Archive for Aralık, 2011

Kağıt ve Kelebek

Pazartesi, Aralık 26th, 2011

kk2-2Açık pencereden içeri süzülen kelebek camın önündeki kalemliğe kondu. Güneşin sıcaklığını daha iyi hissedebilmek için kanatlarını birkaç kez açıp kapadı. Çevresine bakındı. Üzerinde yazı ve çizgiler yanı sıra kat izleri bulunan kağıt parçasına uzun uzun bakıp çok acıyor mu diye sordu. Kağıt soruyu anlamadı. Katlanan yerlerin canını yakmış olmalı diye üsteledi kelebek.

- Ha onlar mı? Onlar benim kat yerlerim. Bizimki beni şekilden şekile sokmaya bayılır. Katlayıp küp yapar sonra açar piramit yapar yetmez kuş veya kurbağa yapar. Çalışırken not aldığı kağıtları işi bitince hemen atmaz. Bir süre oynar sonra bir bakarsın uçak olmuş havada uçuyorsun. Canımın yandığını da nereden çıkarıyorsun?

- Kanatlarıma benzettim seni. Az önce sıkıştığım yerden kurtulmak için kanat uçlarımı katlamak zorunda kaldım. Çok canım yandı. Uçarken hala acıyor ve uçlarını kullanamıyorum. Kozadan çıkarken de aynı acıyı yaşamıştım o zaman kanatlarım küçük ve esnekti, kurtarabilmiştim. Şimdi seninkiler gibi kat iziyle kalacaklar sanırım.

Kağıt kelebeğe dikkatlice baktı. Üzerindeki yazı ve işaretleri kimin yazdığını ve anlamını sordu. Kelebek güldü.

- Kimin yazdığını bilmiyorum doğrusu anlamı olması gerektiğini de hiç düşünmedim. Onlar dostlarımın sevenlerin beni tanıyıp diğerlerinden ayırabilmesi veya dikkat çekmemem, düşmanlarımın beni seçememesi için. 

Kağıdın cevap vermesini beklemeden kalemlikteki kalemlerden biri dayanamadı; “anlamadım o şekil ve yazılar kalemle yapılmadı mı? Kim yaptı öyleyse?” diye sordu. Kelebek kanatlarına tekrara baktı sonra boynunu büktü.

- Dedim ya ben yapmadım. Onlar hep vardı. Kanatlarım büyüdükçe şekiller de değişti renkleri de farklılaştı ama onlar hep vardı. Beni böyle tanırlar.

Kalem üsteledi.

- Tamam benim de üzerimde hep bir yazı var ama o beni kimin yaptığını ne renk yazdığımı filan anlatıyor. Seninkilerin hiç mi anlamı yok? Böyle saçmalık olur mu?

- Bilmem belki vardır. Ama ben bilmiyorum. Belki de o anlamı bilen bulan birine görünene kadar uçmayı sürdürmem gerekecek. Ama o işaretler olmasa bir daha sefer buraya geldiğimde beni diğer kelebeklerden ayıramazsınız ki. Hem arkadaşlarına bakıyorum da hepinizin üzerinde aynı yazı ve şekiller var. Kuzum siz birbirinizi nasıl ayırıyorsunuz?

Kağıtla kalem birbirine baktı. Soruyu kalem yanıtladı.

- Zor ayırıyoruz, hepimiz aynıyız. Aynı işi görüp işimiz bittiğinde atılıyoruz ama birimizin diğerinden farkı yok. Şu eskidikçe boyları kısalan kurşun kalemler bu açıdan daha şanslı. Bizi yapanlar kullananlar böyle olmamızı istiyor.

Kim onlar? Onlar birbirinden farklı mı? diye sordu kelebek.

Kalem soruyu yanıtlamaya çalışırken kağıt “kalemin gevezeliğinden yakındı, kalem duymazlıktan geldi.

- Çok farklı olduklarını sanıyorlar ama bence hep aynılar. Şurada kaç kağıt eskittiler ama değiştirerek de olsa hep aynı şeyleri yazıyorlar. Arada kenara şekil çizenler veya kağıdı katlayıp bir şeylere benzetmeye çalışanlar olmasa hiç farkları olmayacak. Onların kanatları yok ama hepsi kağıttan uçak yapmayı biliyor, siz kelebekleri kıskanacak kadar uçma düşkünü olduklarından endişe ediyorum. 

