Archive for Ekim, 2013

Tavla Bitmeden

Pazar, Ekim 27th, 2013

resim-692

Aradığım yeri sormak için bakkal dükkanına girmesem o iki bilge ihtiyarın farkında bile olmayacaktım. Sivas Divriği çarşısında yıllara direnen bakkal dükkanında tavla oynuyorlardı. Selamsız sabahsız dükkana girip izin istemeden aradığım yeri sorarken kabalık ettiğimi değişen yüz ifadelerinden anladım. Toparlamaya çalışırken yabancısın herhalde diyerek hoşgörüyle gülümsediler. Çarşıdaki pek çok dükkan gibi aradığım yerin de kapandığını yerine market açıldığını söylediler. Ne yapmam gerektiğini hızlıca düşünmeye çalışırken gözüm şeker kavanozlarına ve bisküvi kutularına takıldı. Bakkal belki kırk yıldır hiç değişmemiş, içindekilerle birlikte yaşlanmıştı. Bu arada oturup soluklanmam için tabure uzatıp tavla oynamayı sürdürdüler. Bir şişe gazoz alıp yanlarına oturdum. Ses çıkarmadan tavla oynamayı sürdürdüler. Nereden gelip Divriği’de ne aradığımı sordular. Araya girip bakkal dükkanının kaç yıllık olduğunu sordum bıyıklı olan eliyle gözlüklü arkadaşını işaret ederek “o daha yaşlı, ona sor” dedi. Diğeri hiddetlenir gibi oldu. “Ben 90 yaşındaysam sen de 88 yaşındasın hadi oradan” diye söylenip bana döndü

- Bu gördüğün dükkan bir ömür eskitti, bildim bileli burada bu dükkandayım artık sen hesap ediver. Bu pos bıyıklı da yanda tuhafiyecilik yapardı. O zamandan beri tavla oynarız. Hep böyle olur, gelir dersini alır gider. Bir türlü öğrenemedi şu oyunu.

- Git işine daha dün el almadan yenilen kimdi?

- Arada üzülmesin evde sıkıntıya düşmesin diye yenilmek de ustalığın şanındandır. Olacak o kadar.

Atışma taşlamaya dönüşmeden muhabbeti değiştirmem gerekiyordu. “Bu yaşa gelmiş koca bir ömür yaşamışsınız. Hayat nasıl geçti, neye benziyordu, ne anladınız bunca yaşadığınızdan?” diye sordum. Önce cevap vermek istemediler. Bıyıklı olan eliyle tavlayı işaret etti.

- Koca bir ömür şu tavlanın bir pulu gibi geçti gitti. Kimi gün kırıldım gele atıp bekledim, kimi gün son taşta gelen iyi zarla kazandım ama oyunu hiç bırakmadım. Kazanamayacağımı bilsem de son taşa kadar oynadım. Oynadığım kadar yaşadım. Kötü oynadığım kendime kızdığım çok oldu. Bazen gelen zarın zoruyla istemediğim oyunlar da oynadım. Geldi geçti yaş ilerledi ikimizin de hanımları son zarı beklemeden oyunu bıraktı gitti. Biz her gün inatla son taşa kadar oynuyoruz. Yaşamak güzel şey be…

tavlaDiğeri tavlayı kapatıp sessizce kenara koydu. Kafasını kaldırıp arkadaşına bakıp “Gün gelir birimiz eksilir oynayamayız diye korkuyor dükkanı açık tutuyorum. İş olduğundan değil. Oyun bitmiş görünse de son pula kadar oynayabilmiş olmak için” dedi.

Bakkal arkadaşının hayat hakkında daha farklı fikirleri olduğunu söyleyip elini arkadaşını omzuna koydu “Hadi, çekinme bana söylediğini ona da söyle” diye üsteledi. Bakkal mendilini çıkarıp gözlüğünün camını silerken söyleyeceklerini düşündü.

- Hayat nasıl geçti diye sormuştun. Öyle veya böyle hep insanlarla iç içe geçti. Bu bakkal dükkanı gibiydi hayat. Çoğu kez beklerdin hiç müşteri gelmez kimi gün de gelene yetişemezdin. Tezgahın önü ile ardının aynı olduğunu anlamak bile ömrümün yarısını aldı.

