Archive for Kasım, 2013

Boşlukla Yüzleşme - Anish Kapoor

Pazartesi, Kasım 25th, 2013

kapoor

Önyargılar ve ilk izlenimler ile insanları etiketleyip çoğu kez gözlerimizi kaçırdığımız boşluklarıyla yüzleşmek, boşluğun renkli ve gizli estetiğini görüp hissetmek istiyorsanız Anish Kapoor kısa süreli bir sergi ile İstanbul’da.

Devasa boyutlardaki soyut heykelleri ile İstanbul sonbaharını renklendiren Hindistan doğumlu İngiliz sanatçı Anish Kapoor heykel sanatının figüratif anlatımına üstelik canlı renkler kullanarak farklı bir soluk ve “renk” katmasıyla tanınıyor. Heykeli renklendirmenin figürü gizleyeceği, gölgeleyeceği endişesini taşıyan meslektaşlarına inat heykele ait bir deri gibi renk kullanmaktan kaçınmıyor. Renk etkisinin içeridekini gizlediğine dikkat çekiyor. Dahası heykelin kitlesel bütünlüğünün de içeriği gizlediğinden yola çıkarak aradığı anlamı heykellerin içindeki boşluğu görünür kılmaya çabalayarak yansıtıyor. Denizin yüzeyine bakıp içindeki canlılığı ve farklılıkları görememeyi dert edinip eserlerinde görünür kılmaya çabaladığından söz ediyor.

20130921_121254Hindistan’a göç etmek zorunda kalmış Bağdat’lı Yahudi anne ve Hint deniz kuvvetlerinde denizbilimci olarak çalışan Hindu babadan Mumbai gibi zengin kültürel çeşitliliği olan bir şehirde 1954 yılında dünyaya gelen Kapoor, ilköğrenimini Mumbai’de karma okulda tamamlıyor. Yüksek öğrenim için annesi ile birlikte İsrail’e gidip farklı ülkelerden gelen Yahudi aileleri barındıran bir kibutzda yaşıyor. 1973 yılından sonra ise sanat öğrenimi için gittiği Londra’da kendi etnik, dini, kültürel zengin karışımına karşın sadece dış görünüşe bakılıp insanlar hakkında karar veriliyor olmasından etkileniyor. Fiziksel özelliklerine bakıp Hintli olduğunu düşünenlere inat derisinin altında farklı kültürel kimliklerin de yaşadığını eserlerine yansıtıyor. Dış görünüşün algıda oluşturduğu boşluklar ve o boşluklar üzerine özenle inşa ettiğimiz hayatlarımıza da ince bir eleştiriyi ihmal etmiyor. Soyut anlatımlı eserlerinde etkileyici boşluklar ve çıkıntılar yanı sıra bir deri gibi kullandığı canlı renkler ve o renklerin ürettiği gölgeler ile izleyiciyi geri dönüşü olmayan bir karadeliğin çekim alanına yöneltiyor. Karanlığı oluşturmak için gölge veya siyah renk kullanmak yerine gözlerimizi kapattığımızda damarlarımızdaki kan yüzünden kırmızıdan karanlığa geçişimizi hatırlatırcasına gölgeyi kırmızıya gizlemeyi veya alacakaranlığın lacivertini durağan siyaha tercih ederek karanlığı evcilleştirmeyi deniyor.

20130921_115948Çoğuna isim verme gereği bile duymadığı devasa boyutlardaki eserlerinde etkileyici ve çarpıcı boşluklarla algının kolaycılığına ve ön yargılara kapılmadan izleyiciyi içerideki zenginlik ve canlılık üzerine düşünmeye zorluyor. Dış görünüş ve etiketlerin ürettiği ön yargılar ile davranmanın kolaycılığına sığınıp pek de yüzleşmek istenmeyen boşluklarla izleyiciyi yüzleşmek zorunda bırakıyor. O boşluklar ki; her türlü önyargı ve hatta zamansızlık etkisi ile izleyiciyi çekip alıp sanki başka kültürlere açılan karadelik işlevi görüyor. Gerçekten de iç dünyamızda bir yerlerde varlığının hep farkında olduğumuz ancak modernitenin ürettiği kimliklerimize sıkı sarılmak uğruna yüzleşmekten çekindiğimiz içsel bir boşluğa yolculuktur, Kapoor’un eserleri. Israrla anlamını soranlara ise “anlam ile anlamsızlık arasındadır, ne yöne bakmak isterseniz onu görürsünüz, hayat gibi” yanıtını verir.

