Archive for Nisan, 2012

Daktilonun Dilinden

Çarşamba, Nisan 25th, 2012

ddd-1Günün ilk ışıkları çevresiyle birlikte daktiloyu da aydınlattı. Çantasından çıkarılmış olmak başlangıçta sevindirse de eskici dükanının vitrinini süslediğini görünce içi buruldu. Sahipsizdi ve yeni bir sahibi olana kadar kendisi için anlamlı birileri olmayacaktı. Camın ardından üzerine vuran güneşin sıcaklığı yaylarını hafifçe hareketlendirdi. Camın ardında bir kilimin üstünde biblo gibi durmaktan rahatsız olsa da gün yüzü görmek hoşuna gitmişti. Şöyle bir kendini yokladı. Biraz yağsız kalmıştı, yayları sağlamdı. Bir iki harf çok kullanılma yüzünden ezilmiş olsa da yeni bir şerit ile sorunsuz yazabilecek durumdaydı. Şanslıydı. Kullananlar hep özenle bakmıştı. Tuşları kolonyalı pamuk ile tek tek temizlenir ve düzenli yağlanırdı.  

İlk olarak noter bürosunda çalışmaya başlamıştı. Hayli yıpratıcıydı. Kullanan hanım gün boyu başından kalkmaz, klavyeye bile bakmadan çok hızlı yazabilirdi. Konuşkan değildi, pek iyi anlaştıkları söylenemezdi. Sabahları erkenden gelir kendini gizlemekten başka işe yaramayan bol ve çirkin gri mantosunu askıya asar, daktilonun başına geçene kadar sessizce ortalığı toplardı. Daktilonun başında ise huyu değişir omuzlarını dikleştirip kollarını iki yana açarak biraz erkeksi hava takınır, ses tonunu bile sertleştirip karşısındakini sorguya çeker, istenen yazıyı hazırlardı. Şaryoya vuran harflerim aşınmasın diye yazdıklarını karbon kağıtlı iki kopya yazmaya özen gösterirdi. Akşama kadar elleri daktilonun üzerinden inmez, mesai bitiminde omuzlar düşer, sinik sessiz haliyle yine o mantoyu giyip giderdi. Hoyrat bir çalışma temposu olsa da temizlik ve bakımı ihmal edilmezdi. 

Yeni gelen daktiloların elektrikli olması başlangıçta kaygılanmasına yol açmış olsa da katibe hanım bir iki denemeden sonra yine emektar daktilosuna dönmüştü. Elektrikli daktiloda tuşlara dokunmak yetiyor, fazla basılırsa aynı harfi birden fazla yazabiliyordu. Halbuki bizim katibe hanım kollarını aça aça tuşların üstüne yeri geldiğinde sert basarak karşısındakini hizaya getirip susturabiliyor olmanın önemini kavramış, daktilonun ardında olmanın verdiği üstünlük hissini yitirmek istememişti.

Birkaç yıl sonra katibe hanımın emekli olması yeni gelenlerin ise elektrikli daktiloları tercih etmesi daha az kullanılmasına yol açtı. İş yoğunluğu arttığında veya elektrikler kesildiğinde başvurulmak üzere yine de masa üstünde tutuluyordu. Ama eskisi kadar bakım yapılmadığının da farkındaydı. Satır sonuna kadar otomatik götüren tuşu tutuluk yapıyor uzun süredir yağlanmadığı için çalışırken çok ses çıkarıyordu.

Bilgisayar ve yazıcıların gelmesi ise son darbeyi vurdu. Redaksiyon sorununun ekranda çözülmesi ve yazıcı çıktılarının matbaadan çıkmış izlenimi vermesi çok tutulmuştu. Önce masadan alınıp kitaplığın rafına daha sonra da çantasıyla birlikte içerideki dolaba kaldırıldı. Vadesinin dolduğunu düşündüğü günlerde noterin bir arkadaşına hediye edildi.

Hediye edilen kişi evinden pek çıkmayan kendi halinde bir yazardı. Yazmadığı zamanlarda kitap okur, bazen uzun süre daktilonun başında oturup boş kağıda baktığı, hatta hiç bir yazamadan kalktığı da olurdu. Dağınık biri olduğu için daktilonun temizlik ve bakımı ile hanımı ilgilenirdi. O evde sessiz bir mutluluk vardı. 

