Archive for Şubat, 2012

Madaba’nın Son Mozaikçisi

Çarşamba, Şubat 29th, 2012

madabamosaic05

Bu sabah erken geldi, kafası dumanlı görünüyor. Anlaşılan yine birileri onu kızdırmış. Kendini işe verip öfkesini çabuk unutanlardan olmasa acısını biz mozaiklerden çıkarabilirdi. Uysal ve sakin biridir, ustası da öyleydi, bütün gün başını kaldırmadan mozaikleri onarır.

O Madaba’nın son mozaik ustasıdır.

Ailesi yıllar önce Filistin’den Ürdün’e göç edip Madaba’ya yerleşmişti. Çocuklar sokakta koşup oynarken o yaşlı ustasının yanında mozaik tamiri için harç karar, getir götür işleri yapar ekmek parası çıkarmaya, sanat öğrenmeye çabalardı. Ustası el vermese Filistinli diye onu burada tutmaz yerine kendilerinden adam ararlardı. Mozaik işinden anlayanın zor bulunması da yine onun şansıydı. Göçmen olmak, göçmen doğmak yüzünden hep birilerinden uzak hissederdi kendini. Ahali de öyle hissettirir, yeri geldiğinde kendinden olanları kayırırdı. Onlarla beraber ama hep biraz ötedeydi.

O ise hep işine bakar, içine atar ara sıra öfkelense de kimseye dalaşmaz, suskun kalırdı. Ustası onu öyle yetiştirmiş “aradığın tüm yanıtlar mozaiklerde var. Onlara sabırla bak, anlamaya çalış, göreceksin” demişti.

Yorulduğu zamanlarda üzerinde çalıştığı mozaiklere bakar, bazen resimlerini çizip saklardı. Eline fırçayı boyayı alıp resim yapmak yerine küçücük renkli taşları tek tek dizerek resim yapmaya çalışmayı pek akılcı bulmazdı. Üstelik duvara yapıldığında zamanla döküldüğü için tabana yapılması gerekiyordu. Tabana yapılan resim de üstünde gezinenler yüzünden yine zamanla aşınıyordu. Nereden bakarsan bak amaç resim yapmak olsaydı mozaikle uğraşmaz kolayından hallederdi, insanlar. Bir gün bu düşüncelerini ustasına açmış, neden ille de mozaik yapmaya çalışmış insanlar diye sormuştu. Ustası yine yerdeki mozaikleri gösterip “oraya bak, iyi bak. Yanıt orada” diye cevaplamıştı. Bizimki bakmış bakmış bir şey anlamamış ustasına sormaya da cesaret edememişti.

Birkaç gün sonra ustası harcı malayı eline verip o günkü onarımı ilk kez ona yaptırmış, yaptırırken başında durup “geçen günkü sorunun yanıtını mozaiklerde bulabildin mi?” diye sorunca cevap vermeye korkmuş ve susmuştu. Ustası gülerek yanına tabureye oturup mozaik taşlarının her birine dikkatlice bakmasını istemişti. O güne kadar hepsi birbirine benzeyen taşların aslında küçük küçük pek çok farklılıklar içerdiğini, dahası renklerine göre ayrılanların bile benzeşir ama farklı olduklarının ayrımına varmıştı. Mola verdiklerinde ise bardaklara içinde taze nane yaprağı olan çay doldururken yaşlı ustası eliyle mozaikleri okşayıp anlatmaya başlamıştı;

- Amaç resim yapmak değildi. İnsan her zaman bir şekilde resim yapmıştır. Ne zaman ki dinler etrafında bir araya gelip şehirler oluşturmuş, işbölümü yapıp birlikte yaşamaya çabalamış o zaman dini kavramları mozaik üzerine dökmüştür. Mozaik resimden ötedir. Parçaları insan olan bir toplum gibidir, mozaik. Tek tek herkesin farklı olduğu, kimsenin kimseye benzemediği hatta bir araya geldiklerinde birbirinden rahatsız bile olabileceği ortamlarda aslında büyük bir resmin parçası olduklarını görebilsinler, o büyük resmi arasınlar, görmeye çalışsınlar diye mozaik yapmıştır, insanoğlu. Dini mekanlar onlara hep o büyük resmi aramalarını, hayatlarının anlamını bulabilmeleri için hangi büyük mozaiğin parçası olduğunu aramanın yollarını göstermiştir.

