Archive for Ocak, 2013

Doktorun Feryadı

Perşembe, Ocak 31st, 2013

ovBilmem ki nasıl anlatsam;
Nasıl, nasıl, size derdimi!
Bir dert ki yürekler acısı,
Bir dert ki düşman başına.
Gönül yarası desem…
Değil!
Ekmek parası desem…
Değil!
Bir dert ki…
Dayanılır şey Değil!

Sağlığın piyasalaşması sürecinin hekimlerde oluşturduğu duygu durumunu anlatabilmek için şiirini kullandığım Orhan Veli umarım beni bağışlar. Gerçekten de yaşananlar vicdanı olan için yürekler acısı. Hekimin de, hasta ve hasta yakının da hem haklı hem de mağdur olduğunu düşündüğü sağırlar diyaloğu sesi yüksek çıkanın haklı göründüğü vahim bir yolda ilerliyor. Sağlık sistemini piyasanın merhametine terk eden yöneticiler bile durumun vahametini görüp görevden ayrıldıktan sonra asıl meslekleri olan hekimliğe dönmek istemediğini utanmadan beyan edebiliyor.

Çalıştığı sağlık kuruluşunun ticari beklentilerine göre değer biçilen, hastalarının sırtından kuruma kazandırdığı kadar önem atfedilen birine dönüşmek üstelik tüm bunların hastaneye kazandırdığı paradan prim aldığı için yapıldığının yüzüne karşı söylenmesine ses çıkarmayıp kabullenmek zorunda bırakılmak inanın dayanılır gibi değil. Elinizi vicdanınıza koyup hekimlik mesleğini icra etmeye uğraşırken çalıştığınız kurumun yöneticisinin uğraştırıcı, sorun çıkarıcı, gereksiz yatak işgal edecek hastalardan uzak durma konusunda telkinin ötesine geçen söylemlerde bulunmasına ses çıkarmayıp alışmak zorunda bırakılmaktan söz ediyorum. Eline mahir bir cerrah da olsanız zor ameliyatlar yerine risksiz, kolay tedavi edilebilen eften püften olgularla mesai doldurmanız bekleniyor. Hastalara mesleki bilgi ve deneyiminizi kullanıp teşhis koymak yerine her türden tahlili bol bol yaptırmanız, çoğu kez gerekmediğini bildiğiniz filmler ve görüntülemeler ile kuruma para kazandırmanız isteniyor. Çalıştığınız kurumun ticari beklentilerine direnç gösterip vicdanıyla mesleğini sürdürmeye çalışanların yaşına başına bakılmaksızın sistem dışına çıkarıldıklarını, serbest çalışma olanaklarının ellerinden alınıp açlıkla ıslah edilmeye çalışıldığını görüp yaşananları kabullenmeye zorlanmak inanın katlanılır gibi değil. Hastane için bir maliyet unsurundan öte anlamınız ve değerinizin olmadığını, yeri geldiğinde niteliğe bakılmaksızın daha az maliyetli bir hekime tercih edileceğinizi bilerek çalışmak, sesini çıkaranların ise “paragöz” diye yaftalandığını görüp susup içine atmak dayanılır gibi değil.

orhan-veli

Tüm bunlar çekilen çilenin anlatması kolay kısmı. Bir meslek edinip iyi kötü hayatımı idame ettirecek kadar kazanırım ama hiç olmazsa hastalarıma faydalı olur onların gözündeki değerim ile yetinir sağlığına kavuşturduğum hastalarla mesleki tatmin bulurum diyenlerin yaşadığı kırgınlığı, gönül yarasını ise ancak yaşayan bilebilir. Mesleğin getireceği maddi beklentileri göz ardı edip alanında gecesini gündüzünü bilgi ve deneyimini arttırmaya veren, mesleğini olması gerektiği gibi kendi vicdanı ve bilgi birikimini referans alıp uygulayan, sonuçta sağlığına kavuşturduğu hastasının teşekkürünü yeterli görüp olmasa da dert etmeyen hekimlerin yaşadığı kırgınlık inanın katlanılır gibi değil.

Oradan oraya savrulan, ticarileşmiş sağlık kuruluşlarının beklentilerine uygun olarak iyice incelenen ama bir türlü derdine derman bulunamayan hastaların sayısı arttıkça insanların gözündeki hekim algısı da olumsuza dönüyor. Bu durum en çok mesleğine bağlı idealist hekimleri vuruyor. Karşılarındakinin kendi sırtlarından kuruma para kazandırmaya çalışan ve kazandırdığı paradan prim almaktan başka derdi tasası olmayan “biri” olduğu ön yargısına karşı hekim kimliğini savunmanın zorluğundan geçtim, biriken öfkenin üzerinize kusulmasını, mesleğinizi doğru ve gerektiği gibi yapmaktan başka kaygınız olmamasına karşın hakaret görmekten hatta şiddete maruz kalmaktan kendinizi kurtaramamanın yarattığı gönül yarası inanın anlatılır gibi değil. Hekim olarak işinizi düzgün yapmaya çalışıp hastaya gerektiği kadar zaman ayırmaya, onunla empati kurup hastalığı hakkında bilgi vermeye, tedavi alternatiflerini ortaya koymaya çabaladıkça geçmişin getirdiği öfke ile sistemin ticarileşmesinin tüm hesabının sanki sorumlusu sizmişsiniz gibi hoyratça önünüze konulması, yanıt verme, yardım etme çabalarınızın sonu şiddete varan biçimde karşılık görmesi, o çok değer verdiğiniz, uğruna hayatınızı adadığınız hastalarınızdan korkma ve onlardan zarar görme endişesine kapılmaya başlamanın nasıl bir gönül yarası açtığını anlatmaya Orhan Veli’nin şiirindeki gibi sözcükler yetmiyor. Öyle sokakta veya trafikte biriyle dalaşıp kötü laf işitmekten, şiddet görmekten söz etmiyorum. Kuru bir teşekkür bekleyip olmasa da vicdanınızın sesi ve işinizi doğru yapmış olmanın iç huzuruyla yetindiğiniz hastalarınızdan korkmaya, onlardan hakaret işitip, şiddet görmeye başlamanın yarattığı katmerli bir yalnızlık ve kırgınlık öyle bir dert ki; düşman başına.

