Archive for Mayıs, 2013

Ağaçların Ahı

Çarşamba, Mayıs 29th, 2013

aa1Yaşadığı şehirde yeşilin ve ağacın eksikliğini hissedip duyarlık gösteren, torunları ve sonrakiler için şehri ağaçlandıranlara her şeyden önce gönül borcumuz var. Onlar can suyunu verirken ancak gelecekteki görkemli halini hayal edebilmişlerdi. Bizler ise hayallerin de ötesindeki görkemiyle günümüzün asırlık ağaçları ile birlikte aynı şehirde yaşıyoruz. İri gövdesi ve gölgesiyle şehrin parçası olmuş anılarla yüklü ağaçları, şehrimizin o emektar sakinlerini geçmişte de pek çok kez yaptıkları gibi çeşitli gerekçeler ileri sürerek egemen otoritenin de baskısıyla ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.

Üstelik yaptıklarının utancı ve alacakları tepki yüzünden savunmasız ağaçları gece yarısından sonra söküp götürmeye çalışırken suçüstü yakalanıyor ve yine utanmadan polisten yardım bekliyorlar. Şehrin sakinlerinin güvenliğinden sorumlu olması gereken polis ise şehrin en eski sakinlerinden olan ağaçları korumak yerine katledilmelerine ses çıkarmıyor aksine bir tür suç ortaklığına kalkışıyor.

229498O ağaçlara ve onları oraya dikip gelecekte ne denli görkemli olacaklarını hayal edenlere kendini borçlu hisseden duyarlı kent sakinlerinin tepkisi ve engelleme çabaları ise otoriteye başkaldırı olarak algılanıyor, acımasızca bastırılmaya çalışılıyor. Geçmişteki pek çok olumsuz örneği hatırlayanlar duruma karşı çıkıyor, ağaçları korumak için sarılıp onların yanından ayrılmamayı, gece gündüz nöbet tutmayı seçiyor. Şehir meydanında torunlarına bırakacak ağaç gölgesi kalmamasından,  şehrin sessiz tanığı olan asırlık ağaçların herkesin anıları ile birlikte devrilip gitmesinden, şehrin kendisini de yutup öğütüp bir beton parçası üzerinde kalan belirsiz bir gölgeye dönüştürmesinden endişe ediyor, direniyorlar.

Ağaçlar ise olanca sessizliği ile çaresizce başına gelecekleri bekliyor. Tıpkı bir zamanlar yaptıkları gibi kendilerine zarar vermeye çalışanlara “ah ederek” bekliyorlar.

İzmirliler iyi bilir. Konak meydanını Basmane meydanına bağlayan iki bulvardan Gazi Bulvarının ortasındaki asırlık çınar ağaçları sıcak yaz aylarında yeşilliği ve koyu gölgesiyle şehrin sakinlerine soluk aldırırken ona paralel Fevzi Paşa Bulvarı’nda hiç ağaç yoktur. Fevzi Paşa bulvarının ortasındaki çınar ağaçları Demokrat Parti zamanında Başbakan Adnan Menderes’in emriyle kesilerek cadde genişletilmesine kurban edilmiştir. Bu sayede yolun genişleyen kısmı günümüzde ne yazık ki çoğunlukla otopark olarak hizmet vermektedir. İşte zamanında bu olayın tanığı olan İzmirliler “Fevzi Paşa Bulvarındaki ağaçların ahıdır, Adnan Menderes’in kötü kaderini yaratan” derler.

Şehrin sessiz tanıkları olarak her şeyi görür ve yaşar, ağaçlar. Onları gelecek kuşaklara emanet edenlerin hayallerinin de ötesinde her dönem şiir olur, şarkı olur nükte, renk veya koku olup şehrin sakinlerinin hayatlarına bulaşır. Nazım’ın mısralarında kimselerin hatta polisin bile farkında olmadığı bir ceviz ağacı olur, Gülhane parkında.

aa2Ağaçlar şehrin sessiz tanıklarıdır. Kötülüğü, yokluğu, hiçliği yaratanları iyi bilirler ve İzmirlilerin işaret ettiği gibi yeri gelir “ah” ederler. Sahiplenip korumaya çalışanlar sayesinde ayakta kalmaya, tutunmaya çabalasalar da kesilen ağaçların “ahı” yeri geldiğinde şehir söylencelerine dönüşüp muhataplarının canını sıkar. İşte o yüzdendir, bir suçlu gibi gece yarısı kimselere hatta polise bile fark ettirmeden ağaçların ortadan kaldırılma çabası.

Hani gün gelir geçmişin anılarıyla yüklü gövdesiyle yere yığılmış halde görürseniz şehrin sessiz sakinlerinden birini yaklaşın ve dinleyin. Derinden nasıl “ah” ettiğini duyarsınız, şaşırmayın.

Mehmet Uhri

Bakırın Suskunluğu

Pazartesi, Mayıs 20th, 2013

884184-gaziantep-bakircilar-carsisiBugün yine erkenden gelip dükkanı açtı. Sanırsın çok işi var. Gaziantep bakırcılar çarşısından pek çok dükkan Pazar günü kapalıyken dükkanını açık tutmak için inat ediyor. Sokağın sakinliğini az sonra bizimkinin çekiç sesleri sonlandıracak. Sağı solu toplayıp bir iki parça bakır eşyayı kapının önüne çıkardı. Havanın soğuk olmasına aldırmadan iki gündür uğraştığı bakır siniyi dövmeye başladı. Müşterisi günden güne azalan çarşıda Pazar gününün sakinliği yaşansa da umuru değil. Aynı günü tekrar tekrar yaşadığını bilerek, öylece bekleyen, vazgeçip yeniden başlamaya cesaret edemeyen pek çoğu gibi işi ile oyalanıp unutmayı seçenlerden. Ustasından öğrendiği gibi bakırı kararında dövüp şekil vermeye çabalar durur.  Satışlar günden güne azalsa da emeğini esirgemeden bakır işlemeyi sürdürür.

bakar

Sokağın suskun kedisi bakır da köşeden salına salına çıktı geliyor. İsminin bakır olması tahmin edileceği gibi tüylerinin renginden ama bizimki dışında çarşıda bakır döven ellerin çoğu varlığından rahatsızlığını her fırsatta acımadan hissettiriyor. Bizimki ise biraz da diğerlerine inat bu suskun kediyi sahiplenip beslemeyi sürdürüyor.

Bakırcılık bu çarşıda yüzlerce yıldır yapılıyor. Üzerlerindeki süslemeler  zamanla değişse de bakır aynı bakır. Eski, hurda veya yeni olmasının çok fazla bir önemi de yok. Sayıları gün gün azalan ustaların elinde şekil almayı sürdürüyor.  Eritilip tabaka haline dökülüyor, kalıplarda şekil verilip çekiçle vurularak her tarafının aynı kalınlıkta ve düzgün olmasına çalışılıyor. Üzerindeki işleme ise usta el işçiliği gerektiriyor. Küçük bir çekiç ve ucu sivri kalem gibi çelik bir aletle ince ince işleniyor. Bakır eşyalar ne yazık ki eskisi gibi rağbet görmüyor. Evinde kap kacak olarak kullanan kalmadı. Bakır cezvenin kahvesi lezzetli olur inancı yüzünden cezveler itibarını koruyor olsa da aslında çarşıda üretilenler müşteriler için süs eşyasından öte anlam taşımıyor. Bu arada bakır rahat durmuyor vitrine çıkıp kenarda duvara yaslandı. Yalanıp temizlenme ve miskinlik yapma zamanı.

img_1357

Biz kim miyiz? Bizler şu ihtiyar bakırcı ustasının el emeğinin ürünü cezve şekerlik ve sürahiyiz. Derme çatma olsa da vitrin kenarında uzun süredir bir aradayız. Üzerimizdeki el emeği yüzünden bizimki çarşıdaki benzer ürünlere göre daha yüksek fiyat istediği için alıcı çıkmıyor. Hani halimizden de şikayetçi değiliz. Bir arada olmaya alıştık. Arada eline alıp yakından inceleyenler olduğunda ayrılık tedirginliği duysak da fiyatı duyanlar hemen yerine bırakıyor. Bizimkinin ise umuru değil. Pazarlık da ettirmiyor.  Başlangıçta sürahi biraz kasıntı davranıp bize yüz vermese de şekerlik ve cezve olarak iyi anlaşıyoruz. Sürahi  kendinin kullanılmamış bakır plakasından yapıldığını bizlerin ise hurda bakırdan yapılmış olmamızı önemseyip bir süre bizimle konuşmaya tenezzül etmedi. Neymiş nesebimiz belli değilmiş. Hepimiz bakırız dedik ama saf bakırdan yapılmış olduğu için uzun süre kasım kasım kasıldı. Biz de bir an önce satılır gider diye yüz vermedik. Sonra alıcısı olmayıp kalıcı olduğunu anlayınca artık canı mı sıkıldı, ne olduysa bizimle laflamaya başladı. Anlatacakları çokmuş, bu kez de susmak bilmedi. İşte bu geveze sürahiden öğrendik bizim ustanın hallerini.

img_0916Sürahiyi ince ince işlerken kedisi bakır ile konuşur dertleşirmiş, bizimki. Bakır da sabırla dinlermiş. Hanımının erken vefatından sonra kızını genç yaşta evlendirmiş oğlu ise yanında kalıp bakırcılığı öğrenmek istese de engel olmuş. Bakırcılığın bitmekte olduğunu kimsenin evine süs eşyası dışında bakır kap kacak almadığını, üzerindeki göz nuruna acımadan eskinin el emeğini taşıyan bakır parçaların eritilip hurda fiyatına satıldığından yakınıp oğlunu dükkana sokmamış. Okuyup üniversite bitirmesi için uğraşmış. Üniversite için gittiği Ankara’da mezun olduktan sonra iş bulup çalışmaya başlamış. Yani bizimki kendi yalnızlığını kendi yaratmış.

Gün boyu kafasını kaldırmadan elinde çekiç bakır döver, geç vakit evin yolunu tutar sabah erkenden burada yine kap kacağın arasında olur. Sürahinin anlattığına göre her insan gibi onun da pişmanlıkları varmış. Bakıra gösterdiği özeni ve sabrı çocuklarına ailesine gösteremediğinden yakınırmış. Hep suratsız ve aksi bilindiği için çocukları da uzak dururmuş kendinden. “Bakıra yaptığım gibi kendime şekil vermeye süslemeye çabalamadım. İçimde nedenini bilmediğim bir öfke vardı. Ham bakır olarak kalmak istedim. Zamanla oksitlenip rengim gitti yüzüne bakılmaz birine dönüştüm. Rahmetli hanım işleyip biçim vermek için uğraştı ama ona da eziyet ettim. Erken yaşta kahrından kanser oldu gitti” diye kedisi Bakır’a dert yanarmış. Eş dost akraba çocuklarını yanına çırak vermeye çalışmışlar, kabul etmemiş. Bu dükkan onunla ve nedenini bilmediği öfkesiyle birlikte tarih olup gidecek gibi görünüyor.

antep1Bizim sürahinin anlattığına göre kedisi ile dertleşirken insanların da elinin altındaki bakırlara benzediğini emek verip işlendikçe güzelleştiğini bunun için hata yapmadan sabırla çalışmak gerektiğini anlatırmış. Kenarda duran delik kazanı gösterir sinirlenip gerektiğinden fazla döversen ötesi berisi güzel olsa bile aldığı darbe yüzünden bu kazan gibi kullanılamaz hale gelen çok insan tanıdığını, kendinin de onlardan biri olduğundan söz etmiş. Haylazlığı yüzünden babasının cezalandırmak için bakırcılar çarşısına çırak olarak verdiğini, ceza niyetine başladığı için hiç sevmediği bu işi ustasının harçlık verip sinemaya gitmesine izin verdiği için bırakamamış. Ama sırtını da kalınlaştırıp bakır gibi kolay işlenen şekil alan biri olmamak için direnmiş.

İşte yine aynı bezgin ve umursamaz yüz ifadesi kazanı bıraktı küçük bir sahanı dövüyor şimdi. Havanın soğuk olması umuru değil, kimseye eyvallah da etmiyor öylece bakırcılar çarşısında çekiç sesleri arasında yaşayıp gidiyor. Gün gelip hurdaya ayrılacağı, eritilip diğerleri ile birlikte harman olacağı güne kadar böyle…

Sonrası herkes için bilinmeyen. Bizler burada vitrinde onun el emeğini taşıyan cezve, şekerlik, sürahi ve suskun kedisi bakır ile birlikte belki de ondan daha fazla itibar görüp daha çok gün yüzü göreceğiz. Bir cezve olarak pek umudum yok ama sürahinin bu konudaki beklentisi hayli fazla. Umarım gönlüne göre olur.

2421030-bakircilar-carsisi-gaziantep

Her neyse, güneş yüzünü göstermese de ortalık aydınlandı. Çarşıda günlerden Pazar olmasına rağmen biri iki dükkan daha kepenklerini açtı. Çekiç seslerine karışan ayak sesleri ortalığın biraz olsun hareketlendiğini gösteriyor. Gaziantep bakırcılar çarşısında küçük bir dükkanın vitrinini süsleyen birkaç parça bakır eşya olarak kedimiz bakırdan başka bizimle pek ilgilenen olmasa ve dövüle çizile bu hale gelmiş olsak da ham bakır olarak yitip gitmediğimiz için sesimizi çıkarmaz, öylece bekleriz. Hani geçerken gözünüze ilişir ilgi gösterirseniz inanın pek mutlu oluruz.

Mehmet Uhri

Hemşire Gözüyle

Pazar, Mayıs 12th, 2013

hemayireler-gana-resimleri17 Ağustos 1999 depremi sonrasında çalışmakta olduğum hastaneye, deprem bölgesine yakın olması nedeniyle pek çok yaralı getirildi. Hastanede hızlı bir iletişim trafiği ile personel çağrıldı. Kısa sürede tüm kadrolar bir araya getirilerek tedavilere başlandı.

Pek çok hekim ve hemşire arkadaşımın evlerini ve çocuklarını bırakarak, çağrıyı bile beklemeden hastaneye koşmuş olduğu görülüyordu. Yaralılar, ambulanslar ile üçer beşer getiriliyor ve yataklar dolu olduğu için sedyelere yatırılıyordu.

Bu arada depremin boyutlarını giderek daha iyi anlamamızı sağlayan haberler gelmeye başlamıştı. Haberlere baktıkça depremin merkezi olan Kocaeli Gölcük ve çevresine yardım ulaştırmanın yollarını düşünüyorduk. Hastanemizden iki Genel Cerrah ve bir ortopedist arkadaşımız başhekimden izin alarak kendi araçları ile deprem bölgesine gittiler. Hastane, yanlarına sağlık malzemesi verirken hekimler de aralarında topladıkları parayla gıda maddesi aldılar.

Hastalarımızın ilk tedavileri yapılmıştı ve kritik saatleri atlatmıştık. Tedavi süreci başlamıştı ve zaman hastaların lehine çalışacaktı.

Tüm ilgimizi deprem bölgesinden gelen haberlere yöneltmiştik. Her gün hemşire arkadaşlarımızın önderliğinde personel para topluyor ve alınan gıda maddeleri deprem bölgesine ulaştırılmak üzere konu ile ilgili sivil örgütlere ulaştırılıyordu.

Daha fazla ne yapabiliriz sorusuna yanıt arıyorduk. Aklımız enkazın altındakilerde ve depremden kurtulup evsiz barksız kalanlardaydı.

Depremin üstünden 3-4 gün geçmişti. Hastanemizin başhemşiresi ile ayak üstü konuşuyorduk. Utana sıkıla bir şey söylemeye çabalıyordu.

- Doktor bey sizin çevrenizde tekstil işiyle uğraşan tanıdığınız var mı?

- Bilmem, bakarız. Sorun nedir?

- Depremde hastanemize gelen hastalar?

- Ne olmuş hastalara? Sanırım iyileşenleri çıkartmaya bile başladınız?

- Sorun da bu zaten, doktor bey…

- Hastalar enkazın altından çıkarıldıkları gibi hastaneye getirilmiş ve sıcak bir yaz günü olması nedeniyle pek çoğunun üzerinde elbise dahi yok. Pek çoğunun yakınını bulamadık. Paraları ve elbiseleri de enkaz altında kalmış. Çamaşır gereksinimini hastanenin hemşireleri kendi aralarında para toplayarak gidermeye çalışıyorlar. Ancak taburcu olacak hastalarımız için giyecek elbise çamaşır bulamadık. Bu konuda onlara yardımcı olabilir miyiz?

11Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Bizler deprem bölgesine yardımı düşünürken bulunduğumuz ortamdaki eksiği görememiştik. Hekimler olarak hastalarımızı iyileştirmekle görevimizi yapmış olduğumuzu düşünüyorduk. Ancak hastalar ile birebir ilişki kuran hemşire arkadaşlarımız bir adım öndeydiler. Onlar yaşanan felaketin insanların sadece sağlıklarını etkilemediğini yaşayarak görüyorlardı. Hastaların giyecek giysisi, parası, yardım edecek yakınları yoktu. Hekim olarak bizler onları sağlıklarına kavuşturup taburcu edecek ve pek çoğunu belki bir daha hatırlamayacaktık.

Ancak hemşireler için durum farklıydı. Onlar hastaların sağlık durumundan daha vahim olan gerçeği görüyor ve hastalarıyla hekimlerden daha iyi empati kurabiliyordu.

Bizler hastaya odaklandığımız için gözümüzün önünde duran sorunu görmüyorduk. Hemşire arkadaşlarımız ise insana ve onun çevresindeki diğer insanlara odaklandığı için sorunu kolaylıkla görebiliyorlardı.

O ana kadar haberlerde gıda, sağlık ve temizlik malzemesi gereksiniminden söz ediliyordu. Giysi gereksinimi aklımıza gelmemişti. Deprem bölgesindeki hastanelerde bizim yaşadıklarımızdan çok daha fazlası yaşanıyor olmalıydı. Konuyu bir yerel radyo aracılığı ile duyurarak ilgili hastanelerin başhemşireliklerine giysi yardımı yapılması gerektiği bildirildi.

Bu arada sorunu yakın çevremize iletmemiz bile bu konudaki körlüğün aşılmasına yetti. Çok kısa süre içinde ciddi giysi yardımı alarak sorunumuzu fazlasıyla giderdik. Yardım amacıyla gönderilen giysiler gereğinden fazlaydı. Öyle ki; 3 ay sonra yaşanan Düzce depreminde hastanemizden deprem bölgesindeki hastanelere ilk giden yardımlar artan bu giyecekler oldu.

Yaşanan deprem felaketlerinde pek çoğumuz kendimizi tanıdık. Hayatı sorguladık. Hepimiz mesleklerimizden arındığımızda temelde aynı canlıyı “insanı“ ifade ettiğimizi gördük.

Hekim olarak hastalarımızı dinliyor, tanı koyuyor ve tedavi etmeye uğraşıyorduk. Yaygın bir yanlış kanı olarak da hemşireleri bu konuda hekimlerin yardımcısı olarak görüyorduk. Halbuki hemşireler hastaların yardımcısıydı. Çünkü onlar karşılarındakini hasta değil, insan olarak değerlendiriyorlardı.

Pek çoğumuzun hemşire arkadaşlarımızdan alacağı dersler var. Sanırım bunların başında karşımızdaki kişiyi hasta olarak değil insan olarak görmek geliyor…

Dr. Mehmet Uhri

Not: Verdikleri insanlık dersi için Bakırköy Devlet Hastanesi’nin vefakar hemşirelerine teşekkürlerimle …

Beklerim Sevdiceğim

Pazartesi, Mayıs 6th, 2013

hepsi-buDelikanlı için hayat kötü sürpriz yapmış, genç yaşta hızlı ilerleyen lenf kanserine yakalanmıştı. Yoğun tedaviye istediğimiz yanıtı alamamış süreci yavaşlatmaktan öteye geçememiştik. İlaca bağlı yan etkiler de üzerine eklenince günleri hastanede geçmeye başlamıştı. Durumunu kabullenmiş görünse de her sabah “bu esaret ne zaman bitecek, ne zaman tahliye oluyorum” diye soruyor hastanenin hapishane olmadığını anlatmamıza karşın yarı açık cezaevi olduğunda ısrar ediyordu. Gün boyu kitap veya gazete okurken görüyorduk. Televizyondan uzak duruyordu. Ailesi dışında pek gelen gideni olmasa da ziyaret saatlerinde kliniğin kapısını gören bir yere oturup beklediğine bakılırsa birinin yolunu gözlüyordu. Kemoterapinin etkisi ile saçlarının döküleceğini öğrenince kestirdiği saçlarının bir kısmını zarfa koyup başucuna, etajerin çekmecesine koymuştu.

Başlangıçtan itibaren hastalığını biliyor olmasına rağmen umudunu yitirmemişti. Hastalığın doğurduğu sevimsiz sorunlar sıklaşmaya başlayınca bazı sabahlar karamsar görsek de mücadele direncini koruyordu. Üniversiteyi bitirip ücra bir okula öğretmen atanmasının henüz ikinci yılında yakalandığı bu hastalık pek çok şeyi sorgulamasına yol açmıştı. Öğrencilerinin gönderdiği sevgi dolu mektupları yaptıkları resimleri gösterip “onların bana ihtiyacı var bir şeyler yapın. Bu yalnız benim şanssızlığım değil. Ne yapıp edip dönmeliyim” diye söylenirken serzenişten çok emir verir gibiydi.

Tüm bunlar yaşanırken yolunu gözlediği kişi ortalıklarda yoktu. İlaçların yan etkisi de eklenince kısa süre yoğun bakıma almak zorunda kalınca gözü korktu. Durumu düzelip servise alınınca kitap gazete okumayı bırakıp günlük tutmaya başladı. Yazdıklarını kimseye göstermiyordu. Bir şeylerin ters gittiğinin farkındaydı ama yine de umudunu yitirmemeye çabalıyordu. Yazdıklarının ne olduğunu sordum sonra anlatırım diye geçiştirdi. Konuşmak istemedi.

tut-4

Bir akşam nöbet sırasında yine servis kapısının önünde başı önünde beklerken görünce yanına oturup “bu kadar hasretle beklediğine göre çok değerli biri olmalı” dedim. Üniversiteden sevdiği anlaştığı kız arkadaşını beklediğini, kurada farklı bölgelere öğretmen atanmalarına karşın görüşmeyi sürdürdüklerini söyledi. Dindar ve kapalı biri olduğunu mezhep farklılığı nedeniyle kızın ailesinin bir araya gelmelerine sıcak bakmadığını, her şeye rağmen kızın gönlünün kendinde olduğundan söz etti. Ailesinin baskısı nedeniyle gönderdiği mektupların sorun olduğunu, kızın gizli saklı iki mektup gönderebildiğini çok istese de çıkıp gelemediğini anlattı. “İki tel saçı yanımda olsaydı çok daha iyi hissedecektim kendimi” diyerek iç geçirdi. Ama ziyaretine geleceğinden emindi. Geldiğinde yoğun bakımda olur görüşemem korkusuyla duygularını, söyleyeceklerini yazıya döktüğünü olur da veremezse etajerin çekmecesindeki defter ve iki zarfı ona ulaştırmamda benden yardım rica ettiğini ekledi.

Bu görüşmeden birkaç gün sonra sağlık sorunları alevlendi. Yoğun bakıma aldığımız hastamız için kritik günler yaşamaya başladık. Gözünü açtığında “geldi mi?” diye soruyor sonra sessizliğe bürünüyordu. Konuştuklarımızı paylaştığım arkadaşlar yalan da olsa geldi diyelim bir tutam saç kesip verelim diye öneride bulundu. Ama bizimkinin yutacağı yoktu.

tut1Ziyarete gelen arkadaşlarına tüm çabalara karşın hastamızı kaybetmekte olduğumuzu söyleyip yaptığımız konuşmayı aktardım ve kız arkadaşına haber verme konusunda yardım rica ettim. İki gün sonra tarif ettiğine uyan genç hanım geldiğinde ne yazık ki hastamızı kaybetmiştik. Yaptığımız konuşmayı ve yaşananları aktarıp defteri ve mektupları uzattım. Hiç bir şey söylemeden hızla servisten çıktı. Birkaç saat sonra hastane imamı Rahim Hoca morgdan arayıp yardım istedi. Genç kız yolarcasına kestiği saçlarını hocaya verip kefenlerken cenazenin eline tutuşturması için yalvarıyor ve avazı çıktığınca ağlıyordu. Rahim hocanın çağırdığı güvenlik görevlilerini uzaklaştırıp isteğinin yapılacağını söyledim. Sessizce ağlamayı sürdürüyordu. Koridora çıktığımızda mektubu okumam için uzattı “ne olur hayır demeyin, onu orada yalnız bırakmayın” diye tekrar avaz avaz ağlamaya başladı. Mektup sıcak bir yakarışla başlıyordu;

“Sevdiceğim

Yanımda senden bir şey olursa yalnızlığıma katlanırım diye düşündüm.  Saçından bir tutam istedim. Günah olur dedin, vermedin. Araya ayrılık girdi. Başka yerler, insanlar ve zaman girdi aramıza ama sen hep benimleydin. Saçından iki tel mektuba koy gönder saçını gösterme dedim cevap bile vermedin. Gittiğim yerde yeni şeyler öğrenmek isteyen meraklı öğrencilerim, her ne kadar kendilerinden uzak görseler de seven sayan üzerime titreyen insanlar var. Hayatım onlarla doldu. Seninle paylaşmak tanıştırmak istediğim bunca şey varken sen yoksun, yanımda.

Laf arasında sorsam da cevap vermemiştin. Zor oldu ama hangi kokuyu kullandığını buldum, arada okuduğum kitaba serpip kokluyor sanki birlikte okuyormuşuz gibi hissediyorum. Buna da mı günah diyeceksin, sevdiceğim? Hayatlarımızı birleştirmek istedim, araya inancını, mantığını, aileni koydun. Burada hastane köşesinde ziyaret saatlerinde gelmeyeceğini bilerek seni beklemek bile heyecan veriyor. Her akşam uykuya dalıp rüyalarda kaybolmadan satır aralarında sevgini ifade ettiğin o iki mektubu okuyorum. Belki için benimki gibi sevgiyle dolup taşmıyor. Burcunun gereği mantığın duygularına baskın çıkıyor, ona da eyvallah.  İki kişilik birden sevmemi istiyorsan aramızda ailen ve inançların varken bunu yapamam. İnançlı olmayı anlarım ama insan olmanın sevgiyle başladığını öğretmiyor muyuz öğrencilerimize? Duygusallığıma hep laf ederdin. Belki başka sevmediğin yanlarım da vardır. Ne yaparsan yap, söylediklerin yaralamıyor. Ama yapmadıkların, söylemediklerin var ya? İşte onlar öldürüyor beni. Hayatım seninle bu kadar doluyken bir tel saçını esirger, anlamamı beklersin. Anlarım anlamaya çalışırım ama yine de anlayamam. Hastalığımı içimden söküp atacağım günleri hayal ederken yanımda olmasan da iki tel saçın yeterdi bana. İçimde aklımda ruhumda sen varken bu yokluğu, uzaklığı anlamamı bekleme, anlayamam. İstediğin kadar günah de, ruhum seninle bu kadar iç içeyken bedenler uzak kalmış kimin umurunda. Görünüşe göre hastalık da benim gibi inatçı çıktı. Kolay pes etmiyor. Gün olur bileğimi büker alıp götürürse biliyorum ki ruhumdan bir parça hep yanında olacak. Araya mesafeler hatta dünyalar girse de nefesim rüzgar olup iki telini esirgediğin saçlarına her ulaştığında beni hatırlayacaksın. Orada veya burada hep seni bekliyor olacağım.

Yüz yüze gelince içimin eridiğinden söz etmiştim. Heyecandan ifade edemediğim ne varsa deftere yazdım. Bu mektup ile birlikte diğer zarfın içinde tedavi nedeniyle dökülen saçlarımdan bir tutam bulacaksın. Birlikte kırlaşmasını dilediğim saçlarımdan bir tutam sana hep beni hatırlatsın isterim.

Hep seni bekledim, yeniden dünyaya gelsem yine beklerim.

Ben beklerim sevdiceğim…”

Genç hanımın gözyaşlarıyla ıslanmış mektup böyle bitiyordu. Cenazeyi memleketine uğurlarken ayakta durmakta güçlük çekiyordu. Rahim hocaya durumu anlatıp kimseye duyurmadan genç kızın bir tutam saçını kefenlemeden önce delikanlının avcuna yerleştirdik. Yaşananlar o gün herkes için zordu.

Aradan hayli zaman geçti. Hastamızdan geriye başka hastalar okusun diye servise hediye ettiği ve bugün çoğu hayli hırpalanmış durumda olan kitaplar ve servisin mantar panosunda bir öğrencisinin gönderdiği, kağıdı iyice sararan suluboya resim kaldı. Hepsi bu…

Dr. Mehmet Uhri