştiriyordu. İki taraftaki meydan düzenlemeleri de araçların hızlıca akıp gitmesi, yayaların ise birbirinden uzaklaşması, mümkünse birbirini hiç görmeden geçip gitmesini sağlamak için yapılmış gibiydi. Cansız bir demir yığını olarak eskisine benzetseler de yapılan köprü,  insanların birbirini görüp fark ettiği o köprü değildi. Olamazdı. İnsanları yaklaştırmak yerine ayırmaya uzaklaştırmaya mümkünse hiç bir araya getirmemeye yönelik yapılmıştı. Öyle de oldu.

Eskiden yan yana balık tutan o farklı insanları göremez olduk.  Balık tutanlar bile ayrışmıştı. Köprünün balıkçıları ile boğazın balıkçıları aynı insanlar değildi. Boğazda balık tutarken demlenen, kafa çekenlerle bu yeni köprüde pek karşılaşmıyorduk. Başlarında gece gündüz zabıta bekliyordu. İnsanlar, hayatlar ve giderek şehrin ayrıştırılmış olmasına kimse ses çıkarmıyor, hatta bir araya gelmemeye özen gösteriyorlardı. Şatafatlı arabalarıyla köprünün kalabalığının içinden hızlıca geçip gidebilsinler, fark edilmesinler diye görece daha varlıklı kesim için köprünün üzerinde gidiş geliş üç şerit yol yapılmıştı.  Onların gözünde köprü, ne olduğu belirsiz insanları yüzünden tedirgin edici bir yer haline dönüşmüştü. Köprünün üzerinde yaya geçidi bile yoktu. Gerçi tüm bunlar olurken biz martılar için bir şeyler düzelmeye başlamıştı. Açlık çekmekten kurtulmuş olsak da köprü ile birlikte altımızdan giden şehrin yerine sanki başka bir şey gelmişti. Köprünün lokanta, birahane ve çay bahçeleri yine açıldı ama gidenlerden dönüp gelen olmadı. Üstelik köprünün işletmecileri şehrin yeni sakinlerindendi. Eskiyi tanımıyor bilmiyor, öğrenmek de istemiyordu. Geçenlerde garsonluk yapan birinin “bu lanet olası köprüde mi geçecek ömrüm, gelen geçen gemilerden birinde iş bulup çekip gitsem uzaklara” dediğine ve sonra işinin başına döndüğüne de şahit oldum.

gmm2Dedim ya; Galata bölgesinin martıları olarak tüm bu yaşananların şahidiyiz. Eskiden geriye neredeyse hiç bir şey kalmadı. Biz hiç bir yere gitmedik ve her şeyi gördük. O eski Galata köprüsü yangını ile şehrin kalbinin nasıl susup dağıldığını, ölü bir beden gibi yavaş yavaş ayrışıp dağılan hayatlar ile birlikte koca şehrin cansız, renksiz başka bir şeye dönüştüğünü gördük. Üstelik tüm bu yaşananlara kimse sesini çıkarmadı, ardından ağlayan olduysa da biz görmedik, duymadık. İnsanları ile birlikte şehir değişse de denizin, mehtabın ve sayıları gün gün azalsa da boğazın balıklarının değişmediğine de şahitlik ederiz.

İstanbul’u çok sevdiğinden söz eden ama şehrin kalbi susarken ses çıkarmayıp izlemekle yetinen, kendi kaypak hayatlarında küçük hesaplar yapıp gözlerini kaçıran insanları da gördük. Onlar bu konuda konuşmayıp hiç bir şey yaşanmamış gibi unutmaya çalışsalar, hatta “ben ne yapabilirdim ki?” diye söylenip masum olduklarını düşünseler de biz Galata köprüsünün martılarıyız, buradaydık ve herşeyi gördük.  Onları affetmeyeceğiz. Köprünün ardından yalnızlaştıklarına, mutsuzluklarının arttığına da şahitlik ederiz.