Yüreğiniz yaralı, kırgın, küskün ve derin üzüntü içindeyken sanki hiç bir şey olmamış, yaşanmamış, yaşanmış olsa bile kapının dışında bırakılmış gibi hastalarınızla ilgilenmeye çabalamak…

Bir dert ki, inanın dayanılır şey değil.

Dr. Mehmet Uhri

Feryadını kimseye duyuramayan, yalnızlığıyla hayata ve mesleğine tutunmaktan vazgeçen Dr. Melike Erdem’in anısına saygıyla.

Kibirli Piyano

Çarşamba, Ocak 23rd, 2013

kp1

İşte yine sahne arkasına, soyunda odalarının olduğu tarafa taşındım. Taşırken özen gösterdiler, örtümü örtmeyi unutmadılar ama yine de bir kenara atıldım işte. Üstelik anlı şanlı konser salonunun en değerli enstrümanı olan kuyruklu piyanonun böyle kenara atılıyor olması benden başka kimseyi rahatsız etmiyor. Neymiş? Gitar resitali varmış. Gitar dediğin ne ki? Hap kadar alet. Ben de sahnede kenarda durup boy göstersem, resitalden nasiplensem, millet beni yine göz ucuyla da olsa görse fark etse, kime ne zararım olacak? Olmazmış, sahne resital enstrümanlarına teslim edilmeliymiş. Sıradan bir piyano değilim ki. Konser salonlarının en kıymetli markalarından, genellikle akort sorunu yaratmadan defalarca kullanılabilen, sesi ve tınısıyla kendini kabul ettirmiş değerli bir piyanonun böyle kenara atılıyor olmasına alışmayı kimse benden beklemesin.

Konser salonu için değerimin yanı sıra resital ve konserlerde aranan bilinen hatta sahnede kapladığı yer ve duruşuyla icra edenlerden bile daha fazla dikkat çeken piyano olarak bir miktar kibirli olduğum söylenebilir. Ne yapayım, alçak gönüllülük de bir yere kadar. Konser öncesi provalarda sesimin rengi ve tınısı yüzünden piyanistlerin övgüsünü işitmek ister istemez uçuruyor insanı. Gerçi konser bitiminde alkışların kendine geldiğini düşünüyor olsalar da orada esas iş görenin, ses çıkaranın kim olduğu da gün gibi ortada. Dünyaca ünlü bir markanın ürünü olmak, akustiği ile beğenilen meşhur bir konser salonunda bulunmak ve yine tanınmış piyanistlerin elinde takdir görmek, seyircinin alkışları ile ödüllendirilmek kendini değerli hissetmek için fazlasıyla yeterli geliyor ama birileri için özel ve önemli olmak istediğim zamanlar da olmuyor değil.

kp3

Şimdi beni gitar resitali nedeniyle özenle kenara alıp örttüler. Bu benim değerimi azaltmasa da gitarı kıskanmadan edemiyorum. Büyük olasılıkla o da kendince değerli bir markanın ürünüdür. Üstelik gitarı çalan için ne kadar özel ve önemli olduğunu görüp imrenmemek elde değil. Kuliste kılıfından çıkarırken gösterdiği özen, elinde taşırken, sahneye el ele birlikte çıkarken, seyirciyi birlikte selamlarken sanki çocuğu veya sevdiği bir yakını ile birlikteymiş gibi davranmasını doğrusu kıskanıyorum. Ne kadar değerli olursam olayım birileri bana o gitara gösterilen yakınlığı göstermiyor. Piyano olarak işim bittiğinde, ışıklar söndüğünde yapayalnız kalıyorum. Halbuki gitar için böyle bir yalnızlık söz konusu değil. İnsanlar için yanlarında taşınamayacak kadar büyük ve hantal olmamın bunda büyük etkisi olsa da boynumun bükük kalmasını engelleyemiyorum. Sonuçta benzer pek çok müzik aleti gibi hepimiz titreşen tellerin sesini aktarıyoruz. Özünde çok bir şey değişmese ve her enstrüman gibi kendimize biçilen değerimiz olsa da bazılarımızın birileri için bu kadar önemli olması haksızlık diye düşünüyorum.

kp4

Böyle garaj arabası gibi gözlerden ırak kalmaktansa birilerinin sahiplenmesini, benimle ilgili özel anıları olmasını, birisi için önemli olmayı da istiyorum. Hatta orama burama kendince anlamlı çıkartma filan yapıştırmalarına bile razıyım. Birinin üzerimde kokusu izi olsa, kendi kendine konuşmak yerine dertlerini bana açsa, birlikte yaşadığımız heyecanlı konser deneyimlerini tellerimde hissetsem, anılarımı saklasam, unutmasam. Ne bileyim? Birileri beni evcilleştirse. Hani kim olduğu da önemli değil. Valla değil.
Tamam, konser salonu için değerli olduğunu bilmek çok zaman iyi gelse de hayat gibi günü geldiğinde yitip gidecek bir eşya olduğumu depodaki ıskartaya çıkarılmış piyano ile aynı marka olduğumu görünce anlamıştım. Kaçınılmaz sona her gün biraz daha yaklaşıyor olduğunu düşündükçe sahneden çekildiğinde birilerinin belleğinde, anılarında, özelinde yaşayacağımı bilmek de istiyorum, her insan gibi.

