Archive for Haziran, 2012

Kotor’un Kaldırım Taşları

Çarşamba, Haziran 27th, 2012

img_7021 Bakmayın öyle yerde sessizce durduğumuza, yaşananların izi hep üzerimizde. İnsanların çoğu günün telaşı içinde bizleri fark etmese de hep buradaydık. Yüzlerce yıl, gelen geçen onca insan, kendilerince çok önemli soru ve sorunlarla birlikte göçüp gittiler, çoğunun kemikleri bile kalmadı ama biz hep buradaydık. Biz kim miyiz?
Bizler Adriyatik denizinin Doğu kıyısında eski Yugoslavya’dan ayrılan Karadağ Cumhuriyeti sınırları içinde kalan ve fiyordu andıran Kotor körfezinin ucundaki Kotor şehrinin bin yıllara direnen kaldırım taşlarıyız. İki bin yılı aşkın tarihinde şehrin dar sokaklarında bizler hep vardık. Önce Balkanların gerçek sahipleri İlliryalılar geldi buralara. Onların dilinde şehrin ilk ismi Acruvium olsa da egemenliğini kabul ettiren Roma ve Venedikliler, Cottore-Kotor ismini verdiler. 451’de toplanan Kadıköy Konsülü ile adı sanı duyulmuş pek çok şehirden önce dini merkez olarak tescillendi ve piskoposluk kuruldu. 
dsc00680

Turistlerin ilgisini çeken bölgenin en büyük katedrali Aziz Trifun /Sveti Triphon da Kotor’da inşa edildi. Kuzeyden gelen Slavların istilası, Balkanların tozunu attırdıysa da teslim olmadı ve günümüzde bile etkisi süren tipik bir Venedik şehri olarak kaldı. Osmanlı egemenliğinde de şehir, donanmanın bölgedeki merkeziydi. Labirenti andıran dar sokaklarında kaybolmanın keyif verdiği Kotor şehrinin birbirinden farklı renk, şekil ve boyuttaki kaldırım taşları olarak bizler her şeye şahit olduk. Ticari ve askeri merkez olmanın verdiği zenginliği, günümüzde turistik çekiciliği ile sürdüren şehrin kışları 23 bin olan nüfusu özellikle gemilerle gelen turistlerle yaz aylarında yüz bini aşıyor. Yarıya yakını Karadağlı olan şehir nüfusunun geri kalanı Sırp, Hırvat, Boşnak ve Arnavutlar. Şehrin çekirdeğini oluşturan ve sur içinde kalan Eski Şehir/Stari Grad’ı inşa edenler, zamanında taş bulamayıp ellerinde ne varsa rengine biçimine bakmadan sokaklara döşediler sanmayın. Farklı renk, biçim ve boyuttaki taşlardan döşenmiş sokaklar şehrin renkli kişiliğini yansıtması için seçilmişti. Kıyı kenti olmanın yanı sıra uzun yıllar Venedik egemenliğinde kalmanın da etkisiyle her türden gezgini, farklı ırk ve dinden insanı barındırmıştı. Tarih boyunca hep farklı insanların, uzak kültürlerin bir arada, barış içinde yaşadığı şehirlerdendi. Şehri kuranlar ve yaşatanlar yeryüzündeki farklılıkların doğurduğu kültürel zenginliği sezmiş, çatısından sokağına bu zenginliği şehre yansıtmıştı. Kimsenin ötekinin varlığından, dar sokaklarda birbirini görmekten rahatsızlık duymadığı, kimsenin kimseyi değiştirmeye çalışmadığı masalsı kentlerdendi. Bu sokaklar çocukların oyun seslerini, mahallelinin dedikodularını, kavga ve savaşları da gördü, üzerimizde az mı kan döküldü? Kenarımız köşemiz kırılıp dökülse de direndik. Yaşanan güzelliklerin hafızalarda hep tazelenerek kaldığına, kötü anıların ise hızla unutulduğuna, yağmurun olanca şiddeti ile hiç bitmeyecek gibi yağıp sokakları aşındırdığı günlerin ardından güneşin hep açtığına şahit olduk. Bizler Kotor’un kaldırım taşlarıyız. Hep buradaydık. 
dsc00674

Bakmayın öyle sesimiz çıkmadığına, kaderimize razıymış gibi durduğumuza. Bu sokaklardan kimler geldi geçti. Rönesans’ın meşhur şairi Giovanni Bona de Boliris burada doğdu ve ilk sonelerini, Rönesans’ın doğurduğu özgürlükler sayesinde hümanizmi müjdeleyen ilk şiirlerini bu şehirde yazdı. Buranın toprağına karıştı. Rönesans’ın getirdiği mimari anlayış, şehri baştan başa yenilerken bizleri şehrin sokaklarına döşeyenler özgürlüğü koklamış, yeryüzünün zengin çeşitliliğini fark etmiş denizcilerin çocuklarıydı. Birbiriyle iç içe evleri ve dar sokaklarıyla herkesin birbirini görebildiği, gizlenmenin pek olası olmadığı bu alımlı şehri inşa edenler, şehrin sokaklarını farklı renk ve biçimde taşlardan döşeyerek gözlerin bu türden farklılıklara alışmasını amaçlamışlardı. Kabul etmek gerekir ki, yıllar bizleri de hayli aşındırdı. Özellikle şehrin girişinde askerlerin savaş hazırlıkları için toplandığı Silahlar Meydanı’ndakiler hayli hasar gördü. Eskisi kadar düz zemin oluşturamasak da, bir kısmımızın sırtı eskisi kadar parlamasa da renklerimizi yitirmedik. Şehrin koruyucusu Sveti Triphon Katedrali’ne yakın olanlarımız ise her daim genç ve zinde kalmayı başardı. Görkemli katedralin yanı sıra 12. yüzyılda Sveti Ana ve 13. yüzyılda Sveti Luke gibi hatırı sayılır büyüklükte kiliseleri şehre özenle yerleştirenlerin veba salgınında şifa getirmesi için 15. yüzyılda Meryem Kilisesi’ni /Gospe od Zdravlya inşa etmelerine de tanık olduk. Bizler Kotor’un kaldırım taşlarıyız. Bu şehrin insanları gibi birbirimize pek benzemesek de burada bir aradayız. Gidenlere lafımız yok ama kalanlara diyeceğimiz var elbet. Bilin ki, gelip geçen herkes özel ve farklı olduğunu düşündü, çoğu hayatı hep kendi penceresinden sorguladı, kendinden farklı olanlara kuşkuyla baktı. Onlar geçti gitti ama biz olanca renkliliğimiz ve farklılıklarımızla buradayız. Hani olur da yolunuz düşer, şehrin sokaklarını arşınlarsanız, her sabah eski şehir meydanında güneş yükselmeden kurulan otantik pazarın peynirlerinin, meşhur kurutulmuş et ve balıklarının tadına bakarak Kotor’u ve insanlarını daha iyi tanıyabilirsiniz. Gitmeden, bizlerden de küçük bir selamı esirgemeyin.Biz Kotor’un kaldırım taşlarıyız.

 

Mehmet Uhri

Not1 : Resimlerin üzerine tıklayarak orijinal boyutlarıyla izleyebilirsiniz.

Not2 : Bu yazı http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1095720&CategoryID=42

linkinde de yayınlanmaktadır.

Çayhane

Pazar, Haziran 17th, 2012

cayhaneİstanbul’da boğaz kenarında eski çay bahçelerinden biriydi. Eskilerde okulu kırmış öğrencilerin, sevgililerin kaçamak buluştuğu, emeklilerin gazetelerini evire çevire okuyup gün boyu sohbet ettiği tahta sandalyeli mütevazı çay bahçesi, yerini ışıltılı cafcaflı “cafe”ye bırakmıştı.

Belediye otobüsü ile gelip tavla atıp iki çay içen öğrencilerden ortalıklarda eser yoktu. Kalan son emekliler ise masalarda tek başlarına oturuyor, kimi boğazı seyrediyor kimi gazete okuyordu. Bizim eski çay bahçesi, akşama doğru lüks arabalar ile gelinen paparazilerin iz sürdüğü buluşma mekanına dönüşmüştü.  

Boğazın akıp giden sularına, ışıltısına bakanlar da azalmıştı. İnsanlar birbirine bakmaktan, başkalarıyla ilgilenmekten görmüyorlardı boğazın ışıltısını, dinginliğini. Halbuki, onlar yokken de aynı güzelliğiyle yine ordaydı. O Karadeniz ile Marmara arasında inadına akmaya devam ediyordu.

Boğaz sırtlarına fırça darbeleri gibi düşen erguvanlar ve sabah güneşinin gölge oyunları ilkbaharı müjdeliyordu. O sabah yıllardır yurt dışında yaşayan eski dostumu da alıp öğrencilik anılarımızla dolu o çay bahçesine gittik.

Anılar ile yüklü çay bahçesinin sosyetik “cafe”ye dönüşmüş olması ikimizi de üzmüştü. “Boş ver, bak boğaz yine aynı boğaz” diyerek teselli ettim, dostumu. Kenar masalardan birine iliştik. Biraz sonra garson geldi. Eskinin nüktedan neşeli çaycısı Arap Ali’ye hiç benzemiyordu. Masaya bıraktığı mönüye göz attığımızda adını sanını ilk kez duyduğumuz sürüyle içecekle karşılaşmış ve şaşırmıştık. Klasik cam bardakta çay olmadığını, fincanda poşet çay servisi yapıldığını öğrenince sıkıntımız daha da arttı.

Neyse ki, boğaz önümüzdeydi ve olanca güzelliği ile ışıl ışıldı. Siyah bir şilep bacasından dumanlar çıkararak taşıttırıyordu kendini, boğazın akıntısına. Martılar ise peşindeydi. Arkadaşımla ne alacağımıza karar verememiş halde bir süre boğaza baktık.

Garson kararsızlığımızı anlamış olacak ki; “Ben size yaseminli Çin çayı öneriyorum. Denemenizi tavsiye ederim” dedi. Daha önce hiç içmediğimiz, adını bile duymadığımız bir çay için gelen sıcak öneriye hayır diyemedik. Tatmadığımız bu içecek doğrusu merakımızı da uyandırmıştı.

Boğazın esintisi, öğrencilik yıllarımızın eskimiş martı seslerini, o günlerin hayal ve özlemlerini anımsatıyordu. Hayattan neler ummuş, ne çok şeyi hayal etmiştik buralarda. Hayatı daha da yaşanılır kılmak için çabalayacak, sisteme asla teslim olmayacaktık.

Aradan yıllar geçmiş, ikimiz de meslek sahibi olmuş orta yaşı devirmiştik. Sistemin parçası olup olmadığımızı ise sorgulamayı çoktan bırakmıştık. Zamanında hayal ettiğimiz gelecek gelip çatmış, biz yine aynı yerde oturmuş bugün yaptıklarımızdan yaşadıklarımızdan söz ediyorduk. Zamanında geleceğe dönük hayallerimizi paylaşmış olmamız bugün geldiğimiz noktada geçmişi sorgulama cesaretini vermiyordu. İkimiz de hayal ettiğimiz noktaya gelememiştik belki ancak yine de o gün olmak istediğimiz yerde, boğazın kenarındaki eski çay bahçesindeydik.

Derken çaylar geldi. Çay, keskin yasemin kokan ancak hayli buruk ve acıydı. Yanında verilen kahverengi şekerler ise tatlandırmaya yetmiyordu. Bir süre boğuştuktan sonra içemeyeceğimizi anlayıp bıraktık.

-      Garson bey biz bunları içemeyeceğiz. Umarım Türk kahvesi vardır? Acele iki sade kahve yapıver bize.

Garson keskin yasemin kokulu garip çayları alıp kahve yapmak üzere yanımızdan ayrılırken yan masadaki yaşlı beyefendi garsona seslendi;

-      Garson bey oğlum bir kahve de benim için yap ama acele olmasın, kahve iyi pişsin.

Sonra ışıltılı gözlerle bize bakarak sürdürdü konuşmasını.

-      Ne de olsa hayat acele edilemeyecek kadar kısa.

Şaşırmıştık. Sanırım beyefendi oturduğumuzdan beri bizi gözlüyordu ve konuştuklarımızı duymuştu. Bize dönerek sürdürdü konuşmasını;

-      Başarısız da olsanız yine de iyi bir denemeydi, tebrikler.

-      Çay bulamayınca farklı bir şey deneyelim istedik. Ancak hüsrana uğradık.

-      İyi yaptınız. Demek ki içinizdeki gençlik tükenmemiş.

-      Gençlikle ne ilgisi var bunun?

Yaşlı beyefendi gazetesini masanın üstüne koydu. Gözlüğünü kılıfına yerleştirip bize baktı.   

-      İnsan gençken öğrenmeye, yeni olanı merak edip tecrübe etmeye daha eğilimli oluyor. Hepimiz gençken hayaller kurup hayallerimizin gerçekleşmesi için gelecek planları yapmadık mı? Hep yeni başlangıçlar hayal etmedik mi?

-      Evet, öyle ama bir süre sonra çoğunu unutup kenara bıraktık.

-      Olsun. Gençlik, yeniliğe açık olmada, hayal kurabilme ve hayallerin peşinde yürüyebilmede, yeni başlangıçlarda yaşıyor. İçindeki gençlik ise gün gelip de hayallerin gerçekleşmediğinden dem vurup elindekiler ile yetinmeye başladığında, soluyor.    

Bu sırada kahvelerin önce kokusu sonra kendi geldi. Kahvesinden kuvvetli yudum alarak sürdürdü sözlerini.

-      Gelecek için olumlu beklentisi kalmadığında haline şükretmeye başlıyor, insan.

-      Eh, bir yaştan sonra öyle oluyor sanırım.  

-      Gerçek şu ki; daha kötü durumda olmadığınıza şükretmeye başladığınızda damarlarınızda akan gençliği yitirmiş oluyorsunuz. Bir şeylerin daha iyi olacağına ait beklentileriniz kalmayıp, elinizdekileri korumaya çabaladığınız an başlıyor, yaşlanma. Hangi yaşta olduğunuzla ilgisi de yok.

Elindeki fincanını çalkalayıp telvesini yudumladıktan sonra masaya bıraktı.

-      Siz iki arkadaş buraya gelip hala ne olduğunu bilmediğiniz şeyler içmeyi korkmadan deneyebildiğinize göre gençliğinizden bir şeyler taşıyorsunuz. Bunun kıymeti bilin. Yeni tatları denemektense, acı kahvenin tadını unutmadığına şükreden bu ihtiyarı da çok ciddiye almayın.

2552412-bogazi-delen-kirmiziBu sözlerden sonra gülümsedi, başıyla bir selam verip gazetesine yöneldi. Gözlüğünü taktı. Gazetesini masaya yayarken garsondan kalem rica etti. Gazetenin çapraz bulmacasını çözmeye koyuldu. Susmuştuk, önce birbirimize sonra aynı sessizlikle boğazın hareketli sularına baktık. Kırmızı iri bir tanker Karadenize doğru ağır ağır ilerliyordu.  

 

Mehmet Uhri

Başka Hayatlardan İzler

Pazar, Haziran 3rd, 2012

iz-1Orta yaşı geçkin beyefendide uzun ve zahmetli tahliller sonucunda amansız hastalığını teşhis edebilmiştik. Hastalık ilerlemiş görünüyordu. Tüm bu araştırma süreçlerinde ne tür bir hastalık aradığımızın farkında olduğu için hastalığını saklayamamıştık. Ameliyat olması gerekiyordu. Yatış randevusunu ayarlayıp odasını hazırladık ancak hastamız randevusuna bir hafta gecikerek geldi. Geç geldiği ve servis diğer randevular ile dolu olduğu için yatış işlemlerinde sorun yaşanıyordu. Hastanın bizce sorumsuzluk gibi görünen tavrına içerlemiştim.

Randevu verdiğimiz gün niye gelmediniz? Serviste bütün yataklar dolu, şimdi size yatak bulmamız hayli güç görünüyor.

- Doktor bey, açıklayabilirim.

- Neden bu kadar geç kaldınız? Her şeyi konuştuk sizinle, ameliyat olmanız gerektiğini, geciktirmenin durumu daha da kötüleştirip size zarar vereceğini biliyorsunuz.

Bu arada bir koridordan diğer koridora yürüyor başka bir servisten hastamız için geçici olarak sahiplendiğimiz hasta odasına doğru yol alıyorduk. 

- Doktor bey, bu hastalık teşhis edilince şoke oldum, ne yapacağımı bilemedim. Hep yaşadıklarımı hayatımı düşündüm. Öleceğimi ve hayatımdan geriye ne kalacağını sorguladım.

Durup bir süre soluklandı. Yorulmuş ve terlemişti. Cebinden çıkardığı mendil ile alnını boynunu silip terini kuruladı. Gözlerimin içine baktı.

- Doktor bey, siz beni tanımıyorsunuz. Ben çok nemrut bir adamım. Son derece duygusuz, sert hatta acımasız biri olarak bilinirim. Samimi olabildiğim çok az arkadaşım vardır. İki kez evlilik yaptım ikisini de yürütemedim. Çocuklarım bile benden uzak durur, korkarlardı. Konuşmayı sevmem, öyle yalnız yaşayan biriyim.  

- Şimdi pek öyle görünmüyorsunuz, yanılıyor muyum?

- Dedim ya, bu hastalık beni değiştirdi, hayatın ne olduğunu sorgulattı. Durup kendime, hayatıma bir baktım. Evet, katıydım, bildiğim doğrulardan dürüstlükten, adaletten taviz vermezdim. Mantığımın duygularımı esir almasına hep engel oldum. Bunca yıl o doğru bildiğim ilkelerden vazgeçmemek uğruna yaşamış olduğumu fark ettim. Hayatımı ilkelerim üzerine kurmuştum. Ama benden geriye ne kalacak diye düşündüğümde aklıma o ilkeler değil, sadece sevdiğim insanlar ile birlikte paylaştıklarım, yaşadığım anılar geldi. İnanın doktor bey aklıma başka hiçbir şey gelmedi. Sadece ve sadece başkalarıyla paylaştıklarım, başkalarının hayatları üzerinde bıraktığım izleri görebildim. Benden geriye diğer hayatlar üzerinde bıraktığım izlerden başka bir şey kalmayacaktı.

- İyi de, neden hastaneye gelmekten kaçındınız?

- Fark ettim ki; öleceğim ve benden geriye insanların hayatlarında küçük izler bırakan anılar dışında bir şey kalmayacak. Kendi hayatıma baktım ve üzerimde başka hayatların izlerini aradım, ama küçük bir iz dahi göremedim. O kadar nemrut, duygusuz biriydim ki kimsenin bana ulaşmasına, hayatıma müdahale etmesine ve iz bırakmasına fırsat vermemiştim. Ölecektim ve üzerimde başka hayatlardan izler bulunmayacaktı.

Mendilini cebine koydu. Kalabalık hastane koridorunda tekrar yürümeye başladık.

- Uzun uzun düşündüm, hatırlamaya çalıştım, doktor bey. Hayatımda başka hayatlardan izler olmalıydı. O izlerin varlığında belki aradığım anlamı bulabilirdim. Bu kadar yalnız ölmemeliydim.

- Peki ne yaptınız?

- Mantığımı bir kenara bırakıp kalbimin sesini dinledim. Doğduğum memlekete gittim. Hiç sevmediğimi düşündüğüm, unuttuğumu sandığım ama bana yaşam disiplinini genellikle severek yeri geldiğinde söverek kazandırdığını düşündüğüm ilkokul öğretmenimi aradım, buldum. Çok yaşlanmıştı ama yine de beni hatırladı. Öğretmenimin gözünün içine baktım, elini öptüm. Hatta birkaç gün yanında kaldım. Çocukluk ve öğrencilik anılarımı tazeledim.

- Umarım işe yaramıştır.

- Yaramaz olur mu? Öğretmenimin hayatımda bıraktığı o derin izleri görmeyi başardım. Bana ilkeli, çalışkan olmayı, adaletli ve dürüst biri olmayı o öğretmişti. İçim biraz olsun rahatladı ama bu arada sizinle olan randevuma geç kaldım.

- Ne anlattınız öğretmeninize?

- Ona hastalığımdan, ne amaçla yanına geldiğimden söz etmedim. Sadece hayatımı, yaptıklarımı, başardıklarımı anlattım ona. Çok mutlu oldu. Bana “bu hayatı  boşuna yaşamamışım, iyi ki geldin ve bana bunları anlattın” dediğinde ikimizin de gözleri doldu. Sarılıp ağlaştık.

iz-21 

Hastamızı o gün bir başka servise geçici olarak yatırıp ameliyat hazırlığını yaptık. Ameliyatında sorun yaşanmadı. Kısa sürede taburcu olup ayrıldı. Ameliyat sonrası kontrolleri için hastaneye geldiğinde yanıma uğramayı ihmal etmedi. Son gelişinde, doğduğu şehre yerleşeceğini söyleyip helallik istedi. Ondan haber almak istediğimi, bu nedenle bayramlarda kart atmasını rica ettim. Geçen bayram gönderdiği kartta kalkıp gelecek hali olmadığından ama bizleri unutmadığından söz ediyordu. Bu yıl henüz bayram gelmeden hastamızdan bir mektup ve mektup ile birlikte bir kart geldi. Mektubu hastamızın o yaşlı ilkokul öğretmeni kaleme almıştı. Hastamızın vefatını haber veriyor ve hastamızın ölmeden önce yazdığı kartı vasiyeti uyarınca gönderdiğini yazıyordu. Hastamız son kartında bizlere teşekkür ediyor ve kinayeli biçimde “hep hastalarınızın kalbini dinliyorsunuz, ara sıra kendi kalbinizin sesini de dinlemeyi ihmal etmeyin” diye yazmıştı.

 

Dr. Mehmet Uhri