kk2-1Kelebek eğilip kalemi uzun uzun inceledi. Kağıt bu bakışmadan rahatsız oldu. Kelebek anlam veremedi. Birbirinize hiç benzemiyorsunuz ama çok iyi geçiniyor gibisiniz diye üsteledi kelebek. Kalem kağıda baktı gülüştüler. “Öyledir, iyi geçiniriz. Arada görev icabı sürtüşmelerimiz de olur ama birbirimizin bu hallerine alışkınız” diye cevap verdi kalem. Kağıt “ne kadar dalga geçersen geç üzerimde yazılanlar kadar bile anlamın hiç bir zaman olamayacak. İşi bitip atılan kalemlere karşın bir kısmımız kitaba dönüşüp yaşayacak” diye yanıtladı. Kelebek kavga çıkmasın diye araya girmek istedi, açık pencereden esen rüzgar dengesini bozunca havalanıp odayı turladı. Pencereye yönelip dışarı çıkmak istedi ama cama çarptı, masaya kondu. Ne olduğunu anlamamıştı.

Kalem sakin olmasını söyleyip çıkabileceği yönü gösterdi. “Buna cam derler. İnsanlar hem kuş gibi özgür olmak hem de hep kafeste yaşamak isterler. Cam olunca dışarıyı görüp az önce senin yapmaya çalıştığın gibi çıkıp gidebileceklerini sanıyorlar. Geceye kalırsan daha da ilginç şeyler görebilirsin” dedi. Kelebek gecenin anlamını sorunca şaşırma sırası kalem ve kağıttaydı.

- Kozadan çıktığımda hava pek aydınlık değildi. Gün bitmeden de aranızdan ayrılacağım. O kadar zamanım yok sanırım.

“Ama bu haksızlık” dedi, kağıt. Kelem hüzünlenmişti. “Haksızlık filan değil gerçeğin ta kendisi” dedi kelebek. Gitmeliyim, sizleri tanıdığıma sevindim, geriye hanginizden ne kalacağını tartışacağınız zaman beni hatırlayın olur mu? diyerek açık pencereye yöneldi. Kanatlarını açıp ışığa tuttu. Kanatlarından süzülen ışık farklı renk ve şekiller olarak kağıdın üzerine düştü. Masadakilere son kez baktı sonra rüzgara karışıp uzaklaştı.

 

Mehmet Uhri

Kamu Hastane Birlikleri ve Sağlıkta Şirketleşme

Pazar, Aralık 18th, 2011

Kasım 2012 ile birlikte TBMM’de görüşülmeye gerek bile görülmeden çıkarılan 663 sayılı kanun hükmünde kararname ile kamuya ait tüm devlet hastaneleri başında CEO olan ticari işletmelere dönüştürüldü. Kamu hastaneleri faaliyetlerini büyüme, karlılık, verimlilik, kalite öncüllere göre belirleyen yeni yönetim anlayışına bıraktı. Ticari kaygı öncüllerle kurulmuş tüm şirketler gibi Devlet hastaneleri de duygu ve empati yoksunu, vicdan barındırmayan, rekabet ve kar hırsıyla her şeyi göze alabilecek sorumsuz şirketlere dönüşüyor. Bu dönüşümün olumsuz etkilerinden öncelikle çalışanlar etkilenmeye başladı ve tükenmişlik, umutsuzluk, bezginlik içinde kendini hayattan geriye çeken asık yüzlü hekimlere giderek daha çok rastlıyoruz. Olumsuz etkinin bir sonraki aşamada toplumu da içine alması, hastalıklarıyla boğuşup bir türlü kendini iyi hissetmeyen insanların sayısını artması olasılığı çok yüksek. Madem ki hastaneler büyük şirketlere dönüşüyor o zaman şirketlerin nasıl çalıştığına göz atıp hastane tabelası taşıyan kurumların aslında neye dönüşmüş olduğunu açıklamaya çalışalım. Önce şirketlerin çalışanlarını nasıl kategorize ettiğinden başlayalım. Sağlıkta şirketleşmenin ve bu anlayışın KHK kararnamede çalışanlara yönelik karşılıklarını gösterebilmek için büyük şirketlerin çalışma ilkelerini ve altın kurallarını belirlerken kullandıkları diyagrama göz atmak gerekiyor.