Dışardan bakıldığında pek çoğu gibi mutluluğunu göstere göstere yaşamaya gereksinim duyanlara hiç benzemiyorlardı. Yazarımız masanın başına oturup yazmaya başladığında çıkan daktilo sesleri ile eşinin yüzü güler, tuşların ritmine uygun bir makamdan hafiften şarkı mırıldandığı bile olurdu. Dedim ya sessiz bir mutluluk yaşanırdı, o evde. Fark edilmek ve biraz da imrenilmek için elinden geldiğince ses çıkaran pek çok evden farklı olarak neşeli müzik veya kahkaha seslerinin duyulmaması o evdeki huzur ve mutluluğu görmenin önünde engel değildi. Evin yaşlı ve miskin kedisinin uyurken çıkardığı hırıltılar bile huzur ve mutluluğun işaretiydi. Hiç bir şey için acele etmezler, sabah kahvesini güne güzel başlamak için başbaşa tadını çıkararak içerlerdi. Yazarımız kendini yazarak çok iyi anlatabilse de konuşmayı pek sevmeyen hatta çabuk heyecanlandığı için beceremeyenlerdendi. Bu özelliğini iyi bilen eşi ise genellikle konuşmayı başlatan olmamaya özen gösterir, günlük hayatı yönlendiren küçük kısa sorulardan öteye gitmezdi. Daktilo sesi kesilince eşi yanına gelir, yazdıklarını önce eşine okur yazım hatalarını gözden geçirmesi için ona bırakır, heyecanla ilk yorumu beklerdi. Eşi ise gözlüklerini takıp sabırla gözden geçirir, sonunda genellikle sevgiyle kocasına bakar yüzü aydınlanırdı. Mutluluklarını anlamak için seslerini duymanıza gerek yoktu. Ne yazık ki kısa sürdü bu mutlu günler. 

daktiloEşinden yaşça küçük olmasına karşın önce hanımefendi çekildi sahneden. Hızlı bir ölüm dediler. Ev sessizliğe büründü. Taziye için gelenlerden uğursuzluk getirdiğimi bile söyleyen oldu. Kısa bir süre sonra ise yaşlı miskin kedi ayrıldı aramızdan. Yazarımız yazılarına uzun bir süre ara verdi. Aylar sonra bir keç kez yazmaya çabalasa da yarım kaldı. Her ne kadar tozlanmamam için çantaya konulmuş olsam da temizleyip yağlayan olmayınca bakımsız kaldım. Evde yeniden daktilo sesinin duyulması için bir yıla yakın zaman geçmesi gerekti. Ancak evdeki daktilo sesinden mutlu olup şarkı mırıldanacak birilerinin yokluğu giderek daha çok hissediliyordu. O miskin kedinin keyifli hırıltılarına bile razıydım. Evdeki sessiz mutluluk, yerini hüznün sessizliğine bırakmıştı. Çok geçmeden yazarımızı da eşinin yanına uğurladılar. Evde kalan eşyaları ise ona buna vermek yerine eskiciye sattılar. Alanlar onarıp şeridimi değiştirdi, eskici vitrinine koydular. Yazmasına yazacak haldeyim ama şimdikiler klavyemin dizilimine alışkın olmadığı için kullananım olacağını sanmıyorum. Zaten ilgilenen bir iki kişi dekoratif amaçla baktı sonra gidip antika gramofon aldılar. 

Yaylarım eski gerginliğini yitirdi. Şaryomda o noter katibesinin parmaklarının ağırlığını, tuşlarımda yazar ve eşinin sessiz mutluluğunu daha ne kadar tutabilirim, bilmiyorum. Eskici dükkanında bekliyorum. 

 

Mehmet Uhri

 

Ankastre Hayatlar

Cumartesi, Nisan 14th, 2012

bahar-1Hızlanan yağmur ile birlikte trafik tıkanmış kalabalıklaşan durakta kuru yer bulma umudum kalmamıştı. Minibüs ve taksiler de dolu geçiyordu. Yağmur altında ümitsizce yol kenarında beklerken yavaşlayıp duran aracın şoförü “Islanmayın doktor bey, hemen binin ” diye seslendi. Hastanemizde yatan hastalarımızdan birinin kocasıydı ve hanımının yanına gidiyordu. Yaşlılılığın verdiği kalp ve akciğer sorunları nedeniyle hastanede yatmakta olan hastamızda ilerlemiş Alzheimer hastalığı da mevcuttu. Tüm bunlara karşın, yaşlı karı kocanın birbirine olan ilgisi dikkatlerden kaçmamıştı.  

Yağmurdan kurtulup hastaneye yetişecek araç bulmanın verdiği memnuniyet bir süre sonra akmayan trafik nedeniyle geç kalma endişesine dönüştü. İlerlemeyen trafiği gösterip “Uzmanlar bilinçsizlik konusunda uyarıp duruyor. İnsanları taşıyacağımıza araçları taşımaya uğraşıyoruz. Araç sayısı arttıkça trafik iyice içinden çıkılmaz hale geliyor” diye söylendim. Hastamızın eşi gülümseyerek yüzüme baktı.

-      Bence bu yanlışı bilinçli yapıyoruz, doktor bey. Arabaları giysi gibi kullanıyoruz.

-      Nasıl yani?

-      Eskiden insanlar palto ve şapkasız sokağa çıkmaz,onların  içinde kendilerini güvende hissederlerdi. Havalar ısınıp şehirler modernleşince palto ve şapka unutuldu. Şimdi giysi olarak arabalarını kullanıyor, aynı güven hissini arabalarından bekliyorlar. Diğerleri gibi görünür ve sıradan olmaktan korkup arabalarına sığınıyorlar. Devlette makam aracı saltanatı boşuna mı sanıyorsun? Makamı ile kendini var eden pek çoğu gibi makam aracını kullanarak sıradanlığı aşmak istiyor, o kafadakiler. Bence toplu ulaşım sağlansa da kafalar değişmedikçe trafik sorunu böyle devam eder gider.

-      Yani insanlar arabaları içinde kalmak uğruna tüm bu trafik eziyetine razılar, öyle mi?

-      Arabaya tutkun olmak günümüzün modası. Halbuki gençken tek korkumuz özgür olamamaktı. O zamanların modasıydı, özgürlük düşkünlüğü. Şimdi gençlerin özgürlük diye derdi yok. Onlar herkes gibi olmaktan, sıradan olmaktan korkuyorlar. Kendilerini onunla bununla kıyaslamadan rahat edemiyorlar. Şöyle göz alabildiğince masmavi gökyüzüne veya denize bakıp özgürlüğü koklamak yetmiyor onlara. Onlar gökyüzünde beyaz bulutlar, denizde ise görünür yüzen bir şeyler olsun birbiriyle kıyaslayabilsin istiyorlar. Farkında değiller ama detayda boğuluyorlar.

Anlamamış gibi bakmış olacağım ki yüzüme bakıp gülümsedi.

-      Yani insanlar aynada kendilerini görmektense kaşını gözünü kirpiğini cildini görüyor. Nasıl göründükleri ilgilendirmiyor onları. Üstelik başkalarının nasıl göründüğü ile de fazlasıyla ilgililer. Boşuna mı magazin haberlerine olan bunca talep?

imagescaidbqwrSustu bir süre. Arabanın radyosunu açtı. Yağmur hafiflemiş trafik biraz akmaya başlamış, hastane binası uzaktan görünmüştü. Hanımının durumunu sordum. Yüzü asıldı, kederlendiğini hissettim. Kalp ve akciğer sorunlarına ek olarak her geçen gün unutkanlığının ilerlediğini, kırk yılı aşan birlikteliklerinin en  zor günlerini yaşadığını anlatıp iç çekti. Kimseyi, bazen kendini bile tanımadığından yakındı.

-      Önceleri sözcükleri unutuyordu. Sonra cümle kurmakta zorlanır oldu. Yaşlılık dedik. Yemek yemeği, tuvalete gitmeyi unutmaya başlayınca başımıza geleni anladık.

-      Eşinizi konuda uzmanlaşmış bir hastane veya bakımevine yatırmayı düşünmediniz mi?

-      Söylediler, hep reddettim. Hatta bu yüzden oğlum ile sorun yaşıyorum. Annesine eziyet ettiğimi düşünüyor. Anlatamadım bir türlü. O benim hayat arkadaşım. Mobilya değil ki eskiyince, sıkılınca atıp yenisi alasın. Hani mutfaklarda olur ya, işte o da benim ankastre bir parçam oldu. Böyle olmasını ikimiz de istedik. Görücü usulü evlenmiştik ama ikimiz de birbirimizi hayatlarımıza monte ettik, kenetledik. Tamam yaşlandık, eskidik ama sevgimiz, ankastre özelliğimiz değişmedi ki.

-      Oğlunuz bunu mu anlamadı?

-      Anlamadı, anlamak istemedi. Şimdilerde hayatlar kısa sürede eskitilip yenisi alınan eşyalarla dolu. Dahası insanlar hayatlarının ankastre parçası olabilecek birini görüp tanımaktan korkuyor gibiler. Sudan nedenlerle onca yıllık evliliğini bitirdi oğlum. Neymiş? Heyecan kalmamış, yabancılaşmış. Kendimden sıkıldım diyemiyor da ona buna çamur atıyor.

-      Siz de biliyorsunuz. Eşinizin hastalığı ilerledikçe hafıza kaybı kalıcı olacak, profesyonel bakıma zorunlu olarak gereksinim duyacaksınız.

-      Bana acı gelen de bu. Gün gelip bana yabancı biri gibi bakacak, hayatının parçası olmaktan çıkaracak diye çok korkuyorum. Hani ölse mezarına gider ziyaret edersin. Bilirsin ki o senin içinde yaşıyor. Bu hastalık ölümden beter. Yaşarken ayırıyor insanları.

Eliyle arka koltuktaki eski fotoğraf albümlerini işaret etti. Sonra kolumu tuttu.

-      Unutmasın diye eskiye dair ne varsa ona taşıyorum. Gözüne aşina yeni tanıştığı biri gibi olmaya razıyım. Yeter ki bana yabancı biriymişim gibi bakmasın. Geçen gün taktığım kol düğmelerini hatırlayıp “bunları evlilik yıl dönümümüzde almıştım” deyince ikimiz de sevinçten ağladık. Görmeliydiniz. 

784228eb1760c46907a70f3f2cc9b321Hastaneye ulaşmıştık. Gökyüzünde açan güneş yağmurun yarattığı kasveti dağıtmıştı. Fotoğraf albümlerini taşımasına yardım ettim. Birlikte servise çıktık. Bir kaç gün sonra taburcu oldular. Hastamız ve eşini bir daha görmedik. Giderken servis hemşiresine emanet ettikleri menekşeler önceleri camın önündeki yerlerini yadırgayıp açmasa da sonradan ortama alıştı. Bulutsuz güz aylarında bu yıl diğerlerine göre sanki daha da keyifle açtılar, çiçeklerini.

 

Dr. Mehmet Uhri

Tribünlere Oynamak

Pazartesi, Nisan 9th, 2012

to-1-1Hastalığının son aşamasındaydı. Son aşamaya gelmiş olduğunun ve bundan sonra yaşanabileceklerin de az çok farkındaydı. Tüm bunlara ve ilerlemiş yaşına rağmen hastamız durumunu sessizce kabullenmiş görünüyordu. O akşam yorucu geçen günün üzerine benzer yoğunlukta başlayan gece nöbetinde hasta dosyalarında kaybolmuştum. Kapımı çalıp odama girmek için izin istedi. Elindeki bir tabak kuru kayısı ve ayıklanmış kayısı çekirdeklerini masama bırakıp memleketten yakınlarının getirdiğini, ikram etmek istediğini söyledi. Teşekkür edip çay teklif ettim. Gün içinde serviste pek çok kez karşılaşıyor olsak da ben hekimi, o ise yaşlı ve hasta beyefendiyi oynadığı için ciddiyeti elden bırakmamıştık. Bu kez durum farklıydı. Canı sıkkındı, konuşup dertleşecek birilerini arıyordu. Kuru kayısı eşliğinde çaylarımızı yudumlarken hastamızın hayatının hemen tümünün futbol ile dolu olduğunu oyunculuk ile başladığı futbola antrenörlük ile devam ettiğini öğrendim. Çeşitli kulüplerin ümit ve genç takımlarını çalıştırdığını, yetiştirdiği futbolcuları anlattı. Sonra kaç yıllık hekim olduğumu memleketimi sorarak beni sorguya çekti.

-      Doktor bey gün boyu sizin ve arkadaşlarınızın nasıl özveri ile çalıştığınızı, hastalarınız için ne çok koşturup çırpındığınızı görüyor ve üzülüyorum.

-      Neden üzülüyorsunuz? Bu bizim işimiz.

-      En aktif yıllarınızı dört duvar arasında gece gündüz demeden geçiriyorsunuz. Kendinizi başkalarının sağlığına vakfetmişsiniz. Yaptıklarınız son derece soylu ve güzel ama…

-      Aması ne?

-      Yaşlanınca daha iyi anlıyor, insan. Hayat geçip gidip yaşlandığında geçmişte yaptıkları yetmiyor, yaşlanınca gençliğinde nasıl çalışıp koşturduğu ile avunamıyor, insan. Üstelik isteyip yapamadıkları, erteledikleri, elden ayaktan düşüp yapamayacakları rahatsız ediyor insanı. O gün geldiğinde kendini pek teselli edemiyorsun. Anlatması zor ama öyle.

-      Yani ne yapmamı öneriyorsunuz?

-      Bu yaşıma geldim çok şey görüp geçirdiğim. Bu hastalık yüzünden kendimle hesaplaşmaya başladığımdan beri başka türlü düşünüyorum. Bana kalırsa hayat biraz dondurmaya benziyor. Erimeden tadını çıkarmalısın. Yoksa üstüne başına bulaşıp rezil eder adamı. Mesleğine bu kadar gömülmesen, dışarıda koskoca bir hayatın geçip gitmekte olduğunun farkında olsan diyorum.

to-1-2Bir süre sustu. Çayları tazelemeyi teklif ettim. Kabul etti. Elimdeki hasta dosyaları ile ilgilenirken sessizce izliyordu. Sıra kendi dosyasına geldiğinde biraz da sıkılarak hastalığı ile ilgili konuşmak istediğini söyledi.

-      Ne öğrenmek istiyorsunuz? Başından beri sizden pek bir şey saklamadık.

-      Biliyorum doktor bey, eksik olmayın. Üç yıldır bu illet ile yaşıyorum. Başlangıçta neredeyse kökünü kazımıştık ama şimdi yine çıktı ortaya. Üstelik karaciğere de sıçramış. İnternetten baktım durumum ümitsiz görünüyor.  

-      Yine de bir şeyler yapabiliriz. Allahtan ümit kesilmez.

-      Sizler benim için doğru olanı yapmaya çalmışıyorsunuz. Biliyorum.  Ancak bir ricam olacak.

Yutkundu, sustu bir süre. Sonra gözlerimin içine bakarak;

-      Günü geldiğinde vazgeçmeme izin vermenizi istiyorum, doktor bey.  

-      Ne demek vazgeçmek? Yaşamaktan vazgeçmenize göz yummamızı, bir tür ötenazi mi istiyorsunuz? Asla olmaz.

-      Yok. Yanlış anladın. Öyle bir şey değil istediğim. Hayatını futbola adamış biri olarak futbol diliyle anlatayım meramımı. Maça çıkar kazanır veya kaybedersiniz. Hastalığım ile ilgili olarak arkamdan “ hastalığa yenildi” demesinler istiyorum. Bu hastalık ile başından beri kazanamayacağım bir maça çıktığımın rakibin güçlü olduğunun farkındayım. Maç bu. Rakip ne kadar güçlü olursa olsun sürpriz peşinde koşar ilk yarı pres yapar üstüne gider hatta devreyi önde bile kapatabilirsiniz, benim hastalığımda olduğu gibi. Ancak ikinci yarı yorulup rakip golleri sıralamaya başladığında an gelir kazanamayacağınızı anlarsınız. İşte o an vazgeçersiniz. Skora oynayıp az farklı yenilmektense tribünlere oynamayı, güzel futbolu seçersiniz.

-      Yani?

-      Kazanamayacağımı anladığım bu günlerde vazgeçmeme, tribünlere yani sevdiklerime beni sevenlere oynamama fırsat vermenizi istiyorum. Oyunu yarım bırakmayı, maçı terk etmeyi yani intiharı aklımdan bile geçirmedim ama kalan sayılı günlerimde hep bunu düşünüyorum. Arkamdan “iyi mücadele etti, iyi maç çıkardı” desinler istiyorum. Beni hastane köşelerinde süründürmeyin, sevdiklerimden uzak tutmayın, bırakın vazgeçip tribünlere oynayayım. Günü geldiğinde, ki o günü siz benden daha iyi bilirsiniz, kazanmaya oynamaktan vazgeçip beni sevenlerle olayım istiyorum.  

Gözümün içine bakarak söylemişti bu sözleri. Başımı öne eğip elimdeki dosya ile ilgileniyormuş gibi yaptım. Çay bardağını masaya bırakırken elleri titriyordu. Söyleyecek söz bulamamıştım. Çay için teşekkür edip izin istedi. Koluna girip odasına kadar eşlik etmekten başka bir şey gelmemişti, o akşam elimden. Birkaç gün sonra biraz da kendi zorlamasıyla taburcu olup evine gitti. Aradan bir kaç ay geçmişti ki gazetede hastamızın ölüm ilanını gösterdiler. İlanı, yetiştirdiği sporcular vermiş ve fotoğrafının altına “yine iyi oynadın koca reis, temiz ve iyi oynadın” diye yazmışlardı.

 

Dr.Mehmet Uhri