Evet, kıskanıyorum; gitarı flütü, kemanı ve benzer taşınabilir pek çok enstrümanı hatta orkestra şefinin bagetini bile kıskanıyorum. Belki onların da azametli görünüşüme bakıp imrendiği oluyordur. Kendilerini benimle kıyaslayıp daha değersiz bile hissetmiş olabilirler ama solistin elinde onun dünyasında yer etmiş olmak, herkes için değerliyken biri veya birileri için aynı zamanda önemli olmak bambaşka bir şey. İşte bunu kıskanmadan edemiyorum.

kp2

Her neyse, kıskanıyor olsam da hantal ve kibirli olduğum için bu duygulara öyle kendimi kaptırmıyorum. Ama için için kendimi yemekten de duramıyorum. Elindekiyle yetinmeyip hep daha fazlasını istemeyi de insanlardan öğrendim sanırım. Umarım bu gerginliğim tellerimin tınısına yansıyıp akort sorunu yaratmaz. Dertlendiğim zamanlarda çenemin düştüğünü söylerlerdi, doğruymuş. Diyeceğim o ki; günün birinde, bir konser salonunda gözünüze kuyruklu piyano ilişirse yanına gidip iki laf etmeden, tuşlarını okşayıp onunla ilgilenmeden geçmeyin. Arkadaşça dertleşin onunla. Hayrına…

Mehmet Uhri

Pinokyo’yu Anlamak

Çarşamba, Ocak 16th, 2013
img_0197Gözlerimin kısık göründüğüne aldanmayın, öyle olaylar görüp öyle değişik insanlar tanıdım ki; imrenirsiniz. Kenarda kaldığıma ve sesiz durduğuma da aldanmayın her şeyi görüyorum. Gölgemin duvara ilk düşüşünden bu yana 15 yıldan fazla oldu. Yerimden kımıldayamıyor olmam biraz zorluk çıkartıyor olsa ve zamanla insanların ilgisi azalsa da olan bitenden haberdarım. Göz aşinalığı yüzünden daha az insanın ilgisini çekiyor olmamın onları izlememi kolaylaştırdığını bile söyleyebilirim. Biraz da dedikoduları aktaracak birileri olsa çevremde başka isteğim beklentim de olmayacak. Neyse, buna da şükür.
Biraz kendimden söz edeyim. Çok severim kendimden söz etmeyi. Yalan söyleyince burnum uzamasa da benim de bir Gepetto ustam var. Heykeltraş Paddy Gilsenan’ın eseri olarak Dublin’de National Concert Hall binasında John Field salonunun duvarındayım. John Field piyano eserleri ve özellikle nocturnleri ile tanınır. Meşhur bir piyanistin adını taşıyan salonda çello çalan bir figür olarak yer almam ilk bakışta çelişki gibi görülebilir. Nedenini bizim Gepetto’ya sorun ben pek anlamam o işlerden.
Heykeltraşın derdi neymiş bilemem ama öyle bütün bir heykel de değilim. Gövdesi olmayan bir çelloya ait kulak kısmı ile tuşesinden bir parça ve onu seslendiren sol elim ve kafamdan ibaretim. Heykelin gerisini siz hayal ediverin artık. Ama bana dikkatli bakanlar çalmakta olan bir çellonun sesini hatta kendilerince müziğini bile duymakta olduklarını iddia ederler. Salonun kalabalığı ve onca konuşma sırasından çıkan seslerin çello gibi insan sesine yakın bir enstrümanla bir araya gelmesinin bu iddiada bir miktar payı olsa gerek. Yoksa öylece ses çıkarmadan durup gelen gideni süzmekten başka bir iş yaptığım yok. Ha bir de duvara düşen elimin gölgesi var ki çocuklar örümceğe benzetip ürktüklerini söylerler. Ne bileyim ben de her heykel kadar biraz eksik biraz da anlaşılmazım, Gepetto ustam Paddy Gilsenan öyle uygun görmüş.
dsc03667
Bina 1865 yılında Dublin Uluslar arası Sergisi için inşa edilmiş ve daha sonra yıllarca University College Dublin adıyla eğitim kurumu olarak kullanılmış. 1981 yılında ulusal konser salonu haline dönüştürüldükten sonra fuayenin uzantısı gibi olan ve bazen resitallerin de gerçekleştirildiği bu geniş salona İrlanda’lı meşhur bestekar ve Frederic Chopin’in hocası John Field’in adı verilmiş. John Field’in bronz heykeli karşı duvardan “bu çelimsiz çelistin mekanımda işi ne?” gibisinden anlamlı bakıyor olsa da umursadığım söylenemez. Büfenin sağ kenarında biraz atıl bir yerde olmam ve hemen önümde konser arası için önceden alınan siparişlerin hazır edildiği çok gözlü banko olmasına karşın yine de John Field’ın büstünden daha çok dikkat çekiyorum.
dsc03693
Beni biraz geveze bulabilirsiniz ama hazır yakalamışken biraz size sizden söz edeyim. Bir kere konser salonuna gelen hanımların genellikle beylere göre daha iyi giyimli ve bakımlı olduklarını söyleyebilirim. O hanımlar ki ne kadar iyi görünseler de kendilerini diğerleri ile kıyaslamaktan hiç geri durmazlar. Bir de öyle çaktırmadan yaparlar ki bu işi çevreyle hiç ilgilenmiyormuş sanırsın. Genç çiftler ise genellikle güler yüzlü olur, birbirleriyle ilgilenmekten çevreyi hiç umursamazlar. Severim onları. Beyler genellikle konser salonuna sanki hanımlarının zoruyla gelmiş gibi ciddi ve ağır bir görüntüdedir. Yalnız gelenler, çevreye bakındıktan sonra bir şeyler almak için bara yönelirler. İşte o zaman o asık suratlı adam gider yerine bir avcı heyecanıyla yakın çevresine bakınan bambaşka biri gelir. Hedef genellikle elinde şarap kadehi ile çevreye ilgisizmiş gibi görünen alımlı hanımlardan biridir. Örneğin şu kır saçlı gri paltolu yaşlı çapkın az sonra dikkatlice bana bakan kırmızı elbiseli sarışın kıvırcık saçlı hanımefendiyle diyaloğa girmeye hazırlanıyor. Pek şansı yok gibi görünse de izlemesi yine de heyecan verici oluyor.Ortadaki masada kimseyi umursamadan karınlarını doyuran yaşlı çiftin yanından kıvrılarak sessizce yaklaştı. İşte başlıyoruz. Adam kadının yanına gidip kulağına eğildi;
- Çellonun sesini siz de duyabiliyorsunuz sanırım. Bunca gürültü arasında inatla çalmayı sürdürüyor değil mi?
- Her gelişimde hayranlıkla izlerim. Bu kez gölgeyi kullanma biçimini düşünüyordum. Çellistin eli ve tuşesinin gölgesinin esere verdiği derinlik fazladan bir boyut katmış sanki. Dikkatler ister istemez gölgeye yoğunlaşıyor.
- Hanımefendi sizce heykelin bu şekilde eksik bırakılmış olması neyi anlatma çabası olarak yorumlanabilir? Bir fikriniz var mı?
img_0189
Cevap vermesini beklemeden elindeki kadehi gösterip “bir bardak beyaz şarap ikramında bulunmama izin verir misiniz?” diye sordu. Cevabı beklemeden bara bir işaret yapıp elindeki kadehten bir tane daha istediğini bildirdi. Şaşırsa da itiraz etmeyen hanımefendi kadeh gelene kadar kendileriyle ilgilenen olup olmadığını anlamak için çevresine bakındı. Uzaktan adamı dikkatlice süzdükten sonra yan taraftaki aynaya bakıp elbisesine çekidüzen verdi. Kadehleri tokuştururken adam ismini söyledi kadın yanıt vermedi. Ama adam kararlıydı.