Tüm bu yaşanandan sonra Galatanın martıları olarak şehrin insanlarına iki çift lafımız olacak; “Çok kolay teslim oldunuz. Ne kadar gizlenirseniz gizlenin. Sizi görüyoruz. Herkesi buluşturan, eşitleyip görüştüren o eski köprü olmayınca tanımadığınız insanlarla yakın düşmek, karşılaşmak zorunda kalmak belki farkında değilsiniz ama sizleri ürkütüyor, korkularınız yalnızlığınızı arttırıyor. Dünyanızı küçültüyorsunuz. Böyle giderse gün gelir biz martılardan bile korkarsınız. Ne kadar gizlenirseniz gizlenin, martılar sizi görüyor. Şu birbirinden ürken, korkan, sinik halinize, keşke siz de buradan, bizim olduğumuz yerden bakabilseniz…”

Mehmet Uhri

Not: Eski Galata köprüsü 16 Mayıs 1992′de bilinmeyen nedenle çıkan yangınla kullanılamaz hale gelmiştir. Yanan köprünün haliç tarafına yapılan yeni köprü ise Ocak 1995′te hizmete girmiştir.

Unutulan Bank

Cuma, Şubat 14th, 2014

article-2406121-1b851acb000005dc-254_634x422Gazeteyi görünce bizim sarman koştu geldi. Temizliğine pek dikkat eder. Oturmadan önce iyice koklar, önceden kimler oturmuş,  üzerine bulaşacak koku olmadığından emin olur. Sonra karnını güneşe doğru açar keyifle yalanıp temizlenmeye başlar. Yıldız parkının ücra bir köşesinde unutulan banklardan olduğum için gelen gidenim azdır. Belediye sanki sarman için beni oraya koymuş ve unutmuştur.

Dediğim gibi Yıldız parkının unutulan banklarındanım.  Ağaçlar ve çalılar yüzünden yürüyüş yolundan pek görünmem. Duvar dibinde sarmaşıklarla beraber uzunca süredir buradayım.  Yalnızım dediğime bakmayın, sevgililerin yalnız kalmak için seçtiği buluşma noktalarındanım. Sabahları çiy yüzünden ıslak olurum. Sarman dahil kimse yanıma uğramaz. Öğleye doğru önce sarman gelir sonra okulu kırmış lise öğrencileri damlar.  Gelenler arasında sessiz bir uzlaşı vardır. Önce gelen oturduğunda diğerleri bankta yer olmasına karşın yanlarına oturmaz.  Öğleden sonra çocuklarını parka getiren aileler peydah olur ama bana pek bulaşmazlar. Topunun peşinde yanıma gelen ufaklıklar olsa da bulunduğum duvar dibini tenha bulan anneler çocuklarını çekiştire çekiştire göl kenarına doğru giderler. Akşam üstü koltuk altlarına sıkıştırdıkları gazeteleriyle emekliler görünür.  Genellikle 3 veya 4 kişi gezerler. Hava sıcak da olsa üzerlerinde hep bir hırka veya pardesü vardır. Gazeteler özenle okunmuştur ve birbirlerine haber gösterip günlük olaylar hakkında yorumlar yapılır. Tuttukları takımın oyuncusunun özel hayatından başlayıp beğendikleri politikacının alışkanlıklarına kadar her konu konuşulur. Ama kimse kimsenin ev halini bilmez, kendilerinden söz etmezler. Konuşmanın kendilerine dönmesinden hoşlanmıyorlar sanırım. Akşamın sessizliği ile birlikte benim sadık dostum sarman belirir. Gerçi her zamanki burnu büyük haliyle beni hiç önemsemez, hatta tırnaklarını bilerken tahtalarımı hayli hırpalamışlığı da vardır. Yine de sadıktır, döner dolaşır, gelir. Beni yalnız bırakmaz.