fgfBu diyagramda düşey sütun çalışanların yeteneklerini tanımlarken yatay sütun özveri ve çalışkanlığını göstermektedir. Bu diyagrama göre yeteneği ve özverisi çok olan becerikli ve çalışkanlar grubu kartallar olarak kategorize edilmekte ve bunlar genellikle büyük şirketlerin başına CEO olarak atanmaktadır. Sayıları az olmakla beraber iş bitirici özellikleri, çalışkanlıkları ve dirayetleri ile bulundukları makamı her zaman hak eden kişiler olmaktadır. Diğer bir grup olan köpekbalıkları ise kartallar kadar yetenekli olmakla beraber özveri ve çalışkanlıkları sınırlı kişilerden oluşmakta, prim veya benzeri ek desteklerle daha verimli çalışmaları sağlanan çalışanlar olarak görülmektedir. Şirket sahipleri için birinci altın kural şirketin başındaki kişinin kartal taklidi yapan bir köpek balığı olmadığından emin olunmasıdır. Bu altın kuralı uygulamak için 663 sayılı KHK kararnamede hastane birliklerinin başına getirilen CEO lar için 6 ayda bir performans denetimi konulmuş performansı yeterli bulunamayanların işine son verileceği belirtilmiştir.

Diyagramın alt yarısında ise yetenekleri sınırlı olsa da özveri ile çalışan ve en büyük çalışan kategorisini oluşturan Eşekler yer almaktadır. Öküzler ise yetenekleri kıt olduğu gibi özverili olma konusunda da isteksiz tembeller kategorisini meydana getirmektedir. Büyük şirketlerce genellikle kısa süreli işe alınıp kategorisi belirlendikten sonra derhal işine son verilen grup genellikle bu son gruptur. Bir CEO için altın kural ise eşekler ile öküzlerin bir arada çalışmalarına hiçbir zaman izin vermemek gerektiğidir. Zira öküzlerin varlığını gören eşeklerin özverili çalışmalarından vazgeçebileceğinden endişe edilmelidir. Bu altın kural için ise 663 sayılı KHK kararname ile sağlık meslekleri denetim kurumu oluşturulmuş ve bu kuruma meslekte yeterlilik denetimi yapma çalışanlara geçici ve kalıcı meslekten uzaklaştırma yetkisi tanınarak öküzlerin ayıklanması için gereken mekanizmanın oluşturulması sağlanmıştır.

Kararname ile hastane birlikleri adı altında oluşturan şirket modelinde her şirkette olduğu gibi sınırlı sayıda kartal veya köpek balığına gereksinim duyulurken çalışanların büyük kısmının eşekler kategorisinde yer alması gerekmektedir. Doktorların büyük kısmının özveri ve beceri gerektiren yetiştirilme tarzı onların eşekler kategorisine indirgenmesini zorlaştırmaktadır. Bu durumun sorun oluşturmasını engellemek için çıkarılan performansa dayalı ücretlendirme politikası ise beceri ve özverilerini daha fazla kazanmak için çabalamaya yönlendirerek doktorların farkında olmadan eşekler kategorisine girmelerini sağlamaktadır. Durumun farkına varıp itiraz edebilecek olan ve kuşkusuz kendini kartal olarak gören klinik şeflerinin doğurabileceği sorunu ortadan kaldırmak için ise 663 sayılı KHK ile klinik şeflikleri kaldırılmış onların “eğitim sorumlusuna” indirgenerek tüm idari yetkileri alınmıştır.

Şirketleşmenin sağlıkta nasıl yıkıcı bir dönüşüme yol açmakta olduğunu görebilmek için sağlık hizmetleri ile birlikte yürütülen eğitim hizmetlerine bakmak yeterli. Asli görevi doktor yetiştirmek olan tıp fakültelerinde performansa göre ücretlendirme nedeniyle hocalar eğitimi ikinci plana itip hasta bakmaya yönelmekte, eğitim ciddi olarak aksamaktadır. Üç beş yıl içinde nitelikli yetişmiş doktor bulamamanın topluma faturasının bugünkü küçük hesapların çok daha ötesinde olacağı açıktır.

Benzer bir durum asistan eğitiminde de yaşanmaktadır. Klinik şefliklerinin ortadan kaldırılması ve yönetimin reorganizasyonunun doğurduğu şirketleşme modelinde parasal getirisi olmayan uzmanlık eğitiminin şirketin öncelikleri arasından dışlanması kaçınılmazdır. Bu konudaki direniş ve eylemlerin sonuç verebilmesi ne yazık ki sağlık şirketlerinin uzmanlık eğitimlerinden kazancı olmasına bağlıdır. Bu durum zaman içinde uzmanlık eğitimlerinin de diğer eğitimler gibi parasal karşılığı ödenerek veya harç yatırılarak gerçekleştirilen hizmete dönüşmesini kaçınılmaz kılmaktadır.