- Sorduğum soruyu düşündünüz mü? Neden eksik bırakılmış?
- Ben bir eksiklik görmüyorum. Çelisti ve çaldığı parçayı neredeyse işitebilecek kadar hissedebiliyoruz daha ne olsun? Bardağınızdaki şarabın lezzetini anlayabilmek için bütün şişeyi içip bitirmeniz gerekmiyor ki.
- Ama
- Aması yok. Kusura bakmayın. Üstelik hep bir yerlerde eksiklik arayanlardan hiç haz etmem. Çevrelerindekiler için hatta daha çok kendileri için sorunlu tipler olduklarını düşünürüm. Şarap için teşekkürler. İzninizle.
Bu sahnenin benzerini çok kez gözlemiş olsam da en unutulmazlarından biri olduğunu söyleyebilirim. Adam tam paltosunun düğmelerini çözüp “oldu bu iş” dercesine heveslenmişti. Kırmızı elbiseli kadın az sonra başlayacak konser için büyük salona doğru yönelirken bizimkinin arkasından bakışını görmeliydiniz. Ama kısa sürede toparlandı. Bu kez gözünü konser programı almaya çalışan hanıma dikti ama elinde biletlerle yanına gelen oldukça yakışıklı ve iyi giyimli beyefendiyi görünce omuzları düştü. Bu arada orta masada karınlarını doyuran çift çevrelerindeki kalabalığa aldırmadan ayağa kalkıp ağır adımlarla konser salonuna yöneldiler.
john-field-room
Konser sırasında içeride birilerinin olduğunu bilmek ve dahası gelen müziğin nameleri yalnızlığımı giderse de geceleri özellikle ışıklar söndükten sonraki sessizliğe hiçbir zaman alışamayacağım. Biraz uykuya dalmaya benziyor. Kayboluveriyorsun. Pinokyo’yu böyle zamanlarda daha iyi anlıyorum.
Her neyse, ben buradayım. Dublin’de National Concert Hall fuayesinde yer alan John Field salonuna yolunuz düşerse rahat durun, efendiliğinizi bozmayın yoksa günün birinde sizi de anlatırım. Eh, bire beş katıp anlatmayacağımın garantisi de yok. Benim Gepetto ustam Paddy Gilsenan kimden esinlendiyse artık; bilemem ona sorun.

Mehmet Uhri
Not: Resimler yazı için küçültülmüştür. Üzerlerine tıklayarak orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz.

Edebiyatın Altın Çağı ve İrlanda Trajedisi ( James Joyce İçin Güzelleme )

Pazar, Ocak 6th, 2013

img_0666

İki ayağı üstünde durabilen ilk primatlardan başlayarak keşif ve icat yeteneğini kullanan insanoğlu önce avcı toplayıcı göçebe yaşam biçimi ile yeryüzüne yayıldı. Birkaç yüz bin yıl alan bu sürece dair elimizdeki veriler sınırlı olsa da doğayı işleme ve dönüştürmeye başlayan insanoğlunun yerleşik tarım toplumlarını oluşturması ise yaklaşık 10 bin yıllık bir süreçte gerçekleşti. Antropolojik anlamda evrimsel sıçrayış olarak görülen tarım devriminin değiştirici dönüştürücü etkisine insanların başlangıçta nasıl tepki verdiğini bilemiyoruz. Ancak günümüzde bile tarih öncesi dönemdeki gibi özgür yaşayan göçebelerin yeryüzünde varlığını sürdürüyor olmaları yaşanan dönüşümün herkesçe kabul görmediğini ve sancılı olduğunu düşündürüyor. Tarım devrimi ile birlikte yaşanan dönüşüm ve kazanımlar yazının bulunmasını da kapsayacak biçimde günümüze kadar ulaşan içinde bulunduğumuz tarihsel süreci kapsıyor.