Parkın diğer bankları kadar şanslı olmasam da öyle tümden terk edilmiş halim de yoktur. Mesai saatini şaşırıp yanlış zamanda gelenlerle heyecanlanırım. Gazete okumak için o sabah beni seçen ihtiyar yüzünden az önce gelen sarmaş dolaş çift geri dönüq gitmek zorunda kaldı. Sarman’ın söylenmesini saymıyorum. Saatinde gelsene be adam. Bir de 4-5 kişilik çete halinde dolaşan liseli delikanlı grup var ki; hiç sormayın. Gürültüleri kahkahaları, küfürleri ile herkesin yaka silktiği ama laf etmeye de çekindiği tipler. Edebinle oturmayı da bilmezler. Bankın sırt kısmındaki dar yere popolarını iliştirip oturulacak yere çamurlu ayaklarıyla basarlar. Boyları uzamış olsa da boy takıntısından kurtulamadıklandın mıdır nedir, yüksekte durup çevreye pis pis bakarlar. Bir süre sonra o daracık kenar totolarını rahatsız eder çok da oturamazlar ama inatla öyle oturmayı sürdürürler. Kaba saba küfürlü konuşur aralarından duygusal bir iki laf eden olursa hemen dışlarlar. Geçen gün yine bankın tepesine otururlarken topunun peşinde koşan 3-4 yaşlarındaki veletin topunu atıp tutmaya başladılar. Çocuk topunu alamayınca ağlamaya başladı. Aralarından daha ufak tefek olan sarışın delikanlı araya girip topu aldı ve çocuğa uzattı. Ağlamamasını söyledi. Annesi hepsine söylenip çocuğunu da alıp uzaklaştı. Bu olaydan sonra zayıflık gösterdiğini düşündükleri o delikanlıyı bir daha aralarında görmedim. Delikanlının da çok umurunda değildi, sanırım.

Kaç yıldır parkın bu ücra köşesindeyim inanın bilmiyorum. Düzenli gelenlerin çokluğuna bakarak hayli eskimiş olduğumu söyleyebilirim. Sözgelimi bir zamanlar her hafta gelen liseli delikanlıyla genç kızı çoktandır görmüyorum. Gelir oturur sessizce birbirlerine bakar uzun süre konuşmadan el ele otururlardı. Sessiz kalarak da çok şey anlatılabileceğini onlar da gördüm. İnsanlardan uzak duran sarman bile bir tek onlar varken çekinmeden gelip yanlarında otururdu. Geçenlerde delikanlı yalnız başına geldi. Kız arkadaşı uzaklardaymış. Gönderdiği mektupları tekrar tekrar okudu. Sarman ve ben gözlerinin yaşardığına şahit olduk. O ise kimsenin kendini görmediğinden emindi. Birkaç ay sonrasoğuk bir kış günü yine geldi. Bu kez elinde sanki buruşturulup sonra açılmaya çalışılmış gibi hırpalanmış bir mektup vardı. Tekrar tekrar okuduktan sonra bir ucundan tutuşturup yaktı. Cebinden çıkardığı eski mektupları da alevlere atıp yanmasını seyretti. Sanırım ters giden bir şeyler vardı. O günden sonra onları uzun süre görmedim. Delikanlı geçenlerde yine gelmeye başladı. Yalnızdı. Gazetesini, kitabını ve termos içinde hazırladığı çayı getiriyor. Saatlerce ses çıkarmadan oturuyordu.

Az önce yine geldi gazetesini serip çayını yudumladı. Sarman da yanına sokuldu. Önce topuk sesleri duyuldu sonra eski sevgilisi belirdi. Bizimki heyecanlanıp ayağa kalktı. Yanına gidip gitmemekte tereddütlüydü. Kız banka ve ortama bakıp “bunca yıl burada beni mi bekledin? Beklememeni yazmıştım” dedi. Delikanlı cevap vermedi. Elini uzatıp “Beni burada bulacağını biliyordun. Bunun için gelmedin mi?” diye sordu. Kız gülümsedi ve “anlatmam gerekenler var, açıklayabilirim” dedi. Delikanlının koluna girip parkın içinde yürümeye başladılar. İşte tüm bunlar olurken sarman banktaki gazetelerin üzerine çıkıp bir güzel yayıldı ve yalanmaya başladı.

Olayın sonunu sizler gibi inanın ben de çok merak ediyorum. Ama geri gelmediler. Gazete, termos ve çay bardağı bir kenara savruldu. Birşeylerin istedikleri gibi gitmiş olduğunu umut ediyor ve heyecanla gelecekleri günü bekliyorum.

Hah işte bir kaç gündür dadanan sarı kıvırcık saçlı afacan yine belirdi. Sarmana rahat vermeyecek. Sarmanın kimseyi umursamaz tepeden bakan tavrı herkes gibi onu da deli ediyor. Oyun arkadaşı gibi görmeye çalışsa da sarman, asaletinden taviz vermemeye kararlı. Her neyse çenem düştü sanırım.

Diyeceğim yolunuz Yıldız parkına düşer de duvar dibinde sarmaşıkların arasında tenhada kalmış bir bank görürseniz selamı esirgemeyin. Oturup anlatacaklarınız olursa dinlerim. Hele sarman için çöplenecek bir şeyler bırakırsanız çok  mutlu olurum.

Dedim ya; gelen geçenin ara sıra uğradığı unutulmuş bir bankım. Beklerim…

Mehmet Uhri

İzmir Blues

Pazartesi, Şubat 10th, 2014

4411410Sıradan bir gündü. Kestirmeden gitmek ve biraz da fuar havası alabilmek için İzmir fuarının içinden geçmesem yürüyüş parkurunda emekli biyoloji öğretmeni dede ve torunlarıyla karşılaşmayacaktım. Kışın soğuğuna rağmen güneşin yüzünü göstermesiyle afacan iki torununu gezmeye çıkarmış fuarda yürüyüş yapıyorlardı. Kış aylarının fuara sinen sessizliğini torunların neşeli kahkahaları bozuyordu.  Dedeleri ise açık renk pardesüsü şapkası ve mokasen ayakkabıları ile yürüyüş parkuru için hayli şık görünüyordu.  Kovaladıkları yavru kedinin bana doğru koşup gelmesi üzerine ensesinden yakalayıp sakinleştirdiğimi gören afacanlar merak ve heyecanla yaklaştılar.  Büyük olan kız torun korkmadan kedinin sırtını okşarken ufaklık temkinli yaklaştı. Elini kedinin sırtında hafifçe gezdirdi sonra kafasını okşadı.  Kedi ufaklığın elini yalayınca hızla geri çekip üstüne sildi. Dedesine koşturup “Elimi yaladı dede. Yıkamamız lazım” dedi.  Dedeleri torununun elinden tutup yanımıza geldi. Kediyi kucağına aldı, boynunu ve karnını okşadı. Bu sırada torunlarından kedinin çıkardığı tortor sesini duymalarını istedi. “Sizi sever, kendini güvende hissederse böyle makara çeker kediler” diye açıklamada bulundu. Yavrusu için tedirgin olan anne kedinin belirmesiyle kucağındaki yavruyu yere bıraktı. Yürüyüşlerine eşlik etmek için izin istedim. “Memnuniyetle” diye yanıtladı. Ağır adımlarla Montrö kapısı tarafından Basmane tarafına yürümeye başladık. Gözü torunlarındaydı. İzmir’de doğup büyümüştü. İzmir’in köklü liselerinden birinden biyoloji öğretmeni olarak çalışıp emekli olmuştu. Eskilerde kordon boyunda vakit geçirmesine karşın İzmir’in deniz kıyısını tanımakta zorlandığını, görece fazla değişmediği için fırsat buldukça fuar alanına geldiğinden söz etti.

- Torunlarım olmasa evden çıkacağım da yok. Hayallerimde yaşattığım İzmir’i bulamayınca nereye gitsem yabancılık yaşıyorum. Değil İzmir, mahallemi bile tanımakta zorlanıyorum. Benim için İzmir içinde yaşadığım daire kadar küçüldü.

- Torunlarınız için ise gelecekte hatırlayacakları İzmir bu sizin beğenmediğiniz İzmir olacak, sanırım.

- Kuşaklar arasında o kadar fark olacak elbet. Olmalı da. Ancak mekanlar değişip modernleşse de insan çok fazla değişemiyor. Bir yeri benimseyip hafızana kazıyabilmek için insanlarına ve onlarla yaşıdığın küçük anılara gerek olduğunu düşünürüm. Şimdinin İzmir’inde mekanlar güzel, alımlı, alışveriş merkezleri ve geniş caddeleri ile göz alıcı görünse de insanların birbirinden bu kadar uzak olması sözünü ettiğim anıların yaşanması için önemli bir engel. Deminden beri yürüyoruz ve torunlarıma arkadaşlık edecek bir çocukla bile karşılaşmadık. Karşılaşsak da anne babaların birbirlerine kuşkuyla bakıp hızlıca yürüyüp gitmeleri yüzünden çocuklar bu yaşta önce yalnızlığı öğreniyorlar.

- Eskiden de böyle değil miydi?

- Burası İzmir fuarı. Her yıl Ağustos sonu Eylül başında düzenlenen fuar etkinlikleri ile bütün İzmir, hatta Ege buraya akar tüm insanları kaynaştırırdı. Öyle ticari kaygılarla gerçekleştirilen dünya fuarlarına benzemezdi. Ülkeler kendilerini tanıtmaya çalışsalar da gerçekte içerik önemli değildi. Egenin ve İzmir’in insanları burada bir araya gelir, birbirleri görür, kaynaşır bir anlamda eşitlenirdi. İnsanların birbirini tanıyıp görmesini, birbirinden korkmamasını sağlayan bir havası vardı. Şu üzerinde yürüdüğümüz yolda çalışan minyatür tren ile fuarın o barış dolu güven hissi veren havasını hissederdiniz. Lunaparktaki oyuncaklardan korkanların da tercihiydi, o tren. Her köşe başında ağzınızı uzatıp içebileceğiniz çeşmeler vardı. Herkes aynı çeşmeden su içerdi. Zengini, fakiri, küçüğü, büyüğü, okumuşu okumamışı buraya gelir, sevgililer burada buluşurdu. Önce o herkesin aynı suyu içip serinlediği çeşmeleri sonra hayvanat bahçesini kaldırdılar. Şuraya betondan resmi fuar alanı inşa ettiler. Gerisini park yaptılar. Fuarın o eski birleştirici havası kalmadı. Fuarı da alışveriş merkezine benzetmeye çalışıyorlar.

running-trackYürüyüş parkurunda sabah sporu yapanlara engel olmamak için olabildiğince kenardan yürümeye çalışsak da torunların koşuşturması nedeniyle yaşanan birkaç küçük aksilik dedenin gayreti ile çözüldü. Basmane kapısı yönüne gitmem gerekiyordu yanlarından ayrılmak için izin istedim. Ancak söyleyecekleri bitmemişti. Şapkasını çıkarıp selam verirken mendiliyle alnının terini kuruladı. Mendili tutan eliyle yeni fuar alanını işaret ederek “eskiden lunapark buradaydı, öğrencilerimi alır gelirdim” dedi.

- Nasıl yani lise öğrencileriyle lunaparka mı gelirdiniz?

- Düşündüğün gibi değil. Onları lunaparkın içinde “kahkahalar evi” denen güldüren aynaların olduğu binaya sokardım. Bunu her sene mutlaka en az bir kez yapardım. Kapısının önünde içerdekilerin kahkahalarını andıran sesler yükselirdi. İçeride de insanları binbir türlü komik şekilde gösteren aynalar olurdu.

- Hatırlıyorum. Birbirimize bakıp gülmekten kırılırdık. Hatta gelen diğer insanların görüntülerine de bakıp uzun süre çıkmazdık. İyi de lunaparkta bunca aktivite varken öğrencileri buraya getirmenizdeki amaç neydi?