- İyi de şimdi neden yapmıyorlar? Mozaikten neden vazgeçtiler?

- Zor sorular soruyorsun evlat. Herkes aynı olursa sorun kalmaz toplum huzura kavuşur sanan geri zekalılar yüzünden oluyor bunlar. Bak ailen Filistin’den geldi diye senin gibilere hep zorluk çıkarıyor, resimde yer almanı istemiyorlar. Sanki hep aynı renk taşlardan desensiz mozaik yapmaya çalışıyor, ortaya çıkanın anlamlı bir resim olmaktan çok taban döşemesi olduğunu fark ettiklerinde de kabahati kendinde aramak yerine suçlayacak ötekiler bulmaya çabalıyorlar. Dahası, anlamsız büyük bir resmin parçası olmaktansa herkes kendi başına anlam üretmeye çabalıyor, başaranlar vardır elbet ama çoğu aradığı anlamın bile ne olduğunu bilemeden geçip gidiyor. Mozaik onların kafalarını karıştırıyor, görmek istemediklerini gösteriyor. Onun için uzak duruyorlar.

- Peki o zaman neden söküp atmıyorlar. Neden onarmaya çabalıyorlar.

- Orası daha da büyük komedi delikanlı. Geçmişte birilerinin parçaları bir araya getirerek yaptığı mozaiklerin günümüz için anlamlarının zayıflamış olmasını fırsat bilip mozaik mantığını aklınca zayıflatacağını düşünüyorlar. Neymiş mozaiklerde kullanılan dini semboller çocuksu figürlermiş, o zamanın insanlarına çok şey anlatabilmiş o resimler günümüzde pek anlam ifade etmiyormuş. İnsanlar da böyleymiş. Farklılıkları ile bir araya geleceklerine tek başlarına kendi hayatlarının anlamını aramaya sorgulamaya veya tüm bunlara boş verip yine tek başlarına yaşamaya bakmalıymış. Dünyaya bir kere geliniyormuş. Hepsi boş laf bunların. Hangi büyük resmin mozaiğin parçası olduğunu öğrenmeden insan kendini tanıyamaz ki.

- Peki ama usta, insan aslında hiç istemediği bir resmin mozaiğin parçasıysa, beğenmediği bir resmin içinde yaşıyorsa ne olacak?

madaba

Bardağında kalan son yudumu da içip, nane yaprağını ağzına attı. Eliyle yerdeki büyük mozaik içindeki küçük figürleri gösterip “ o zaman beğenmediği küçük figürü boş verip daha da büyük resmi görmeye çabalayacak. Hadi harcın katılaşmadan işe koyulalım. Mozaik beklemez“ dedi. Harcın kıvamını kontrol edip kovayı malayı çırağının eline tutuşturdu.

O günden beri biz küçük mozaik taşları kendimize bakmayız. Birbirimize, kime yakın durduğumuza ve fırsat buldukça hangi anlamın parçası olduğumuza bakar onu araştırırız. Eksik kalan yerleri ise Madaba’nın son mozaikçisinin tamamlamasını bekleriz.

Mehmet Uhri

Not: Madaba, Ürdün’ün Kuzeybatısında Ölü deniz yakınlarında mozakleri ile ünlü tarihi bir yerleşim yeridir.

Detaylı bilgi için:  http://en.wikipedia.org/wiki/Madaba

Hekimlerin Kitlesel Eylemi Başladı

Cumartesi, Şubat 25th, 2012

pasif2Sağlıkta dönüşüm programı ile şekillenen sağlığın piyasalaştırılması süreci sistemi baştan sona yeniden yapılandırırken hekimleri  de sağlık piyasasının maliyet unsurlarından birine indirgedi. Piyasa mantığı açısından bakılınca içeriği ne olursa olsun hekim emeği, bir maliyet unsurundan öte değildi. Hesaplanabilir, öngürelebilir ve kontrol altına alınabilir olmalıydı. Öyle de oldu.

Hekimler yapılanların şaşkınlığı içinde bir süre debelenip mesleğin bu şekilde ayaklar altına alınıyor olmasına karşı çıkmak için hekim örgütlerinden, hastalarından yardım bekledilerse de yılların birikimi olan olumsuz izlenimler ve diyalogsuzluk sorunun konuşulmasını, anlaşılır olmasını engelledi. Mesleki değerlerin piyasanın genel geçer değerleriyle yer değiştiriyor olmasına isyan edip sokağa dökülen vicdan sahibi hekimlerin eylemlerini de gördük. Cılız da olsa ses getiren bu eylemler toplum genelinde herhangi bir meslek örgütünün isyanı kadar bile destek ve kabul görmedi.