- Kıvırma şimdi, geçen gün bana söylediklerini anlat. Hani şu bisküvi kutularından söz etmiştin ya.

- Eskiden böyle bolluk yoktu. Çocuklarla beraber bisküvi arabasını heyecanla bekler bisküvi kutuları dükkana girerken hepsi koşarak gelir dükkanı doldururdu. Hayat dediğin de çocuk cıvıltıları içinde heyecanla bisküvi arabasını beklerken geçip giden bir şey gibiydi. Kimi gün gelmeyecek kaygısıyla karamsar olur içine kapanıp somurttuğun, kimi gün de o bisküvi arabası her gün gelse hiç gitmese neşesiyle geçen insana yalnızlığı unutturan bir şeydi işte. Ne bileyim? Başkaları da olunca, birlikte yaşanınca anlamı vardı, sanki.

- Ne oldu o çocuklar? Gittiler mi?

- Büyüdüler. Hepsi okudu meslek sahibi oldu. Evlenip çoluk çocuğa karıştılar. Çoğu göç etti. Kalanlar bazen çocuklarıyla uğrayıp şeker veya sakız alıyor. Onları görünce geçip giden hayatı görüp hüzünleniyorum. Keşke hanımım da sağ olup görseydi bu günleri diye hisleniyorum.

1209221_10151816165953415_539306892_nBu sözlerden sonra sustu konuşmadı. İçtiğim gazozun parasını masaya bıraktım, ilgilenmedi. Teşekkür edip yanlarından ayrılırken diğeri de benimle geldi. Kapının önünde durup içeriyi işaret etti; “Hanımı öleli beri evde duramıyor iş olmasa da bakkalı açıp oturuyor. Yaşlılık kolay değil. Onca tanıdığını eş, dost ve yakınını toprağa verip hayatta kalınca insan yaşadığı için kendini suçlu gibi hissediyor. Eşi dostu yitirmek zenginlikten fakirliğe düşmeye benziyor. Üstelik bu kez çıkış umudun da yok” dedi. Selam verip uzaklaşırken içeriden; “25 kuruş fazla vermişsin ilk gelen çocuğa senden bir çiklet hediye ediyorum haberin olsun” diyen bakkalın sesi geldi. Birbirimize el salladık. Az ötede Ali Baba’nın çay ocağı her zamanki kalabalığındaydı. Divriği çarşısı ise uzayan gölgeleriyle tozlu ve sıcak günlerinden birini daha bitirmeye hazırlanıyordu.

Mehmet Uhri

Benim Adım Salyangoz

Pazar, Ekim 20th, 2013

salyangoz-ilaclamaBenim adım salyangoz. Kabuğu kaptırmadan insanların olmadığı uzak bir yere doğru yola çıktım. Gidiyorum. Hiç bitmeyecek bir yolculuk olsa ve belki öyle bir yer bulamasam da vaz geçmeyeceğim. Salyangoz adımlarıyla uzaklaşmaya, onların beni göremeyeceği bir yer bulana kadar yürümeye devam edeceğim. Aç kalıp kuru yaprak kemirmek zorunda kalsam hatta yolda kuşlara yem olsam da uzaklaşacak, kabuğumu onlara kaptırmayacağım. Sırtında eviyle dolaşıyor oraya burayı kirletiyor diye söylenmeye başladıklarından beri başımız belada. O yüzden gidiyorum. Sefil bir salyangoz olarak yaşasam da teslim olmayacağım.

Başlangıçta kendi ağacımız ve toprağımızda yaşarken hızlı büyüyen şehir ile birlikte insanlarla yakınlaşmış zamanla iç içe olmuştuk. Şehir bize geldikçe yaprakları kemirmek yerine ortalığa saçılan ekmek kırıntılarından çöplenmek doğrusu hepimizin hoşuna gitmişti. Kuşlara yakalanmamak için geceleri geziniyor gündüzleri kabuğumuza çekilip bekliyorduk. O zamanlar mutluyduk. Soğuğa rağmen evlerin sıcaklığına yakın durup kış uykusundan vazgeçen arkadaşlarımız bile oldu. O zamanın insanları başkaydı, ağacıyla kuşuyla kedi köpeği ile birlikte yaşıyordu. Başlarına geleceklerden onların da haberi yoktu.