- Okuldan fuardaki sağlık müzesini gezdirmek için izin alır ve müzeyi hızlıca gezdikten sonra buraya gelirdik. Çocuklar da sizin gibi eğlendirmek için getirdiğimi düşünürdü. Onlara hiçbir şey söylemezdim. Bilirsin, lise çağında karakter şekillenirken dış görünüş çok önemlidir. Saçını başını, kıyafetini hatta giydiği ayakkabıyı bile sorun edebilirler. Hatta işi abartır birbirlerine bakmaktan kendilerine bakmaya fırsat bile bulamazlar. Halbuki güldüren aynalar bütün o dış görünüş safsatasını anında yerle bir eder. Herkes ama herkes güldüren aynaların karşısında şekilden şekile girerek tüm o dış görünüş karizmalarını yitirir. Aynada görünenler komik görünüşleriyle eşitlenir. Bütün o dış görünüş kaygıları yerle bir olur. O zaman, işte o zaman içerdeki ben ile dışardan görünen ben birbirini fark eder, yüzleşir ve kişilik gerçek anlamda bütünleşip sağlamlaşır. En despot, ciddi geçinen hocalarının görüntüsünün bile aynaların karşısında yerle bir olduğunu gördükten sonra öğrencilerimin gelecekte kolay etki altında kalmayacağını, görünenin ardını araştıracağını düşünür emekli olana kadar her yıl öğrencilerimle güldüren aynalara gelirdim. Lunapark göl kenarına taşınırken güldüren aynaları ortadan kaldırıverdiler. Torunlarımın da o aynaları görmesini, kendileri ile birlikte anne babalarının ve büyüklerinin görüntüleri ile dış görünüş konusunda dayatılan gereksiz saplantılardan uzak olmalarını çok isterdim.

large_funny_mirrors_fed69cc9Susup kalmıştım. Gülümsedi, şapkası ile tekrar selam verip mendilini cebine koydu. Torunlarının uzaklaşmış olduğunu fark edip “kızımın emanetleri” diyerek hızlı adımlarla yanımdan uzaklaştı. Dedelerinin hızlı adımlarla peşlerinden geldiğini gören afacanların çığlık atarak koşmaya başlamaları bu kez sabah sporu yapanların parkurun kenarına kaçmalarına neden oldu. Fuarın çıkışına yöneldiğimde uzakta giderek yükselen uğultusu ile Basmane meydanını görünüyordu. Dedim ya; sıradan bir gündü.

Mehmet Uhri

Midye ve Kum Tanesi

Pazartesi, Şubat 3rd, 2014

mk1

“Bırak beni gideyim, göreceğimi gördüm” dedi kum tanesi. Midye ise içine giren kum tanesine cevap vermedi. Kum tanesi inatla konuşmayı sürdürdü.

- Tamam, denizin derinliklerini görmeyi ben istedim ama bu karanlık kabuğun içinde olmak değildi aradığım, ne olur bırak gideyim. Sahildeki bir kum tanesi olarak denizin içindeki dünyayı, derinlikleri hep merak etmiştim. Rüzgar savurdukça kıyıya yaklaşsam, arada dalgalara bulanıp ıslansam da bir türlü denizin içini göremedim. Sahile gelip ayaklarını ıslatan insanlar gibi denize hep kenardan bakıp içindeki dünyayı hayal etmeye çalıştım. Dalgaların yuvarlayıp sahile attığı çakıl taşlarından denizin bambaşka renkli bir dünya olduğunu işittikçe merakım arttı. Ama burası çok karanlık ve korkuyorum bırak beni gideyim.

“Zamanı gelince gidersin, sabırlı ol bakalım. Hem seni ben çağırmadım o kadar uzaktan nasıl geldin sen buralara anlat bakalım” dedi midye. Kum tanesi midyeden gelen yanıta sevindi. Karanlığın verdiği korku biraz olsun yatıştı. Yalnız değildi.

