Archive for Ekim, 2012

Korkuların Normalleşmesi

Cuma, Ekim 12th, 2012
im2
En son ne zaman bir sokak köpeği ile göz göze geldiniz? Sokak köpeklerinin insanlara nasıl ürkek, korkak ve tedirgin baktıklarının farkında mısınız? Nasıl oldu bu?
Şehirler kalabalıklaşıp apartmanlar yükseldikçe insanlar sokaklardan ve birbirinden uzaklaştı. Artan kalabalık ve karmaşa güvenlik gereksinimini arttırdı. Eskiden mahallelerinde kendini güvende hisseden insanlar apartmanlarda daire kapısının ardında bile güvenlik endişesi taşımaya başladı. Artan yabancılaşma ve yalnızlık, apartmandaki diğer insanların kendileri için güven sorunu oluşturabilecek potansiyel tehdit olabileceği algısını normalleştirdi.
Sonra sıra şehrin savunmasız canlılarına geldi. Alerji oluşturabilecek polen yapan ağaç dikimi yasaklandı, yaşayanlar ise yaşına başına bakılmadan kesildi. Ağaçlar kesilirken herkes en doğrusunun bu olduğuna inandırıldı. O ağaçlarla anısı olanlar dışında kimsenin gözü yaşarmadı. İtiraz edenler de toplumun huzurunu bozup “güven ortamını” zedelemekle suçlandı. Marjinalleştirildi.
Ağaçların hizaya getirilip tek tipleştirilmesi, gereksiz ve sorun oluşturabileceklerin ortadan kaldırılması birilerini yüreklendirirken zihinlerdeki güvensizlik algısını azaltacağına arttırdı. Birbirini görüp tanıyıp korkuları aşmak için bir araya gelmek yerine iç içe yaşasa da görünmez duvarları sağlamlaştırmayı seçti, insanoğlu. İçine kapanma ve yalnızlaşma güvensizlik algısını beslemeyi sürdürdü. Bir şeyler daha yapılmalıydı.
Sokak hayvanlarına gözlerini diktiler. Sokak hayvanlarının şehrin sakinleri için tehdit oluşturduğuna herkesi ikna etmeyi başaramasalar da bu konuda kararlıydılar. Hayvanlar sahipli olacak, sahibi olmayan hayvanlar ise şehir dışında barınaklarda toplanacaktı. Halbuki sokak hayvanları sağlık sorunu yaşanmaması için yerel yönetimler tarafından aşılanıp kısırlaştırılıyor, kontrol altında tutuluyordu. Sokakta olmanın verdiği kirli görüntü dışında hayvanların insanları rahatsız ettiğine şahit olmuyorduk. Zihinlere yerleşmiş korku ve güvensizlik algısı onları potansiyel sorun ve kolay hedef olarak görse de birbirimizi ikna etmekte zorlandık. Kendimize bile söyleyemediklerimizi çocuklarımızı bahane ederek dile getirdik. Çocuklar korkuyor yalanına sığındık.
Çocuklarımıza korkmayı kim öğretmişti acaba?
Sokak hayvanlarının toplama kamplarına alınarak şehrin sterilize edileceğine inanmamız istendi. O hayvanların akıbetini ise merak edenimiz pek olmadı. Gözden ırak olan gönüllerden de ıraktı, ne de olsa. Önceleri ekonomik gerekçelerle toplama kamplarında toplu halde öldürüldüklerine inanmak istemedik. Gerçek ortaya çıktığında da yetkililer hiç utanmadan gözümüzün içine bakarak acı çekmediler, “uyutuldular” şeklinde açıklama yaptılar. Uyutulmanın ölümleri meşrulaştıracağına, yumuşatacağına inanmamızı istediler. Buna tepki gösterenlere ise şaşırdılar. Onlar görevlerinin gereğini yapıyordu. Toplumun huzurunu kaçırmak isteyen birkaç kendini bilmez de ne oluyordu? Hayvanları kurtarmak için sahiplenmeye kalkanları apartmanda evcil hayvan olmaz masalı ile caydırmaya çalıştılar. Sokak hayvanlarını şehrin uzağına kırsal yerleşimlere kaçırıp kurtarmaya çalışanlara da engel oldular, yapanları teşhir edip halk düşmanı ilan etmeye çalıştılar.
Tüm bu yaşananlar tanıdık gelmiyor mu?
Zamanında ülkenin birinde kendi toplumu için tehdit unsuru olduğuna inandığı bir ırk veya dinin mensuplarına aynısı uygulanmış önce gettolara ve toplama kamplarına alınmış sonra da soykırıma uğratılmıştı. Tüm bunlar yaşanırken toplum olanları masumiyet içinde sesini çıkarmadan izlemişti.
Güvensizlik hastalığımız ve korkularımıza esir olma rahatsızlığımızdan kurtulamadığımız sürece içe kapanma, yalnızlaşma ve gerçekle ilişkisi olmayan potansiyel korkular üzerinden bu arındırma, steril etme arayışlarının devam etmesi kaçınılmaz görünüyor.
Kentsel dönüşüm adı altında şehrin mahalle kültürünü yitirmemiş görece geri kalmış yörelerinin boşaltılıp yıkılmasının altında da benzer korkular yatıyor. Sokak hayvanlarını toplayıp ortadan kaldırırken onlara sorulmadığı gibi mahalleliye sorma gereksinimi duymadan, direnip karşı çıkanları yine toplumun huzurunu bozan marjinaller olarak yaftalayanlar burada da anahtar sözcük olarak “mutenalaştırma” sözcüğünü kullanıyor. Şehrin arındırılıp saflaştırılması için çabalayanlara haksızlık etmemek gerektiğini söyleyip gerektiğinde güç gösterisinde bulunmayı da ihmal etmiyorlar. Dahası insanların bir ara gelip tanışıp konuşabileceği, korkularının yersizliğini anlayıp huzur bulacağı şehir meydanı benzeri alanlar da trafiği rahatlatma bahanesiyle kullanıma kapatılıyor.
Ağaçları hizaya soktuk, sokak hayvanlarını ortadan kaldırıp iyice yalnızlaştık, şehrin geleneksel mahalle kültürünü barındıran muhitlerini rant uğruna “mutenalaştırma” adı altında yok edip şehrin dışına attık. Şehir meydanlarını insanlara kapattık. Tüm bunlar kendimizi güvende ve huzurlu hissetmemizi sağladı mı?
Daha ne yapacağız? Sokakta evsiz yaşayanları da tinerci diye yaftalayıp ötekileştirdik. Onları da bir şekilde göz önünden kaldırdıktan sonra arındırma işlemini hemşerilik, ırk veya din temelli olarak sürdürmemiz gerekecek gibi görünüyor.
Kendini Türk olarak tanımlayanların güvenlik kaygılarıyla sözgelimi Kürt aileler ile bir arada oturmak istemeyeceği, “dincileri” görmek istemeyip tehdit unsuru olarak algılayan “laikçilerin” kendi gettolarını oluşturma çabasına yöneleceği şehir yapılanmalarına doğru mu gideceğiz? Güçlü olanın kendini güvende hissetmek uğruna ötekini ortadan kaldırmaya sesini çıkarmayacağı akıl tutulmaları içine insanoğlu daha önce de sürüklendi. Bir süreliğine gerçeği çarpıtmayı başarsalar da bu durum insanlık adına utançtan başka bir şey getirmedi.
im1
Bu süreci başlangıç aşamasında durduramaz, kendi korkularımızı ve güvensizlik algımızı gözle görünür hale getirip yüzleşmezsek çocuklarımızı da aynı utanca mahkum etmiş olacağız. Kendimizi güvende hissetmiyor, korkuyor olabiliriz. Gerçekten korkulması gerekeni görebilmek için ise ne yazık ki sokağın acımasızlığında her şeye rağmen yaşamaya çabalayan bir sokak köpeği ile göz göze gelip, onun size nasıl korkarak baktığını görmemiz yeterli. Sahi en son ne zaman bir sokak köpeği ile göz göze geldiniz?
Mehmet Uhri

Sesini Yükseltmeden

Çarşamba, Ekim 3rd, 2012

sy1Her türden şiddetin hayatımızın normal bir parçasına dönüştüğünün farkında mısınız? Çoğumuz, derdini anlatabilmek için bile sesini yükseltmeden konuşmanın eziklik olarak anlaşılacağı endişesini taşıyor. Şiddetin her türlüsünün normalleştiği, iletişim biçimine dönüştüğü ve dahası kanıksandığı bir dünyada yaşıyoruz. Ailecek akşam haberlerini seyredip yemek yerken şiddetin her türlüsünün yaşandığı dünyayı tepkisizce izliyor, masumane tavırla “tüm bunlara ben ne yapabilirim ki?” diyerek başkalarını suçlamayı seçiyor veya görmezden geliyoruz. Şiddet her yere yayılıp hayatın normaline dönüşüyor.

İyi ama, ne değişti de insanlar bu hale geldi?

Öfkeli insanlar topluluğu halinde yaşıyoruz. Üstelik neye ne zaman öfkeleneceğimizin bir ölçüsü de yok. İçi boş, çoğu kez mantıklı bir karşılığı olmayan gelip geçici bir öfke bulutu altında yaşıyoruz. Çevrenize bakın yolda işte, trafikte her yerde kendi kabuğuna çekilmiş her an bir saldırı olacakmış gibi sırtını kabartmış en ufak bir iletişimi bile saldırı olarak görüp öfkelenmeye hazır ürkek, gergin insanlar görüyorsunuz.

Öfkenin şiddette dönüşmesi ise an meselesi. Doktorunu öldüren hasta yakını, öğretmenini bıçaklayan öğrenci ve daha binlerce kontrolsüz öfke kurbanı ile birlikte sanki hiçbir şey olmamış gibi yaşıyoruz. Kendi yetiştirdiği doktoru veya öğretmeni öldürebilecek kadar öfke yüklü, kendine zarar veren bir toplum için kaygılanmamız gerekmiyor mu? Spor sahalarından tribünlere yansıyan öfke, nefret ve bunun sonucu olarak olağan kabul edilen şiddetin kimi neyi ne zaman vuracağını kestirmek de mümkün değil.

Peki ama bu öfkenin kaynağı ne, nereden besleniyor?

Hatırlayın, hiçbirimiz çocukluk çağımızda öfkeli kişiler değildik. Şehirler büyüdü aileler küçüldü. Herkes çalışır herkes meşgul hale geldi. Küçülen aile ortamında çocuklara ayrılan zaman azaldıkça ilgi çekmenin yolu yaramazlık ve olumsuz davranışlar haline dönüştü. Uslu çocuk anne babasının işini gücünü engellemeyen, zamanını çalmayan çocuktu.  Anne babanın ilgisini çekebilmek için sonunda ceza alma pahasına sorun çıkarmak, haylaz ve yaramaz olmak gerekiyordu. Aile içindeki terazinin kefesi cezalandırma yönünde ağırlaştı. Beğeni, övgü ve ödüllendirme azaldı. Aile, çocuğun bu hallerine alışmaya başladıkça çocuk haylazlık ve yaramazlığın dozunu arttırmak zorunda kaldı. Kısır döngü sürüp gittikçe aile içinde öfkenin tohumları atılıyordu.

Okul yılları gelip sosyalleşme başladığında da karşısında hep kıyaslama yapılan “ötekiler” vardı. Derslerinde başarılı olması yetmiyor, kendinden daha iyi not alan öğrenciler örnek gösterilip yeterince başarı gösteremediği işaret ediliyordu. Aile ortamından gelen yaramaz çocuk, okulda ne yaparsa yapsın kendinden daha başarılı çocukların varlığını görüp bir kez daha özgüven yitimine uğruyordu. Dahası bu özgüven eksikliği giderek kendini kuşatılmışlık ve saldırı altında hissetme sonucunu doğuruyor öfke filizleniyordu. Gençlik, ergenlik, delikanlılık diye geçiştirilmeye çalışılsa da bir türlü ergen olamama, kendi olamama ve hep başkalarının baskısı altında olma hali kişiyi savunmaya itiyor dış kabuk sertleşiyor arada öfke patlamaları yaşanmasına yol açıyordu.

Yaş ilerleyip dış dünyaya açılınca sorun daha da çetrefilleşti. Tüketim paradigması her türlü propaganda aracını kullanarak bireylere hayatlarında hep bir şeylerin eksik olduğunu, ancak dışarıdan satın alınacaklarla eksikliklerin tamamlanabileceği mesajını veriyor, ancak o eksiklikler hiç bitmiyordu. Hangi yaşta olursan ol bir türlü tamamlanmayan hep bir şeylerin eksik olduğu hissiyle tüketmek zorunda olma baskısı ekonomik olanaklarla çatışıyor hayata karşı sebepsiz öfke gün ışığına çıkıyordu.

sy2Çocukken ödüllendirilmeyip hep yaptığı yaramazlıklarla ilgi görmüş, okulda ne olduğunu kimsenin bir türlü tarif edemediği “istenen başarı” düzeyini bir türlü yakalayamamış kişi için öfkelenmemek kolay mı? Hep ötekilerle kıyaslanıp eksiği yüzüne vurulmuş, özgüveni yitik bir halde tüketim dünyasının ortasına atılmış birinin nedensiz öfke bulutu içinde olmasından daha doğal ne olabilir? Hayatın bitmeyen gereksinimleri eksiklikleri uğruna çoğu kez gerçekten isteyip istemediğini sorgulamaksızın rastlantıların belirlediği bir çalışma hayatında para kazanmak zorunda kalan, kendi olmayı çoktan unutmuş kalınlaştırdığı kabuğu içinde korunmaya çabalayan birinin öfkeli olmaktan başka seçeneği kalıyor mu?

Özgüven eksikliği içinde hep gelecek saldırıyı bekleyen, eksiği yüzüne vurulduğunda saldırganlaşan bireylerin çoğaldığı ortamda öfke ve kaygıların şiddete dönüşmesinden daha doğal ne olabilir?

Toplumun geneline yansıyan öfke ve kaygı doğurucu bu süreçleri görmeden şiddet konusunu kategorize edip lokal uygulamalar ile çözmeye çabalamanın kalıcı olmayacağı açıkça görülüyor.

Şehirleşme ile birlikte aileler küçülüyor, bireyler daha da yalnızlaşıyor. Ödüllendirme ve olumlu davranışları öne çıkarıp örnek olmalarını sağlama süreçleri azalıyor. Özgüven sorunu yaşayan bireyler eksiklik ve başarısızlıklarının yüzlerine vurulması kaygısıyla sosyal ortamlardan uzaklaşıp internet ve medya aracılığı ile iletişim kurabilir hale geldikçe yalnızlık ve özgüven eksikliği daha da artıyor.

İçlerinde filizlenip yeşeren öfke ve kaygıların farkına varıp kontrolünü yitirmek istemeyen bireylerin birçoğu şişkin ego gösterileri ile ezikliklerini gizleme telaşına düşüyor, hangi kültürel düzeye gelirse gelsin yetersizlik duygusunu açığa çıkartan her türlü olaya öfke ve şiddetle tepki verebiliyor. Egosunu kabartıp özgüvenini olduğundan çok gösteremeyenler için ise alkol ve madde bağımlılığı dışında pek seçenek kalmıyor.

Nedensiz bir öfkenin üzerinde yükselen şiddet toplumunda yaşıyoruz. Şiddet ve onun kaynakları ile mücadele etmek istiyorsak içimizdeki öfkenin kaynağını görmeli ve bir slogan arıyorsak “sesini yükseltmeden” diyerek işe başlamalıyız.

Mehmet Uhri

Cadı Kızın Dileği

Pazartesi, Ekim 1st, 2012

cd1

Sarı gagalı ak tüylü ihtiyar bir martı anlatmıştı;

Masal bu ya; zamanın birinde şehrin kalabalığında kendini yalnız hisseden bir cadı kız yaşarmış. Herkes konuşur o ise hep dinler ve ara sıra kafasını sallarmış. Dinlermiş gibi yapıp kendi hayal alemine dalıp gittiği zamanlarda bile insanlar yine anlatmayı sürdürürmüş. Cadı kız “ne çok şey var anlatmak istedikleri” diye düşünür şaşar dururmuş, insanlara.

Ona cadı kız demeleri de boşuna değilmiş. İnsanların içini okumada üstüne yokmuş. Baktığı kahve falları da hep tutarmış. Beddua edecek, büyü yapacak diye korkup iyi geçinmeye, uzak durmaya çalışırlarmış. Derdini tasasını pek soran eden olmadığı için anlatmaz, kimseler bilmezmiş. İyi bir dinleyici olarak bilindiği için millet derdini anlatır o ise sadece dinlermiş. Onunla konuşup yüreğini açan kendiyle yüzleşir “seninle sohbet etmek iyi geldi, içimi rahatlattın” der gidermiş. Bizim cadı kız ise hiç konuşmadığı halde sohbetten söz edenlere güler geçermiş.

Gülüp geçme dediğime bakmayın onca insanın derdini tasasını dinleyip dertlenir nadiren gülümsermiş. Güldüğünde ise yanakları gamzelenir yüzü aydınlanırmış.  Yalnız olmak ürkütmezmiş, cadı kızı. O hep kendi olmak ve özgür kalmak istermiş. İnsanlara yaklaştıkça birilerine benzemekten, kendi olamamaktan ürkermiş.

Tanıyanlar onu hep hüzünle ifade eder bunu da yalnız yaşamasına bağlarlarmış. Malda mülkte gözü olmadığı gibi çevresindekiler ne dediği veya ne düşündüğü ile de ilgilenmezmiş. Kendi isteğiyle yaptığı, başardığı işlerle mutlu olur, bu ona yetermiş. Gün gelir mahallede bir hastaya çorba yapıp götürür başını bekler veya okula giden çocuklar üşümesin diye ördüğü kaşkolları hediye eder mutlu olurmuş.

İşte bu bizim cadı kız günün birinde aşık olmuş.

Ancak aşık olduğu delikanlı da dahil herkes anlamış cadı kızdaki değişikliği. Ancak mahalleli gencin kulağını büküp cadı kızdan uzak durmasını söylemişler. Cadı kız anlam verememiş. Seviyormuş ve onun da kendine ilgisi olduğunu düşünüyormuş. Delikanlının da giderek cadı kıza tutulduğunu görenler karışmakta gecikmemişler. Cadı kızın bedduasından korksalar da delikanlıyı etkileyip gidilen yolun yol olmadığını onun gibi biriyle hayatı paylaşmanın zorluklarını anlatıp duygularının esiri olmamasını, mantığının yolundan gitmesini öğütlemişler. Delikanlı kaygılanıp ürkse de cadı kızla buluşup konuşmayı bırakmamış. Birlikte çok mutluymuşlar.

images-1Ancak cadı kızın derdi büyükmüş. Aşkı büyüdükçe kendi olmak ve özgür kalmak artık çok zor geliyormuş. Delikanlıyı düşündükçe “biz” olmak fikri cazip geliyor ama onun benliğine karışıp kendini bir daha bulamamaktan da endişe ediyormuş. Dahası aşkın içinde debelendikçe özgürlüğünü de yitirdiğini düşünmeye başlamış. Delikanlının aklında mahallelinin söyledikleri ile cadı kızın kaygıları birbirine bulandıkça duyguları ifade etmek zorlaşmış. Bir araya gelip konuşmaktansa birbirlerine bakıp susmayı, susarak zaman geçirmeyi seçmişler. Konuşulmayanlar birikip kabarıp sorun olarak gün yüzüne çıkınca işler iyice sarpa sarmış. Cadı kız sırılsıklam aşıkmış ama yetmiyormuş. Delikanlının ise kafası daha da karışıkmış. Birlikte yaşadıkları anlar onlara mutluluk huzur ve heyecan veriyor ileride birlikte yaşayacakları zamanları düşünmek ise ikisini de ürkütüyormuş.

Bir süre birbirlerinden uzak durmayı deneyip daha çok acı çekmişler. Yaklaştıkça birbirlerinin yörüngelerini etkileyip yoldan çıkaran uzaklaştıkça boşlukta yalnızlık hissi uyandıran duygular içinde geçmiş, günler. Cadı kız içine kapanmış, insanlarla görüşmez olmuş.

Ahali ise cadı kız gibi iyi bir dinleyici bulamamanın verdiği huzursuzluğu giderek daha çok yaşar küçük şeylerle kolay kızıp öfkelenir olmuş. Herkesin konuşup anlatacakları varmış ama dinleyici olmayınca sesi en yüksek çıkanın dediği dışında diğerlerinin söyledikleri anlaşılmaz olmuş. Önceleri cadı kızın büyü yaptığına beddua ettiğine yormuşlar. Sonra bakmışlar ki bizim cadı kızın da yüzü gülmüyor.

Kabahati aşka bulmuşlar.

Aşkı yüreklerinden söküp çıkarmaya, içlerine almamaya, aşıklardan uzaklaşmaya karar verip delikanlıyı uzak diyarlara göndermişler. Cadı kız ise aşkını yüreğine gömmüş. Gün geçip insan içine çıkmaya başlasa da eskisi gibi hiç olamamış. Belki yine gülümsediğinde yüzü aydınlanırmış ama sanki benliğinin bir parçası uzaklarda özgürce dolaşır bir umut giden aşkını ararmış.

cadi-2

Zaman geçip uzaklardan haber gelmeyince aşkın tutsaklığı ile özgürlüğünü yitirdiğini anlayan bizim cadı kız bir dilekte bulunmuş. “İnsanlar hep aşkı arasın ama aradıklarının ne olduğunu hiç bilmesin, bulduklarında bir çocuk gibi sevinsin ama bulduklarının aşk olduğunu anlamasın, aşk hep özgür kalsın” dileğinde bulunmuş. Dileğini beyaz bir çakıl taşına okuyup denize fırlatmış. Taşı denize fırlattığını ise sarı gagalı ak tüylü ihtiyar bir martı görmüş. O gün bugündür, taşın düştüğü yerin üzerinde dolanır durur diğer martılara cadı kızın öyküsünü anlatırmış.

Mehmet Uhri