Tüm bunlardan daha vahimi ise; sağlıkta piyasalaşmanın önünü tümüyle açıp vatandaşın sağlığını piyasanın acımasız sistemsizliğine teslim eden 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülmeden çıkarılmış olmasına meclis üyelerinden itiraz gelmemesi, neredeyse normal karşılanmasıdır. Milletin gerçek temsilcisi olan meclisin bu konudaki sessizliğini bir tür ikrar olarak kabul edersek şirketleşme mantığının meclise kadar ulaştığı, durumun gerçekten vahim olduğu sonucuna ulaşabiliriz.

Mehmet Uhri  (Dr.)

Şirketleşen Kişilikler

Cuma, Aralık 16th, 2011

focushabercom-1291098053-1-14101Ekolojik veriler iklim değişikliği kaynaklı felaketlerin eşiğinde olduğumuzu gösterirken BM Dünya İklim Konferansı’nın bile yeterince kitlesel ilgi uyandırmamasını, insanların güncel sorunlar karşısındaki bu tepkisizliğini nasıl açıklayabiliriz? Özellikle gençlerin konuya beklenen duyarlığı göstermemelerini yine bir avuç küresel şirketin propagandasına mı bağlayacağız? Duyarsızlık artışında o anlı şanlı şirketlere benzemeye çalışıp kişiliğini şirketleştirenlerin katkısı da olabilir mi?  

Geçmişin kitle kültürünün şekillendirdiği ortak toplumsal değerlerin ön planda tutulduğu ve günümüzde hasretle anılan dünyayı geride bırakıp bireyin talep ve beklentilerinin önem kazandığı dünyaya geçeli çok olmadı. İçinde yaşadığı toplumun değerlerini bir miktar içselleştirmiş olsa da birey olarak kendini var etme çabasında olan ve bu özellikleri nedeniyle eskinin dünyasında “bencil” olarak yaftalanan günümüzün pragmatist ve yalnız insanlarıyla giderek daha çok karşılaşıyoruz. Yetiştikleri toplumun kültürel özelliklerinden çok, küresel ortak kültürü tanıyan bilen ve yaşayan bireylerin dünyasını ise gereksinimleri ve tüketimi kişiselleştirerek tüketimi arttırma çabasında olan büyük şirketler besliyor.

Büyüme ve gelişmenin tümüyle satış pazarlama ve tüketime endekslendiği şirketler dünyası bireylerin kişisel tüketimlerini arttırıp çeşitlendirerek pazarı büyütüp derinleştirme derdinde. Hal böyle olunca şirketlerin ürettiği markalar ve o markaların şekillendirdiği kimliklerden oluşan yeni toplum modeli ortaya çıkıyor.

Bu yeni toplum modelinde insanlık tarihinde hiç görülmemiş biçimde genç kuşaklar kendilerinden önceki kuşaklara göre bireysel özellikleri daha öne çıkmış, daha bilgili ve donanımlı olarak hayata atılıyorlar. Aile büyüklerinin çocuklarına aktarabileceği hayat öğretileri sınırlı kalıyor veya bu yenidünyanın gerçekleri ile örtüşmüyor. 

Bebeklik ve çocukluk çağlarından itibaren insanlar aile büyüklerinden önce televizyon ile aktarılan bu yenidünyayı tanıyıp görüyor, hatta örnek almaya başlıyor. Çocukların gözüyle, aile bireyleri arasında örnek alınacak birilerini bulanamadığı gibi onları çağ dışı ve “ezik” bireyler olarak görme eğilimi artıyor. Çocuklar yakın çevredeki insanlara bakıp rol model almak yerine onlar gibi olmamanın daha doğru olduğunu düşünüyorlar. 

singer-junkthinker-bigÇocukların rol model bulmada zorlandığı böylesi dünyada eksiği kapamak yine o büyük şirketlere düşüyor. Günümüzün pragmatist bireyleri taparcasına tükettikleri görkemli şirketler ve onların markaları dururken sefil bireylerden mi rol model seçeceklerdi? 

Kişiliklerin gelişip olgunlaştığı yaşlarda tüketimin ve marka kültürünün baskısıyla toplumsallaşamadan bireyselleşen o yalnız ve pragmatist bireyler için anlı şanlı büyük şirketler rol model haline geliyor. Aklı ermeye başladığı andan itibaren anne babasından yakın çevresinden hatta devlet büyüklerinden bile güçlü şirket kurum ve markaların varlığını gören bireylerin kişiliklerini de şirketleştirme eğilimine girdiğini giderek daha çok görüyoruz. Kullandığı markalar ile kendini tanımlayan, bireysel özellikleri baskın, yakın çevresiyle iletişimde zorlanan ancak sosyal medyada kendini yaşatabilen şirketleşmiş kişiliklerden yakınan anne babaların feryatları da tüketimin uğultusunda pek işitilmiyor.  