Güzel günler çok sürmedi. Şehir büyüyor yayılıyordu. Binalar sıklaştı, çok katlı hale geldi, bahçeler daraldı. Bize dokunan yoktu. Gezineceğimiz yerler azalsa da kimseye görünmeden mutlu mesut yaşıyorduk. Şehrin yeni sakinleri ise eskilerinden farklıydı. Onlar ağacına bahçesine toprağına bakan eskiler gibi değildi. Hep birbirlerine bakıyor kendilerinden başka bir şeye tahammül edemiyorlardı. Hatta birbirlerine tahammül edemediklerine de şahit olduk. Önce sokağın kedi köpeğine sardılar. Neymiş? Pismiş, hastalık taşırlarmış, çocuklara zarar verebilirlermiş. Ne olduysa kedileri bir daha gören olmadı. Köpekleri ise kısırlaştırıp bırakacağız dediler ama 3-5 cılız hayvandan başka geri gelen olmadı. Uzaklarda bir yerlerde hayvan barınağı inşa ettiklerini, kedi ve köpeklerin orada toplanılıp şehre dönmelerine izin verilmediğini öğrendik. Hayvanseverler sayesinde sokakta yaşayabilen birkaç köpeği zehirlemek için belediyenin sağa sola bıraktığı mamaları evcil köpeklerden bir ikisi yiyip ölünce birileri sesini yükseltse de sonuç değişmedi. Önce birlikte yaşadıkları sokak hayvanlarını hayatlarından çıkardılar. Sonra sıra sinek böcek örümcek ne varsa ilaçlamaya geldi. Böcek olmayınca kuşlar da beslenemez oldu. Kırlangıçların geri gelmemesinden bir şeylerin iyi gitmediğini anlamalıydık. Kuşlar azalınca biz salyangozlar için doğal düşman da kalmadı. Sayımız arttı. Her ne kadar onlar için tehdit oluşturmasak da ayakaltında görmekten haz etmedikleri için bize de çare aramaya başladılar. Biraz daha kabuğumuza çekilip göz önünde görünmemeye çabaladık. Bizlere salyangoz demek yerine sümüklü böcek diyerek kendileri için istenmeyen olduğumuzu işlediler. Saçma gelebilir ama dedim ya kendilerine tahammülü olmayan insanın kendi sümüğüne de tahammülü olmuyor elbet. Eh, bir şey sümüklüyse o da iyi değildir diye düşünüyorlar sanırım. Bunca yılın salyangozuyken olduk mu sümüklü böcek?

20131005_111536Nasıl bir yaratıksa bu son gelenler çiçeği böceği hayvanları uzaklaştırdıktan sonra birbirleriyle uğraşmaya başladılar. O yeni yapılan çok katlı binaların sitelerin kenarında kalan ve iyi kötü yaşama alanı sunan tek kat bahçeli o eski evlerden oluşan bölgede yaşayanlara gözlerini diktiler. Kedi köpeğe yaptıklarını onlara da yapıp hayatlarından çıkarmak için uğraştılar. Neymiş?  Derilerinin rengi az farklıymış, ne iş yaptıkları bile belli değilmiş, güvenlik sorunu yaratıyorlarmış, onlara yakın olmak tehlikeliymiş, çocukları onların çocuklarıyla sokakta oynarsa onlar gibi olurlarmış, daha neler? Halbuki o gariplerin sesi bile çıkmıyordu. Bir gün baktık şehrin öte yanında uzaklarda bir yerlerde kedi köpek barınağı gibi o insanlar için evler yapıldığı oraya gitmeleri gerektiği söylendi. Karşı çıkan sesini yükselten olsa da kimse duymadı. Olanları görüp işitenler ise sokak köpekleri toplanıp götürülürken yaptıkları gibi kulaklarını kapatıp başka yere baktılar. Onlar için, toplumun iyiliği için böylesinin daha iyi olduğuna inandırıldılar.