Bu arada neoliberal piyasa dalgası hekimleri sistemden para kazanabilmek için performans kaygısı içinde çalışıp ailesini geçindirmeye çalışan, hastasına olan sorumluluğu ondan kazanacağı performans miktarı ile sınırlı insanlar haline dönüştürmeye başladı. Hekimler çözümü zor ve riskli hastaları tedaviyle uğraşmak yerine mesailerini risksiz hastalar ile doldurur hale geldi. Bu süreç toplum gözünde hekim algısı üzerinde daha da olumsuz etki yapmaya, hekimlere yönelik şiddete dönüşmeye başladı.

İşte bu ortamda hekimlerin kitlesel eylemi başladı.

Öyle bir eylem ki ne bir lideri, ne iletişim kanalları ne de örgütü var. Ama kitlesel ve etkin bir eylem. Öyle bir iki günlük iş bırakma sokağa dökülme eylemi gibi de değil. Aylar yıllar sürecek kitlesel bir eylem başlattı, hekimler. Üstelik üzerinde düşünüp konuşup tartıştıkları, bir araya gelip irdeledikleri bir eylem de değil. Sessiz bir konsensusla piyasalaşmanın gerektirdiği koşulların açık seçik uygulanması ve bu şekilde sistemin insani öz barındırmadığının anlaşılarak doğrudan sistemin kendisinin sorgulanmasına yol açacak eyleme başladılar.

Eğitim sisteminden seçilerek gelen, en zorlu sınavları atlatarak yıllar süren tıp eğitiminin ardından mesleğe atılanlar onca emeğe ve birikime karşın mesleki geleceklerinin hemen tümüyle ellerinden alınmış olduğunu, mesleğin teknoloji uygulayıcısına hatta bir tür tezgahtarlığa dönüştüğünü, hekim emeğinin piyasa koşulları gereği ucuzlatılmak zorunda olduğunu ve bunun için gerekirse ithal hekim bile getirmekten kaçınmayan yönetim altında yaşadığını, unvan sahibi kariyerli meslektaşlarının klinik şeflerinin, tüm kariyerlerinin bir gecede sıfırlanıp çöpe atılabildiğini, kariyer yaparak meslekte yükselmenin kendini geliştirmenin bile piyasa sisteminde karşılık bulmadığını, herşeyin sisteme kazandırdığı para ile ölçüldüğünü görüyorlar. Dahası en yüksek derecedeki hekimin bile 1900 TL maaş almakta olduğunu, geri kalan tüm ödemelerin sisteme kazandırdığı para üzerinden performans adı altında ödendiğini, hastalanıp rapor aldıkları veya yıllık izin kullandıkları takdirde bu parayı alamayıp kuru maaşlarına talim etmek zorunda kalacaklarını da biliyorlar. Üstelik hizmet süresini tamamlayıp emekli olduklarında emekli maaşlarının yine o kuru maaş kadar olacağını bu nedenle ömürleri yettiğince yaş haddine kadar çalışmak zorunda bırakıldıklarının da farkındalar.

İşte tüm bu olumsuzluklar hekimlerin sessiz ve derinden hayatın tüm alanlarına yayılan kitlesel eylemi olarak yanıt buluyor. Mesleki beklentisizliklere eklenen karamsarlık, daha da kötü olacak algısı hekimleri bilerek veya bilmeyerek pasif eyleme yöneltiyor. Hekimler kendilerini geliştirmek, kariyer sahibi olmak, tedavisi zor ve risk almayı gerektiren hastalarla uğraşmak yerine kolaya kaçmaya, bir alt düzeyden yaşamaya, durumu mevcut haliyle idare edip sistemden öyle de böyle de alacağı parayı alıp kenara çekilmeye başladı.

