Archive for Ekim, 2011

50 Gram Fındık

Pazartesi, Ekim 24th, 2011

50-gram

Ölenin ayakkabıları ölü evinin kapısının önüne konurmuş. Neymiş, adet öyleymiş. Ölenin ruhu ziyarete gelenlerin ayak seslerini duyabilsin diye böyle yapılırmış. Sonuçta sahibim öldü ve ben kapının önündeyim. Cenaze dün kalktı ve iki gündür sokaktayım. Eve gelen giden beni görünce şöyle bir hüzünleniyor sonra sanırım hayatta olduklarına şükredip donuk yüz ifadesi takınarak eve giriyorlar. Kimse elini sürmüyor, bağcıklarımı bağlayıp düzgün görünmemle bile uğraşan yok. Öylece sokağa atıldım.

Bakmayın öyle bağcıklarım çözük dağınık durduğuma sahibimin en sevdiği ayakkabıydım. Yıllardır birlikte olmanın verdiği alışkanlıkla ayağının şeklini almıştım. Çok da iyi bakardı rahmetli her yaz ufak tefek onarım yaptırır, boyatıp kaldırır kış başında tekrar çıkarırdı. Kösele tabanlı olduğum için yağmurlu havalarda giymez, kuru havaları beklerdi. Gerçi derim sahibimin yüzü gibi kırış kırış oldu hafiften kendini bıraktı ama yeni boyandığım zaman görseniz yine de beğenirsiniz. Şimdi bu halimle kimse yüzüme bakmıyor.

Gece dışarısı çok soğuktu, rüzgar derimi daha da kuruttu. Eskilerde böyle kapı önüne bırakılan ayakkabıları hemen ilk günden birileri alıp eskiciye satarmış veya eskiciler alır gidermiş. Şimdi elini süren olmadığı gibi sokaktan eskici de geçmiyor. Hava kapadı yağmur yağacak gibi. Sahibim hayatta olsaydı bu halde olmama çok üzülürdü. Şimdi onun için üzülen çok ama olan bana oldu.

O öldü kimse onun eşyasına elini sürmek istemiyor. Gerçek yalnızlık ve terk edilmişlik böyle bir şey sanırım. Sahibini yitiriyorsun sonra bir de seni kapının önüne koyuyorlar. Yağmur başladı derilerim dayanır belki ama astarım yağmura hiç gelmez. Ölene taziye için gelenlerin ayak seslerine sesleniyorum beni bu yağmurda bırakmasınlar hiç olmazsa eşiğe alsınlar diye ama duyan yok. Anlaşılın o ki bu ayrılık ile benim de ipim çekildi.

findik-3Gitmeden size biraz onu, sahibimi anlatayım. Yok öyle yaşını memleketini kimlerden olduğunu filan anlatacak değilim. Pek çoğunun yaptığı gibi insanların arasında başkası olup kendini gizleyen, hatta unutturanlardandı. Kendi gibi  olduğu zamanlar çok azdı. En çok o zamanlar onun ayağında olup gezinmeyi severdim. Hep başkaları için, en çok da ailesi için yaşar onları düşünür dertlenirdi. Buralarda doğmamıştı. Şehre küçük bir kasabadan gelmişti. Hani insanların kendiyle ilgilenmekten çok içinde yaşadıkları ortama kendilerini adadıkları onun bir parçası olmak için kendilerini hep geri çekip baskıladıkları yerlerden birinde doğup büyümüştü. Kasaba alışkanlıkları yüzünden şehir ortamında herkesin kendi olabildiğince mutlu ve huzurlu olduğunu görmesine karşın yapamamış, uyum gösterememişti. Hani vardır ya, vitrinlerin veya boy aynalarının önünde durmaktan haz etmeyip arkasını dönenler; işte onlardan biriydi bizimki. Kendi için bir şey yaparken hep biraz utanır, çekinirdi. Birlikte yaşadığı insanlar her şeyden, kendinden bile önemliydi. Ama çocuklarının kendi gibi olmasını hiç istemedi. Onlar şehirli gibi olsunlar, aynalara bakmaktan kendilerini görüp hissetmekten mutlu olsunlar istedi. Beni de çocuklarının zoruyla babalar gününde pahalı bir ayakkabı mağazasından almışlardı. Hep özenle kullandı, çocukları yenisini almak zorunda kalmasınlar diye eskimemi istemedi.

Kültürlü insandı, olan bitenin farkındaydı ama o kendinden vaz geçmişlik yok mu? Hep bir yerlerden kemirdi bizimkini. Kaç defa doğduğu yere gitmeye niyetlendi, çok istiyordu ama hep başkalarını bahane ederek vazgeçti. Hastalandığında da kimseye yük olmak istemedi. Doktora gitmeyi erteleyip tahlilleri geciktirerek ölümünü kolaylaştırdı. Her zaman olduğu gibi hastalığında da kimseye yük olmamak için kendinden vazgeçtiğini kimseye sezdirmeden çabucak ayrıldı aramızdan. Seveni çoktu belki ama kendini, onu sevenlerin sevdiği kadar bile sevmedi. Ayakkabısına baktığı kadar bile bakmadı, sağlığına. Hani dolmuşta birilerini rahatsız etmekten korkup kapıya yakın oturma telaşında olanlar vardır ya, inerken kimseyi rahatsız etmeden hatta mümkünse görünmeden göz önünden kaybolma telaşında olanlar, işte onlardandı.

findik-2-2Akşamları bazen iki kadeh parlattıktan sonra hava kuruysa beni ayağına geçirip yürüyüşe çıkar işte o zaman kendi olurdu. Yürüyüş sırasında kimseye görünmeden çerezciden 50 gram fındık alır cebine boca eder eve gidene kadar bitirir kimseye de söylemezdi. O 50 gram fındık onun kaçamağıydı, fındık yiyerek yürürken hafiften ıslık çaldığı bile olurdu.

Şimdi taziye için gelenlere irmik helvası dağıtıyorlar, o da adettenmiş. Bilseler helva yerine fındık dağıtırlardı belki ama benden başka kimse görmedi onun kendi için yaşadığı o anları.

Herkes gibi biraz kendi çoğu kez başkalarının hayatında yaşadı ve geçti, gitti. Olan güzelim ayakkabılarına oldu. Az önce çocuklardan biri gelip bağcıklarımı aldı. Oyun için ip lazımmış sanırım. Kapının önündeyim yağmur hızlandı, ıslanıyorum, astarım kabardı. Artık bu halimle beni alan da olmaz. Rahmetlinin geleni gideni bitene kadar buradayım sanırım. Sonra… Sonrası yok. Adettenmiş, ölenin ayakkabıları kapı önüne konurmuş. Sevsinler…

Mehmet Uhri

Simurg’un Sesi

Pazar, Ekim 16th, 2011

sokaayan-sesi-4-2Genellikle bulmakta zorlandığım kitaplar için bazen de dükkanı mesken bellemiş kedileri sevmek uğruna girdiğim kitapçıya “buraları çok değişmiş, her yer restoran ve Cafe olmuş, tanıyamadım” diye söylenince kafasını kaldırıp gözlüklerin üstünden bana ve elimdeki kitaplara baktı “Tanıyamazsın elbet. Her şey birden bire oldu. Ben de önceleri anlam veremedim. Tek bildiğim değişimin sokakta başladığı, önce sesler değişti” diye yanıtladı. Sokak değişmiş olsa da kitapevi aynı haliyle duruyor, her zamanki hareketliliğini yaşıyordu. Mekanın gerçek sahibi olan kediler ise içerinin kalabalığından etkilenmişe benzemiyordu. 

-      Önce sesler mi değişti, nasıl yani?

-      Burası Beyoğlu, ana cadde meşhur Rue de Pera veya Cadde-i Kebir bugünkü adıyla İstiklal Caddesi. Bu cadde şehrin kalbinin attığı yerdir. Eskilerde caddede laterna sesleri duyulurmuş ben o dönemlere yetişemedim. Sonra o seslerin yerini gramofon ve pikaplardan yükselen rebetikolar ve sanat müziği almış. Sokağın sesleri değiştikçe ülke de değişmiş. Sağ sol çatışmaları başlamadan bu sokaklarda Barış Manço ve Cem Karaca’nın şarkıları işitilirdi. Biri sağcı diğeri solcu kabul edilirdi. Atışma gibi başladı sonra çatışmaya dönüştü. Dedim ya önce sesler değişti, sonra ülke.

 

Stelios Kazantzidis - Bekledim de Gelmedin (şarkı için yandaki linke sağ tuşla tıklayıp yani sekmede aç komutunu kullanabilirsiniz)

 

-      Peki ya daha sonra?

-      Sonrasını sen de hatırlarsın. Cadde boyunca eskinin sesleri kaybolup yerini Anadolu’nun yanık ezgileri aldı. Arkasından da büyük göç dalgası. 90’lı yıllarda yaşanacakların işaretini ise cadde boyunca heryerde çalan Goran Bregovic’in Arizona Dream filmi için yazdığı müzik verdi. Bu kez ülke esaslı değişecekti. Hem de ne değişim? Kabuğunu kıracak açılıp dünya ile bütünleşecekti. Şehrin kalbi bizlere o şarkıyla değişimi müjdeledi. Anlayan anlamıştı ama ben hep geç anladım.

 

Arizona dream soundtrack - in death car (şarkı için yandaki linke sağ tuşla tıklayıp yani sekmede aç komutunu kullanabilirsiniz)

 

-      O şarkının cadde boyunca çaldığı günleri ben de hatırlıyorum. Ama şimdi caddede o kadar çok ses var ki, hepsi birbirine karışıyor. Bu karmaşada caddenin sesini duymakta zorlanıyorum.

-      Bu da bize bir şey anlatıyor olmalı. Öyle değil mi?

-      Nasıl yani?

-      Şimdi caddeye çıkıyorsun, dünyanın orasından burasından kopup gelmiş insanlar kendi bildikleri müziği yapıyor. Kimi caz, kimi latin, kimi türkü okuyor, kimi ise halk dansı yapıyor. İspanyolca şarkı okuyan Fransız kadının sesi caddedeki diğer seslere karışıyorsa ülke dünyaya kenetlenmeye, dünya ülkesi olup herkese kucak açmaya hazırlanıyor olmalı. Şehir bir zamanlar olduğu gibi dünya başkentine dönüşüyor, dünyayla kenetleniyor. Bence duyduğun o sesler bize bunları fısıldıyor.

 

Historia del amor - Zaz (şarkı için yandaki linke sağ tuşla tıklayıp yani sekmede aç komutunu kullanabilirsiniz)

  

resim-313O ana kadar bizi dinlemekte olan pardesülü şapkalı beyefendi dayanamayıp “ Ne dünya başkenti canım. Güzelim cadde dev bir alışveriş merkezine dönüştü. Heryanı dünya markaları ve onların mağazaları sardı. Bu durumu yutturmak için caddenin ortasına çirkinlik anıtı dev alışveriş merkezi kondurdular. Oradan çıkanlar caddeye çıktıklarını zannetsin içinde bulundukları alışveriş merkezine dönüşmüş caddeyi yine eskisi gibi algılasınlar diye uğraşıyorlar” diye araya girdi. Bizimki bu kez gözlüklerin üzerinden ona baktı. Dudağının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. “Değişim kaçınılmaz, hep birşeyler değişecek. Ama ne değişecekse önce şehrin kalbinde yani burada değişecek. Ülkeye buradan yayılacak. Hani ben de pek memnun değilim ama ülke dünyayla kenetlenecekse onların markaları, değerleri de gelip yerini alacak. Elimizdekilerin bir kısmı belki yitip gidecek ama caddenin sesi geleceğin böyle olacağını söylüyor. Ben böyle işitiyorum” dedi. 

resim-315Pardesülü beyefendi itiraz edecek oldu ama bizimki elini boşver dercesine sallayıp adamı susturdu.  ”Sesler diyorum, sesleri dinle. Gönlünden geçenin ne olduğunu tahmin edebiliyorum ama burası kaç binyıllık şehir, kimler geldi kimler geçti. Hepsi burada yaşadı ve hep birşeylerin değiştiğinden yakındılar. Şehir ise hiç kimseyi geri çevirmedi. Olduğu gibi kabul edip sessizce kucak açtı. Senin benim gibi söylenenlere gülüp geçti. İsmi kaç kere değişti ama cadde aynı cadde. Beğensen de beğenmesen de geleceği merak ediyorsan caddenin sesini dinlemelisin” dedi. Sonra monitörün üzerine yayılmış sarılı siyahlı kediyi kucağına alıp okşamaya başladı. Monitörün üstünün boşaldığını gören diğer kediler davransa da tekir hepsinden atik davrandı. Cimcime her zaman oturduğu sandalyenin üzerine konan çantaya söylenerek bakarken şeker ise kitapların üzerindeki yerine geri dönüp tekrar uykuya daldı. Dükkan gelen müşterilerle kalabalıklaşmış ve giderek caddenin gürültüsü daha fazla işitiliyor olsa da cimcime inatla sandalyesini kaptırdığı çantanın kalkmasını bekliyordu. Kitapları alıp çıktım, uzaklardan caddenin uğultusuna karışan Fransız kızın söylediği o ispanyolca aşk ezgisi geliyordu. Hava karardıkça kalabalığı artan caddede gölgeler koyulaşıyor, gecenin silüetleri birbirine karışıyordu.   

 

Mehmet Uhri

Kafadaki Dünya

Pazartesi, Ekim 3rd, 2011

kd2Kurduğu turizm şirketinin iflası üzerine mesleğe başladığı yıllardaki gibi profesyonel tur rehberi olarak çalışıyordu. Zengin tarih bilgisi ve birden fazla yabancı dile hakim olması yüzünden tercih ediliyordu. Yıllar önce bir turda tanışıp ahbaplığı ilerletmiştik. Patronluğu yitirmesi ve ödeme sıkıntıları sağlığını olumsuz etkiliyordu. Ayaktan gelip gitmeler ile tedavi olmak istiyor, tura çıkması  gerektiğini söyleyip hastanede yatmayı kabul etmiyordu. Randevu alıp endoskopi yaptırdık, endoskopinin sonucu çıkana kadar bir tur yapıp geldi. Dönüşünde midesi ile ilgili tedaviye başlayıp diyetini düzenleyip gönderdik. Bir sonraki tur dönüşü bu kez bağırsaklarından sorun yaşadığı için yardım istedi. Hastaneye gidip gelmeleri sıklaştıkça sıkıntısı da artıyordu.

Batan şirketin borçlarını ödeyebilmek için tur üzerine tur alıp ordan oraya koşturuyordu. Yaşadığı ve pek paylaşmadığı sıkıntılar mide bağırsak sistemini olumsuz etkilemişti. Mola verip dinlenmesini istediysem de alacaklılarına mahcup olmak istemediğini söyleyip çırpınışını sürdürdü. Birkaç hafta sonra ağır ishal nedeniyle hastaneye yatırmak zorunda kaldık.

Bitkin görünüyordu. Yattığı hasta odasını iki hasta ile daha paylaşıyordu. Bir iki gün içinde toparlanıp gitmeye niyetlendi ancak bağırsaklarındaki yaraların iyleşmesinin zaman alacağını söyleyip sabırlı olmasını istedik. Borçları olduğunu söyleyip çıkmak için ısrar edince “sen borçlarını ödemek mi istiyorsun yoksa intihara mı niyetlendin?” diye üsteledim. Cevap vermesini beklemeden odadan çıktım. Bir süre sonra odama geldi. Konuşmadan öylece oturdu. Sabırla bekledim. Sonunda ağzındaki baklayı çıkardı.

-      Biliyor musun? Sen haklıydın. Ödeyip bitiremeyeceğim borç için kendimi paralıyor, aklımca borçları öteleyerek zaman kazanıyorum. Bu arada belki ölür kurtulurum umuduyla kendime eziyet ediyorum. Teşekkürler sevgili dostum, sözünü dinleyeceğim.

-      Sanki bir tek senin şirketin battı bu dünyada. Yaşadıklarının etkisi ile kendinden ve hayattan bu kadar çabuk vazgeçiyor olmana kızmıştım. Şimdi doğru odana. Günü gelince nereye istersen çıkar gideriz.

-      Tamam ama bir şey rica edeceğim.

-      Pazarlık yok. Yapabileceğim bir şeyse yaparım. 

-      Filtre kahve. Filtre kahve istiyorum ama hastanede yok. O kahveyi içmeden kendime gelemiyorum. Bulamaz mısın?

Cevabımı beklemeden odamdan çıkıp gitti. Bir meslektaşımdan filtre kahve makinesini ödünç isteyip akşamüstü odasına uğradım. Elimdekileri görünce yüzü aydınlandı. Odadaki diğer hastalara beni hem doktoru hem de vefalı dostu olarak tanıttı. Makineyi kendi kurup keyifle ıslık çala çala kahveleri hazırladı. Odadaki diğer hastalara da ikram etti. Kapıya yakın yatakta yatan genç polis memuru teşekkür edip istemedi. Heyecanla bana oda arkadaşlarını tanıttı. Sonra onlara eliyle beni gösterdi;

-      Bakmayın öyle sakin durduğuna birlikte gittiğimiz turlarda önceden hazırlanıp geldiği için yanlışlarınızı yüzünüze vurup sorularıyla gruba mahcup edenlerdendir. İlk tanıdığımda hiç sevmemiş ukala bulmuştum.

-      Mesleğimizin gereği bilgiyi sorgulamadan kabul edemeyiz. Baktım karşımda sorularıma yanıt verecek donanımda biri var biraz yüklendiysem ne olmuş yani?

-      Biraz mı? Pes doğrusu. Neyse detaya girmemeyeyim.

Kahvelerimizi yudumlarken kapıya yakın yatakta yatmakta olan polis memuru karakola gelenlerin tiplerine bakıp insanları kategorize ettiklerini meslekte piştikçe sorun çıkaracakları kısa sürede ayırıp ona göre davrandıklarından söz ederek tur rehberlerinin de tkuristler için böyle bir ayırım yapıp yapmadıklarını sordu. Orta yatakta yatan maliye emeklisi beyefendi gidilen yere göre her şeyin değişeceğini böyle bir genelleme yapmanın zor olduğunu söyleyince bizimki başlangıçta kendisinin de benzer düşündüğünü ama meslekte piştikçe turlara katılanları genel olarak üç gruba ayırdığından söz etti.

-      Birinci grup -ki en kalabalık olanlar bunlardır- üzerinde çok kafa yormaksızın gittikleri yeri tanımayı, alışveriş yapmayı gezip tozmayı isterler. Öyle çok teorik bilgi veya tarih bilgisi vermenizi de istemezler, yiyip içilecek para harcancak yerleri göstermemi isteyip oraları dolaşırlar. Bir gittikleri yere bir daha da gitmez tüketircesine seyahat ederler. Alıştıkları temiz ortam ve damaklarına uygun yemek bulduklarında genelde hep mutludur. Pek sorun çıkarmazlar. Sorun çıkaran grup bu doktor beyin de dahil olduğu ikinci gruptur. Onlar önceden hazırlanıp gelir veya ellerinde hep o bölge ile ilgili kitap taşır. Yiyip içmede gözleri yoktur onlar orayı tanımak öğrenmek, okuduklarını görüp tarihini dinlemek isterler. Sayıca daha az oldukları için birinci grupla hep çatışırlar. O kadar teorik bilgi istemeyen kalabalık grup yüzünden istedikleri yerleri yeterince göremezler. Bazılarının ayrılıp kendince gezdikleri de olur. Ama bu grubun iyi yanı keyiflerine düşkün oluşlarıdır. Bir yerde kahve içip keyif aldılarsa birinci gruptakiler gibi başka yer aramaz daha sonraki günlerde de aynı yerde kahve içer veya yemek yerler. Birinci gruptakilen telaşına anlam veremeyip  sindire sindire gezerler.

-      Peki ya üçüncüler? Onlar nasil tiplerdir.

-      Onlar için sorunlu demesem de en garip gruptur. Önceden iyice okuyup çalışır bilgilerini gözden geçirir sonra gezi boyunca neredeyse gelinen yerle hiç ilgilenmeden okumayı sürdürürler. Onlar için gezi kafalarının içinde bir yolculuk gibidir. Ne konuşur ne de soru sorarlar. Hatta mümkünse görünmez olmak isterler. Kafalarında kurdukları dünyayı görüp bulamayınca bocalar yanlış yönlendirildikleri kuşkusuna kapılırlar. En pintileri de yine bu gruptan çıkar. Ne kahve içer ne yemek yerler. Huzursuzdurlar. Diğer iki gruptan insanlarla ilişkileri de azdır. Sadece kendileri için gezip bol bol fotoğraf çekerler. Fotoğraf makinesi onların gizlenme aracıdır. Vizörün ardına saklanıp dikkatlerden uzak kalmak isterler. Rehberler için pek sorun çıkarmasalar da önyargılarını yıkmak neredeyse imkansızdır.

kd1Ortadaki yatakta yatmakla olan emekli maliyeci kahve için teşekkür edip bardağı başucuna bırakırken “iyi de tüm bu insanlar neden gezer? Nedir onları gezmeye iten?” diye sordu. Bizimki bardağına tekrar kahve koydu. Abartmamasını söyledim ama duymazlıktan geldi. Kahvesinden kuvvetli bir yudum alıp “Bana sorarsan her gezi aslında insanın biraz kendine yolculuğudur. Gezip dolaşıp kendi gibi birilerini görmeye çalıştığı bir yolculuktur. Birinciler zaten her yerde kendilerinden çokça insan olduğunu görüp mutlu olurken ikinciler bu konuda biraz zorlanır bulduklarının doğru insanlar olduğundan da kolay kolay emin olamazlar. Üçüncüler ise zaten kafalarında bir yolculuğa çıktıkları için hiçbir zaman yolculuğa çıkmamışlardır. Onlar kafalarındaki dünyayı yanlarında taşıyıp biran önce kendilerini emniyette hissettikleri ortamlarına geri dönme telaşındadır. Bir şey aradıklarının farkındadırlar ama aradıklarının ne olduğu herkes için meçhuldur” dedi. Arkadaşımın kahveyi içince çenesinin düştüğünü söyleyip susturmazsanız gece boyu konuşup kafanızı şişirebilir diyerek yanlarından ayrıldım. Birkaç gün sonra taburcu oldu. En son görüştüğümüzde o gece içtiği kahvenin lezzetini unutmadığını, eskisi kadar kendini hırpalamadığını, borçlarını da kolaylamakta olduğundan söz etti. Ben de inanmış gibi yaptım.

 

Dr. Mehmet Uhri