20130921_121414Hayli görkemli ebatlardaki eserlerinde hayatın küçük boyutlu detaylarını büyütüp görünür hale getirirken uzay ve zamanın sonsuz boşluğunu da bir anlamda küçültüp algılanabilir hale dönüştürmeye çabalamaktadır. Heykellerinin çekiciliği barındırdığı boşluk ve boşluğun ardını merak edenler için heyecanlı bir yolculuk sunmakta, heykele olmasa da içindeki boşluğa dokunma isteği doğurmaktadır.

Ön yargı ve kültürel kimliklerden sıyrılıp doluluğun içindeki boşluklarla ve kendi iç boşluklarımızla yüzleşmek, sanatçının vurguladığı gibi anlam ve anlamsızlık sınırlarında gezinmek için Anish Kapoor sergisi Emirgan Sabancı müzesinde 2 Şubat 2014’ e kadar sizleri bekliyor.

Mehmet Uhri

Şanslı Kilim

Pazartesi, Kasım 18th, 2013

20131016_114342

Ben şanslı bir kilimim. Renklerim ve motifimden ötürü çubuklu Yörük kilimi diye bilinirim. Sade görünsem de dokuyanın gönlünden geçenleri, söyleyemediklerini renk ve motiflerimde taşır, sırlarımı da kolay paylaşmam. Öyle çeyiz için dokunan gösterişli kilimlerden değilim.

Ahiretlik kilim olduğum için ince ipten sık dokunurum. Öyle kolay üremem sabır ve maharet isterim.

Dedim ya özel bir kilimim. Beni öyle divanda veya odada ortalık yerde kullanmak için dokumazlar. Yörük geleneğinde tabut örtüsü olarak dokunur günü gelince kullanılmayı beklerim. Genellikle ölümün yaklaştığı sezildiğinde çubuklu kilimi tezgaha koyup işe koyulurlar. Dokuma işlemi ne kadar uzun sürerse ölümün o kadar uzaklaştırılacağı umularak aceleye getirmezler. Ölümle yapılan bu pazarlık yüzünden kullanılan iplik incedir ve kumaş gibi sıkı dokunurum. Ahiret borcundan kaçmazlar ama örerken kolay üreyip çabuk bitmesin isterler.  Ne de olsa can tatlı.

20131016_114312

Bittiğinde diğer kilimler gibi kullanıma hazır hale de getirmezler. Arka yüzündeki düğüm ve ipleri kesip yakmaz, saçaklarını örmez, kasnağa germezler. Olduğu gibi ham haliyle bırakırlar. Hayata borç öder gibi çileyle dokunup kefen bezi ile birlikte sandığa koyar unutmaya çalışırlar. Pazarlık sona ermiştir. Dahası dokunduktan sonra kullanılacağım gün gelene kadar yaşananlar kazanç bilinir. Sandıkta öylece beklerim. Beni dokuyan eller bir daha üzerime değmez. Ama ikimiz de neyi beklediğimizi biliriz. Sandıktan çıkarıldığımda vakit tamamdır. O gün cenaze toprağa verilene kadar tabut örtüsü olarak kullanırlar. İşim bittikten sonra ise gidenin el emeği ve hatırası hürmetine camiye bağışlanır seccade olarak görev yaparım. İnce dokunduğum için diğer kilimler gibi olduğum yerde düzgün duramam kumaş gibi katlanıveririm. Isıtıcılığım da azdır. Zamanla eskiyip çul gibi atılanımız çoktur. Ama ben şanslı bir kilimim.

20131019_170246

Çubuklu Yörük kilimi diye bilinsem, tabut örtüsü olarak dokunsam ve sade görünsem de motiflerim anlamlıdır. Dedim ya ölümün soluğu hissedildiğinde başlarlar dokumaya. Birbirine eş kırmızı ve lacivert çubuklar hepsi birbirine benzeyen her bir yılı anlatır. Tabutun boyuna göre örüldüğümü zannedenler yanılır. Kilimin boyunu uzun tutma çabası yaşanacak yılların çok olması dileği içindir. Varsın birbirine benzesin, rengi motifi olmasın ama yine de üç beş yıl daha fazla olsun isterler.  Dokumayı bitirmeye elleri varmaz bir türlü. Kilimin üzerinde ama dolu ama boş birbirine benzeyen yılların arasında diğerleriyle aynı kalınlıkta olup içinde renk renk motiflerin olduğu diğerlerinden farklı yıllar da serpiştirilmiştir. Benimkinin öyle heyecanlı coşkulu yılları çok değildi. O yüzden o motifli ince çubuklarımın sayısı azdır. Dokurken dertleştiğinde onu heyecanlandıran olayları kilime dokuduğundan söz etmişti. İlk aşkını, evliliğini, çocuklarını ana babanın yitişini hep o kilimin motiflerine gizlemişti. O daracık çubuk üzerinde her bir şekil mutluluğun rengindeydi. Oraya hatırlamak istediklerini işlemişti. Sonrasında ise yine birbirine benzeyen ve beklemekle geçen donuk yılların karşılığı kilime sade çubuklar olarak yansıyordu.

20131019_170141

İkimizin bildiği kendince çok daha önemli sırları ise üç yere işlediği kalın cicim motiflerinde gizliydi. Onlar iç içe yaşanmış iki yıl gibi kalın çubuk olarak dokunmuştu. Ortadaki motif kırmızı diğer ikisi ise beyaz iplikle işlenmişti. Kilime nereden bakarsan bak delikanlılığın zapt edilmeye çalışılan o patlamaya hazır coşkusu ile başlayan olgunlaşıp orta yaşlarda yatağını bulan, hayatı tanıyan ve sonrasında yapacak yaşanacak ne çok şey vardı diye hayıflanacak yılları anlatıyordu. Onun için hayatın başı ve sonu sessiz bir isyan ve özgürlük arayışıydı. Delikanlılık yıllarının baskı altında tutulan hırçın özgürlük arayışı, yaşlılık yıllarında bedenin izin vermedikleri yüzünden gerçekleştiremediklerine dönüşüyor öylece kilime çetrefilli beyaz motifler olarak yansıyordu. İsyanın yangını küllendikçe önünde ardında yine o sıradan çubuklu yıllar, yer alıyordu. Kilimin ortasına kırmızı iplikle yerleştirdiği cicim motifi ise yarılanmış ömrün biriktirdiklerinden süzülen nükteydi. Tanıyanlar geçen koca bir ömre bakıp tabutunun üzerindeki kilimde ortadaki o kırmızı iplikle işlenmiş satırları görsün istemişti. Dokurken dostlarını, aşklarını, heyecanlarını ve kendine bile söyleyemediklerini o nükteye sığdırmaya çabalamıştı. Tüm bunları anlatır, dertleşirdi benimle. Ben de kendimi özel zannederdim. Gün gelip camiye serdiklerinde diğer ahiretlik kilimlerden çok farkım olmadığını görmek benim için tam bir hayal kırıklığıydı. O çok özel sanılan ve anısı için kilim dokunan diğer hayatlar da hep birbirine benziyordu.  Birbirinin eşi beklemekle geçen yıllar, arada küçük heyecanlar ve bir nükteye sığan sıradan hayatlar. Hepsi bu…

Zaman geçti serildiğim yerde eskidim, eskidik. Yeni gelen kilim de olmayınca hayli yıprandım. Cemaatin eskiyen halı  ve kilimlerden yakınması üzerine bir şeylerin değiştiğini ahiretlik kilim dokuyanların azaldığını tabut örtüsü olarak hazır kumaşların kullanılmakta olduğunu öğrendim. Üstelik iyi para eden dünyalık kilim dokumaktan ahiretlik kilime sıra da gelmiyordu. Kazanç peşinde koşup uğraşırken öyle derin hesaplara girmeden kolayına yaşayınca hepsi birbirine benzeyen o sıradan yıllar bile görünmez anlaşılmaz oluyor, hayatlar ise araya işleyecek renkli heyecanlı motifi bile olmadan dokuma kumaş gibi geçip gidiveriyordu. Onca hayattan caminin şu eski kilimleri kadar bile üzerinde birilerinin izini taşıyacak anlam kalmıyor olması kimsenin umurunda değildi.