Diyeceksiniz ki bunun ne zararı var?

Kariyer planlaması adı altında kişilerin kendilerini bir şirket gibi yapılandırmaya kısa orta ve uzun vadeli hedefler belirleyip gerçekleştirmek için çabalamasını anlayabiliriz. Ancak kişiliğin şirkete dönüşmesinin barındırdığı anti sosyal özelliklerin de farkında olmalıyız. Bildiğiniz gibi şirketler verimlilik, kalite, kar hedefleri doğrultusunda faaliyet gösterir. Bu amaç doğrultusunda şirketler duygusal davranmaktan özellikle kaçınırlar, empati yoksunudurlar. Amaçları doğrultusunda çevreye, doğaya, insanlığa zarar vermekten çekinmez ve bundan rahatsızlık da duymazlar. Dahası şirketlerin rekabetçi yapıları onları uyumsuz hatta saldırgan bile yapabilir.

Kendi kişiliğini örnek aldığı o büyük şirketler gibi geliştirip yeniden üretme çabasındakilerin şirketlerin bu özelliklerine öykünmesi de kaçınılmazdır. O bireyler ki; kendi kişisel kariyer ve beklentileri için empati yoksunu ve duygusuzca davranabilir, kendilerini ilgilendirmeyen konularda sosyal sorumluluk duymayabilirler. Amaçları için başkalarına zarar vermekten çekinmeyip bu doğrultuda sorumsuzca hareket edebilir, örnek aldıkları rekabetçi yapıları yüzünden içinde yaşadıkları toplum ile uyumsuzluk yaşabilir ve tüm bunların sorumlusu olarak kendinden başka herkesi her şeyi sorumlu tutacak kadar idrak yoksunu olabilirler.

Günümüzde şirketler ile rekabet edecek insancıl özellikleri baskın rol model üretemeyen, üretilen rol modellerin de sorumsuz, duygusuz, empati ve idrak yoksunu şirketleşmiş kişiliklerden oluştuğu dünyaya doğru yol alıyoruz. Çocuklarımız, kimliklerine ekledikleri markaları, büyük şirketleri ve şirketleşmiş kişiliklere sahip bireyleri örnek alıyor, onlar gibi olmaları gerektiğini düşünüyor.

Küresel iklim değişikliği başta olmak üzere gelecek kuşakların haklarının bir avuç büyük şirketin kar hırsı doğrultusunda heba ediliyor olmasına yönelik eylemlerin istenen kitleselliğe ulaşamamasında ne yazık ki kişilikleri şirketleşmiş kariyer düşkünü, empati yoksunu bu yeni bireylerin payı olduğunu da görmek zorundayız.

 

Mehmet Uhri

Eğik Çınar

Pazar, Aralık 11th, 2011

fotograf0128

“Ben hep buralardayım. Yine gel beklerim” diyerek uğurladı, ayakkabı boyacısı. İzmir Konak katlı otoparkının önünde Talatpaşa Alsancak taksi dolmuşu kuyruğunda beklemeyi fırsat bilip ayakkabılarımı boyatmıştım. Sonbaharın giderek kısalan günlerindeydik. Nemli bunaltıcı yaz akşamları yerini hafif esintili serin havalara bırakmıştı. Yolun karşısındaki çınar ağacının dökülen yaprakları ortalığa saçılmıştı.  Ayakkabımı uzattığımda boyacıdan bir azar işitmediğim kaldı. Ayakkabımı boyasız bırakmış, eskitip derisini kurutmuşum, ne kadar boya kullanırsa kullansın aralıklı bir kaç kez boyanmadan düzelmeyeceğini söyleyip işe koyuldu. Fırçasıyla yerdeki kuru çınar yaprağını gösterdi.  

-      Ayakkabının derisi bu çınar yaprağı gibi kurumuş. Kolay değil canlanması. Boyar parlatır yine güzel gösteririz ama deri bir kez kurudu mu gençliğini esnekliğini yitiriyor. Ondan sonra bunak ihtiyarlar gibi suratını asıp oturuyor, anlayana.

-      Peki ne yapmalıyım?

-      Ayakkabını bu kadar hor kullanmamalısın. Her gün aynı ayakkabıyı giyer, dinlenmesine hava almasına fırsat vermezsen çabuk eskitir, yaşlandırırsın. Biraz garaj arabası gibi olmalı ayakkabı dediğin. Ticari arabalar gibi çabuk eskimemeli. Yoksa böyle derisi kuruyup nenemin suratına benzer. Yenisini almak zorunda kalırsın.

-      Öyle oluyor genellikle, ne var bunda?

-      Yaş ilerleyince daha iyi anlarsın. “Keşke kendime de bu kadar hoyrat davranmasaydım. Kalıbı dinlendirmeyi ihmal etmeseydim” dersin.

Bu arada ayakkabımın sağ tekini kurumaya alıp sol tekine girişmişti. Gelen Talatpaşa dolmuşu yolcularını alıp hareket etmiş kuyruk biraz da olsa ilerlemişti. Ayakkabı boyacısı aynı zamanda dolmuş durağında değnekçilik de yaptığını, yıllardır buralarda çalıştığından söz etti. Biraz üsteleyince kan davası yüzünden yıllar önce köyünü terk edip İzmir’e geldiğini, orada burada sürterken kendini boyacı tezgahının başında bulduğunu durakta boyacılık, değnekçilik yaparak geçindiğini anlattı.

-      Meslek edinemedim, köyde tarlada çalışırdım. İş bulamayınca boyacı sandığına sarıldım. Arkadaşlar da destek oldu, ayrılamadım. Şehir işte, yalnız yaşanmıyor ki?

-      Başka iş aramadın mı?

-      Ne bileyim. Baktım boğazım doyuyor, aç açık değilim. Elime bakan eden de yok. İnsanın  kan davası olunca korkup çoluk çocuğa da karışamıyor. Yetindim işte.

Ayakkabının kuruyan sağ tekine cila sürerken eliyle arkamdaki eğik çınar ağacını gösterdi.

-      Biraz bu eğik çınar ağacına benzetirim kendimi. Boynum bükük ama yine de dimdik ayaktayım. Buradayım.

-      Neden eğik bu ağaç? Araba mı çarptı?

-      Bu çınarın öyküsünü esnaf iyi bilir. SSK blokları ve katlı otopark yapılınca İzmirliler ortalık beton oldu diye çok söylendi, belediye de kaldırımdaki boşlukları çiçeklendirip güzel göstermeye çalıştı. Ancak onca yayanın yürüdüğü yerde çiçek yaşatmak kolay mı? Yayalar çiçekleri ezmesin diye taksi durağının emektarlarından rahmetli Osman efendi çiçekliğin kenarlarına ağaç dalları dikti. Diktiği dalların çevresini de iple çevirip yayaların çiçeklere zarar vermesine engel olmaya çalıştı. İyi bakardı buranın çiçeklerine, suyunu verir korurdu onları Osman efendi. Allah rahmet eylesin.

-      Peki sonra bu çınar nereden çıktı?

-      İşte o günlerden geriye ne çiçekler ne de çiçeklik kaldı ama Osman efendinin çiçekleri korumak için diktiği dallardan biri işte bu gördüğün eğik çınar ağacı olarak yaşıyor. Çiçekleri koruyacağım diye yayaların eziyetine direnirken yola doğru eğik büyümüş ne yapsın garibim?

Ayakkabının sağ tekinin boyası bitip sol tekinin cilasını parlatırken bir ara kafasını kaldırdı.

-      Sanki beni de bu ağaç gibi tesadüfen getirip buraya bırakmışlar. Olacak iş değil ya tutmuş kalıvermişim. Boynum bükük de olsa birilerine gölge etmeden kendi başıma ayakta durabilmişim çok mu? Ayrılıp nereye gideyim, olacak iş değil. Dedim ya kök salmışım, gidemiyorum. Beni burada yeşertenlerin çoğu geçti gitti. Gün gelir biz de gideriz. Ama bu çınar her şeyi gördü, biliyor. Eh, bu da bana yetiyor.

Ayakkabılarımı kadife bez ile silip parlatıp işin tamamlandığını anlatacak biçimde altına vurdu. Gelen Talatpaşa dolmuşlarını gösterip “boyayı zamanında bitirdik, git hadi yolun açık olsun” dedi. Dolmuş dönüş manevrası yaparken yerdeki çınar yaprakları uçuştu. Dolmuşa binerken el sallayıp “Yine gel beklerim. Ben hep buradayım.” diye seslendi. Bizimki sırada bekleyenlerden müşteri bulma umuduyla fırçasını boyacı sandığına vurdu.