Tarım toplumlarının gelişip çoğalmasının yanı sıra 16. Yüzyıldaki coğrafi keşifler ile birlikte yeni ticaret yollarının bulunması ve hammadde kaynaklarının artması sanayi devriminin fitilini ateşler. 17. Ve 18. Yüzyıl ile birlikte özellikle orta Avrupa’da sanayi devrimi yaşanmaya başlar. Tarım devriminin 10 bin yıl sürmesine karşın sanayi devriminin bir kaç yüz yıl içinde gerçekleşmiş olması insanlığın bilgi birikimindeki geometrik artışa paralel olarak sürecin hızlanması olarak açıklanmaktadır. Tarım devrimi ile birlikte doğayı kendi gereksinimleri doğrultusunda değiştirip dönüştürmeyi başaran insanoğlu sanayi devrimi ile yeryüzüne ve doğaya hükmetme yoluna girmiştir.


Gerçekleşen sanayi devrimi insanı doğanın parçası olmaktan uzaklaştırılıp yöneticisi, dönüştürücüsü ve giderek hükümdarı algısını beslemektedir. Doğaya hükmeder olduğu algısı günden güne pekişen insanoğlunun bu yeni toplum düzeninde önceden tanımlanan form ve normlar içine tıkılmak zorunda bırakılması uyum göstermeye zorlanması 19. Yüzyıl içinde sanat ve edebiyat ürünlerine farklı biçimlerde yansır. Doğadan, doğasından uzaklaşmakta olan insanlığın değerlerini anlatan ve yitirilmekte olanları görünür kılan sanat akımlarının, edebiyat eserlerinin bu dönemde altın çağını yaşaması rastlantı değildir.


İnsan ve kültürü içinde büyük dönüşüm ve sıçrama yaratan sanayi devrimi gereksindiği yeni toplum ve kültürünü oluşturmak için daha önceki devrimsel sıçramalarda yaşandığı gibi baskıcı olmak zorundaydı. Öyle de oldu. Yaşanan dönüşüme uyum gösterebilen insanlar ve toplumlar öne çıktı, direnenler ve diğerleri geride kaldı. Tüm bunların herkesin gözünün önünde olması ve toplumun baskıcı yeni yapısı herkesi sessizce kabullenmeye zorlasa da sanatçılar ve edebiyatçılar susmadı. Onlar sistemin insanı başka bir şeye dönüştürmekte olduğunu baskı ve sindirmeleri açıkça dile getiremeseler de yazdıkları romanlar ve kullandıkları metaforlar ile anlatmayı sürdürdüler. Hatta bu nedenle bazıları eserlerini yazdıkları dönemde yeterince anlaşılamadılar.


Küçük atölyelerde kol gücü kullanılarak başlayan sanayi devrimi buhar gücünün kullanımı kömür ve demir ile orta Avrupa’da hız kazandı. Modern sanayi toplumları ise ticari burjuvazinin gelişmesiyle önce Batı Avrupa’da sonra Amerika’da ortaya çıktı. Dönem edebiyatçıları yaşanan dönüşümü yansıtan eserler üretmeyi sürdürdüler. Franz Kafka (1884-1924) sanayi toplumunun ortaya çıkışıyla insanın bir böceğe dönüşebileceğini ve bu dönüşüme kendinin bile rıza gösterebileceğini (dönüşüm), bir üst organizasyon olan devletin bürokrasinin ardına saklanıp buharlaşabileceğini (Şato), ötekinin varlığı üzerinden hukukun baskı unsuru haline dönüştürebileceğini (Dava), insanların korkular üzerinden kendiyle yabancılaşıp boyun eğmek zorunda bırakılabileceğini (Dava ve Ceza kolonisi) kaleme aldı. Batı Avrupalı yazarlar ise yaşanan dönüşüme direnmek yerine kaçınılmazlığını ortaya koyan, toplumun farklı kesimlerinde etkilerini anlatan eserler ürettiler. Charles Dickens (1812-1870) sanayi toplumunun gereksinimi olan ucuz işgücü yüzünden kalabalıklaşan şehir insanlarının yaşantısını kaleme alırken (Oliver Twist, İki Şehrin Hikayesi) Honore de Balzac (1799-1850) taşrada kalmada direnen kırsal nüfusun kilisenin kontrolünde olduğunu görünür kılan eserler (Eugenie Grandet, Köylüler) üretiyordu. Sanayileşmenin gereksindiği hammadde için dünyanın kalan yarısını sömürmeyi görev bilen zihniyeti ve onun uzaktaki toplumlara sömürgen bakışını kaleme alma görevi ise Joseph Conrad (1857-1924) ve ardıllarına düşmüştü.


Yazarların çoğu eserlerinin satır aralarında doğanın belirlediği sınırlar ve kendi küçük dünyalarında özgür yaşayan insanın nasıl esaret altına alındığını, doğasından koparılıp “icat edilmiş” gereksinimler ve “korkular” kullanılarak yeni toplumun içine hapsedilmekte olduğunu, özgürlük kavramının bile yeniden tanımlandığı üzerine eserler kaleme alırlar. Yazdıkları eserlerde kahramanlar ilk bakışta insandır. Yer, içer, gezer tozar, aşık olurlar. Ancak ne kadar insana benzeseler de aslında yeni toplumun içi boş öznesi olmaktan öteye geçemezler. Romanlarda aktarılan hayatlar içi boş bir kostüm ve oynanan oyundan ibarettir. Kostümün içinde kimin olduğunun çoğu kez önemi bile yoktur. Oyununu oynayıp sahneyi terk eden insanın önemi sınırlandırılmış, birey olarak varlığı gördüğü işleve dönüştürülmüştür.

dd5

Bazı Avrupalı yazarlar sessiz bir başkaldırı biçiminde bazen metaforik anlatımlarla yaşanan süreci görünür kılmaya çabalarken Atlantik ötesi topraklarda Amerika’da Herman Melville (1819-1891) Moby Dick adlı eserini kaleme alıyordu. Kaptan Ahab ile Moby Dick arasındaki çatışma insan ile doğa arasındaki çatışmaya ve insanın doğayı kontrol altına almasına gönderme yaparken gemi mürettebatı ile kaptan Ahab arasındaki çatışmanın birey ile toplum arasındaki ilişkinin yöneticiler lehine nasıl bozulmakta olduğunu görünür kılmaya çabalamaktadır. Melville, yaşanan bu dönüşüme ve yitirilmekte olan insani öze karşı çıkış ve direniş yöntemi olarak Katip Bartleby adlı öyküsünü kaleme alarak metaforik de olsa ilk kez sivil itaatsizlik ve pasif direniş fikrini paylaşmaktadır. Aynı dönemde yine Amerika’da Nathaniel Hawthorne (1804-1864) Kırmızı leke (Scarlet Letter) isimli eseriyle kırsal kesimde kilise üzerinden toplumun nasıl baskı altına alındığına vurgu yapar. Harriet Beecher Stowe (1811-1896) ise ölümü gösterip sıtmaya razı etme benzeri Tom Amcanın Kulubesi adlı eseriyle çalışanlara kölelik düzenini işaret edip işletme sahibinin insafına bırakılmış çalışma hayatına razı olmanın normal olarak algılanmasına katkı sunmaktadır. Yine Walt Whitman (1819–1892) Çimen Yaprakları isimli şiiri ile Amerikan entelektüellerinin yitirilmekte olan özgürlüklerin peşinde koşması gerektiğini haykıran manifestoya imza atar. Batı dünyasında kopan fırtınalar her ne kadar sanayi devrimini yaşamasa da doğu edebiyatını da etkiler. Rusya’da Dostoyevski (1821-1881) kırsaldan kopmakta kararsız kasaba insanının yaşadığı çelişkileri, ruh halini anlatan eserler ( Suç ve Ceza, Yeraltından Notlar) kaleme alır. Tolstoy (1828-1910) ise gerçekleşmeyeceğini bilse bile kendini büyük hayallere adama sevdasında görünüp küçük hesaplarının peşinde koşan insancıkları (Harp ve Sulh) ve kırsalın ezici dinsel baskısından kurtulamamış şehir insanlarını (Anna Karenina) anlatan eserler yazar. Tüm bu yazarlar sayesinde 19. yüzyıl edebiyatın altın çağı olarak anılır.


dsc04031

Gelelim İrlanda’ya;

Tüm bunlar yaşanırken sanayi devrimine direnen ancak doğanın gadrine uğrayan İrlanda ise fırtınanın ortasında kalır. Her ne kadar hammadde ve enerji kaynakları olmasa da sanayileşmenin istediği işgücü adada fazlasıyla vardır. Üstelik dönemin sanayi devi Britanya burjuvazisinin gözü deniz ticaret yollarının üzerinde olması nedeniyle İrlanda’nın üzerindedir. Ada Britanya işgaline uğrar ve kültürel olarak asimile edilmeye, dahası din değiştirip Protestanlaştırılmaya çalışılır. Ancak katolik İrlanda baskılara direnir. Yaşanan direniş sanayi yatırımlarından nasiplenememesine yol açarken geleneksel tarım toplumu olarak hızla üreyen nüfusunu kıt ada kaynakları yüzünden besleyemez hale gelir.

img_0645

Britanya hükumetlerinin sistematik, acımasız asimilasyon ve yok etme politikalarına doğa da Malthus yasaları ile destek verir. 19. Yüzyıl ortasında yaşanan büyük patates kıtlığı 5 yıl gibi kısa bir sürüde 8 milyona ulaşan ada nüfusunun yaklaşık 1 milyonunun ölümüne, 1 milyon İrlandalının ise Amerika başta olmak üzere Atlantik ötesine göç etmesine neden olur. Üretken nüfusunu kaybeden, kıtlık ve açlık yanı sıra bulaşıcı hastalıkların pençesinde doğanın lanetine uğradığını düşünen ada insanı doğanın parçası olmanın anlamını da sorgulamak zorunda kalır. Bu dönemde Britanya hükumetlerinin açlık ile ıslah etme çabaları asimilasyon ve kültürel dönüşüme direnen İrlanda insanı tarafından yine reddedilir. Bu reddediş sanayi devriminin de adaya girmesini geciktirir. Geleneksel tarım toplumu olarak doğadan beklediğini bulamamış ve sanayileşme açılımını da reddetmiş ada insanı için yaşananlar tam bir insanlık trajedisidir. Üretken nüfusunu doğal koşullara kırdırmış ve göçlerle kaptırmış, Britanya’ya duyulan öfke nedeniyle sanayileşmesini de gerçekleştirememiş İrlanda’da şairler ve yazarlar insanlığın yaşadığı bu büyük trajediden beslenen eserler üretir.

dd1

4 Milyon nüfuslu bir ada devleti olan İrlanda, Dublin doğumlu ve Nobel edebiyat ödülü sahibi 4 edebiyat adamı (William Butler Yeats 1923, Bernard Shaw 1925, Samuel Beckett 1969 ve Seamus Heaney 1995) çıkarmıştır. Kuşkusuz bunlara ek olarak Nobel almasalar da insanlığın düşünsel hayatını etkileyip değiştirmeyi başarmış pek çok önemli yazar da yine İrlanda’dan çıkmıştır. James Joyce’un (1882-1941) başını çektiği Dublinli yazarlara Oscar Wilde (1854-1900) Şair William Butler Yeats (1865-1939) Thomas Moore ( 1779-1852) gibi çağdaşları eşlik eder. Thomas Moore, Ütopya adlı eseriyle insanlığın yaşadığı bu büyük trajediden, acımasız gerçeklerden kaçış yolu olarak ütopik yeni bir toplum düşü ile çıkış önerir. Gerçeğin ağırlığı altında ezilmek yerine gerçeküstücülüğün tohumlarını atar. Yine Nobelli şair William Butler Yeats ise şiirleriyle insanlığın tarihsel mitlerine göndermeler yaparak gidilmekte olan yoldan tarihsel köklere geri dönüş ile çıkılabileceğine yönelik eserler üretir. Oscar Wilde ise yaptığı derinlemesine ruhsal çözümlemeler ile sanayi devrimi ile ortaya çıkan insani dönüşümün acımasızlığına karşın insanın küçük çıkar hesapları ile nasıl uyum gösterebildiğini anlatıp o küçük insana ayna tutar. Aynadaki görüntüden rahatsız olanlar yazarın sudan gerekçeler ile hapse atılmasına ve erken yaşta aramızdan ayrılmasına da destek verirler. Tüm bu Dublin doğumlu yazarlar 19. yüzyılda yaşanan edebiyatın altın çağı ile birlikte anılmaktadır.


dd3

Postmodern Zamanların Mesihi: James Joyce

Yine Dublin doğumlu olup aynı dönemde yaşayan James Joyce ise hepsinden bir adım öne çıkar. Önce Dublinliler kitabı ile taşradaki hayatı ve kırsalı anlatan öyküler kaleme alır. Kendini özgür hissetmesine karşın yaşadığı yeri terk edemeyecek kadar tutucu, yaşadığı ortamın kıt doğal kaynaklarını sınır olarak görüp kabullenmiş, ufak çıkar hesapları ile kendini mutlu etmeyi başaran haz düşkünü küçük insanları anlatır. Daha sonra kaleme aldığı Ulysses adlı destansı eserinde ise yaşanan koca bir ömrü katmanlar halinde sadece 18 saat içine sığdırır ve hayatların doluluk içindeki sıradan halini resmeder. Yapıtın kahramanlarını bize tüm özellikleri ile anlatır ama onların gerçekte kim olduklarını hiçbir zaman bilemeyeceğimizi dahası kahramanların da kendileri hakkında dışarıdan görünenin ötesinde bilgisi olmadığını hissettirir. O çok değer verdiğimiz yere göğe koyamadığımız ömrümüzü bırakın özgürce yaşamayı var olmaya bile ulaşamadan gelip geçici bir iz olarak yaşamak zorunda bırakıldığı günümüz postmodern insanına dönüşebileceğinin ipuçlarını sunar. Çıkış yolu arayanlara ise bilinen tüm yolların sistem tarafından önceden tanımlanmış ve tutulmuş olduğunu, olası tüm hamlelerin öngörüldüğü bu açmazdan çıkmak için her seferinde farklı, aykırı ve toplumca kabul görülmesi neredeyse olanaksız bireysel devrimci çıkışlar işaret eder. Joyce bu yolu anlatabilmek için farklı yeni bir dil üretmek gerektiğinden bile söz eder. Sözcüklere bilinen anlamları dışında yeni anlamlar yüklemek, yeni sözcükler icat etmek ve yeni cümle yapıları kurup kişisel bir dil geliştirerek kendi dininin kitabını yazmak biçiminde bir çıkış önerir. James Joyce’u zor ve anlaşılmaz kılan biraz da budur. Gösterdiği çıkış yolunun neredeyse olanaksıza yakın olması onun karamsar olarak algılanmasına yol açar. Kahramanları üzerinden başlangıçta doğanın özgür bireyi olan insanın önce öznelliğini yitirip işleve (gördüğü iş, yarar, her neyse) dönüşmesini anlatır. İşlevi olmayanların ise sistem tarafından ötekileştirilip imha edilebileceğini ve hatta gerekirse kendini imha etmeyi bile meşrulaştırabileceğine dikkat çeker. 23 yılda tamamladığı son eseri ise geleceğin insanına mesaj gibidir.


İrlanda gerçeğinde yaşanan trajedilerin canavarın karnını doyurmaya yetmeyeceğini, uyum gösterme çabalarının sistemin acımasızlığı altında ezilmeyi sürdüreceğini, insanın gördüğü işlevler arasında kaybolmuş sanal bir yapıya dönüşüp kendi maddi varlığını bile yitirebileceğini anlattığı son eseri Finnegans Wake ile sanayi sonrası toplumun trajedisini de kaleme alır. Bu eserde matematikte henüz sanal sayılar yeni kullanılmaya başlamş, günümüzün sanal alemi hayal bile edilemezken sanal bir dil kullanmayı seçmiştir. Kendi ifadesiyle dili özgür bırakabilmek ve ruhun gerçek anlatımına ulaşabilmek için rüyaların dilini kullandığını söylemektedir. Gördüğümüz rüyaları ne kadar anlatmaya çalışsak da hep bir şeylerin eksik veya örtülü kaldığı, sözcüklerin rüyayı tam olarak yansıtmaya yetmediği üzerinde durur. Rüyaların dilinin sözcüklerin farklı anlam ve biçimlerini bir arada içermesi ve birden fazla anlamın mantıkla açıklanamayacak biçimde çakışarak çok katmanlılık göstermesi olduğundan yola çıkarak ruhun zenginliği için sanal da olsa masalların dilini işaret eder.


Ulysses de sabah gün doğumu ile başlayıp 18 saat içinde gün batımıyla sona eren bir günü anlatırken bu son eserinde batan güneş ile başlayan bir geceyi anlatarak eserleri arasında devamlılık yaratmaya çalışır. İnsanlığın sanayi devrimi ile yükselen ortalığı aydınlatan güneşinin ne yazık ki insanı da peşine takıp batmakta olduğunu, Finnegans Wake’de ise gecenin karanlığının insanlığı rüyalar alemine sürükleyerek yalnızlaştıracağını, rüyaların ve başkalarının rüyalarının kalabalıklığı içinde yalnız ruhlara dönüşmekte olunduğunun ip uçlarını verir. Anlatım sezgiseldir ve açık seçik ifade etse de beklentileri insanlık için karamsardır. Rüyalara dönüştükçe kavramsal olarak zenginleşen ancak bir ışık huzmesi gibi uçucu geçici hale dönüşüp maddi varlığını yitirecek hayatları göstermeye çalışır. Bu anlamda Kafka nasıl modernizmin insanı neye dönüştürmekte olduğunu anlatmaya çalışmışsa Joyce ise gelmekte olan postmodern zamanları sezmiş ve hayatların nasıl sanal hale dönüşüp kendi kavramsal zenginliği içinde aslında yok olabileceğini anlatabilmek için rüyaları kullanmıştır.


dd4

James Joyce ( 1882 - 1941 )

.

Maddi varlığından bağımsız olarak farklı sanal kimliklerle sosyal medyada var olmaya çabalayan ve aslında kendi olmasa bile ürettiği sanal kimliklerle yaşamaya eğilimli ürkek ve yalnız günümüzün masalsı insanlarını yüzyıl öncesinden öngörmüştür. Kuşkusuz anlatmaya çabaladığı sezgiseldir. Elektriğin keşfinin ötesinde iletişimin telgraf ile olduğu dönemde sanal iletişim ortamları ile kuşatılmış postmodern insanları yine sezgisel bir biçem ile anlatmaya çabalamıştır. Tarihe katmanlar halinde bakıp tarihsel olayları neden sonuç ilişkisi ile değerlendirdiğimiz gibi Joyce geleceğe bakmış, katmanların arasından gördüğü geleceğin insanı ile iletişim kurmaya çabalamıştır. Önerdiği çıkış yolu ise bugün bize naif gelse de günümüz sanal dünyasının Joyce dilinde karşılığı olabilecek masalsı olmaya çabalamaktır. Joyce’un işaret etmeye çalıştığı, masalların anlam ve ifade zenginliği yanı sıra taşıdığı zaman dışılıktır. Eserine Finnegans Weak adlı İrlanda halk şarkısının ismini vererek sözünü ettiğim katmanlı anlam oyunlarından birini yapmıştır. Tim Finnegan isimli bir duvarcı ustasının iskeleden düşmesi, öldü sanılarak morga götürülmesi ve gece viski kokusu ile ayılıp kendine gelmesini anlatan tarihi şarkı ile öncelikle İrlandalı efsanevi bilge Finn Maccumhal’e gönderme yapıp öldü sanılan İrlanda’nın direbileceğini işler. Dahası Finnegan’s biçiminde yazmayıp virgül kullanmaz ve Finegan’ın ölümünü anlattığı gibi tüm Finneganların uyanışını da ifade etmeye çalıştığını sezdirir. Bir masal gibi kendi tarihselliği içinde hem zaman dışılığı barındıran hem de kullandığı sözcüklerin zamanlar içinde değişen anlamlarına göndermeler yaparak anlamı zenginleştiren anlatım ile İrlanda’nın geleceğe yazılmış masalını anlatır. Ülkesi için insanları için gelecekte yaşanacakları öngören Joyce kendi masalını üretemezse başkalarının masallarının parçası olmaktan öteye geçilemeyeceğine işaret etmiştir.


Günümüzden geriye doğru baktığımızda Joyce’un öngörüleri ve ülkesi için işaret ettiği çıkış yolunun büyük oranda gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Bir ada ülkesi olan ve sanayi devrimini kaçırmış, pek çok trajediler yaşamış İrlanda, varlığını sürdürme ve kültürel kimliğini koruyabilmenin yolunu Joyce’a nazire yaparcasına sanal alemde ve özellikle bilgisayar yazılımları alanında yaptığı AR-GE yatırımlarına yönelmekte bulmuştur. Hindistan ve İsrail ile birlikte yazılımın 3 “İ” sini oluşturmakta ve dünya yazılım sektöründe Hindistan’ın ardından ikinci sırada gelmektedir. Günümüzden geriye baktığımızda James Joyce için söylenen postmodern zamanların mesihi yakıştırması en azından İrlanda yereli için doğru bir adlandırma gibi görünüyor. James Joyce ve yukarıda söz edilen diğer Dublin doğumlu yazarların 4 milyon nüfuslu küçücük bir adadan çıkıp birbirlerinden beslenerek dünya düşünsel edebiyatını bu denli etkilemiş olmasını ise geçmişteki pek çok örnekte olduğu gibi yaşanan trajik olaylara borçluyuz.


Mehmet Uhri

Not: Fotoğraflardaki heykel grubu 1845-50 yılları arasında yaşanan kıtlıkta ölenlerin anısı için Dublin’de Liffey ırmağı kenarında 1997 yılında yapılan kıtlık anıtına aittir. Bu etkileyici heykeller kıtlık nedeniyle topraklarını terk edip Dublin’e gelen ve ölenler içindir. Her heykelin altında ölen kişinin adı ve aile isimleri yazılıdır.