- Rüzgarın sakin estiği bir gündü. Sahilde insanlar vardı. Kuruyan deniz tuzuyla üzerine tutunduğum küçük taşa uzanan el, taşla birlikte beni de denize fırlattı. Kaç kez denizin yüzeyinde sıçradığımızı hatırlamıyorum ama sanki deniz bizi içine almamaya çalıştı. Sonra yavaşladık, ıslanıp derinlere yuvarlandık. Bu arada tutunduğum taştan ayrıldım ve bir süre suyun içinde salındım. Gerçekten bambaşka bir dünyadaydım. Suyun içinde ne gökyüzü ne de güneş olduğu gibi kalabiliyordu. Gökyüzünün o görkemli ama durgun mavisinin suyun içinde renkten renge gireceğini ve bu kadar güzel görüneceğini hiç düşünmemiştim. Güneş ise suyun içinde parçalanıyor, birden fazla güneşe ayrışıyor, üstelik yakıp kavurmuyordu. Başka şeyler de gördüm. Ne olduğunu anlamadığım başka şeyler de vardı. Rüya gibiydi. Ama çok kısa sürdü. İki beyaz kabuğun arasından geçip kendimi burada buldum. Burası çok karanlık, korkuyorum. Bırak gideyim.

- Kabuklarımın arası güvenlidir. Zamanı gelince gidersin. Sen bana dışarıyı anlat biraz. Orada ne var, nasıl bir yer?

- Dışarısı buraya hiç benzemiyor. Buradaki renklilik, canlılık dışarıda yok. Burada her şey yumuşak, halbuki dışarıda güneş ve rüzgar her şeyi kurutup sertleştiriyor. Buradan bakınca alacalı bulacalı görünen o mavi gökyüzü dışarıda hiç de öyle. Bir de içini ısıtan bazen yakıp kavuran güneş var. Burada çok sayıda varmış gibi göründüğüne bakma, inanmayacaksın ama aslında tek. Sahilden gelip suyun içine bakınca iç içe iki dünya var sanki. Üstelik ikisi de gerçek. Hangisi daha iyi diye sorsan cevap vermesi zor. En iyisi hep bir tarafta kalıp öteki tarafı hiç tanımamak. Birindeyken ötekinde aklın kalıyor. Ha bir de rüzgar var dışarıda.

- Rüzgar de neymiş?

- Nasıl desem, burada su nasıl hareket edip dalga yapıyorsa orada da rüzgar esip seni oradan oraya savurabiliyor. Bir de; su, buradakilerin nasıl hep yumuşak kalmasını sağlıyorsa rüzgar da dışarıdakileri kurutup sertleştiriyor. Tanısan sevmezsin. Gecenin karanlığı ise sanırım her iki tarafta da aynı.

Midye dışarıyı kolaçan etmek için kabuklarını hafif aralayınca içerisi aydınlandı. Kısa süreli de olsa bir yengecin saldırısına uğradılar ama yengecin gücü kabukları aşmaya yetmedi. Midye, kum tanesini sahile bırakmak için zeminde ilerleyip sahile yönelirken kum tanesinden çok zamandır merak ettiği suyun ötesini, ötedeki dünyayı anlatmayı sürdürmesini istedi. Zamanın durduğu bir yolculuğa koyuldular. Gökyüzünü ve yıldızları anlatarak başladı kum tanesi. Sonra ağaçları kuşları anlattı. Sıra insanlara gelince zorlandığını hissetti. Suda yaşayamayan ama yine de su kenarından ayrılmayan canlılar olduklarını hiç birinin diğerine benzemediğini, hatta aynı insanların zaman içinde farklılık gösterdiklerini anlattı. Midye kendine benzer canlı olup olmadığını sordu. Az önceki yengeç gibi kalın kabuklu böcekler ve yine kabuklu salyangozlar gördüğünü ama midyeye benzer bir şey görmediğini söylemesi hafiften gururunu okşadı. Kum tanesi en büyük şaşkınlığını denizin içindeki dünyada mevsimlerin olmadığını öğrenince yaşadı.