Dolmuş konak meydanının akşam kalabalığında yolcusunu alıp yola çıktı. Geriye dönüp baktığımda meydanın kalabalığı boyacıyı görmeme engel olsa da o eğik çınar dökülen yapraklarına rağmen olanca görkemi ile kalabalığa aldırış etmeden giden günü selamlıyor gibiydi.      

Dilberin Bir Günü

Pazar, Aralık 4th, 2011

dilberrBu sabah yemek vermeyi unuttuklarına bakılırsa gün yine hareketli geçecek. Otel çalışanları bazen yaptıkları işi o kadar ciddiye alıyorlar ki gözleri hiçbir şey görmüyor. Kendileri kahvaltı etmedikleri gibi benim aç açına miyavlayıp ortalıkta dolaşmamdan bile anlamıyorlar. Neyse ki otele erkenden giriş yapan aile ortalıkta olmamdan rahatsız olmasın diye tabağımı doldurup bu soğukta bahçeye çıkardılar. Bu kuru mamalar yerken iyi de çıkarırken hayli zorlanıyorum. Karnımı doyurup halının üstüne kıvrılmayı planlamıştım ki gelenlerin benimle ilgileneceği tuttu. Karnımı doyurmama fırsat vermeden kucaklarına aldılar. Otel görevlisi konağın tanıtım bilgilerine beni de katmak zorunda kaldı.  “Toprakçızadeler için yapılmış olan otelimiz 140 yıllık olup Kastamonu’nun avlulu klasik konak mimarisindedir. Aslına uygun restore edilmiştir. Kedimiz Dilber,  9-10 yıldır bu konakta yaşar, aşıları tamdır ve kısırlaştırılmış olduğu için uysaldır” falan filan. Utanmasa kimlerle yatıp kalktığıma kadar anlatacak. Tamam uysalız ama herif yol boyunca biriktirdiği elektriği okşayarak bana aktardıkça sinirlenmeye başlıyorum. Bir an önce bahçede nemli bir alan bulup elektriğimi atmazsam birileriyle hırlaşacağım.

Bu arada şehrin keşmekeşinde kaybolup oteli bulamadığından yakınan aile de çıktı geldi. Burunlarından soluyorlar. Şimdi bunlar da beni sevip okşamaya kalkarlarsa onca elektriği üzerimden atamayıp birilerinin canını yakabilirim. Sorumluluk da kabul etmem.  En iyisi, ortalık sakinleşene kadar gözden kaybolmak. Yemeğimi bitirebilseydim iyiydi ama neyse.

dilber-1Son gelenlerle birlikte konak doldu sayılır. Şenlik başlıyor. Hep böyle oluyor. Her gelen odasını kendince biçimlendirmek istiyor. Kimi hemen eşyalarını çıkarıp dolaba asar, çekmecelere yerleştirir. Kimi ise giyeceği kadarını çıkarıp kalanları yine çantaya kilitler. İlk iş toz alan bile gördüm. Hatunlar hep aynı, önce tuvalete gitmeliyim ayaklarıyla banyo yeterince temiz mi diye bakar sonra yatak çarşafına göz atarlar. Beylerin merakı odadaki televizyonda hangi kanalların olduğundan öteye pek gitmez.  Gerçi biz kediler de böyleyiz, önce kendimizi rahat ve güvende hissedeceğimiz yer arar bulur sonra orayı sahipleniriz. Neyse ki yerleşmeleri çok sürmedi. Hazırlanan aşağı iniyor. Biraz sonra şehri turlamaya çıkarlar. Böylece konak yine bana kalır. Kışın soğuğuna karşın güneş sıcak yüzünü gösterdi. Tüylerimi kabartıp temizlenme zamanı.

……..

Yahu ne zaman gidip geldi bunlar. Amma uyumuşum. Konağın telaşı başladı. Elleri kolları dolu geldiklerine göre yorulmuş olmalılar. Korktuğum başıma geldi pastırma almışlar. Kokuyor ama tadına bile baktırmazlar. İşkence başlıyor. Yorulunca kimseyi görmüyor bu turistler. Kadın yorulmuş odaya çıkıp hamamda banyo yapıp uzanmak istiyor kocası ise hava kararmadan şehirde bir tur daha atma derdinde. Diğerleri için ise fark etmez, akşama şık bir restoranda gösterişli yemeğin hayalini kuruyorlar. Bunca yıldır otele gelen gideni izlerim, birlikte gelseler de hepsi ayrı bir tip bunların. Kendimce fareye benzettiklerim de var, kediye veya köpeğe benzeyeni de.