Her neyse; eskimiş görüntüme bir kenarda boynu bükük durduğuma bakmayın. Kolayına yaşanmamış, korkusuzca muhasebesi yapılmış, iyi kötü bir nükte bırakabilmiş koca bir ömrü taşıyorum üzerimde.

Dedim ya; ben şanslı bir kilimim.

Mehmet Uhri

Not: Fotoğrafların üzerine tıklayarak bu “nüktedan kilimi” daha yakından izleyebilirsiniz.

Palet ve Fırça

Pazartesi, Kasım 11th, 2013

palet

Bu sabah atölyeye erken geldi. Günlerdir bitiremediği o koca resme sanki az sonra kavga edecekmiş gibi bakıyor. Resmin büyük kısmı bitmiş görünse de içine sinmeyen bir şeyler var bir türlü başından ayrılmıyor. Arada sıkılıp bıraktığı başka daha küçük ebatlı resimler yapıp tamamladığına da şahit olduk. Ancak ressamın emektar palet ve fırçası olarak ilk kez bu kadar zorlandığını görüyoruz.

O, vazgeçmeyen ve teslim olmayanlardan. Ressam olursan aç kalırsın diyen yakınlarına sevenlerine inat resim yapmaktan vazgeçmeyenlerden. Ailesinin tüm karşı çıkışlarına ve rahmetli babasının ressam olmayı seçtiği için “oğlum tabelacı olacak” diye üzüntüden kahrolup ağladığını görmesine karşın vazgeçmeyen bir özgür ruh. Akademiyi bitirdikten sonra da kimseye eyvallah etmeden neredeyse sıfırdan hayatını kurmuş. Bizler ise onun resim macerasındaki emektar paleti ve fırçasıyız.

Resmin içine dalıp gitti ama arada göz ucuyla palete ve üzerindeki renklere bakıyor. Henüz beni yani emektar fırçasını elini almadı. Resmin içinde gizli olan bir şeyi açığa çıkarmaya mı çalışacak yoksa görünür olmasını istemediği bir şey mi var doğrusu kendi de karar vermiş değil. Spatulayı ve terebentinli bezi eline alıp resmin sağ alt köşesinde yer alan ve üç gündür uğraştığı alanı öfkeyle sildi. Bezi ve spatulayı fırlatıp atarken “orası öyle durdukça beni neyin rahatsız ettiğini bulamayacaktım” diyerek kendini teselli etmeye çalıştı. Palet “hırsını benden alacak, bak göreceksin. Bu gün çekeceğim var anlaşılan” diye homurdandı. Gerçekten de boyalarını çıkarıp paletin üzerine öbek öbek bıraktı. Sonra beni yani fırçayı eline alıp paletin üstündeki renklerden karışım yapmaya başladı. Hayal ettiklerini ve kafasındaki resmi tuvale taşıyıp resme dönüştüren fırça olarak onun bu hallerine alıştım. Bu arada bilmişlik taslamayı seven palet yine ahkam kesmeye başlayıp “göreceksiniz oraya ne çizmek istiyorsa önce üzerimde çiziyormuş gibi yapacak, figürün taslağı yine ben olacağım” diye hava attı. Gerçekten de fırçanın ucunu kullanarak paletin sağ alt köşesine bir şeyler çizdi ama sonra yüzünü ekşitip sildi. Elinde palet ve fırça ile resmin başına dikildi. Bıraksalar içine girecek gibiydi. Bir süre öylece resme sonra elindeki palete yerleştirdiği boyalara baktı. Sıranın bana gelmesini heyecanla beklememe karşın fırçalara yönelmedi.