Bilindiği gibi pek çok hastalıkta tedavi bedenin kendi onarım mekanizmaları ile gerçekleşmekte, hekimler burada yönlendirici ve yardımcı olmaktan öteye gitmemektedir. Daha az bir grup hastalıkta ise hekim becerisi ve ilgisi gerekmektedir. Sistemin maliyet unsuru olarak yeniden tanımlanan ve bir alt düzeyde yaşayarak sistemden para kazanmaktan öte beklentisi kalmayan hekimler ilk grup hastalar ile ilgilenip risksiz ve kolay çalışmayı seçmekte, çalışma zamanlarını o hastalar ile doldurmakta, zorlu ve riskli hastalar ise kendilerini tedavi edecek hekim arayışına mahkum edilmekte, çaresizlik içinde sağlık çalışanlarına şiddet bile uygulayabilmektedir.

Ancak hekimlerin kitlesel pasif eylemi bir kere başladı. Aralarında konuşup anlaşma, örgüt kurma lider belirleme gereği bile duymadılar. Bu şartlar altında yapılması gerekeni yapıp mesleklerini bir alt düzeyden kolay yoldan icra etmeyi seçtiler. Yaşadıkları umutsuzluk, karamsarlık ve düş kırıklığı mesleki ortamlarının yanı sıra tüm hayatlarında da benzer biçimde bir alt düzeyden yaşamaları şeklinde yansıdı. Mesleğini geliştirmek  kariyer edinmek için çırpınmadıkları gibi kendileri için de bir şey yapmamaya, hayattan bir adım geri durmaya, içinde yaşadıkları toplumun sorunlarına daha az ilgi duymaya başladılar.Hekimlerin kitlesel eylemi böyle başladı.

Tarihsel örneklerine baktığımızda yıllar sürecek ve herkes için yıkıcı sonuçları olacak bu pasif eylemin önünde kimsenin duramayacağını öngörebiliriz. Başta hekim örgütü olmak üzere sağlık otoriteleri, devlet yönetimi ve hatta toplum genelinde yıkıcı etkileri yıllar içinde çok daha açıkça görülecek kitlesel hekim eylemini yaşıyoruz. Lideri, örgütü, iletişim ağı olmayan bu eylem toplumun sağlığını ve tüm değerlerini kemirip yok etmeden sağlıkta piyasalaşmanın sınırlarının belirlenmesi kuralların konulup insani çerçevenin çizilmesi için herkesin şimdiden bir şeyler yapması gerekiyor. 

 

Mehmet Uhri

 

 

 

Nükteyi Yitirince

Çarşamba, Şubat 22nd, 2012

nukte-1

Sakin geçmesini beklediğim şehirlerarası otobüs yolculuğu daha otogardan hareket etmeden tatsızlıkla başlamıştı. Ön koltukta oturan yaşlıca beyefendi biletini gösterip gündüz yolculuğu yapıp yolu seyredebilmek için özellikle şoförün arkasında 1 numaralı koltuk için bilet aldığını söylüyordu. Yanındaki koltuğun biletli yolcusu yaşlı kadın ise ısrarla erkek yanında yolculuk etmek istemediğini söyleyip duruma itiraz ediyordu. Tartışmanın uzadığını gören yaşlı hanım baktı ki olmuyor “ben de gitmem kızımın yanına geri dönerim” diyerek otobüsten inmeye kalkınca damadı öfkeyle adamın üzerine yürüdü. Muavin araya germeye çalıştı. Damadın kayınvalidesinin kalmasına pek gönlü yok gibiydi.  

Firma elemanı ise elindeki listeye bakıp çözüm arıyordu. Tartışmanın kavgaya dönüşmesini beyefendinin nezaketi önledi. Otobüs doluydu. En arka sıranın bir önündeydim ve koca otobüste sadece yanımdaki koltuk boştu. Firma elemanı yanıma gelip hanımefendi ile yerimi değiştirmemi rica etti. Kabul ettim ama bu kez hanım arka sıraya gitmemek için direndi. Tartışma molada yer değiştirmek kaydıyla hanımın arka koltuğa gitmesi ile çözüldü.   

Otobüs hareket edip şehir dışına çıktığımızda ortalık sessizleşmiş yolculuğun o her zamanki melankolisi yolcuları etkisi altına almıştı. Yanına oturduğum beyefendi ise beti benzi atmış bir halde kendi kendine söyleniyordu. Yaşadıkları canını sıkmış biraz da öfkelendirmişti. Sorunun çözümlendiğini sakinleşmesi gerektiğini söylemeye çalıştım ama hiddetlendiğini hissedebiliyordum. Gözünü yoldan ayırmadan “İkimiz de yaşını başını almış insanlarız. Farz edin yan yana oturduk. Ne olmasını bekliyorlar? Beni sapık mı zannediyorlar?” diye söylendi. Cevap vermedim.