- Nasıl yani hep böyle yeşil, hep böyle canlı mı kalıyor ortalık? Sıcaklık da mı değişmiyor?

- Sıcaklık değişiyor ama başka değişiklik olmuyor.

- Yani hep baharı yaşıyorsunuz. O zaman nasıl yeniliyorsunuz kendinizi.

- Burası su altı. Ne güneş yakabilir, ne de rüzgar kurutabilir. Hep taze kalır, her sene kabuğumuzu kalınlaştırıp biraz daha büyürüz. Büyüdükçe daha görünür hale geliriz. Korunabilmek için kabuğumuz kalınlaşır ve sertleşir. Dışımız içimizden daha fazla büyür ama içimiz hep yumuşaktır. Ara sıra senin gibi küçük kum tanelerini alır bir süre taşır gevezelik eder bırakırız. Burası senin geldiğin dünyaya benzemez. Sen yine o beğenmediğin kuru bulduğun dünyana dön, buralar sana göre değil.

- Biliyor musun? Aslında insanlar yanlış dünyada yaşıyorlar. Onlar da sizin gibi mevsimleri hiç yaşamayıp, tazelenmeden öylece hep büyüyor ve büyüdükçe kabukları kalınlaşıyor. Küçükken kumda oynayıp şen şakrak gülen o sevecen insanların büyüdükçe nasıl asık suratlı, sert, duygusuz görünüşlü olabildiklerine bir türlü akıl erdiremiyordum. Az önce dışarıda midyeye benzer canlı var mı diye sormuştun değil mi? Sanırım insanlar sana benziyor. İçleri yumuşak olsa da büyüdükçe kabukları sertleşiyor ve kendilerini koruyabilmek için hep kabuğu kapalı yaşıyorlar. Sanki bir zamanlar kabahat işlemiş ve denizlerden kovulmuş gibiler. Su kenarlarından uzaklaşamamaları da bu yüzdendir, belki de.

mk2Sahile vuran dalgaların sesi arttıkça kum tanesi heyecanlandı. Sahile yaklaşmışlardı. Ancak kötü bir sürpriz onları bekliyordu. Önce irice bir yengeç midyeyi aralamaya uğraştı. Bu sırada yengeci hedef alan ahtapot her ikisini de sarmaladı. Yengeç ahtapotun kollarından kurtulmayı başarsa da midye kurtulamadı. Ahtapot midyeyi birkaç kez kayaya vurunca midyenin bir kenarı kırıldı. Midye fazla direnemedi. Teslim olmadan önce kum tanesine “beni de götür, bırakma” dedi. Olanları üzüntü içinde izleyen kum tanesi cansız kabukla birlikte sürüklenerek sabaha doğru sahile vurdu.

Her şey birdenbire olmuş, bir veda bile edememişti. Kum tanesi üzgündü ama kabuğu bırakmamıştı. Güneş yükselip ortalık kurudu. Şiddetlenen rüzgar kum tanesini kabuktan dışarı savurur gibi olunca midyenin onun için kabuğunda bıraktığı küçük yuvacığı fark etti. Yuvarlanıp o küçük yuvaya girdi. Bir daha ayrılmadılar. O günden sonra kum tanesi, kalın beyaz bir midye kabuğunun içinde koyu renkli bir nokta olarak kaldı. Kum tanesi sözünde durmuş midyeyi bırakmamıştı. Zamanla deniz, güneş ve rüzgar ile aşınıp ufalanan kabuk, kum tanesine dönüşüp kumsala karışana kadar birbirlerinden ayrılmadılar.

Midye ve kum tanesinin öyküsü zamanla söylenceye dönüştü. Dünyaları uzak ve farklı olsa da hayatlarında birbirlerine yer açıp paylaşmayı bilenler için midye kabuklarının iç yüzündeki o siyah noktalar okuyabilenler için dile gelip, midye ile kum tanesinin öyküsünü anlatır oldu.

Mehmet Uhri