998362_10201548479743184_2058861256_n

Bir süre öylece resimle pazarlık eder gibi bakıştılar. Sonra omuzları düştü. Her şeyi kenara bıraktı. Pencereyi açıp dışarıya, gelen geçene bakındı. Bu sırada sessizce atölyeye gelen eşinin ve hazırladığı kahvaltı tepsisini fark etti. Eşi tepsiyi sehpaya bırakmış resmi inceliyordu. “Bu kadar zorlayacağını bilseydin belki de hiç başlamazdın. Resmin üzerine perde örtelim bir süre rahat bırak istersen” dedi. Bizimki cevap vermedi. Eşi ortamdaki gerginliği fark edip geldiği gibi sessizce çıkıp gitti. Kahvaltı tepsisinden dumanı tüten çay bardağını eline alıp resmin başına geldi. Çayını yudumlarken “kafamda bitirmediğim hiçbir resme başlayamam. Bu resim de kafamda bitmişti ama sonra bir şey oldu resmin içinde kafamda bitirmediğim hatta hiç düşünmediğim bir resmin daha yaşamakta olduğunu gördüm. Bu beni başta heyecanlandırsa da sonra korkuttu. Kafamdaki resmi tamamladığımda içerideki diğer resmi gömmüş olacağım. İkisini birden yaşatmayı deniyorum birbirleriyle rekabet ediyorlar, olmuyor. Bitirmeye korkar hale geldim. Başlangıçta tasarladığım resmi kalın bir kabuk gibi tamamlayıp bitirmeye çabaladıkça içerideki kabuğu kırıp bırak çıkayım diye direniyor. Ne yapacağımı bilmiyorum. Bu resim elimi ayağımı bağladı, başından ayrılamıyor öylece yörüngesinde dolanıyorum.” diye söylendi.

Açık bıraktığı pencereden gelen esinti ile hareketlenen perde kenardaki boş çay bardağını devirdi. Esintiyle dalgalanan perdeye gözü takıldı. “Evet ya, perde. Bunu niye daha önce düşünmedim” diyerek paleti ve fırçayı eline aldı. Sol üst köşeden başlayarak resmi genişletmeye başladı. Rüzgarla savrulan ve pencereden dışarı çıkan perdenin farkında bile değildi. Genişleyen resme yaklaşabilmek için tabureye çıkıp uzanırken kollarının yorulmasına aldırmadan saatlerce durmamacasına çalıştı. Alnında biriken teri silmek için terebentinli bezi kullanınca yüzüne bulaşan renkleri fark etse de umursamadı. Heyecanla resmi büyütmeyi sürdürdü.

540715_10201548480743209_1899102300_n

Paleti elinden bıraktığında gün geceye yaklaşmıştı. Beni, yani emektar fırçasını ise elinden bırakmadan resmin başında uzun uzun durdu.  Yorgun ama heyecanlı görünüyordu. Bütün gün ayakta olmanın verdiği yorgunluğa dayanamayıp koltuğuna çöktü. Fırça elinde resme bakarken uyuyakaldı. Rüyasında ne gördüğünü bilemem ama eli gevşeyip yere düştüğümde paletin “Resme bakın, perdenin ardındaki resmi görmeye çalışın. Başlangıçta yapmak istediğini kendi ellerini de resme katarak tuttuğu perdeye taşıdı. Perdenin ardında hayal meyal diğer bir resim olduğunu görünür olmasa da hissedilir kıldı. İçeridekini de resme taşıdı.” diyen bilmiş sözlerini duydum. Spatula bu sözlere “perdenin ardında ne olduğunu hep merak edeceğiz” diye  yanıt verdi. Bense görevini yapmış ve ressamın hayal ettiğini tuvale taşımış olmanın verdiği kibirle yanıt verme gereği duymadım. Bizimki uyurken pencereden gelen esintinin etkisi ile hafiften hareketlenen tuval resmedilen perdeye de hareket verdi. Palet ve fırça olarak heyecanla resme baktık. Kısa süren hareketten sonra ortalığa çöken karanlık ile resim sanki teslim oldu.

Mehmet Uhri

Not:  “Ali Babanın çiftliği” isimli tablo ve katkıları için ressam Sn. Mevlüt Akyıldız’a teşekkürler.  Üzerine tıklayarak resimlerin orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz.