Archive for Temmuz, 2012

Alacanın Tespihleri

Pazar, Temmuz 8th, 2012

img_7677

O sabah ortalık erken aydınlanmıştı. Cemaat henüz gelmemiş olsa da Kalkandelen Alaca camiinin cam kenarına dizili tespihleri olarak bizler için gün sıcak başlamıştı. Yaz ayları yaklaştıkça her sabah güneşin daha erken üzerimize vurmasına alışmıştık ama bu kez sıcağı daha çok hissediyorduk.  Günlerin uzaması, havanın ısınmasıyla caminin gelip gidenlerinin artıyor olması biz tespihler için de hareket yaratıyordu.

Farklı cins, renk ve boyutta olsak da hepimiz aynı işi görürüz. Namaza gelenler bazen kullanır, ibadeti biten cam kenarına bırakır ve çıkıp gider. Kiminin ibadeti bitmez, devam eder. Bizden birini yanına alıp elinde, cebinde gezdirdiği de olur. Birkaç gün sonra yerine bırakırken adet olduğu üzere aldığının yanına bir iki tespih ekleyen de çoktur. Adağı dileği olan için bu camiden tespih almak, dileği gerçekleştiğinde getirip yeni tespihler bırakmak buraların geleneğidir. Biz tespihler ise öylece durur, gelen gidene bakarız. Turisti de çok olur bu caminin.

İşte yine acelesi olan bir grup turist camiyi gezmeye geldi. Bazen namazın bitip cemaatin çıkmasını bile beklemeye katlanamıyorlar. Nedense turistlerin hep acelesi var. Doymak bilmeyen iştahla bir an önce gezip görüp, fotoğraf çekip yola koyulacaklar. 600 yıllık tarihiyle ayakta duran ve alışılmışın ötesinde hayırsever iki kız kardeş tarafından yaptırılmış Makedonya Kalkandelen şehrinin Alaca camii, kadın eli değmiş bir cami olarak benzerlerine göre hayli süslü ve alımlı görünümüyle cemaatin yanı sıra turistler için bile cezbedici halini koruyor. Böylesine alımlı yaşayan bir mekanı gezip görmeye gelenlerin acelesini doğrusu anlamakta güçlük çekiyoruz. İnsan sağına soluna bakarken durup bir soluklanır, ortamdaki havayı koklar, içine çeker. Geçmişte yolu düşmüşlerin, adak ve dileklerinin beklentisiyle ibadet edenlerin soluklarının izlerini hissetmeye çalışır. Gelenler kubbeye, tavana duvarlara bakıp onları fotoğraflayıp çıkıyor. Cam kenarında bir arada duran biz emektar tespihleri genellikle fark eden bile olmuyor. Ama bizler her daim onların farkındayız. Hele bizleri ellerine alıp çevirmeye başlasınlar yüreğiyle ibadet edenleri olduğu kadar imanlı görünmek uğruna durumu idare eden sahtekarları bile iyi biliriz.

img_7693Rengimiz, boyutumuz ve yapıldığımız malzemeler farklı olsa da genellikle aynı işi gördüğümüz için şu Erzurum taşından yapılanımız hariç birbirimize pek burun kıvırmayız. Neymiş, çok uzaklardan gelmiş üzerinde gümüş kakma ile şekiller varmış. Gelen geçen önce onu arar bulamazsa diğerlerine bakarmış. Tespih işte. Ben ise buranın en eskilerindenim. Yeşilli beyazlı alacalı renkli taşımın ne olduğunu, anlamını bilmem ama birkaç kez dağılıp bir araya getirilmişliğim vardır. Ara sıra birinin cebinde gezmeye çıkmışlığım, sonra yine kürkçü dükkanına döndüğüm de olmuştur. Ufak tefek olmanın gezinti konusunda avantaj yarattığını düşünürüm.

Cemaatin gençleri genellikle bizlere pek elini sürmez. Öyle tespih çekerek dönüp dönüp aynı yere gelinen işlere pek yüz vermezler, onlar hep ileriye bakma eğilimindedirler. Gençlerin işi gücü beklentileri çoktur. Namaza seyrek gelir, ibadetlerini yapıp yüzümüze bile bakmadan çeker giderler. Ama en çok dilek veya adak için gelenler de onlardır. Tespih çekmeseler de alıp yanlarında götürdükleri sonra dilekleri gerçekleşmediği için biraz da küfrederek getirip bıraktıklarına az şahit olmadık. Hatta cezalandırılıp koparılıp çöpe atılanlarımız da olmuştur. Gençlik işte, her şeyi kendileri için istiyor, üstelik hemen şimdi olsun diye diretip sabır da göstermiyorlar. Yaş ilerleyip aslında pek bir şeyin değişmediğini dönüp dönüp aynı yere geldiğini gördükçe insanların dilek ve beklentileri de daha ölçülü ve insaflı oluyor. Hayat, insanın üzerinde demlenip yaş kemale erdikçe tespihe sarılanların sayısı da artıyor. Hayatın ellerindeki tespihler gibi döngüsel olduğunu, bir şeylerin hep bitip yeniden başladığını fark ediyorlar. İşte o zaman camiye gerçekten yüreklerinin sesini dinlemek için geliyorlar.

dsc01734Her neyse gelen grup diğerleri gibi işini bitirdi hızla çıkıp gitme derdindeler. Ama koyu yeşil giysili yaşlıca hanımefendi hemen çıkmadı. Ortalığın sakinleşmesini bekledi. Cebinden çıkardığı farklı renkte birkaç tespih ile koyu kırmızı renkli taşları olan doksandokuzluk hayli eski tespihi bizimkilerin yanına pencere içine bıraktı. Bırakırken diğer tespihlerin sırtını okşayıp kısık bir sesle, rahmetli dedesinin zamanında bu topraklardan göç etmek zorunda kalırken kim bilir hangi adak veya dilek için aldığı emaneti geri getirdiğini, helalleşmek için geldiğini söyledi. Son bir kez daha dedesinin emektar tespihini eline alıp taşlarını okşadı, sonra tekrar yerine bıraktı. Hızlı adımlarla camiden çıktı. Gidenler arkalarına bile bakmadılar. Tespihi bırakan hanımefendi ise ayrılmakta zorlandı. Arkadaşları şehri gezerken o Pena ırmağı kenarında oturup çay içmeyi ve Kalkandelen Alaca camiini uzaktan izlemeyi tercih etti. Bizler de pencere içinden ona baktık. Üzerinden hayli ağır bir yük kalkmış gibi görünse de oradan ayrılmak istemiyormuş gibiydi. Aramıza katılan koyu kırmızı taşlı o eski tespih ise üzerine düşen güneşin aydınlatmasıyla esneyip yayıldı. Bizlere pek yüz vermese de yerini hiç yadırgamamıştı. 

 

Mehmet Uhri

 

NOt: Fotografların üzerine tıklayarak orijinal hallerine ulaşabilirsiniz.

Herkes Biraz Muhacir

Salı, Temmuz 3rd, 2012
img_7209Arnavutluk’un başkenti Tiran şehir meydanında İskender Bey alanını süsleyen Ethem Bey camisini gezerken önce bizimle ilgilenmemiş sonra Türkçe konuştuğumuzu fark edip oturduğu yerden seslenip yanına çağırmıştı. Yaşlılığın verdiği yorgunlukla dizlerini tutarak ayağa kalktı, bir iki ağır adımla yaklaşıp elimizi sıktı. Nereden geldiğimiz, ne aradığımız sordu. Yorulup tekrar sandalyesine oturdu.
Ethem Bey camiinin müdavimlerindendi. Kimi kimsesi kalmadığı için günün büyük kısmını camide geçirdiğini, gelen geçen cemaatle hoş beş ettiğini anlattı. Arkada rahle üzerinde kitabına dalmış en az kendi kadar yaşlı ak saçlı beyefendiyi gösterip “o da benim gibi, bütün gün gelir burada konaklar. Ama o kimseyle ilgilenmez konuşmaz. Bütün gün okur. Sizler de gelmeseniz bu gün laf edecek kimse bulamayacaktım” dedi. Caminin mütavazi yapısı ve renkli kalem işlerinin güzelliğinden söz ettim elini boş ver dercesine sallayıp ilgilenmedi.
- Bu cami Enver Hoca döneminde diğerleri gibi kapatılmak istendi. Sonra güzelliğine kıyamayıp müze yaptılar. Yıllarca müze olarak kullanıldı. O zaman da ara sıra gelir yine gelen gidenle laflardım. İbadete kapalıydı ama benim gibileri bir araya toplamayı başarıyordu. Cami dediğin insanları bir araya getiriyorsa işini görüyor demektir. Cemaat olmayınca süsün püsün önemi de kalmıyor.
- Ama kalem işleri bu camiye sanki ayrı bir güzellik vermiş.
- Vermiş de ne olmuş? Yüzüne bakan olmayınca cemaati kalmayınca, kim ne yapsın o güzelliği. Gelen bir iki bakıyor, fotoğrafını çekip dönüp gidiyor. Bizim cemaat zaten iyiden iyiye azaldı. Hayırlısı bakalım.
img_7218Ailesini yakınlarını sordum. Akrabalarının büyük kısmının Türkiye’ye göç ettiğini İzmir yakınlarında yaşadıklarını anlattı. Millet göç ederken gitmeyip kaldığını annelerinin vefatından sonra çocuklarının ülkeyi terk edip İzmir’e akrabalarının yanına gittiğinden hanımın vefatıyla yalnız kaldığından söz etti.
- Siz niye göç etmediniz?
- Biz gidemeyenlerdeniz, oğul. Gidemedim. Göç etmek görünüşte kolaydır. Ama köklerin seni tutar, bırakmaz. Rahmetli eşimin, anamın babamın hatta atalarımın mezarlarını bırakıp nasıl gideyim? İlk gençlik, delikanlılık heyecanını duyduğun yerler kimi için vaz geçilmezdir. Bırakamazsın. Öyleleri gidemez, gitse de huzur bulamaz. Köklerin seni tutarken ruhunu özgür edemezsin.
- Ama bu da bir eziyet olmuyor mu?
- Oluyor elbet. Eziyetlerden birini seçip, kabulleniyorsun. Dahası, çektiğin eziyeti sahipleniyor onunla yaşamayı bile öğreniyorsun. Çocukların bile çekip giderken sen kalıyor ve anlatamıyorsun. Huysuz ihtiyar diyorlar, boş veriyorsun.
- Keşke en başında göç etseydim dediğin hiç olmadı mı?
- Göç dediğinin, kaçacak yeri olan için anlamı var. Benim kendimden, buralardan ve bu camiden başka kaçacak yerim hiç olmadı ki.
- Keşke bu kadar kök salmasaydınız bu topraklara.
- Olur mu? O zaman çer çöp gibi savrulur durursun. Görünüşüne bakan adam zanneder ama seni tutan köklerin olmayınca ilk rüzgarda savrulur gidersin. Seni adam sanıp güvenenlere mahcup olması da cabası.
img_7220Eliyle rahlesine kapanmış kitabını okuyan diğer yaşlı beyefendiyi işaret edip “ Bak onun da kaçacak yeri yoktu. Kitaba sığındı. Bütün gün kitabı okur, döner tekrar okur. Gelip giderken selamlaşmanın dışında konuşmaz. Sözler tükendiğinde insan konuşmaktan da medet bulamıyor, hayat işte” dedi.
Ağır adımlarla ayağa kalkıp caminin kalem işlerini gösterdi. Anlamlarından söz etti. Camiye adını veren Osmanlı valisi Ethem Bey’in erken ölümüyle caminin yarım kaldığını, camiyi tamamlayıp Ethem Bey ve eşinin mezarlarını caminin bahçesine gömen oğullarının Osmanlının dağılması ile buraları terk etmek zorunda kaldıklarını anlattı.
- Ethem Bey’in çocukları, soyu sopu bile muhacir olduktan sonra gel de bu dünyayı anla.
- Sahi onlardan gelen giden olmuyor mu?
- Bunca yıldır buradayım. Ben görmedim. Geçenlerde şu kitaba gömülmüş kimseye yüz vermeyen suratsıza muhabbet olsun diye sordum. Cevap vermedi. Üsteleyince “bu dünyada herkes biraz muhacir, burada moladayız” dedi. Daha da konuşmadı.
Gün ilerlemiş yazın sıcağı iyice hissedilir olmuştu. Ayrılmak için izin istedim. Elimi sıktı. Türkiye’den isteği olup olmadığını sordum. Gülümsedi, uzaklara çok uzaklara doğru bir süre sessizce baktı. “Köklerinden yeterince uzaklaşmışsın, hadi git artık” dedi. Sandalyesine oturdu. Camiden çıkıp İskender Bey meydanına doğru ilerlerken dönüp uzaktan el salladım, eliyle git dercesine hareket yaptı. Tiran’ın sıcak yaz rüzgarı ortalığı kavurmaya devam ediyordu.
.
Mehmet Uhri
.
Not: Fotoğrafların üzerine tıklayarak orijinal boyutlarıyla izleyebilirsiniz.