Az sonra muavinin yaptığı çay servisi dikkatini dağıtıp sakinleşmesine yardımcı oldu. Yine de yaşananları unutacak gibi görünmüyordu. Çayını yudumlarken olayı daha sakin irdeleyebildiğini görüyordum. Otobüsümüz şehirlerarası kırsalında yol almayı sürdürüyor sonbaharın renklerine bürünen görüntüler giderek birbirine daha çok benzemeye başlıyordu. Çayını yudumlarken hafif alaycı gülümseyiş ile bana baktı “Kayınvalidesi gitmeyip eve dönecek diye neredeyse damadından dayak yiyecektim” dedi. Konuyu değiştirmek için nereye gittiğini sordum. Eliyle yolu, çevredeki ağaçları ve tarlaları gösterdi.

-      Kaçıyorum. Şehirden kaçıyorum. Şehri unutturacak yerlere gidip bir süre kalıyor sonra geri dönüyorum. İnip bir çay içip aynı otobüsle döndüğüm bile oldu. Kızım damadım başta yadırgasalar da bu kaçmalarıma alıştılar. Ses etmiyorlar, artık.

-      İyi ama şehri neden temelli terk etmiyorsunuz?

-      Sanırım o kadar cesaretim yok. Benim kaçışlarım arada kafanı sudan çıkarıp nefes almak sonra yine denize dalmak gibi bir şey. Ne bileyim? Anlatması zor.

Eliyle önümüzde akıp giden karayolunu gösterip şehirden kaçmak için otoyollardan paralı yollardan uzak durduğunu molası bol gündüz yolculuklarını tercih ettiğini anlattı. Otoyolları şehirlerarası yol olmaktan çok şehrin uzantısı gibi gördüğünden yakındı. “Yol dediğin böyle çiçeği böceği ağacı ile doğanın parçası olduğunda insan şehirden çıktığını anlıyor. Halbuki millet şehrin tüm konforunu yanında götürmek istiyor. Otoyollara bayılıyor. Gençlerle bu konuda pek anlaşamıyorum. Sanırım doğanın parçası olmaktansa şehre yamanmak daha güvenli geliyor insanlara. Bana kalırsa belanın hası şehirlerde kol geziyor.” dedi. Gülüştük. Bir süre sessizce ikimiz de yola baktık. Konuşurken yüzü aydınlanmıştı. Az önceki öfkesi geçmiş gibiydi.

-      Gördüğüm kadarıyla ne kadar belalı olsa da insanlar şehirlerde yaşamaya heves ediyor. İnsanları şehir hayatının kolaylığı cezbediyor olmasın?  

-      Sanırım öyle. Ama yanılıyorlar. Hani zeytinyağı ile suyu karıştırırsın bir süre damlacıklar halinde karışmış gibi görünür sonra ayrışır ya işte öyle bir hayat bu şehir hayatı. Şehirde ne gökyüzünü görebilirsin ne de ayağın toprağa değer. Sanki başka dünyanın içinde yüzüyor onun kurallarına uymaya çabalıyoruz. Günü gelince yağla su gibi ayrışıp yerimizi bulacağımızı bilmemize karşın bu hayat cazip geliyor insanlara. Bazen benim gibi özgürce nefes almak toprağı gökyüzünü hissetmek için kaçan da oluyor ama insan kendini ne zaman özgür hissetse beraberinde suçluluk duygusu da yeşeriyor. Sanırım bizi geri döndüren de bu suçluluk duygusu. Kolay mı? Şehirde mevsimlere bile hükmediyoruz.

-      Nasıl yani?

-      Şehirde bir alışveriş merkezine gidersen mevsimlerin olmadığını, daha doğrusu hep aynı mevsimin yaşandığını görebilirsin. Üstelik bu durum kimseyi rahatsız etmez. Şehir bu konforu sundukça insanlara güven veriyor ve hatta cazip geliyor.  

Bu sözlerden sonra gözlüklerini takıp bir süre gazetesi ile ilgilendi. Sonra uyumaya çalıştı. Uyuyamayınca tekrar doğrulup dergilerime göz atmak için izin istedi. Bir ara göz göze geldik. “Şehir hayatı ile ilgili düşünceleriniz kafamı karıştırdı. Tüm bunların bir anlamı var mı sizce? “diye sordum.  Yüzü kederlenir gibi oldu.