Sonra iş makineleri geldi. Ne o güzelim bahçeler kaldı, ne evler ne de toprak. Açtıkları dev çukura beton dökmeye başlanınca kaçmaya karar verdim. Onları evlerinden edenler gün gelir sırtımdaki eve de göz diker diye korktum. İnsanların ulaşamayacağı uzak bir yere doğru yola çıktım. Dedim ya; gidiyorum. Birbirlerinden rahatsızlık duyan, hep korku içinde yaşayan hatta zaman zaman kendine bile katlanamayan o kemirgenler gözünü biz salyangozlara dikmeden gidebildiğim kadar uzaklaşıp göz önünden çekilmeliyim.

salyangozNasıl bir canlı ise bu insanoğlu; içinde büyüdüğü doğayı bir kenara itip inşa ettikleri beton hapishanelerinde kendinden başka canlı bulunmamasına özen gösterip yalnız yaşayabiliyor. Böylece kendilerini güvende hissediyorlarmış. O kadar steril yaşadıktan sonra ölülerini toprağa gömerken ne düşündüklerini doğrusu çok merak ediyorum.

Her neyse, yolcu yolunda gerek. Salyangoz olarak geldiğim yeryüzünden yine kabuğu kuru bir salyangoz olarak ayrılmak, sümüklü böcek olarak anılmamak için insanlardan uzaklaşmak istiyorum. Birlikte yaşadığı canlılardan ürküp onları yerinden yurdundan edenler gün gelip şu bir göz oda evime, kabuğuma göz dikmeden gitmek, kalan günlerimi insanların olmadığı bir yerde tamamlamak istiyorum.

Çöpleriniz, ekmek kırıntılarınız korkularınız ne varsa sizin olsun. Aç kalır, kuru yaprak kemirir, acımdan ölürüm ama teslim olmam. Söyleyin onlara benim adım salyangoz. İnsan yeryüzünde yokken bile biz kabuklular her yerdeydik. Bu kafayla giderlerse biz yine kalır yaşarız ama insan kalır mı, kalana insan denir mi bilemem. Bizler de gidince artık oturup birbirinizi yersiniz. Ne haliniz varsa görün. Bana bulaşmayın, arkamdan gelmeyin, yeter.

Unutmayın, benim adım salyangoz.

Hadi eyvallah…

Mehmet Uhri

Ömür Diye Giydiğimiz

Pazar, Ekim 6th, 2013

istanbul011

Sürekli yenilenip üzeri örtülmeye çalışılsa da Beyoğlu İstiklal Caddesine sinen tarih ve geçmiş yaşamların izlerini arayanlar için Pazar sabahları çok farklıdır. Her zamanki kalabalığının aksine cadde tüm görkemiyle kendini size sunar. O Pazar günü İstiklal caddesinin arka sokaklarında gezinirken küçük kahvehane benzeri yerden “günaydın doktor bey, bir kahve ikram etmek isterim, geri çevirmezsiniz umarım” diye seslenen gençten delikanlıyı önce tanıyamadım. Kısa bir tereddütten sonra gazete almam gerekiyor bahanesine sığınıp yoluma devam etmek istesem de delikanlı günlük gazeteleri çıkarıp gösterince kaçacak yerim kalmamıştı.

Kahveyi ocağa koyup yanıma geldi. Kendini tanımamış olacağım düşüncesiyle “beni hatırlamamış olabilirsiniz, doktor bey. Gezi olayları sırasında yaralanmıştım. Polisler yaralı halimle karakola götürmek isteyince araya girip kendinizi tanıtmış, durumumun ciddi olabileceği konusunda onları ikna edip Hızır acil ambulansı ile beraber Taksim hastanesine kadar eşlik etmiştiniz. O gün teşekkür edememiştim. Tekrar karşılaştığımıza çok sevindim” sözleriyle açıklamada bulundu. Doğrusu o gün istiklal caddesinde yanı başımda yere yıkılan delikanlıyı hayal meyal hatırlıyordum.

Kahveleri alıp karşıma oturdu. Kenardaki masada kitabını okuyan iyi giyimli sakallı beyefendi dışında müşteri yoktu. Sormama fırsat bırakmadan jeoloji mühendisi olarak üniversiteden mezun olduğunu, yıllardır iş aramasına karşın bulamadığını, en sonunda kendi gibi iş bulamayan bir arkadaşının işlettiği bu küçük kahvehanede çalıştığını anlattı.

- Onca eğitimden sonra böyle bir yerde çalışmak zor gelmedi mi?

- Başlangıçta evet. Mesleğim ve geleceğim ile ilgili tüm hayallerimden vazgeçmek zorunda kalmak ve lanet olası parasızlık beni kırgın, öfkeli birine dönüştürmüştü. Ailemin de kızacağını düşünmüştüm. Ancak emekli öğretmen olan babam hayatı tanımak için okulların yetmeyeceğini, insanları tanımadan hayatı tanımış olmayacağımı, bu işi insanları tanımak için fırsat olarak kullanmam gerektiğini söyleyip destek verdi.

- İşe yaradı mı?

- İhtiyacım olduğu için önceleri kazandığım paraya odaklanmıştım. Gözüm kimseyi görmüyor, bahşiş verecek müşteri ile vermeyecek olanı ayırmam yetiyordu. Kazancımı arttırmak için kahve falı bakmaya başlayınca işler değişti. Falını okuyup uygun şeyler söyleyebilmek için insanları tanımak anlamak gerekiyordu. İnsanları bir şekilde anlamaya çabalarken babamın ne demek istediğini anladım. Şimdi buraların tutulan ve aranan falcılarındanım.

yb2Kahve gerçekten lezzetliydi. Gelen iki delikanlıyla ilgilenmek için izin istedi. Günlük gazetelere göz gezdirmeye başladım. Az sonra tekrar yanıma oturup ne yaptığımı nerede çalıştığımı sordu. Sözü dönüp dolaştırıp öteden beri ilgimi çeken kahve falına getirdim.

- Nedir bu kahve falı? Aslı astarı var mı? Yoksa öylesine içinizden gelenleri mi söylüyorsunuz?

- Kahveyle, telveyle ilgisini soruyorsanız emin değilim. Ama insanlara, özellikle geçmişinden ve yaşadığı hayattan rahatsız olup geleceğe ait beklentiler duymak isteyen, şimdiki zamandan sıyrılmaya çalışanlara iyi geldiğini söyleyebilirim.

- Nasıl yapıyorsunuz bunu?

- Zor değil. Önce gelene bakıyorsun, yürüyüşü, oturuşu duruşu davranışı, seslenişi çok şey anlatıyor. Fal orada başlıyor. İnsanlar da fal bakılırken görmek istediklerine yöneliyorlar. Söylediklerimin anlamı kişinin ne görmek veya ne işitmemek istediğine göre değişiyor. Hele bizim gibi herkesin hep ezik vuruk bir yanı olan ülkede fal konusu bulmanın zor olmadığını fark ettiğimden beri hiç zorlanmıyorum.

- Herkes mi ezik? Emin misin? Kadınların erkeklere göre daha ezik olduğunu anlarım ama herkes için aynı şeyi söylemek zor diye düşünüyorum.

- Başlangıçta ben de hayret etmiştim. Biraz da ataerkil gelenekler nedeniyle toplum içinde görünür hatta fark edilir olma kaygılarının kadınları fazlasıyla ezip büzdüğünü düşünürdüm. O ezik ve suskun kadınların çocukları olarak yetişen erkeklerin ise çok daha darbeli ve ezik olduğunu ve bunları gizleme uğruna hep bir şeylere katlandıklarını gördüm. Üstelik zengini fakiri, okumuşu cahili fark etmiyor. Hem fal baktırıp kendileri ile ilgili bir şeyler duymak istiyor hem de sakladıkları ne varsa ortaya saçılacak endişesi ile bu işi olabildiğince gizli ve baş başa yapmak istiyorlar. Konuyu babama açıp neden böyle olduğumuzu darbe ve eziklerini saklamak için kendilerine karşı bile dürüst olmayan insanlara dürüst olmanın doğrudan ayrılmamanın nasıl öğretileceğini sormuştum.

- Babanız bu soruya ne cevap verdi?

- Bu şekilde bir soruyla karşısına gelmem babamı mutlu etmiş, insanları tanıma konusunda doğru yolda olduğumu söylemişti. Soruma gelince, yaşanan tarihsel sürece bakıp kendince bulduğu açıklamayı paylaşmıştı. Miras hukuku olmadığı için ölenin malının devlete kaldığı bir anlamda devletçe yağmalandığı Osmanlı devlet geleneğinden başladı. Geçen yüzyılın başlarında ülke savaşlarla savrulup kayıplar, göçler ve zorunlu göç ettirmeler yaşanırken geride kalanların mallarının da yağmalandığını, devletin desteği ve göz yumması ile gidenlerin yok edilenlerin ve gönderilenlerin hesabını soran olmadığı gibi el değiştiren malın mülkün de üstünün örtüldüğünü anlattı. Böylesine büyük bir yağmanın, yeniden inşa edilen ülkede hiç konuşulmayan ama herkesin bilip bir şekilde iştirak ettiği sır olarak kaldığından söz etti. Günümüze kadar varlık vergisi, 6-7 Eylül olayları gibi farklı uygulamalarla devlet eliyle sürmekte olan yağmacılık bulaşıcıydı. Birileri yağma yaparken seyredenlerin de zamanla yağmaya bir şekilde katıldığını, katılmayanların da göz yummayı seçtiğini, vicdanının sesini dinleyip direnç gösterip, sesini yükseltenlerin ise içeride ve dışarıda ülkenin itibarını zedeleyen ihbarcı, ispiyoncu damgası yediğini vurguladı. “Vicdanımızın sesini bastırıp doğruluğu dürüstlüğü ahlaklı olmayı yağmaya ses çıkarmayıp göz yumarak unuttuk” demişti. Bugün bile trafikte birinin emniyet şeridine girmesiyle diğerlerinin onun peşine takılıyor olmasını yağmacı zihniyetin içimizde bir yerlerde yaşamakta olduğuna kanıt olarak sunmuştu. Kurtarma ekibiyiz diye gelip enkazda ziynet ve para arayanların sayısının her deprem sonrası artmakta olduğuna dikkat çekmişti.

- İyi de hiç mi temiz insan yetişmedi, herkes mi kirli bu ülkede?

- Bu soruyu ben de babama sorup bir anlamda söylediklerini kabullenmek istememiştim. Yağmaya karışmasa da göz yumup sessiz kalanların daha büyük eziklik yaşadığını, birileri yağmayla zengin olurken toplum içinde enayi damgası ile yaşadıklarını anlatmış sesini çıkaran vicdan sahibi insanların da ispiyonculukla suçlanıp dışlandığından söz etmişti. İşte ben de babamdan öğrendiğim bu bilgileri falına baktığım insanlarda arayıp bulup yüksek sesle dile getiriyorum.

- Peki, tüm bunlar kahve falına nasıl yansıyor?

- Meslek sırrı olacak ama sana borçluyum, doktor bey. Öncelikle insanlar farklı görünseler de beklenti ve hayalleri benzeşiyor. Yani ömür diye giydiğimiz ne varsa üç aşağı beş yukarı hep aynı.  Dedim ya herkesin dışarıya göründüğü hali dışında gizli tuttuğu ezik ve darbeli bir yanı ve dahası kendilerine bile itiraf edemediği özellikleri var. Fala başlarken beden dilini okumaya çalışıyor az konuşturduğumda satır aralarından fışkıran yüzleşmekten kaçındıkları hallerini, ezik veya vuruklarına dair ipuçlarını topluyorum. Fal bakarken işte o gizli kalmasını istedikleri konulardan söz edip ayna tutuyor, dertleşiyor bir tür sırdaş oluyorum. Bilirsiniz insanlar sırlarını paylaştığı kişileri kolay unutmuyor. Her hafta düzenli gelip fal baktıran çok müşterim var. Kapatın fincanınızı size de bir fal bakayım.

yb1Bu sözler üzerine fincanı elimden almaya kalktı. İstemediğimi söyleyip fala gereksinim duymadığımı şu anda yaşadığım muhabbetin faldan çok daha iyi geldiğini söyleyip hesabı rica ettim. Ayağa kalkıp gülümsedi; “Siz doktorlar insanların bedenlerindeki ezik, kırık ve bozuklukları iyileştirmeye en azından göz önünden kaldırmaya uğraşırken ben de burada ruhlardaki yaralarla ilgileniyorum. Yani meslektaş sayılırız. Sizden ücret alamam ve her zaman beklerim” dedi. Gelen müşteriler ile ilgilenmek için izin istedi. Bir süre daha gazetelere göz atıp sessizce kalktım. Uzaktan selamlaşıp caddeye doğru ilerledim. Güneş yükselmesiyle her günkü kalabalığına kavuşan caddenin kenarında 13. İstanbul Bienalinin “anne ben barbar mıyım? başlıklı afişi göze çarpıyordu.

Mehmet Uhri