Archive for Şubat, 2013

Heykel ve Çınar

Pazar, Şubat 17th, 2013
hm3
Siz hiç bir ağaç ile heykelin muhabbetine şahit oldunuz mu?
Dublin’de meşhur Trinity College bahçesindeki asırlık çınar ağacı ile kırk yılı aşkın süredir hemen yanında bulunan sürrealist heykelin atışmasından söz ediyorum. Heykel, kökleri İrlanda’ya uzansa da İngiltere doğumlu dünyaca tanınan heykeltıraş Henry Moore’a ait. İsminin parlamaya başladığı 1960 lı yılların sonunda yaptığı ve 1971 yılında Trinity College bahçesinde sergilenmeye başlanan heykel bronzdan tek parça halinde üretilmiş. Soyut olsa da heykeltıraşın kızının doğduğu ve annesini kaybettiği duygusal olarak çalkantılı bir dönemde özellikle üzerinde çalıştığı anne ve çocuk figüründen oluşuyor. Trinity College’in 1592 yılında dönemin İngiltere kraliçesi Elisabeth tarafından kurulması, yıllar boyu ana kraliçenin himayesinde olması ile heykeldeki çocuğunu koruyup kollamaya çalışan sıkıca sarılmış anne figürünün ilişkisi hayli anlamlı bulunmuş. Heykeltraş Henry Moore’ a sorduklarında üniversite ortamında bile insanlığın temel içgüdülerinden olan koruma ve kollama duyusunu görünür kılmaya çabaladığından söz eder. Özgürlük ve hoşgörü ortamı olduğunu düşündüğü üniversitenin “Yatan Bağlı Formlar” ismini verdiği eserinin zarar görmeden sergilenmesi için uygun bir yer olduğu düşüncesindedir. Eserlerini adlandırmada daha çok heykel tekniği ile ilgili terimler kullanıp izleyicinin hayal gücünün de esere katılmasını arzuladığı bilinmektedir.

hm1
.
İşte bu “Yatan Bağlı Formlar” isimli heykel ile yakınındaki asırlık çınarın atışmasının magazin yanı ağır bassa da kulak kabartmaya değerdi. Ağaç, heykele bakıp kendi gövde ve dallarının sanatsal anlatımının daha güçlü olduğunu üstelik her geçen yıl değişim göstererek farklı yeni anlamlar taşır hale geldiğini, heykelin ise kurumuş bir ağaç gövdesinden farklı olmadığını söyleyip kızdırmaya uğraşıyordu. Muhabbetin başını kaçırmış olsam da sanırım heykel uzun süre bu takılmalara cevap vermemiş ancak bir yerden sonra terbiyeyi elden bırakmadan yanıt verme gereği duymuştu.
- Siz benim muhatabım değilsiniz. Ben heykelim siz ise bir ağaçsınız. Hasbelkader aynı mekanda yan yana gelmiş olmamız kıyaslanabilir olduğumuz anlamına gelmiyor. Beni ortaya çıkaran heykeltıraş belki size daha ilginç yanıtlar verirdi ama ben o düzeye inme gereği hissetmiyorum.
- Düzeyini sevsinler, bastı bacak. Adın bile “Yatan Bağlı Formlar”olduktan sonra burada yatmaktan başka işin yok anlaşılan. Şu gövdem ve iç içe geçmiş dallarımla senin gibi kaç tane figür barındırdığımı herkes görüyor. İstediğin kadar kendini yukarıdan satmaya çalış sonuçta rektör yardımcısının gezmeye çıkardığı köpeğin çişinden ikimiz de nasibimizi alıyoruz. Ne haber?
-Kuşların pislemesine bir yere kadar alışıyor olsam da o köpekten ben de hiç haz etmiyorum. Size bakıyorum da; laf ebeliği yapacağınıza şu barındırdığınız kuşlara iki laf söyleyin. Üstüme pisleyip durmasınlar. Hem, kış günü yapraklarınız dökülünce dallarınız soyut bir şeyler anlatıyor gibi görülse de yapraklar yeşermeye başladığında söylediklerinizin anlamı kalmıyor. Kendinizi kandırıyorsunuz.
- Sen öteyi beriyi boş ver. Şu anda dallarımın biçimiyle senden çok daha anlamlı soyut figürler oluşturuyorum. Hem öyle senin heykeltıraşın gibi konuyu sınırlama derdim de yok. İsteyen istediğini görür, istediği anlamı çıkarabilir.
- Geçen kış başında alttaki dallar budanırken böyle konuşmuyordunuz. Süklüm püklüm öylece duruyor, kesilip götürülen dallarınızın ardından hüzünle bakıyordunuz. Dediğiniz gibi olsa kimse dokunmazdı o anlamlı dallara.
- Baştan ben de çok kızmıştım. Açıkçası neden yaptıklarına anlam verememiştim. Ancak budamadan sonra dallarım kalınlaşıp gürleşti. Rüzgara ve kara daha dayanıklı hale geldi. Eh mademki buradayız o kadarına da katlanmak gerek.
- Yine kendinizi kandırıyorsunuz. Bakın, bana dokunan eden var mı? Temizleyip üzerimdeki pası kiri almaya bile cesaret edemezler. Sadece suyla yıkayıp üzerimdeki kuş pisliklerini temizlerler. Şimdi siz istediğiniz kadar sanatsal değeriniz olduğunu iddia edin. Beni üretip buraya yerleştiren heykeltraş “neyin sanat olduğunu zaman gösterir” derdi. Ben bunu bilirim.

ybf1
.
Ağaç kendi jargonuyla heykeli konuşturmaya çalışıp hatta neredeyse ağzını bozduracak gibi olduysa da istediğini alamadı. Ağaç gerçek sanatçının doğa olduğunu, heykeli imal eden heykeltraşın da doğanın ürünü olduğunu ileri sürse de heykel pes etmedi. Zamanında ağacın olduğu yere, üniversitenin bahçesine dikilmesi kararını verenin de heykeli yerleştirenler gibi insanlar olduğunu, üzerindeki sanatsal anlatımdan çok kime neye nasıl bir anlam katmakta olduğuyla ilgilenmenin daha önemli olduğunu sesini biraz da yükselterek söyledi. Ağacın susup bir nebze geri adım atmasını da fırsat bilen heykel ağzındaki baklayı çıkardı.
- Heykeltraş ne düşünüp, hissedip beni yaptı bilemem ama izleyenlerin hayatında bir yer ediniyor, anlam kazanıyorsam ne mutlu bana. Havalar güzelleştiğinde gölgenize sığınıp koklaşan çiftleri görünce itiraf ediyorum size imrenmeden edemiyorum. Aradan yıllar geçse bile gelip yine gölgenize sığınıyor, anılarını tazeliyorlar ya, işte o zaman başka hayatlar üzerinde bıraktığınız iz ve anılarda yaşıyorsunuz. Daha ne olsun? Sanatı olsa da olur olmasa da…
Bu sözler ağacın gururunu okşamıştı. Yanıt verecek gibi oldu heykel izin vermedi. “Uzatmayın artık şurada yüz yüze bakıyoruz. Kavga edecek değiliz. Dallarınızdaki kuşlara iki laf söylemenizi rica ediyorum, dikkat etsinler, üstümü kirletip durmasınlar” dedi. Kulak kabarttığım muhabbet mahalle ağzı bir atışmadan çıkıp giderek ilgi çekici hale gelmiş olsa da şiddetini arttıran yağmurdan korunmak için uzaklaşıp çan kulesinin altına sığınmak zorunda kaldım. Yağmur durup güneş yüzünü gösterdiğinde muhabbetin devamına kulak misafiri olmak için heyecanla yanlarına gittim ancak kuşların cıvıltısı ve öğrencilerin gürültüsünden başka bir ses duyamadım. Ağacın dallarındaki su damlaları ışıltıyla parlıyordu.
Mehmet Uhri

Uğurlar Olsun

Perşembe, Şubat 7th, 2013

ub1

Dut ağacı heyecanlıydı. Pupaların açılıp larvaların böceğe dönüşmesini her yıl aynı heyecanla izliyordu. Önceki yıldan ağacın dallarına ve gövdesine bırakılan yumurtalardan çıkan larvalar yeşeren taze yapraklara musallat olan bit ve mantarlarla beslenirken ağacın yaprakları da korunuyordu. Larvalar uğur böceğine dönüşmeden iki aya yakın yapraklarda geziniyor, ortalıktaki zararlılarla beslenip olgunlaşıyor sonra da ördükleri koza içinde pupaya dönüşüyorlardı. Uğur böceklerini beklerken ağacın heyecanı artıyordu. Pupadan çıkan uğur böcekleri yine yaprak bitleri ve mantarlarla beslenip ağacı korumaya yardımcı olacaktı ama larvalardan farklı olarak uğur böcekleri uçabiliyor, özgürce hareket edebiliyordu. Hayat boyu köklerine tutunup yerinden kımıldayamayan bir ağaç için her yıl dallarında olgunlaşan uğur böceklerinin özgürce uçuştuğunu görmenin heyecanı bambaşkaydı. Uğur böceklerini öylesine sahiplenmişti ki; kökleri, yaprakları dalları gibi kendinden biliyordu. Her anne baba gibi sahiplendiği uğur böceklerinin büyüyüp gelişmesinden haz duysa da özgürce uçup gidecek olmalarından endişe etmeden de duramıyordu. Uçup gidecek ve kim bilir hangi ağaca yumurtalarını bırakacaklardı? Yumurtalarını bıraktıkları yer larvalar için gerekli besini sağlayacak doğru yer olacak mıydı?

Bu duygular içindeyken ve pupalar renk değiştirip hafiften hareketlenmeye başlamış uğur böceklerinin ortaya çıkması eli kulağındayken beklenmeyen bir şey oldu. Çevrede sayıları hızla artan yazlık sitelerde yaşayanlar sinekten böcekten rahatsız oldukları için bölge ilaçlandı. Kullanılan ilaç çok güçlüydü. Ortalıktaki tüm haşaratın kökünü kazıdı. İlacın etkiledikleri arasında mantar ve bitlerin yanı sıra ağacın heyecanla beklediği pupalar da vardı.

Pupalardan o yıl hiç uğur böceği çıkmadı.

O yıl özgürce uçup yumurtlayacak uğur böceği görülmedi. Ağacın yalnızlığı o yıl dut verimini etkilemedi. Hatta lezzetli ve bol dut verdiğinden bile söz edildi. Ancak yumurtlayacak uğur böceği olmayınca ertesi yıl larvalar da görülmedi. Larvaların olmayışı baharda açan yapraklarla beslenen yaprak biti ve mantarlar için cennet gibi ortam yarattı. Açan yaprakların büyük kısmı körpelikten kurtulmadan bit ve mantarlarla tahrip oldu. Yaza girerken tekrarlanan ilaçlama haşaratı ortadan kaldırdıysa da iş işten geçmişti. Dahası ilaçlama yüzünden ağacın yalnızlığı artıyor uzaklardan uçup gelebilecek ve ağacı mesken tutacak uğur böceği umudunu da ortadan kaldırıyordu.

Ağaç tüm bu yaşananların hüznüyle kendi yalnızlığına kapandı. Bahar aylarında yapraklarının büyük kısmını kemiren mantar ve bitler yüzünden dut verimi yıldan yıla azaldı.

ub2

Yakınlarda yaşayanlar dallarını kıra döke dutları toplasa da ağacın kederi ve yalnızlığı köklerine kadar yansıdı. Dutların hafif pembeleşmesinin ağacın uğur böceği özlemi ile ilişkili olabileceğini kimse anlamadı. Dahası tarım ilaçlarının gövdesinde biriken kalıntıları yüzünden kuşlar da ağacı terk etti. Yuva yapmak için uzaklara gittiler. Gövdesinde kurdu böceği olmayınca beslenmek için uğrayan kuşlar da ayağı kesti. Ağacın hüznü ve yalnızlığı katmerlendi. Umutları zamanla eridi.

Ağacın feryadı giderek daha çok işitilir oldu. Gelen giden kuşa böceğe heyecanla pupadan çıkmasını beklediği uğur böceklerini ve onları nasıl kaybettiğini, onlarla birlikte yiten umutlarını anlatıp durdu. Karamsar, sıkıcı ve geveze bulunsa da ağaç hayatı paylaştığı o minik dostlarından söz etmeyi sürdürdü. Feryat figan edip onların uğur böceği olduğunu, yokluğuyla uğursuzluğun giderek her yere yayıldığını anlattı. Ekili dikili sulak alanlar da betonlaştıkça bölgede ne sivrisinek ne de kuş veya böcek kaldı. Hal böyle olunca ilaçlamayı önce azaltıp sonra toptan kaldırdılar.

ag1

İlaçlama olmayınca ağaç baştan biraz ümitlense de üzerindeki tarım ilacı kalıntısı yüzünden yalnızlığı birkaç yıl daha sürdü. Sonra zaman içinde kuşlar gelip yuva yapmaya başladı ama beslenecek larva bulamadıkları için pek istekli değillerdi. Sıcak bir yaz günü gölge arayan bir uğur böceğinin uçarak gelmesiyle ağacın umutları tazelenir gibi oldu. Ağaç ona yapraklarının serinliği ve hatta öz suyundan bile sunmaya çalıştı. Sabırla ve sessizce bekledi. Böcek akşam serinliğine kadar keyifle orada yaprakların arasında gezindi. Yıllardan beri tekrarlanan ilaçlama yüzünden yaprak bitlerinin de kökü kırılmıştı. Uğur böceği ağaçta yiyecek pek bir şey bulamayınca akşam serinliğinde hiçbir şey söylemeden kanatlarını çırpıp uzaklaştı. Ağaç uzaklaşan böceğin ardından sessizce göz yaşı döktü.

Ertesi yıl dutların tadı kaçtığı için arılar da uğramaz oldu. Ağacın yalnızlığı özüne yansımış içini kemirmeye başlamıştı. Kaybettiği uğur böceklerini, onlarla birlikte giden heyecan ve umutlarını esen rüzgara anlattı. Rüzgar dut ağacının hüzünlü öyküsünü yüklenip uzaklara, çok uzaklara götürüp sarışın afacan bir çocuğun kulağına üfledi. Çocuk dut ağacının öyküsünü küçük kardeşine masal olarak anlattı. Dut ağacı yerinde duruyor mu bilinmese de hüzünlü öyküsü masallarda dilden dile dolaşmayı sürdürdü.

Bir zamanlar görkemli bir dut ağacı ve onun yapraklarında yaşayan uğur böcekleri varmış. Böcekler ağacı evi, ağaç ise onları çocuğu sayar gözü gibi bakarmış. Her ana baba gibi çocuklarının hem büyümesini ister hem de büyüyüp özgürce uçup gitmelerinden geri gelmeyecek olmalarından endişe edermiş. Masal bu ya gün gelmiş araya insanoğlu, araya ayrılık girmiş. Bir daha kavuşamamışlar. O günden beri dut ağaçları meyveye durdukları zaman ağdalı gözyaşı döker pupadan çıkamayan uğur böceklerine ağlarmış. Uğur böcekleri ise ayrılığa neden olan insanoğlunun hep beklediği, taşıyıcısı olduğuna inandığı “uğurun” hatırına el üstünde tutulur, uğurun ve uğursuzluğun kimde olduğuna ise akıl sır erdiremezmiş.

Mehmet Uhri