-      Anlamı üzerinde düşündükçe karamsarlaşmamak elde değil. Sanırım insanlık yeni bir ortaçağa girmeye hazırlanıyor. Herkesin aynı hayata yaşamaya mahkum edildiği yeniliklere kapalı karanlık bir çağa giriyor gibiyiz. Bunlar onun işaretleri.

-      Bu kanıya nereden vardınız?

-      Aslında çoğumuz farkında ama söylemeye dilimiz varmıyor. İnsanı insan yapan farklı kılan değerler eksiliyor hayatımızdan giderek daha çok birbirimize benziyor, benzer hayatları yaşıyoruz. Baksana hep aynı müzikler, aynı haberler hatta aynı giysiler ve renkler. Kimsenin anlatacak farklı bir öyküsü bile yok.  

-      Ama ben çevremde hep bir şeylere yetişemediğinden yakınan, meşgul insanlar görüyorum. Eksilen ne öyleyse?

Dudaklarının kenarında az önceki alaycı gülümseme belirdi. İşaret parmağı ile diğer elinin parmaklarını sırayla sayar gibi yaparak;

-      Önce şiiri yitirdik. Şiir okumaz, yazmaz, şiir duyarlığını hissetmez olduk. Şiirin olmadığı yerde de nükte kalmadı. Nükteli laf etmeyi beceremediği için düzgün konuşup anlaşamayan, kabalaşıp küfürle, öfkeyle derdini anlatmaya çabalayan veya hiç konuşmayan insanlar sardı ortalığı. Sonra tiyatro çıktı gitti hayatımızdan. Çok kısa süre içinde oldu tüm bunlar. Tiyatronun yerini sinema televizyon aldı ama o canlılığı veremedi. Tiyatroyu tanımadığı için rol yapmayı bilmeyen, beceremeyen yerine ve duruma göre davranamayan bu yüzden kendi dahil kimseyi ikna edemeyen huzursuz insanları daha çok görür olduk. İşte bu huzursuzluk yüzünden oradan oraya koşturup kendini oyalamaya çalışan sözünü ettiğin o çok meşgul insanlar peydah oldu. Ne dersen de, giderek daha çok birbirimize benziyoruz. Üstelik birbirimize benzerken yitirilenin farkında bile değiliz. Hepsi şiirin hayatımızdan çıkıp gitmesi ile başladı.  

nukte2Sustuğumu görünce boşver dercesine elini sallayıp tekrar gözlüğünü taktı. Dergileri okumayı sürdürdü. Bir süre sonra otobüsün mola yerine yaklaşmakta olduğu anonsu ile yolcular suskun melankolik hallerinden sıyrılıp hareketlendiler. Bizimki doğrulup ceketini eline aldı. Otobüsün durması ile arka sıradaki yaşlı hanım koltuğu teslim almak üzere yanımızda belirdi. Bizimki yine gerilmişti.

“Yok, bu kadınla yola devam edemeyeceğim, amacım şehirden kaçmaktı. İnip başka bir otobüsle yola devam edeyim. Kim bilir, belki de geri dönerim” dedi. Çantasını muavinden rica edip otobüsün yanından ayrıldı. Mola süresini tamamlayıp harekete hazırlanan otobüslerden birine kadar eşlik ettim. Bineceği otobüsün nereye gittiğini bile sormadı. Ayrılırken sohbet için teşekkür edip elimi sıktı “Sen bu ihtiyarın sözlerini yine de çok ciddiye alma bilirsin, ihtiyarlar karamsar olur”  dedi. Bizimkinin binmesiyle otobüs hareket edip uzaklaştı. Bir çay içip molanın sona ermesini bekledim. Mola nedeniyle inmemizi fırsat bilip ön koltuğa kurulan yaşlı hanım ise mola süresince yerinden kalkmayıp otobüsün hareket etmesini bekledi.         

 

Mehmet Uhri

Günümüzün Gerçeküstücüleri

Cuma, Şubat 17th, 2012

kuresellesme9

Gerçek nedir? Neyi gerçek olarak kabul ederiz? Algıladıklarımızın gerçek olduğunu düşünür bunun için beş duyumuzu ve aklımızı kullanırız. Bir şeyin gerçek olabilmesi beş duyumuzdan biriyle algılanıyor olmasına bağlıdır. Halbuki algıladıklarımız ile sadece kendi gerçeğimizi tanımlarız. Kendi gerçeğimizi başkaları da aynı biçimde algılıyorsa gerçek toplumsallaşır, kabul görür, güçlenir.

Hepimiz acıkırız ve yemek yediğimizde karnımızın doyacağını biliriz. Çalışınca yorulur ve günün bir kısmı uyuyarak geçirir, dinleniriz. Bu bireysel gerçekler bütün insanlarda görüldüğü için kitlesel gerçekler olarak tartışılmadan onaylanır. Vücudun bu biyolojik gerçekleri toplum hayatı üzerinde de etkili olur. Aynı toplum içinde yaşayan insanlar düzenli yemek yeme, dinlenme ve uyuma gereksinimlerini karşılayan ortak yaşam biçiminde uzlaşır ve buna uygun yaşarlar.

Bu anlamda gerçek, elle tutulan gözle görünen ve herkesçe kabul edildiği biçimiyle bireyin ve toplumun kültürünü belirleyen öğelerdendir. Bir kere toplum hayatında yerini aldıktan sonra her seferinde sorgulanmaya gerek duyulmaksızın peşinen kabul edilen bilgi ve birikimlerdir, gerçek. Tutunma noktalarıdır, insanoğlunun.

Gerçek algısı genellikle sorunsuz çalışır. Ancak aksi örnekler de yok değildir. Algılanıp herkesçe kabul gören gerçeklerin aslında algı veya yorumlama yanılgısı olabildiğine dair pek çok örnek mevcuttur.   

Sözgelimi tarihi boyunca güneşin doğudan yükselip çevremizde tur attıktan sonra batıdan battığı, arkamızdan dolanıp tekrar doğudan yükseldiğini görmüş ve güneşin dünyanın çevresinde döndüğüne inanmıştır, insanoğlu. Kimse aksi bir durum da ileri sürmemiştir. Herkesin gördüğü ve din kitaplarına kadar giren bu gerçeğin aslında algı yanılması olduğunu vurgulayan dönemin bilim adamları katledilmiş veya tezlerini geri alarak engizisyon dehşetinden zor kurtulmuşlardır. Herkesin gördüğü gerçeğin aslında gerçek olmadığını savunmak, tutunduğu gerçeği ellerinden almak hiç kolay değildir.

Gerçek diye tanımlanan herkesçe kabul gören algıların, kavramların gerçek olmayabileceği konusu insanların gerçek üzerine düşünmesine yol açmıştır. Dahası gerçeğin kabul edilemeyecek kadar acı verici olduğu durumlarda insanoğlunun kendini savunma güdüsü devreye girerek davranışlarını etkilemiştir. Yaşananların acı verdiği dayanılmaz olduğu durumlarda insanoğlu gerçeklerden kaçarak ayakta kalmaya çabalar. Gerçeğin acı verdiği durumlar, bölgeler, coğrafyalar gerçek algısından kaçışın da yaşandığı alanlardır. Istırap verdiği zamanlarda gerçeklerden kaçma insanoğlunun savunma refleksidir. Bazıları ise gerçekle birlikte yaşamak veya bu gerçeğin altında kalıp ezilmektense üstüne çıkmayı dener. Onlar gerçeküstücülerdir.

gitarist-picassoSözgelimi, İber yarımadası gibi kültürlerin çatıştığı, her yeni kültürün kendi kültürünü kabul ettirip diğerini yok etmeye uğraştığı kuzey ve güney arasında köprü görevi gören toprakların gerçeği, tarih boyunca yaşanan acılar ile kendini gösterir. Egemen kültürün her seferinde kendi gerçeğini dayatıp diğerlerini ortadan kaldırma çabası, kanla yazılmış tarih ve bu acı gerçeklerle yüz yüze yaşıyor olma, gerçeküstücülüğün bu topraklarda filizlenmesine yol açmıştır. Rastlantı değildir, bilinen gerçeküstücülerin İspanyol kökenli olması.

Dünya edebiyatında ilk roman örnekleri yazılırken 16. yüzyılda Cervantes Don Kişot adlı dönemine göre sürrealist romanını kaleme almıştır. Romanın kahramanları Don Kişot ve uşağı Şanso Pansa’nın  ülkenin gerçeklerinden kaçan, ortaçağın şövalye gelenekleri ve bakışı ile günü yeniden yorumlamaya çalışan, pek çok aykırı durumla karşılaşan ancak yılmayan gerçeküstücüler olarak bu topraklardan çıkması rastlantı değildir. Salvador Dali gibi gerçeküstücülerin piri kabul edilen ressamın Girona yakınlarında Figueras’ta doğup bu topraklarda yaşamış olması da rastlantı değildir.

Benzer olarak kübizmin öncülerinde Pablo Picasso’da Malaga doğumlu bir İspanyoldur.  Kübizm olaylara insanlara çıplak gözle bakmaktansa kırık ayna parçalarından veya bir prizmanın ardından bakarak olduğundan çok daha farklı yeni görüntüler resmedilmesi biçiminde ortaya koyar, kendini. Temelinde ise görünen gerçekten kaçma çabası yatar.

Müzikte Manuel de Falla’nın yapıtları bilinen klasik müzik türlerinden kaçışı, dönemin müzik gerçeğinden uzaklaşma çabasını düşündürür.

Gerçeküstücülerin mimarideki örneği de İber yarımadasından çıkmıştır. Barcelona şehrine damgası vurmuş olan 19.yüzyılda yaşamış Antonio Gaudi’nin eserleri mimarinin gerçeküstücü tasarımları olarak yaşamaktadır. Mimari düşüncesini mühendislik gerçeklerine uydurmadaki kıvraklığı günümüzde bile çözülemeyen sorular bırakmıştır. Rastlantı değildir gerçeküstücülerin İber yarımadasından köken almaları.

gaudi-wallMimaride, müzikte, sanatta çıkardığı gerçeküstücüleri ile tanınan bu topraklarda hayat, sıradan insan için de farklıdır. Gerçek algısının duruma yere, zamana, egemen kültüre göre biçim değiştirmesinin günlük hayata da yansıması olmuştur, elbette.

İnsanlar, sunulan yaşam biçimlerinin de gerçek olup olmadığını sorgular hale gelmiş, günümüz tüketim kültürü doğrultusunda dayatılan Amerikan tarzı yaşam biçiminin tek gerçek olmayabileceğinden çıkışla alternatif küreselleşme hareketlerinin itici gücünü oluşturmuşlardır. Doğanın tükenmesine, kirlenmesine, küresel iklim değişikliklerine yol açan ve alternatifi yokmuş gibi sunulan Amerikan tarzı “tüketerek yaşam” biçimine “başka bir dünya” mümkün sloganı ile karşı çıkan, dünya sosyal forumları ile şekillenen hareket İber yarımadasının dilleri olan İspanyolca ve Portekizce konuşulan ülkelerde başlayıp dünyaya yayılmıştır. Bu durum da rastlantı değildir.

İnsanoğlunun gerçek algısının bir kez daha yanılmakta olduğunu, doğayı hammadde kaynağı, insanlığı da küresel pazar olarak gören dünya görüşünün hayat gerçeği ile bağdaşmadığını haykıranlar alternatif küreselleşmecilerdir. Kuşkusuz dayatılan yaşam gerçeğini reddeden, sorgulanması gerektiğini savunan gerçeküstücülerin günümüzdeki uzantılarıdır, onlar.

Gerçeküstücülük her insanın doğasında vardır. Çocukluğumuzda hepimiz bir masal kahramanı prens veya prenses olma hayalleri ile oyunlar oynadık. Büyüdükçe hayatın gerçekleri içimizdeki hayal kuran o çocuğu baskı altına alsa da insanlık ilerlemesini gerçeküstü alemde yaşayan insanların hayal etmelerine borçlu. Günümüzde de göz kamaştıran tüketim toplumu rüzgarına kapılmaktansa yeni bir dünya isteyebilecek kadar çılgın olabilen gerçeküstücüler üzerinden doğa ile barışma şansı aramaktadır, insanoğlu. Onları görmek, seslerini duymak zorundayız. 

Dayatılan yaşam biçimlerini reddederek doğa ile barışık yeni bir dünyanın mümkün olabileceğini haykıran içindeki o yaramaz, aykırı çocuğu yaşatan günümüzün gerçeküstücüleri sayesinde kurtulacağız belki çocuklarımıza borçlu kalmaktan. 

 

Mehmet Uhri