Fareye benzeyenler memlekette onca gezip görecek yer varken Kastamonu gibi kıyıda köşede kalmış yerleri merak edenlerden oluyor, genellikle. Kimse onları görmez bilmez kimsenin dikkatini çekmeden ortalığı keşfederler.  Üstelik, fare gibi hiç yorulmazlar hep hareket halindedirler. Otelde kalacaklarına eski bir konakta kalmak, yöresel yemeklerin tadını keşfetmek meraklı ve hep kıpır kıpır olmak bunlara özgüdür. 

Kedi gibi olanlar ise sayıca daha az olsa da konağa gelenler arasında hep bir iki tane çıkar. Genellikle bir fare kılıklının peşine takılır, uyum göstermeye çalışırlar. Her kedi gibi sahiplendikleri mekan vardır ve o mekanı gittikleri yerde yaşatmaya çalışırlar. O yüzden çok eşya taşırlar. Temizlik gibi bela bir takıntıları da vardır. Markasını bilmedikleri şampuan bile onları rahatsız eder.  Ayrıntıdaki takıntılarını dile getirip eleştirilmekten korktukları için başka konularda arıza çıkarıp huzursuz olduklarını anlatmaya çabalar veya susup otururlar. Hep telaşlıdırlar ama bu durum içlerinde yaşayan tembel kediden kaynaklanır. Telaş içinde işleri bitirip miskinlik için zaman yaratma derdindedirler. Kedi kılıklılar böyledir de köpek kılıklılar daha mı kolaydır sanıyorsunuz?

fotograf0110Onlar bilinen tanınan yerlerde görünmekten, fark edilmekten hoşlandıkları için böyle tenha yerlere pek gelmezler.  Her ne yapar nerede gezerlerse bunun herkesçe bilinmesi için köpek gibi çırpınırlar. Ona buna telefon eder, mesaj atarlar. Fotoğraf çekip gönderdikleri bile olur. Onlar için karın doyurmaktan çok gidilen yerin en şık mekanında görünmek çok daha önemlidir. Onları genellikle yine kendi gibi birileriyle birlikte görürüz. Bazen bir kedi kılıklıyla geldikleri de olur. İşte siz o zaman seyredin eğlenceyi, kedi köpek gibi didişirler.

İşte gezdiler tozdular dönüp konağa geldiler. Kedi kılıklı olanlar odalarına çekildi ama içinde fare yaşayanlar için gün henüz bitmedi. Her kedi gibi bu fare kılıklı tipler hep ilgimi çekiyor. Adamlar onca yorgunlukla gelip koltuğa ilişir ilişmez üstlerindeki yorgunluk ne varsa oturdukları yere akıp gidiyor birkaç dakika sonra zıpkın gibi kalkıp hareketleniyorlar. Onlar kalktıktan sonra yorgunluklarını akıttıkları o koltuğa yayılıp onlardan akıp giden ne varsa üstüme sinmesine ve öylece miskin miskin uyumaya bayılırım, biterim.

Ne diyordum, fare kılıklılar geceleri de erken uyumaz.  İşte yine yapacak iş bulamadılar en sonunda masaya geçip kağıt oynamaya başladılar. Benim için gecenin sessizliğine bürünüp konağın seslerini dinleme zamanı geldi.

Gece yarısına doğru kapının çalması ile uykumdan uyandım. Gelenler konaklamak için oda sordular. Tavan arasından bozma küçük odayı biraz soğuk olmasına karşın çekinmeden kabul edip odalarına çekildiler. Genellikle böyle geç saatte gelip hiç bir şeyi dert etmeyenleri diğerlerinden ayırır kuşlara benzetirim. Genellikle motosikletleriyle gelip kuş gibi konar sabahları da erkenden yola koyulurlar.  Onlar için her şey yolculuktur. Öyle konfor filan aramazlar. Konaklanılan yer o an için kondukları daldan başka bir şey değildir.

Sabah herkesten önce motosikletli gece kuşları uyanıp yola koyuldu, yüzlerini bile göremedim. Diğerleri de çantalarını toplayıp odalarını boşalttı. Pastırma kokusu sardı yine ortalığı. Bir an önce gitseler de rahatlasam. Şu şişman gözlüklü olan fare kılıklı resmimi çekip duruyor. Bizim de bir özel hayatımız var ama değil mi?

Her neyse kahvaltılarını yapıp yola koyuldular. Konak yine bana kaldı. Umarım bugün başka gelen olmaz da dünden kalan uyku eksiğimi tamamlayabilirim. Şu kahvaltı artıklarına göz atayım sonrası güneşe karşı miskinlemekle geçecek. Çok işim var çook…

 

Mehmet Uhri