Archive for Aralık, 2012

Ağlayanı Dövüyorlar

Perşembe, Aralık 27th, 2012

50-kuruay3

Alışmıştık ona, hep bizimleydi. Hastane bahçesinde banklarda yatar soğuk havalarda ise içeride hasta bekleme koltuklarında gecelerdi. Ağarmış saçı sakalı gizlese de genç sayılabilecek yaşlardaydı. Kimseye zararı olmadığı ve pek konuşmadığı için başlangıçta önemsenmemişti. Hasta ve yakınlarına yardımı dokunduğu da oluyordu. Hastane çalışanlarının gözünde hasta yakınlarından farkı yoktu.

Bir akşamüzeri hastane otoparkında arabamın lastiğini değiştirirken tanımıştım, onu. Lastiği sökmeye çabalarken sessizce yanıma yaklaşıp bir süre beni izledi. Bijonları gevşetemediğimi görünce bijon anahtarını elimden alıp yardımcı oldu. Neredeyse hiç konuşmadan lastiği değiştirdik. Teşekkür ettim, hafifçe başını salladı sonra yine konuşmadan arkasını dönüp giderken izleyen hasta yakınlarından iri yarı beyefendi bizimkine para uzattı büfeden sigara alıp gelmesini üstüyle kendisi için de bir şeyler alabileceğini söyledi. Uzatılan parayı almadı ve sanki az önceki konuşma hiç olmamış gibi arkasını dönüp yürümeye başladı. Eli havada kalan adam öfkelendi “hey sana söylüyorum, duymuyor musun?” diye seslendi. Bizimki durup döndü adama ve elindeki paraya baktı. “Seni duydum ve yapmak istemiyorum. Biliyorsunuz sigara sağlığa zararlıdır” dedi. Daha da öfkelenen adam “sen bana ayar mı vermeye kalkıyorsun?” diyerek üzerine yürüyünce araya girdim. Gürültüyü duyan hastane güvenliği ortalığı yatıştırdı. Adam bağıra çağıra söylenerek uzaklaştı. Bizimki ise hiçbir şey olmamış gibi bir süre olanları izledi sonra arkasını dönüp hastane bahçesindeki banklara yöneldi. Güvenliğe kim olduğunu sordum “O bizim Recep, herkes ona 50 kuruş Recep der. Hastane bahçesinde yatar kalkar hep buradadır. Hasta yakınlarını karşılar tekerlekli sandalye ile gidecekleri kata kadar eşlik eder, aldığı bahşişlerle geçinir. Tarifesi 50 kuruştur, fazlasını almaz. Öyle herkese de hizmet etmez. Biraz değişik adamdır ama kimseye zararı olmamıştır” diye yanıtladı.

50kuruay2Gerçekten de hastane ve çevresinden ayrılmıyor, evi olarak görüyordu. Karşılayıp yardımcı olduğu hasta ve yakınlarından aldığı bahşişlerle geçiniyordu. Gelen giden hastaların bıraktıklarını giyiyor, hatta hastanenin mutfağından ve çamaşırhanesinden de gizliden yardım alıyordu. Görenlerde başlangıçta tedirginlik yaratsa da hırpani bir hali olmadığı, kabalık yapmadığı ve sesi çıkmadığı için genellikle sorun yaşanmıyordu. Bir zaman sonra hastalara refakat edip hastane içinde yol göstermesi güvenlik sorunu olabileceği endişesiyle idarenin kaygılanmasına yol açmıştı. Birkaç kez polis zoruyla hastaneden uzaklaştırmış ancak o yine geri dönmüştü.

Bir nöbet akşamı onu acil servisin önünde bankta otururken gördüm. Bankın diğer ucuna ilişip elimdeki simiti ikiye bölüp yarısını ona uzattım. İtiraz etmedi. Aldığı simitin ucunu koparıp ayağının dibindeki tekir kediyle paylaştı. Konuşturmaya çalıştım ama kafasını önüne eğip simitini yedi, cevap vermedi. Acil servisin önü kalabalıktı. Birkaç saat önce ağaçtan düştüğü için getirilen afacan oğlan çocuğu tıbbi müdahalesi yapılıp taburcu edilmişti. Çocuğunu almaya gelen baba acil servisten çıkar çıkmaz herkesin gözü önünde oğlunu pataklamaya başladı. “Bir daha yapacak mısın? Sana kaç kere söyledim. Ne işin var ağacın tepesinde?” diye bağırıyor bir yandan da tokatlıyordu. Herkesin şaşkın bakışları arasında bizim Recep hızla yanlarına gidip araya girdi ve adamın ellerini tutarak çocuğu dövmesine engel oldu. Çocuk ise yaşadıklarının etkisiyle ağlıyordu, çok korkmuştu. Engel olunmasına hiddetlenen baba ise bu kez bizimkinin yakasına yapıştı. Birileri araya girene kadar yediği yumruk ve tokatlara karşılık vermedi. Babanın öfkesi ise sürüyordu. Bizimki ağlamayı sürdüren çocuğun önünde durup dizlerinin üzerine çöktü ve boynuna sarıldı. “Ağlama, sakın ağlama. Bu ülkede ağlayanı dövüyorlar. Korksan da ağlama” dedi. Yaşananların polise yansıması üzerine gelen ekip arabası bizim Recep’i alıp götürdü. O günden sonra 50 kuruş Recep’i bir süre göremedik. Olaydan birkaç hafta sonra hastane bahçesinde görünce yanına gittim. Sağ gözünün çevresi morarmış, alt dudağına dikiş atılmıştı. Yine bankın ucuna oturup elimdeki simitin yarısını uzattım. İtiraz etmedi, sağa sola bakınıp hastane kedilerini arandı. Bulamayınca kısık sesle teşekkür etti.

- Hep buradasın. Gidecek yerin, kimin kimsen yok mu?

- Ben hep buradaydım. Sizler sonradan geldiniz. Beni burada bulmuşlar. Bulduklarında bebekmişim. Burası eskiden şehrin çöplüğüydü. Beni bulan aile aynı dönemde askerde kaybettikleri oğullarının adını verip sahiplenmese belki hiç yaşayamayacaktım. Burada büyüdüm. Derme çatma kulübemiz vardı, onlar yıktı biz yaptık. Gün geldi çöplük kapatıldı. Beni büyütenler gitti, beni buraya bırakan gün gelir aklına düşer ararsa bulsun istedim, gidemedim. Sonra bu hastane inşaatı başladı, ben yine buradaydım. İnşaatta iş verdiler ama yapamadım, yapmak istemedim. Aralarına giremedim.

- Nerede yatıp kalktın?

- Nerede olursa. Kaba inşaat bitene kadar yolun öte yanındaki mezarlıktaydım. İnşaat bitip hastalar gelmeye başlayınca onları gördüm. Benim gibi kenarda yaşayan sesini çıkarmaya korkan o insanları gördüm. Elimden geldiğince yakın durmak, yardım etmek istedim. Anlayacağın, çöplüğün kedileri gibi ben de gidemedim.

Ayağının dibine gelen sarılı siyahlı kediye baktı bir süre. Elindeki simitin kalanını küçük parçalara ayırıp yere bıraktı. Bunu gören tekir kedi de simitten sebeplenmek için diğerinin yanına geldi. Birbirlerine dalaşmadan simit parçalarını yediler. Yüzünün gözünün halini sordum sustu, cevap vermedi.

- O gece karakola aldıklarında mı yaptılar, orada mı dövdüler?

- Susamıştım. Su istedim vermediler. Ben de sustum, onların istediklerini yapmadım, verdikleri yemeği de hak etmediğimi düşünerek yemedim. Nedense çok kızdılar, bana. Zorla yedirmeye bile çalıştılar. Ama hiç ağlamadım. Sustum sesimi çıkarmadım. Kızdılar bana, çok dövdüler, ağlamadım. Dudağım yarılınca şehrin öte yanındaki bir hastaneye götürüp dikiş attırdılar sonra orada bıraktılar. Buraya dönmemin yasak olduğunu söylediler, dinlemedim. Şehrin ne kadar büyük olduğunu buraya dönerken anladım. Dönerken insanları gördüm. Korktum. Sonra bazılarını kendime benzettim, yardım istedim geri çevirmediler. Zor oldu ama geldim işte.

- Hoş geldin de, hani bir iş bulup çalışsan, sana ait bir hayatın olsun istemez misin?

- Bana 50 kuruş Recep diyorlar. Kimseye borcum yok. Dahası birilerinin bana her daim 50 kuruş borcu olduğunu biliyorum. Eh, 50 kuruşluk olsa da bu benim hayatım. Nasıl başladıysa artık…

50-kuruay1Bu sözleri biraz içerleyerek söylemişti. Daha da konuşmadı. Yanından ayrılırken kucağına aldığı sarılı siyahlı kediyi seviyordu.

Kimseye zararı olmasa da idarenin Recep konusundaki tedirginliği sürüyordu. Onca yolu dönüp gelmiş olması da işin inada bindiği olarak yorumlanmıştı. Birkaç hafta sonra Recep’in herhangi bir olaya karışmadığı halde gece vakti polisler tarafından götürüldüğünü öğrendik. O günden sonra 50 kuruş Recep’i gören olmadı. Hapse atıldığı veya il dışına gönderildiği gibi söylentiler olsa da hakkında sağlıklı bilgi alamadık. Yokluğunda emaneti saydığımız hastane bahçesinin kedilerini beslemeyi sürdürdük. Zaman geçtikçe 50 kuruş Recep’i hatırlayıp soran, selam eden günden güne azalsa da devam ediyor. 50 kuruş Recep hep bizimleydi, alışmıştık ona.

Dr. Mehmet Uhri

Hayat Beklemez

Salı, Aralık 18th, 2012

hayat-beklemez“Öleceğim diye mi üzülüyorsunuz? Boş verin bunları. Oyunun kuralı bu. Dünya ölümlü olmasaydı hiç çekilmezdi. İnanmazsanız doktorlara sorun” diye beni işaret etti.  Ertesi gün ameliyata hazırlanan hastamızın tedavisini düzenlemek için girdiğim odada bu sözlere bakışlar üzerime çevrilmişti. Durumu idrak edemediğimi gören yaşlı hastamız yatağında doğruldu. Yüzündeki derin çizgiler, ak saçları ve üzeri lekeli buruşuk elleri ile hayli dolu bir ömür tüketmiş gibi görünüyordu. Yatağının ayak ucunda kederli bakışlarla babalarına bakan iki kızını teselli etmek hastamıza düşmüş o da bu sözlerle benden yardım istemişti. Yanına gidip hastamızın elini tuttum.

- Söyleyin doktor bey, haksız mıyım? Ölümden bunca korkmama kaçmamıza karşın ölüm olmasaydı bu dünya daha çekilmez olmaz mıydı?

- Bilmem, doğrusu hiç düşünmedim.

- Düşünün bir kere herkes doğuyor büyüyüp yaşlanıyor ancak ölmüyor. Böyle bir dünya ürkütücü gelmiyor mu size?

Kızı yatağın kenarına oturup diğer elini tuttu. Böyle kötü şeylerden konuşmamasını, moralini bozmamasını istedi. Büyük kız daha sakin görünüyor, olanları izliyordu. Hastamız vereceğim yanıtı beklercesine bana bakıyordu.

- Ölümün olmadığı herkesin hayatta kaldığı bir dünya kulağa hoş geliyor. Hepimizin arzu ettiği böyle bir şey değil mi? Neden kötü olsun?

- Bir düşünün doktor bey. Siz hekimlere fazla iş düşmeyecek, hastalıkları tedavi edeceksiniz ama ölüm olmayacağı için mesleğiniz gözden düşecek. Sonra miras hukuku anlamını yitirecek. Dahası dinlere gerek kalmayacak. Öteki dünya ve kıyamet olmadığına göre ibadet anlamını yitirecek. İnsanları bir arada tutan değerler anlamsızlaşacak. Yaşanacak kaosu düşünün.

- Yine de ölümlü dünyanın da ölümün olmadığı dünya kadar çekilmez olduğunu düşünenlerdenim. Kızlarınızın sizin için üzülüyor olmasının hayatı onlar için çekilmez yaptığı düşüncesinde de değilim. Onlar sizi seviyor ve yokluğunuzun acı verici olacağı düşüncesiyle kaygılanıyorlar.

Hastamız susup bir süre önüne baktı. Sonra yatağın kenarına ilişen kızına sarılıp saçına öpücük kondurdu. Kızlarının okuyup üniversite bitirdiklerini biraz da övünerek anlattı. Annelerini yakın zamanda kaybettiklerinden söz etti. Kızına tekrar sarıldı.

- Bu küçük kızım. Diğeri bundan 12 yaş büyük. O evlenip yuvadan uçtu. Eşimi kaybettikten sonra küçük kızımla baş başa kaldık. Birbirimize destek oluyor, yaşayıp gidiyoruz. Hastalanmam en çok onu etkiledi. Yanımdan ayrılmıyor. İkimiz de birbirimizin üzülmesine istemiyor karşılıklı rol yapıyoruz. Hayatın bir oyun, üstelik bildiğimiz tek oyun olduğunu anlatmaya çalışıyorum ama nafile.

Bu sözler üzerine kızı ağlamaya başladı. Mendiliyle burnunu çekip odadan dışarı çıktı. Bizimki kafasını sallayıp arkasından baktı, yüzünü buruşturdu.

- İyi de hayat neden bir oyun olsun? Hayatın içinde çeşitli oyunlar olduğunu düşünürdüm ama hayatın kendinin bir oyun olduğunu hiç düşünmemiştim.

- Oyundur elbet, doktor bey. Hem de bıkmadan oynadığımız bildiğimiz tek oyun. Belirlenmiş kuralları vardır. Doğar büyür yaşar ve ölürüz. Kimimiz daha iyi oynar, kıskanırız kimi ise ara sıra kazansa da hep kaybedendir. Biliriz böyle bir şey olduğunu, hayatın.

- Kurallar hiç değişmez mi?

- Değişmesine izin vermeyiz ki? Diyorum işte, ölüm olmasa, ölümü yasaklasak bunca ihtiyarla bir arada yaşıyor olmak, öte dünyayı unutup dinden imandan olmak, miras ve mülk sorunları ile uğraşmaktansa isyan eder, ölümü bile geri isteriz. Emin ol, isteriz. Tüm bu hayat, yaşadıklarımız yaşamadıklarımız hepsi oyun. Kızlarım küçükken onlar için kaygılanırdım şimdi onlar benim için kaygılanıyor. Yer değiştirsek bile oynanan oyun değişmiyor. Hayat bildiğimiz tek oyun. Ne kuralı değişsin isteriz ne de oyun sonlansın.

Daha sakin ve soğuk görünen büyük kızı hastamızın yanına gelip ses çıkarmadan yastığını düzelti. Konuşup kendini yormaması gerektiğini söyledi. Kız kardeşine bakmak için odadan çıktı. Hastamızın uzattığı eli tekrar tuttum. Gözleri dolmuştu.

- Bu büyük kızım hep böyle sakin ve soğuktur. Doğduğunda o kadar yoğun çalışıyordum ki onunla hiç ilgilenemedim. Büyüdüğünü bile anlamadan geçti yıllar. Çocukluğunu yaşamadan hayatın telaşı içinde erken büyütüp vaktinden önce oyuna dahil ediverdik. O da böyle sakin ve soğuk biri oldu çıktı. Yaptığım hatayı yıllar sonra küçük kızımı yetiştirirken fark ettim ama iş işten geçmişti.

Kızları odaya girince sustu. Hastamızın dosyasını yerine yerleştirirken “Peki ne yapmalı? Oyunu nasıl oynamalı? diye sordum. Eliyle kızlarını gösterdi.

- Bana sorarsan kenara kaçmamalı, ne olursa olsun hakkını vererek oynamalı bu oyunu. Tek başına da oynayabilirsin ama bence bu oyunun tadı çocuklarla daha iyi anlaşılıyor. Gerçi, sabahları uyandığında yanında olmayacaksan, kahvaltısını önüne koyup akşamları yatarken birlikte kitap okumayacaksan çocuk sahibi olmak pek akıllıca bir iş değil. Bunu da iyi düşün.

Bu sözlerin ardından büyük kızıyla göz göze geldi. Kısa sürse de ses çıkarmadan çok şeyin konuşulduğu bir bakışmaydı. İzin isteyip yanlarından ayrıldım.

Hastamızın ameliyatı sorunsuz geçti. Ertesi hafta taburcu oldu. Küçük kızının kolunda evine giderken servis kapısında karşılaştık. İyi görünüyordu. Beni görünce gülümsedi. Elini sıkıp uğurlarken kulağıma eğilip “Oyunu unutmadınız değil mi? Ne de olsa hayat bu, beklemez” dedi. Kızına yaslanıp ağır adımlarla yürüyüp uzaklaştı.

Dr. Mehmet Uhri

Şairin Derdi

Perşembe, Aralık 6th, 2012

ohri

Makedonya’da Ohri gölü kenarında keyif kahvesi içmek için inat etmesem emekli edebiyat öğretmeni beyefendiyle karşılaşma şansım olmayacaktı. Masasında tek başına oturuyor, çevreyle ilgilenmiyor, kaba görünüşlü kağıtlara dolma kalemle bir şeyler yazıyordu. Yüzündeki derin çizgilere ve seyrelmiş ak saçlarına bakılırsa yaşı hayli geçkin olmalıydı. Arada kalemi dudaklarına götürüp uzaklara, gölün karşı kıyısına bakıyor sonra tekrar yazıya dönüyordu. Garsona Türkçe söylenmesinden cesaret alıp masasına yöneldim ve göl kıyısındaki masaların dolu olduğu bahanesine sığınıp, çok kalamayacağımı, bir kahve içip Ohri gölünü seyretmek istediğimi söyleyip masasına ilişmek için izin istedim. Başını kaldırıp göz ucuyla süzdü sonra kalemiyle oturacağım yeri gösterip yazısına döndü. Masanın üstünde kenarları pek düzgün olmayan kirli kırçıllı görünümde kaba parşömen kağıdını andıran kağıtlara el yazısıyla notlar alıyor, şiir yazıyordu. Yazdığı kağıtların birini dosyaya kaldırırken diğerini buruşturmadan gölün sularına bıraktı. Islanan kağıdın önce yazıları dağılıp okunamaz hale geldi sonra kağıt gevşeyip parçalara ayrıldı ve gözden kayboldu. Kahve sipariş edeceğimi söyleyip eşlik etmesi için ricada bulundum yine sesini çıkarmadan kafasıyla olur verdi. Siparişi almaya gelen garsona eliyle beni gösterip bir şeyler söyledi. Açıklama beklediğimi anlayınca “Burada kahve dersen filtre kahve getirirler, madem ki keyif kahvesi içeceğiz, iyi pişmiş şekersiz Türk kahvesi istediğimizi söyledim” dedi. Sonra kalemin kapağını kapatıp ceketinin iç cebine yerleştirdi. Nereden geldiğimi, Ohri’de ne aradığımı sordu. Sorma sıra bana geldiğinde emekli Edebiyat öğretmeni ve pek tanınmasa da yayınlanmış şiir kitabı ve dergilerde çıkmış çok sayıda şiiri olan edebiyat düşkünü olduğundan, gücü yettiğince her yaz Ohri’de bir süre kaldığından söz etti.

- İklimi sert olmasa yaz kış kalmayı çok isterim ama sağlığım el vermiyor. Doğrusu, o kadar maddi gücüm de yok.

- İyi de neden Ohri?

- Aradığım pek çok yanıtı burada bulduğumu düşünüyorum. Burası şairlerin mekanı. Yıllar önce çalışmakta olduğum liseye şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı davet etmiş öğrencilerim ile söyleşi gerçekleştirmiştim. Söyleşi sonrasında şiir yazma çabamdan söz edip başladığım halde bir türlü bitiremediğim şiirlerimin sıkıntısını paylaşmış ne yapmam gerektiğini sormuştum. Ayaküstü Makedonya’ya Ohri’ye gitmem gerektiğini aradığım yanıtın orada olduğunu, orada da bulamazsam soruyu değiştirmem gerektiğini söylemişti. Söylediklerini anlamamıştım. Baştan savma bir yanıt gibi gelmiş, biraz da içerlemiştim.

- Sonra?

- Bu sözleri günlüğüme not edip unuttum. Yaklaşık onbeş yıl geçip emekli olduktan sonra günlüğüme göz atarken o gün yazdığım notu gördüm. Yaptığım araştırmada yeryüzünde şiir şenliği yapılan iki yerden biri olan Ohri’nin şairler için gerçekten önemli olduğunu, 40 yılı aşkın süredir yapılan yarışmalarda her yıl şiir alanında dünyanın en prestijli ödüllerden birinin verildiğini, yaşayan şairlere ödül verilen yarışmada Türkiye’den 1974 yılında Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ödül aldığını öğrendim. Merakım daha da arttı. O yıl yapılan şiir şenliğine Ohri’ye gittim. Aradığım yanıtı burada Ohri gölünün kenarında buldum.

img_7325

Gelen kahveler ile sözlerine ara verdi. Köpüğü olmadığı için garsona söylense de kahveler lezzetliydi. Sonra gölü ve buraları anlatmayı sürdürdü. Uluslararası şiir şenliğinin dünyanın dört bir yanından ozanları buluşturduğunu, şairlerin gölün berrak ve serin sularına şiirlerini okuduğu yaz akşamlarını anlattı. Şiir şenliği başlamadan günler önce ozanların gölün kıyısına gelip, şairler köprüsünde buluştuğunu ve birbirlerine kendi dillerinde şiirlerini okuduklarından söz etti.

- O köprüde durup yaşananları izlemek çok etkileyiciydi. 1985 yılının ödüllü şairi Andrey Voznesensky de bu köprüde durup yüksek sesle “Oza” şiirini gölün sularına okumuş;

“Yaşamak ne büyük mucize

Ama nasıl anlatırsın bunu yaşamasızın birine?

Belki de anlatırsın ama kimin umurunda?”

diye bitirdiğini hayal edip tüylerim ürpermişti. Voznesensky, o yıl ödül almasında büyük katkısı olan tek dizelik meşhur şiirini de burada seslendirmiş “Neden çekip gitmiyoruz kıyılara” diye haykırmıştı.

Anlattıkça heyecanlanıyordu. Kahvelerimizi yudumlayıp bir süre yükselen sabah güneşine ve gölün mavi sularına baktık. Suya bıraktığı kağıtları sormak için fırsat kolluyordum. Masasındaki kağıtları gösterip “Yazdıklarınızın bereketine bakılırsa Dağlarca haklı çıkmış gibi görünüyor” dedim. Boş kağıtlardan birini eline aldı.

- Şiir şenliğinin heyecanı geçip ortalık sakinleşince kendi sorularıma yöneldim, başlayıp bitiremediğim şiirlerimi karşıma alıp günlerce burada vakit geçirdim. Umutsuzluğa kapıldığım anlar da oldu. Sonra, gölün balıkçılarını ve az ötede sokak içinde geleneksel yöntemle bu gördüğün kağıtları yapan adamı ve dükkanını keşfettim. Adam, günlerce suyun içinde bekleyip bulamaç haline gelen ağaç yongalarına süzgeci daldırıp suyunu süzüyor, eleğin üstünde kalan tortuyu kurutup ağaç preslerde ezip düzeltiyor, bu gördüğün biraz biçimsiz ve pek de dayanıklı olmayan kağıt ortaya çıkıyordu. Buranın balıkçıları ise ağlarını çekerken tutulan küçük balıkları “büyü de gel” diyerek tekrar göle bırakıyorlardı. Bir yere gitmeyeceğini, günü gelince büyük balık olarak tutacaklarını biliyorlardı.

- İyi de bu kağıtlar ve balıkçılar hangi sorunuza yanıt oldu?

- Şiir yazma her ne kadar keyifli bir işi gibi görünse de acı verici iki yönü vardır. Birincisi şiir ortaya çıkarken o sırada kullanmaktan vazgeçtiğin, eleyip geride bıraktığın sözcük ve nüktelerdir. Geride kalanlar yakandan paçandan çekiştirir. Yazarken acı veren geride bıraktığım söz ve nüktelerden “büyü de gel” diyerek ayrılmayı, onların geleceğin büyük balığı olacağı hayalini kurmayı buranın balıkçılarından öğrendim. Ne de olsa onlar da gölün balığı gibi bir yere gitmiyordu, hep benimleydi. Şairlere acı veren ikinci konu ise yazdıklarının kalıcı olmadığını, suya yazılmış gibi dağılıp gideceğini bilmektir. Zaman değişir, sözler sözcükler, insanlar değişir, diller unutulur, anlattıkların belleklerden silinir. İnsanlar gibi şiirlerin büyük kısmı da öylece yiter gider. Yazdıklarından hiç olmazsa bir ikisi unutulmasın istersin. Ara sıra tarihten göz kırpan o görkemli satırlara imrenirsin ama kader değişmez. İşte o kağıt imalatçısının selülozdan süzüp kuruttuğu bu biçimsiz ve suya dayanıksız kağıtlar sayesinde şiirlerimin de günü gelince dağılıp kaybolacağı gerçeği ile yüzleşebildim. Kullanamayıp geride bıraktığım ama kafamdaki gölde dolaşıp duran, büyük balık olarak tutulmayı bekleyen söz, nükte ve kavramları bu ham kağıtlara not alıp dosyalıyor, zamanı geldiğinde kullanıyorum.

- Peki, ya o suya attığınız kağıtlar?

- Gün gelip bitirmeyi başardığım şiirlerimi ise iki örnek yazıp birini dosyalıyor birini de olmaları gereken yere, göle bırakıyorum. Göl önce yazıları sonra bu dayanıksız kağıdı parçalayıp özüne alıveriyor. Göle karışan şiirimin günün birinde bir başka şaire ilham fısıldayacağını umut etmek bile insana iyi geliyor. Hatta belki ben de burada geçmişin o ilhamlarını kaleme alıyorum, kim bilir?

img_7465

Kahvelerimizi bitirdiğimizi gören garson fincanları almaya gelince eliyle gitmesini işaret etti. “Fincan soğumadan masadan almaya kalkıyorlar, kahveden geriye kalan şu ılık fincanı göle karşı seyretmenin içene keyif verdiğinin farkında bile değiller” diye söylendi. Sonra durdu, omuzlarını dikleştirdi. Çıkardığı boş kağıtlardan birine dolma kalem ile “fincan soğumadan” yazdı. Kağıdı diğerlerin arasına koydu. Şiirlerini okumama ise izin vermedi.

Hiç istemesem de gitmem gerekiyordu. Ayağa kalktım, hesabı ödemek için garsona yöneldim, kolumu tuttu. “Geride bıraktığın iki sözcük hatırına hesabı bana bırak, ben hallederim. Vaktin varsa git o kağıtçı dükkanını bul. Bak bakalım hayatındaki insanları, olayları o kağıt ustası gibi süzüp eleğin üstüne alabiliyor, yaşadıklarını seçebiliyor, eleği kendin tutabiliyor musun? Yoksa şairin “yaşamasızın biri” diye adlandırdığı sadece başkalarının kağıdına iz bırakanlardan mısın? Hadi durma git bak” dedi. Garsona hesabı kendi ödeyeceğini işaret etti. Kalemi tekrar eline alıp masaya ve kağıtlarına döndü. Ayrılmadan Ohri gölüne bir kez daha baktım. Yükselen güneşin aydınlattığı şehrin evleri gölün sakin sularından olanca renkliliğiyle yansıyordu.

Mehmet Uhri

Not: Resimlerin üzerine tıklayarak orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz.