Archive for Ocak, 2012

Güvercinlerin Tedirginliği

Çarşamba, Ocak 18th, 2012

hrant_dinkO gün güvercini vurdular. Herkesin gözü önünde öldürüp görenlere ibret olsun diye orada öylece bıraktılar. Kanadını son kez bile çırpmasına fırsat vermediler, sessiz ve ani bir ölümdü. Herkes gördü.

Katiller suçunu inkar etmedi. Hatta göğüsünü gererek poz poz fotoğraf çektirdiler ve gururla herkese gösterdiler. Uzun uzun yargılanıp ödül gibi cezalara mahkum oldular. Hesapta, suçlular cezalarını bulmuştu. Ancak yine de kimse kendini güvende hissetmiyor, bir şeylerin eksik kaldığını düşünüyordu. Öldürülen güvercin birlikte yaşadıklarına güvenmiş, tedirginlik içinde olsa da onlardan ayrılmayı düşünmemişti. Onlar yapmaz, savunmasız bir güvercine el kaldırmazlardı.

Ama yaptılar. Tedirginlik içinde yaşamaya çabalayan güvercini hiç acımadan kalleşçe öldürüp, gurur duyulası bir şey yapmış gibi ortaya döküldüler. Üstelik onlara bu yolu gösterenler koruyacaktı, korumalıydı. Öyle de oldu. Günah keçisini yaşı küçük diye ayırdılar, ağır abiyi istihbarat ile çalışan ispiyonculardan olduğu için saldılar, diğerini de dava süresinin uzunluğunu bahane edip yakında serbest bırakacaklar.

Teror örgütünü ise bulamadılar.

Aranan o devasa örgütün kendini ifşa etmesini mi bekliyorduk? Örgüt ortadaydı. Aranan örgüt yaptıkları ve yapmadıklarıyla devletin kendisiydi. Üstelik hepimiz suç ortağıydık. Onun için sustuk. Masumiyetin kendimizi aklayacağına inandık. Vicdanlar ise susmadı. Vicdanlarımız “ama ben bir şey yapmadım, hem ben ne yapabilirim ki?” diyerek masum görünmenin aklanmak için yetmediğini, güvercin tedirginliği ile yaşayanları görüp kollamamız gerektiğini fısıldıyordu.        

Öldürdükleri yetmedi, adalet bekleyenlerin önünde bir kez daha vurdular. Örgüt bulunamadığı gibi katillere de ödül gibi cezalar verildi. Herkes gördü. Herkes bunun böyle olacağını biliyordu. Çünkü onlara herşeyden önce ceberrut bir devlet ile yaşamanın incelikleri öğretilmişti. Kendi aralarında her türlü kavgayı yapsalar bile resmi görevlilere bulaşmamayı iyi bilirlerdi. Gün gelir devlet el koyar korkusuyla olimpik ölçülerde havuz yapmama konusunda sessiz bir konsensusun yaşandığı ülkede aslında herkes güvercin tedirginliği içinde yaşamaya da alışmıştı. Şahit yazarlar diye karakollardan uzak durur, kırmızıda geçene veya yasaları çiğneyenlere hiç ses çıkarmazlardı. O iş devletin göreviydi. Devlet gerekirse bulur cezalandırır veya göz yumar affeder hatta ödüllendirirdi. Kimse karışmaz, karışamazdı devletin işine.

Meclislerinde “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yazar ama ne oraya seçilenler ne de siyaset oyununu oynayanlar bu yazının ardındaki riyakarlığın görülmesini istemezdi. Millet ise orada temsil edildiğine inansa da devletin işine karışılmayacağını iyi bilirdi. Devlet kendisi için tehdit oluşturan unsurları iyi tanır, onları en acımasızca cezalandırmaktan geri durmazdı. Herkes hizasını bilecekti. Bilmeyenler ise güvercin tedirginliğine mahkum edilecek ara sıra bir ikisi göstere göstere infaz edilip tedirginliğin azalması engellenecekti. Hizasını şaşırmayan çoğunluk ise bu yaşananları görüp haline şükredecek elindekiyle yetinecek, mutlu olacaktı. Sesini çıkarmamayı bilecekti. Devlet kutsallığına halel getirmeyecek, kendini var edenleri bile ortadan kaldırmaktan çekinmeyen korku aygıtı olarak bilinecek buna itiraz edenler ise özenle işaretlenip gereken yapılacaktı.

Öyle de oldu.

Güvercini vurdular, pek çoğumuzun içi burkuldu. Yaşananlara ve aslında herkesin benzer bir güvercin tedirginliğe mahkum olduğu devletin bireyi olmaya isyan edesimiz geldi. İsyanımızı kanatlarımıza yazdık, gökyüzüne açtık. Kardeşimize ve onunla en son vedalaştığımız yere doğru çırptık kanatlarımızı. Geliyoruz…

 

Mehmet Uhri

 

Not: Hrant Dink’in anısı içindir. 19 Ocak 2012

İnsanlığın Karanlık Çağı

Pazartesi, Ocak 16th, 2012

ikc2

İnsanlığın son birkaç yüzyılında pozitivizm üzerinde yükselen günümüz bilimleri analitik düşünce yöntemini daha çok kullanıyor. Konuyu veya sorunu anlayabilmek ve anlatmak için parçalara bölüyor, parçaları tek tek tanımlayıp bütüne ulaşmaya çalışıyor. Analitik yöntemin işlevselliği ve kolaylaştırıcılığı özellikle artan bilgi birikimini yönetmede başarılı sonuçlar veriyor. Bir konu ya da sorunu küçük parçalara ayırıp üzerinde düşünmenin, ekip çalışması ile çözmeye çalışmanın insanlığa attırdığı büyük adımların farkındayız. Teknolojide yaşanan baş döndürücü ilerlemenin ardında pozitif bilimler ile hayatımıza giren analitik düşünce yönteminin yattığını biliyoruz. Bu düşünce sisteminin neredeyse tüm sorunlarda başarılı olacağından o kadar eminiz ki; çocuklarımıza okuma yazma ile birlikte küme kavramını ve kümeler teorisini öğreterek işe başlıyoruz.

İnsanlığın bilgi birikiminin baş döndürücü hızıyla üretilen bilgiyi anlatmak ya da aktarmak için onu parçalara ayırmanın zorunlu olması, analitik yöntemi sorgulamamızı da engelliyor. Genel olarak işlevsel görünse de analitik yöntemin tüm sorunları çözmede işe yarayacağından emin miyiz? Sözgelimi bilgisayarın ne olduğunu ve nasıl çalıştığını bilgisayarın varlığından habersiz birine nasıl anlatırsınız? Analitik yönteme göre monitörü, klavyeyi, işlemciyi ve belleğin ne olduğunu ve nasıl çalıştığını anlatmaya yönelirsiniz. Bilgisayarı bir Kartezyen açılımı gibi anlatmaya çabaladığımızda ise parçaların bütünü tam olarak tanımlamaya yetmediğini görürüz.

Peki ya insan? Bu düşünce yöntemi insanı tanımlamaya yeter mi?

Parçalardan bütüne ulaşma eğilimi eğitim hayatının her aşamasında pozitif düşünce yöntemi olarak öğretiliyor. Öğretimi kolaylaştırdığı ve standardize etmeyi sağladığı için yararlı görülüyor. Küçük parçaları tanımlayıp üst üste koyarak puzzle yapar gibi bütüne ulaşmaya çabalamak giderek yaşam biçimine dönüşüyor. Çoğumuz yöntemi kendi hayatlarımızda da uyguluyor, yaşamı küçük küçük kutucuklara ayırarak anlamaya ve yönetmeye çalışıyoruz. Böylesi kolayımıza da geliyor. Toplumun geneline yansıyan bu yaşam biçimi, sosyal ilişkilere de yansıyor. Bazen tüm parçaları ayrı ayrı tanımlayıp bir araya getirdiğimizde bütüne ulaşamadığımızın farkında olsak da pozitif bilimin analitik düşünce yöntemini sorgulamaksızın uyguluyoruz.

Sözgelimi insanları bir Kartezyen açılımı gibi özgeçmişlerinde ( CV’lerinde) yazanlara bakarak anlamaya ve değerlendirmeye çabalıyor, ne kadar detaylı olsa da CV de yazılanların o kişiyi tanımlaya yetmediğinin bilinmesine karşın yönteme olan inancımızı koruyoruz. Parçaların her zaman bütünü tanımlamaya yetmediğini görmemize karşın pozitivizmin namusunu korumak uğruna bilimsel bağnazlık bile yapabiliyoruz.

İleri teknolojinin kullandığı bilgi ve birikimlerin de bir araya geldiğinde hangi bütünün parçaları olduğunu ve kimlerin elinde ne amaçlar için kullanılabileceğini görmüyor, sorgulamıyoruz. Gelişen tıp alanında insanı organ ve sistemlere göre analiz eden yaklaşım büyük kabul görse de sonuç değişmiyor. Bir organ ya da sistemi tedavi edebilseniz bile insanın kendini iyi hissetmesini sağlayamadığınız oluyor. İnsana bütün olarak yaklaşmayı “şimdilik” terk etmemiş psikiyatri bilimi dışında diğer tüm tıp alanları insanın parçalarıyla ilgilenip bütün olarak sağlığı konusunda yorum yapmaktan özenle kaçınıyor.

Daha da kötüsü parçadan bütüne gitme eğilimi tüm yaşamımızı etkiliyor. Yaşamımızı birbirine çok fazla karışmamasına dikkat ettiğimiz küçük kutucuklara ayırıyoruz. Böylece her bir kutucuğu anlaması ve yönetmesinin kolay olduğunu düşünüyoruz.

Çoğumuzun hayatı 1- iş yaşamı 2- ev yaşamı 3- aile hayatı 4-hobileri ile ilgili alan 5- sosyal faaliyet alanı 6- Tümüyle kendi ile paylaştığı yaşam gibi pek çok küçük kutucuklara ayrılıyor. Bu kutucukların birbiriyle karışmamasına dikkat ediyoruz. Bu kutucukları alt alta topladığımızda bütün hayatımız etmediğini bile bile buna inanıyoruz. Hatta bir kısmımız kutucuklarımızın sayısını arttırarak başkalarına göre daha zengin bir yaşama ulaşacağına inanıyor. Bütün olarak hayatımıza bakmaktan ise özenle kaçınıyoruz. Yaşamı üstüne kurduğumuz o kutucukların ise kiminin küçük kiminin haddinden fazla büyük olmasını da çabucak kabullenebiliyoruz. İş yaşamında yükselmek kariyer yapmak uğruna ev ve aile yaşamından fedakârlık yapmak çoğumuza mantıklı geliyor. Kutucukların tümünün bir araya geldiğinde bile tanımlamaya yetmediği ömür için sınırlı bir alanda çok başarılı olmak mutlu ve sağlıklı olmak için yeterli olmuyor.

Günümüzde iş hayatında başarılı ancak sosyal yaşamında mutsuz ya da aile hayatında sorunlu pek çok insan görüyoruz. Hatta bu durum o kadar yaygın ki filmlere dizilere konu edilip yaşadığımız çağın normaliymiş gibi algılamamız bekleniyor.

Nasıl bir akıl tutulması içindeysek, tüm bunları görmemize karşın nedenini sorgulamaktan özenle kaçınıyoruz. Algılama ve düşünce yöntemi eksik olunca sonuç da yetersiz olmaya mahkûm oluyor. Hastalanan bedene bütün olarak yaklaşmak isteyen hekimlerin yerini organ ve sistemler üzerinde uzmanlaşmış ancak bütünden uzaklaşmış doktorların almakta olduğunu görmemize karşın susup durumu kabullenmemiz bekleniyor. Hâlbuki hayat tanımladıklarımızın yanı sıra varlığını hissettiğimiz ancak tanımlayamadığımız küçük yaşam adaları üzerinde yükseliyor.

Sonuçta, alanında iyi eğitimli ancak yaşam dengelerini kuramamış içinde yaşadığı toplumu ve sorunlarını bütün olarak kavramaktan uzak mutsuz insanlar yetiştiriyoruz. Sorunun bütünü görememekten kaynaklandığı açık biçimde ortada iken çözümü yine bireye indirgeyip onların kendilerini suçlu hissetmelerini sağlıyor, yöntemi tartışmıyoruz.

Görünen o ki; insanı ve yaşamı bütün olarak ele alan ve parçaların dengeli birlikteliği ile yücelten yeni düşünce sistematiği ve yeni bir toplum için güneşin daha çok batıp çıkması gerekecek. Gelecek kuşaklar ise sanırım; içinde yaşadığımız çağı pozitif düşünce sistematiğinin sorgulanamazlığına kapılıp akıl tutulmasına uğramış, büyük bir bilgi birikiminin üzerinde oturmasına karşın gerçek büyük sorunların görmezden gelindiği, küçük sorunları çözme kolaycılığı ile vakit yitirilen karanlık bir çağ olarak anacaklar.

Mehmet Uhri

Yaprak ve Su Damlası

Pazartesi, Ocak 9th, 2012

su-damlasi-1Tan yeri kızıldan sarıya dönüyor, ortalık ağarıyordu. Yaprak üzerindeki irice su damlasını fark etti. Rahatsız olmuştu. Uzun uzun su damlasını süzdü. “Sen yağmurla mı geldin, yoksa sabah çiyi misin? diye sordu. Su damlası soruyu anlamadı. “Bilmem ki. Ben de diğerleri gibi geldim, nereden geldiğim, kimlerden olduğum çok mu önemli? Öyle veya böyle buradayım işte” diye yanıtladı. Yaprağın rahatsızlığı daha da arttı. Habersiz geldiği yetmiyor bir de ukalalık ediyor diye söylendi, içinden.

- Önemi olmaz olur mu? Yağmurla geleninize eyvallah. Onlar bir sonraki yağmurla bir araya gelip edebiyle akıp gitmesini bilir. Sabah çiyi ise gitmez öylece güneşin yükselmesini bekler. Gecenin nemi sabaha çiy olup inmişse gün güneşli geçecek demektir.

- Güneşi beklemem seni neden rahatsız ediyor? Anlamadım.

- Sana göre hava hoş, su damlası. Güneş yükselip ısınacaksın dahası bir mercek gibi güneşi olduğun yere toplayıp yakmaya başlayacaksın. Canı yanacak olan benim.

- Ama bu benim seçimim değil. Hepimiz aynı suyun damlalarıyız, gökten veya yerden geldiğimize göre mi ayırıp kötülüyorsun bizi? Hem güneş çıkınca az sonra buharlaşıp yok olacak olan benim. Sen bu güzel günü yaşamaya devam edeceksin. Ne tatlı canın varmış.

- Söylemesi kolay. Olanca ağırlığınla seni sırtımda taşıdığım, sapımı esnettiğin yetmedi bir de canımı yakacaksın. Sen gitsen bile düştüğün yeri ne kadar uğraşsam iyileştiremiyorum. Orada sarı bir nokta kalıyor.

- Üzerindeki sarı noktalara bakılırsa hayli iz bırakmış bizimkiler. Fena mı? Bakıp bakıp bizi hatırlarsın. Buharlaşıp yoğunlaşıp kısa süreliğine yeryüzüne geliyoruz artık kime neye nasip olursa, sonra yine aynı döngü. Hem her zaman böyle iz bırakma şansı da bulamıyor, akıp gidiveriyoruz. Bizi olduğu gibi kabul etsen, şu kısacık ömrümüzü tadıyla yaşamamıza fırsat versen ne olur? Acımasız olma.

Yaprak bu sözlere cevap vermedi. Su damlası tüm sevecenliği ile yaprağı tekrar konuşturmaya çalıştı ama sonuç alamadı. Güneşin ilk ışıkları su damlasının içinden geçip yaprağın yeşilinin üzerinde ışık tayfı oluşturdu. Ortaya çıkan renk cümbüşünü gören kuşlar keyfe gelip şakımaya başladı. Yaprağın hoşuna gitse de belli etmedi. Güneş yükselip su damlası ısınmaya, ısındıkça küçülmeye başladı. Canı yanan yaprak dişini sıkıp ses çıkarmamaya çalışsa da başaramadı. Kuşlardan yardım istedi. Kuşun kanat çırpması yaprağın serinlemesine yetti. Çiy damlası geride küçük sarı bir nokta bırakarak bir süre sonra gözden kayboldu.

su-damlasi-2Aradan aylar geçip sonbahar geldiğinde bizim yaprak tam kurumadan sert esen rüzgara kapılıp toprağa düştü. Yağmur yağsa da biraz daha hayatta kalabilsem diye bekledi ama olmadı. Güneş vurdukça kenarları kıvrıldı, kuruyordu. Gece esen o kuru rüzgar kurumayı daha da arttırdı. Sabahı göremem diye düşündü. Bitkin bir haldeyken sabaha karşı “beni hatırladın mı?” diyen bir ses ile gözlerini açtı. “Buradayım, iz bıraktığım yerde, arkadaşlarımı da getirdim. Kızıp söylendiğin sabah çiyini nasıl hatırlamasın?” diye üsteledi. Yaprak sesini çıkarmadı. Çiy damlaları sayesinde biraz canlanmıştı.

- O gün canını yaktım diye kızmıştın bana. Ama bak bu sarı nokta olmasa seni diğerlerinden ayıramayacaktım.

- Gidiyorum su damlası. Ağacımdan koptum gidiyorum. Seni kıskanıyorum. Ne yapıp ediyor geri dönebiliyorsun bense bir daha dönmemek üzere gidiyorum. Geldiğine sevindim ama güne çiy ile başladığımıza göre bugün de yağmur yağmayacak. Az sonra yükselen güneş önce seni sonra içimde kalan son canı alıp götürecek.

- Götürecek elbet. Ben de buharlaşıp gideceğim. O zaman ne yapmamız gerektiğini biliyor olmalısın.

Bir süre doğan güneşin oluşturduğu renkleri izlediler. Sonra su damlası yerini alıp güneşin ilk ışıklarını sararmış yaprağın üzerinde renk tayfını gösterecek biçimde içinden geçirdi. Oluşan renk cümbüşünü gören kuşlar yine neşeyle şakımaya başladı.

Birbirlerine son kez baktılar. Sabah esintisinin yaprağı havalandırması ile su damlası daha fazla duramadı, yuvarlandı. Arkalarında kuşların neşeli seslerini ve kanat çırpmalarını bırakıp gözden kayboldular.

Mehmet Uhri

Hipokratın Ölümü

Pazartesi, Ocak 2nd, 2012

hippocratesHipokrat’ı öldürdük. Hekimliğin idealize değerlerini simgeleyen Hipokrat’ı yavaş ve sinsice hayatımızdan uzaklaştırdık.

İlk hançeri binyıllardır sürdüğü biçimde tıp diplomalarında hocaların imza ve onayı geleneğini terk ederek sapladık. Geleneksel doktor diplomalarında yetiştiren hoca veya hocaların “tanıklık ederim ki; “bu şahıs” tıp mesleğini uygulamak için gereken bilgi, sorumluluk bilinci ve ahlaki olgunluğa sahiptir” yazısını hatırlayanımız bile kalmadı. Önce diplomaların sonra mesleğin içini boşalttık. Tıp fakültelerinin verdiği diplomalar bakanlık onayı olmadan geçerlik kazanmadığı gibi zorunlu hizmet bitene kadar rehin bile kalabiliyor. Uzmanlık belgelerinde ise nerede kimin yanında asistan eğitimi alındığı bile yazmıyor. Dahası o diplomalarda sadece” gerekli sınavları başarıyla geçip doktor veya uzman olmaya hak kazanmıştır” yazıyor. Bilgili ve donanımlı olmanın yanı sıra sorumluluk sahibi ve ahlaken olgun olmak diplomalardan kalkalı uzun zaman oldu.

certificate-autfdiploma


Sonrasında Hipokrat yeminin içini boşalttık. Sağlık piyasalaşıp hastaneler işletmelere dönüştürülünce mesleki önceliğini hayata ve canlılara zarar vermemek üzerine kuran, bilgi ve deneyimini ayrım gözetmeksizin hastasının sağlığı için sonuna kadar kullanacağı üzerine yemin etmiş idealist hekimlere gereksinim kalmadı. Öldürücü darbeyi işte tam burada sapladık, Hipokrat’ın bedenine. Bakmayın siz tıp fakültelerinin mezuniyet törenlerinde yemin ediliyor gibi yapılmasına. Herkes, o yemin metninde yazan idealize değerlerin çok geride kaldığının bal gibi farkında.


certificate-uzman

Gelinen noktada o Hipokrat yemini etmiş hekimler Adam Smith’in sözünü ettiği piyasanın gizli elinin gün gelip kendilerine de dokunup ihya edeceği beklentisi içindeler. Düzen insanın eninde sonunda hastalanıp sağlık işletmelerine başvurmak zorunda kalacağı ön kabulu ile çalışıyor. Bu nedenle gücü yeten herkes kazançlarının bir kısmını gelecekteki sağlık harcalamaları için prim olarak yatırıp günü geldiğinde sosyal güvence ve sağlık hizmeti alacağını düşünüyor. İlk bakışta mantıklı gibi görünse de piyasa mantığının girdiği her yerde olduğu üzere sağlık harcalamaları dev bir kara delik gibi ülkelerin tüm birikimlerini yutup elini vatandaşın cebine atmaktan çekinmiyor. Temel yanılgı ise sağlığın bedeli ödenerek dışarıdan satın alınan bir meta olduğu algısının yaygınlaşmış olmasından kaynaklanıyor.

Sağlıktaki piyasalaşmasının nasıl bir akıl tutulmasına yol açmakta olduğunu örnekle açıklayalım: Gripal enfeksiyon nedeniyle hastaneye başvuran hasta için muayene, tetkik ve reçete ile birlikte sosyal güvenlik kurumu yaklaşık 100 lira ödüyor. Aynı hastalığa tutulup hastaneye gitmeyen ilaç kullanmayıp istirahat ve geleneksel yöntemlerle hastalığı geçiren kişinin piyasa mantığına göre 100 lira alacaklı olması gerekiyor. Birinci hasta sağlık hizmetini hastaneden satın aldığını zannederken ikinci hastada beden kendi sağlığını üretiyor. İçinde bulunduğumuz sağlık piyasası ise ikinci grup hastayı görmezden gelip birincileri yüceltmek için elinden geleni yapıyor. Bunu gerçekleştirmek için işte o Hipokrat yeminini bıraktırdığı doktorları sözleşmeli olmaya zorlayıp iş güvencesiz çalıştırarak, üstelik patrona kazandırdığı para kadar kazanç tehdidi ile rehin alıyor. Mesleki bilgi, görgü ve deneyimini hastasına yönelik kullanan doktorlardan diplomalardan çıkarılan sorumluluk ve ahlaki olgunluk kısmında patrona ve işletmeye bağlılık bekleniyor. Doktorlar sağlık işletmelerine karşı sorumlu olmak ve işletmenin hedefleri ile ahlaki değerlerinin yer değiştirmesine ses çıkarmamak zorunda bırakılıyor.


Hastalara ise medya ve tüm piyasa enstrümanları kullanılarak her fırsatta doktora başvurmaları, kendi kendilerini iyileştirme ile uğraşmamaları ve bunca olanak varken daha da talepkar olmalarını hatırlatılıyor. Sağlık alanındaki bu kışkırtılmış talep hasta hekim ilişkisini hastaların gözünde tersine çeviriyor. Doktor ile hasta arasında bilgi ve donanım farklılığı eskiden hastanın kendini doktora karşı rehin alınmış gibi hissetmesine yol açıp bir ucu Stockholm sendromu olarak kabul edilebilecek doktoruna tapma diğer ucu ise rehin olmanın hıncı arasında salınan duygu durumları yaratıyordu. Günümüzde ise kışkırtılmış tüketici talebinin de etkisiyle hastalar doktorlarını kendilerine hizmet etmek zorunda olan bir tür rehine olarak görme eğilimine girebiliyor ve hatta eskinin rehine olma hıncı sağlık çalışanlarına yönelik şiddete dönüşüp yaygınlaşabiliyor. O rehin aldıklarını sandıkları yeminini rafa kaldırmış doktorlar ise kendilerini hastalarından çok ekmeklerini kazandıkları sağlık işletmesine karşı sorumlu hissediyor, üstelik bu tavrın ahlaki olup olmadığı konusunda kafa yormaktan da özenle kaçınıyorlar. Edilgen nihilist bir tavırla kendilerini meslekleri ile birlikte hiçliğe sürüklüyor, “ama herkes böyle yapıyor, üstelik benim gücüm bunları değiştirmeye yetmez” mantığının arkasına sığınıp görünmemeye çalışıyorlar.


Sağlık gibi yaşamsal bir alanı piyasanın acımasızlığına terk edenlerin hiç olmazsa bir amacı var. Onlar kazanç elde etmek uğruna doğru bir iş yaptıklarını düşünüyorlar. Peki ya doktorlar? Onlar herkesin sağlığı ve canı uğruna rehin alındığı sorumluluktan ve ahlaki olgunluktan yoksun böyle insanlık dışı sisteme neden seslerini yeterince yükseltmiyorlar. Hipokrat ve onun temsil ettiği değerlerden vazgeçmelerinin karşılığını sağlık piyasasından nemalanarak alacaklarını mı sanıyorlar?


Hipokrat öldü. Hipokrat’ı biz hep birlikte öldürdük. İlk hançeri kimin sapladığının veya öldürücü darbenin hangimizden geldiğinin önemi kalmadı. O ise, direnen bir avuç hekim ve insanlığından taviz vermeyip mesleği bırakan, kenara çekilen onurlu gerçek hekimler sayesinde ayakta durmaya çabalasa da dönüp yüzüne bile bakmadık. Bakacak yüzümüz de yoktu zaten. Hipokrat’ı biz öldürdük.

Mehmet Uhri ( Dr.)