Archive for Eylül, 2011

Hastane Günlüğü

Pazartesi, Eylül 26th, 2011

hg1

Hastanenin hurdaya çıkan hasta yatakları yenileriyle değiştirilirken yatak ile somya arasına sıkıştırılmış olarak bulunmuştu. Sararmış sayfalarının çoğunda el yazısı ile sadece haftanın günleri yazılıydı. Herhangi bir tarih veya kime ait olduğuna dair ipucu içermeyen günlüğe benziyordu. Görünüşe göre günlük tutmaya çalışan eski hastalarımızdan birine aitti. Arada birkaç sayfada ”bu gün yine suskunsun” yazılıydı. Aşağıdaki satırların yazıldığı sayfadan sonrası ise boştu;

SALI

Yine karanlık sessiz bir gece ve yine başbaşayız. Konuşmasadan da bugün dertleşeceğim seninle. Bu akşam erken uyuyunca gece yarısından sonra uyandım, uyku tutmadı. Rüyamda, yıpranmış kalın gövdeleriyle birbirlerine destek olmaya çalışan ağaçlardan oluşan yaşlı bir ormandaydım. Hatta oradaki ağaçlardan biriydim. İçi boşalmış kuru gövdemle pek sağlıklı görünmesem de dallarım yeşillenmişti. Sonrasını hatırlamıyorum. Hayrolsun diyelim.

Hastalığım ilerledi, geri dönüş yönünde umutlarım azaldı dahası içimdeki ses sustu, çoktandır konuşmuyor ama doktorum benim için hala umut olduğunu söylüyor. Söyledim anlamadı. Çocukluktan beri yitirmediğim içimdeki o ses sustu. Geçirdiğim ameliyattan sonra o sesi duymaz oldum. Artık kendi kendime konuşamıyorum. Önce o terk etti beni. Bu bedendeki günlerimin sayılı olduğunu biliyorum. İçindeki sesi susturup onun bunun sesiyle yaşayan pek çok arkadaşımdan daha çok yaşadığımın üstelik kendim olarak yaşadığımın da farkındayım. Eh, buna da şükür.

hg-2

Her çocuk gibi küçükken sesim çok çıkar, millet gürültümden yaka silkerdi. Yaramaz damgasını bir kez yedikten sonra insan rahatlıyor. O zamanlar hem çok konuşur, soru sorar ilgi hep üzerimde olsun isterdim. Büyükler ise nedense bize öncelikle susmayı öğretirdi. Okula gidince okuma yazmadan önce önce elini kaldırıp izin almadan konuşmam gerektiğini öğrettiler.

O zaman içindeki sesi bastıran pek çok arkadaşımın yaptığı gibi susmadım, kendi kendime konuşmayı denedim. Bağırmak haykırmak istediklerimi ise günlüğüme yazdım. İçinden gelen sesi bastıran uslu çocuklardan olmayı hiç istemedim. Hep kendi sözcüklerimle konuştum.

Öyle başarılı bir öğrenci olduğum söylenemez, zaten pek disipline edilememiş olduğum için başarılı iş hayatım da olmadı. Bir çatlak ses olarak ordan oraya savruldum. İçindeki sesi bastırıp sistemin istediği gibi yetişenler kendi seslerini unutup başkalarının sesleriyle konuşup düşünmeye çalıştıkça meslekte yükseldiler. Kariyerlerinde yükseldikçe bir şeylerin eksik kaldığını fark ettiler ama eksik olanın kendi sesleri olduğunu bir türlü bilemediler. Hep başkalarının sesi ile konuştukça kendilerini de hissedemez hale geldiler. Verdikleri emir ve komutlarla başkaları üzerinden hatta onları üzmek pahasına kendini hissedebilmeyi fark ettiklerinden beri her konuya karışır oldular. Çocukken onları susturup frenleyecek birileri vardı ama şimdi onları zapt edecek kimse de kalmadı. Herkesi kendi sözcükleriyle konuşup düşünmeye zorlayarak insan öğütmeye, yaratıcılıkları törpülemeye başladılar. Çırpınışları nafileydi, aradıkları o ses yıllar önce susuz kalıp kuruyan bitki gibi solmuştu. Karşılarında kendi sesi ve düşünceleri ile diklenen birini görmekten de hiç haz etmeyip hemen bertaraf ediyorlardı.

Böyle harcanan çok yetenek gördüm. Belki ben de onlardan biriyim. Ama onlar kendi olmanın farkını ve değerini bilerek yaşadılar, “Doğrucu Davut” örneği seslerini yitirmeyip eğilip bükülmedikleri için hep dikkat çektiler, çoğunlukla yalnızdılar ama bundan rahatsız olmadılar. Yalnız olsalar da içlerinde çocukluktan kalan kendileri ile konuşup vakit geçirebiliyorlardı. Zaman geçtikçe esas felaket o çok başarılı görünen ama içlerindeki derin yalnızlıkla baş başa kalmaktan korkanlarda yaşanıyordu. Para ve makam gücüyle yalnız olmayı sürdürebilseler de kalıcı arkadaşlık kuramıyorlardı. Samimiyetsizliği, yapaylığı görenler kısa sürede rahatsız olup uzaklaşıyordu.

Böyleleri dıştan görkemli görünseler de erozyonla kökleri açığa çıkan, tutunduğu toprak ayağının altından çekilen ağaçlar gibi gün be gün devrilmeye yaklaşıyordu. Onca panik çaba ise kendini taşımaktan aciz o koca gövdeye birilerinin destek olması içindi. Eh, o da bir yere kadar.

Off, sıkıldım, çok sıkıldım. İçimdeki kendim yerine günlükle konuşmanın hiç tadı yok. Gördüğüm rüyayı yorumlamıyor, dönüp cevap bile vermiyor “Kendini kandırıyorsun. Kimse hep kendi olamaz, herkes biraz başkasıdır. Yaşamadıklarının hesabını vermekten korkuyorsun değil mi?” gibi sorular sorup canımı bile sıkamıyorsun. Pek konuşkan biri olmasa da doktorum bile daha geveze.

Her neyse bu gece sanki diğerlerinden daha uzun sürdü. Bir türlü gün ağarmadı. Karanlığa rağmen ağaçların kuşların dışarıda yerli yerinde olduğunu bilmek sabah olunca onları göreceğini hayal etmek bile umutların yeşermesi için yetiyor. 

Hatta…

Belki de gerçekten yanılıyorumdur, doktorumun dediği gibi benim için hala biraz umut vardır. 

Sabaha çok kalmadı, şu gece bir bitse…  

Dr.Mehmet Uhri

Molivos’un Gölgesi

Pazartesi, Eylül 19th, 2011

golge-1Burası denize yukardan bakanların kendinden bıkanların şehri, burası Molivos. Yamaca sıralanmış neredeyse birbirinin aynı şirin taş evler ve dar sokaklardan oluşuyor. Sabahları rüzgarsız havalarda limandan bakınca sudaki yansıması ile birbirine ters duran iki şehir görünüyor. Renklerin hafiften birbirine karıştığı suda yansıyan ters görüntüsü daha güzel görünse de şehrin o ters halini pek sevemedim. Güneşin çekilmesiyle tümüyle huyu değişen bir yerde yaşamak doğrusu hiç kolay değil. Gün batımı ile insanlarının yanı sıra gölgeler bile değişiyor. Ortalık kalabalıklaşıyor, gürültü artıyor ama gün içinde sakin sevecen gördüğün insanlar geceleri gölgenden bile ürküyor.

Ben kim miyim? İki yaşında parlak siyahlı beyaz tüylerim yüzünden buradakilerin “gölge” adını taktığı sevimli bir kediyim. Aslında karşı tarafta Dikili’de doğdum. Limanda peşine düştüğüm o fareyi gemide yakaladım ama gemidekiler de beni yakalayıp Midilli’ye bıraktı. Oradan da haylaz bir çocuğun kucağında buraya Molivos’a kadar geldim. Yol boyunca seviyorum diye canımı acıtan o çocuğun elinden kaçıp kurtuldum ama geri de dönemedim. Önce en iyi bildiğim yere şehrin limanına sığındım ama nedense balıkçıların kedilerle arası yoktu. Sonra çöplüğe dadandım. Baktım aç kalacağım dar sokaklarından şehre daldım. Kiremitlerin sıcak, denizin tuzlu ve soğuk olduğunu burada öğrendim. Çocuklar ise her yerde aynıydı. Küçük bir kedi yavrusuyken ilgi gösterenler büyüyüp ortaya çıktıkça nedense uzak duruyor, çocuklarını da yaklaştırmıyordu. Bazen kucağına alıp sevip okşayan olsa da tam ısınıp uykuya dalacakken sıkılıp bırakıyor, şehre gece çöküp gölgeler birbirine karışınca o seni sevip okşayanlar gölgenden bile rahatsız olup ürküyor, kötü davranıyordu.

golge-2Dedim ya şehrin denizde yansıyan o ters görüntüsünü hiç ama hiç sevemedim. Gece ilerleyince sıcak bir kiremit aralığı bulup saklanıyordum. Özellikle kışın soğuk günlerinde koyu renk kiremitlerin diğerlerine göre daha uzun süre sıcak tuttuğunu burada yaşlı bir kediden öğrendim. Kendi gibi yaşlı sahibinin evinden ayrılmayan içeriye de başka kedileri sokmayan o koca kafalı yaşlı kedinin “Daha gençsin ilgi gösterenler eksilmeden kendine yer bulmalısın” tavsiyesine uyup bir lokantanın dördüncü kedisi olarak kapılandım.

Geride bıraktığım annemi çok özlüyorum. Sütten kesilip bizleri yanından uzaklaştırınca ona çok kızmıştım ama baktım ki burada da durum aynı. Dahası tüylerimi annemin öğrettiği gibi temiz ve parlak tutmalıyım yoksa kimse ilgilenmiyor, o gün aç kalıyorum. Geçenlerde Türkiye’den gelen grup bir zamanlar karşı taraf liman meyhanesinde duyduğum şarkıları söyleyip eğlenirken gençten delikanlı kucağına alıp oradakilere beni gösterdi ve “bakın yunan kedisi” dedi. Gülüştüler. Kendisi neydi acaba? Gerçi adaya geldiğim gemide Türk kedisi deyip tekme vuran da olmuştu ama o gece karnımı iyi doyurdular.

molyvos_2__coloursDedim ya garip bir şehir burası. Gün doğumuna sırtlarını dönüp giden günü izlemeyi seviyorlar. Evlerinden pek çıkmayıp gün batımına doğru sokağa dökülen insanlara biz kediler doğrusu eşlik etme hevesinde değiliz. Tamam güneş güzel batıyor olabilir ama burada buna kimse sevinmiyor, güneş denizin üstünde battıktan sonra birşeylerin eksilmesine hüzünlenip somurtuyor, içmeye başlıyorlar. Ortalık kararıp gölgeler belirince insanlar da sanki gölgelere karışıyor. İşte o gölgeler beni hep korkutuyor. Hoş, onlar da benim gölgemden korkuyor ama şehir gece olunca suda yansıyan görüntüsü gibi sanki başaşağı duruyor ve insanlar da başka birşeyin gölgesi olmanın rahatlığı ile hareket ediyor.

Nasıl desem, sanki biraz kendilerinden sıkılmış gibi buranın insanları. Gece olunca kendi olmaktan çıkıp giden günün ardından kaybolmak başka bir şey olmak istiyor gibiler. İnsan kendinden sıkıldığında ne yapar merak eden varsa buraya, Molivos’a gelsin.

golge-3Bana gölge adını takanlar gecenin alacasında gölgelere bulanınca herşeyi yapmakta özgür olduklarını sanıyor, geceye sarılıyorlar. Üstelik gölgeye dönüşmekle kendinden kurtulduğunu düşünenler şehrin soluk ışıkları altında birbirlerinin gölgesini göz ucuyla süzüp yine kendilerine dönüştüklerini fark ettikçe sanki daha çok içiyorlar. Sabaha kimse uyanamıyor, öğlene doğru ayılıp suçlu gibi denize koşuyor yıkanıp yine kendileri oluyor bu kez de sahildeki zeytin ağaçların gölgesine sığınıp gözden kaybolmaya çalışıyorlar. Bir de utanmadan bana gölge adını verdiler ya, neyse.

Dikili’den çıktım yola, şimdilik burada, kendilerinden kaçanların, gölgeye sığınanların yaşadığı yerde, Molivos’tayım. Gün gelir yolunuz düşer de bu ikircikli şehrin gölge isimli kedisini ararsanız Alexis’in yerinde bahçenin kenarındaki yaşlı zeytin ağacının oralara bakın. Beni göremezseniz merak etmeyin yine bir kuşun veya kelebeğin ardında belki bir başka yerdeyimdir. Ama o zeytin ağacının altına bırakacağınız yiyecekler emin olun yine bir gölgenin karnına gidecek Molivos’un gölgesi sizi şükranla anacaktır.

Mehmet Uhri

İyot Hareketi

Pazartesi, Eylül 12th, 2011

iodine_dreamstime_1939773-300x200

Çok değil, sadece 10 yıl sonra belki bir meslektaşımız, bugünlere dair anılarını aktarırken aşağıdakine benzer yazı kaleme alacak ve en karanlık günlerde bile küçük bir kıvılcımın herşeyi değiştirebileceğini, her koşulda umutları yitirmemek gerektiği mesajını verecektir. 

 

Doktorların yenilmişlik hissiyle sindiği, kendi başını kurtarma telaşına düştüğü bozgunumsu günlerdeydik. Üniversite hastaneleri de teslim olmuş, son kale olan muayenehaneler düşmek üzereydi. Muayenehane hekimleri direnç gösterip eylemler yapmış, aralarında para toplayıp yayınlattırdıkları gazete ilanları ile mesleki bağımsızlıklarının tehlikede olduğu mesajını duyurmuş, bu sayede kaybedilen bir iki mevzi kısmen geri kazanılmıştı. Ancak genel izlenim bu kazanımların da geçici olduğu yönündeydi. Hastanelerde ise muayene sürelerinin 10 dakikadan 6 dakika inmesi yetmemiş acil ve vardiya polikliniklerinin sayısı arttırılmış hafta sonu mesaileri ile birlikte doktorların giderek daha da ezilmişlik hissettiği günlere girilmişti. Yaşananlara direnç gösteren hekimlere, uygulamaların resmi yazı ile üst makamlardan gönderildiği, idarenin inisiyatifi olmadığı bilgisi verilerek özel hastanelerde durumun çok daha vahim olduğu da hatırlatılarak hiçbir geri adım atılmamıştı.

O gün 40 yıllık meslek yaşamının son 20 yılını hastanemizde geçirmiş uzman abimiz yaş haddiyle emekli oluyordu. Öğleden sonra küçük bir uğurlama partisi planlamıştık. Ancak mesleğinin son gününde bile 65 yaşındaki bir doktora 60 hasta randevusu verip bizlere de randevularımızı aksatmamamız uyarısı yapılınca uğurlama kokteyli suya düştü. Emekli olan abimizin geçmişte bir kez bile idareyle ters düşmüşlüğü olmadığı için uygulamayı garipsemiş ancak idarenin verilmiş hasta randevularının aksatılmaması konusunda ayak diremesi yüzünden kararsız kalmıştık. Meslektaşımız ise durumu sakin karşılayıp mesleğinin son gününü sorunsuz tamamlamak, ardından kötü söz ettirmemek için 60 hastayı muayene edip sessizce evinin yolunu tutmuştu.

Birkaç hafta sonra yaş haddiyle emekli olan meslektaşımız hastalanıp acilen hastaneye getirildiğinde onca emek verdiği hastanesinde yoğunluk nedeniyle yatıracak yatak bulunamaması, üniversite hastanesine gönderilmek zorunda kalınmasıyla başladı, iyot hareketi. Acil serviste sedyede yatmakta olan meslektaşımız için yatak arayan anestezi uzmanımız bütün gün uğraşmasına karşın sorunu çözemeyip üniversite hastanesiyle bağlantıya geçmek zorunda kalınca pansumanda kullanılan iyot şişesini eline alıp “20 yıllık hizmet verdiği hastane, doktoruna yatak bulamıyorsa hep birlikte kına yakalım arkadaşlar” diyerek ellerini iyot ile boyamıştı. İyot çözeltisinin kınaya yakın renk ve kalıcılıkta deriyi boyama özelliğini bilen bir diğer meslektaşım da ona katılmış ambulansa aktarılan emekli abimiz o kınalı ellerle uğurlanmıştı.

iodine_1oz_lgHaberin duyulması ve iyot protestosu asistan hekimlerin de katılımı ile kısa sürede hastane geneline yayıldı. Sonraki günlerde hekimler özellikle öğle yemeğine çıkarken ellerine iyot damlatarak protestoya katıldılar. Elleri iyotla boyalı hekimlere hemşire ve diğer sağlık çalışanlarının da katılması ile sessiz protesto büyüdü. Başlangıçta önemsenmeyen sonraları anarşi yaratmaya çalışan marjinal birkaç kendini bilmezin densizliği olarak görülüp “iyot gibi açığa çıkıp boylarının ölçüsünü alacaklar” diye dışlananların kararlı duruşu ile iyot hareketinin taraftar bulması idareyi rahatsız etmeye başladı. Birimlerin yemeğe çıkış saatleri değiştirilerek herkesin bir arada olmasının önüne geçilmeye çalışıldı. Ancak diş macunu tüpten çıkmıştı, bir kere. Yenilmişlik ve yalnızlık hissi yerini yavaş yavaş birlikteyiz, bir şeyler yapabilir, mücadele edebiliriz umuduna bıraktı. Üç kap yemeğin yanı sıra yemekte isteyenin istediği kadar alabileceği salata barı konulması için imza toplanıp idareye yapılan baskı sonuç verdi. Birlikteliğin doğurduğu güç giderek umuda dönüştü. İdarenin baskıcı tutumuna karşı pasif duruş ve imza kampanyaları ile karşı çıkılıp geri adım attırıldığını görmek umutları yeşertmeye yetmişti. Sağlık çalışanları artık güçsüz ve çaresiz olmadığının farkındaydı. Tüm bunları bir kaç damla iyot ile başarmıştık.

Başlatılan İyot hareketinden komşu hastanenin ve yakındaki diğer hastanelerin de haberi olması ile konu giderek alevlendi. Hekimler hasta muayene ederken ve hatta iş dışında da ellerine kına görüntüsü veren iyot damlatmaya, soranlara da doktorluğu bir tür tezgahtarlığa dönüştürenlere nazire olsun diye kına yaktıklarını anlatmaya başlayınca konu basının gündemine yansıdı.

Giderek güçlenen iyot hareketine idarenin ilk tepkisi iyot bazlı pansuman malzemelerini farklı maddeler ile değiştirmek yönünde oldu ancak hekimler eczanelerden aldıkları iyot çözeltisi ile eylemlerini sürdürdüler. Kendiliğinden gelişen bu eylemi hekim örgütü başlangıçta bir fantezi olarak görse de  giderek güçlenmesi ile hekimlerin yanında yer almakta gecikmedi. Hatta hastane temsilcileri üzerinden iyot çözeltisi dağıtılmasını bile organize etti. 

Eylem, sağlık çalışanları arasında pasif bir protesto olarak kendiliğinden başlamış ve siyasi angajmanı olmayan taban hareketi olarak hızla büyümüştü. Sendikalar ve diğer meslek kuruluşları konuya ilgi duysalar bile lideri ve manifestosu olmayan bu hareketi domine edememişti. Açıkçası eylemi başlatanlar da gidilecek yön ve devam edip etmeme konusunda kararsız görünüyordu.

Muayenehane hekimlerinin konuya el atıp bir gazete ilanıyla destek vermesi, dahası onların da eyleme katılmaları ile süreç emek bazlı bir hareket olmaktan çıkıp mesleki bağımsızlık ve özgürlük hareketine dönüşmeye başladı. Kamuda veya özelde maaşlı çalışan hekimler ile muayenehanesinde kendi işinin patronu olan hekimler iyot hareketi üzerinden bir araya gelip mesleğin geleceği üzerine konuşmaya, mail gruplarında tartışmaya başladı.

1800 yılların başında İngiltere ve Fransa’da fabrika işçilerinin çalışma saatleri ve koşulları için başlattıkları eylemin doğurduğu güç birliğinin küçük yerel örgütlerden emek eksenli sendika mücadelesine dönüşmesine benzer süreç doktorlar için de böyle başladı. İyot hareketinin başlattığı birliktelik, iyot gibi herkesin eşit ve çıplak olarak temsil edildiği bu hareket serbest çalışan, maaşlı, emekli, öğretim üyesi veya öğrenim gören hekimlerin bir araya toplandığı, herkesin kendi gücünde önemli maddi katkı yapması ile gerektiğinde kamuoyu baskısı için kaynak bulma sorunu yaşamayan, üyelerine eylemlerinde ve zor günlerinde katkı yapabilen meslek sandığına bu şekilde dönüştü. Böylesine kendiliğinden ve tabandan gelen süreci kendine rakip olarak görüp uzak durmak yerine destek veren hekim örgütünün duruşu ve katkısı da burada unutulmamalı.

Bugün bir damla tentürdiyot ile temsil edilen iyot hareketi 10 yıl önce hekimlerin en umutsuz olduğu, kendilerini bezgin ve bitkin hissettikleri o karanlık günlerde umut ışığı arayanların tutunduğu bir yapılanmaya dönüşerek diğer meslek grupları için de örnek oluşturmaya başladı. Sanayi toplumunun emek eksenli işçi hakları mücadelesi bilgi toplumunun mesleki bağımsızlık mücadelesi olarak yeniden şekillendi.

Bugün artık hekimler ellerini iyotla boyama gereksinimi duymuyorlar ama masalarında veya çekmecelerinde o küçük damlalıklı şişesi ile tentürdiyot bulundurmayı da bırakmadılar.

 

Dr. Mehmet Uhri  

Doğuştan Mahpusluk

Pazar, Eylül 4th, 2011

bh2-2Geçirdiği trafik kazası yüzünden uzun süredir hastanemizde yatıyordu. Yaşadığı talihsiz kazanın üstüne ameliyatında kullanılan dikiş malzemesinin yarattığı sorun yüzünden ikinci kez ameliyat olmak zorunda kalması eklenmişti. Emekli bir doktor abimizin yakını olduğu için ara sıra uğrayıp durumunu kontrol ediyor, emekli abimize bilgi veriyorduk. Kaza ve  ameliyatta yaşanan aksiliğe karşın isyan etmemiş, yaşananları kabullenmişti. Hastamızı bize emanet eden emekli abimiz “Gariban iyi insandır, elinden tutmazsanız kayar gider. Sevabına ilginizi eksik etmeyin” demişti. Bu sözlerin anlamını o zaman pek anlamamıştık.

O gün yanına uğradığımda rengi biraz düzelmiş görünse de hastamız yüzünde her zaman gördüğümüz o donuk ifade ile yatağında doğrulmuştu. Her gün uğrayıp hal hatır sormamdan aldığı cesaretle kolumu tuttu ve bir konu paylaşmak istediğini söyledi.

-      Geçirdiğim trafik kazası yüzünden kamu davası açıldı. Bana çarpan araç sürücüsü kendini kurtarmak için beni suçlu göstermeye çalışınca tutmak zorunda kaldığım avukat bu aralar sık sık uğrayıp ameliyatımda çıkan sorun yüzünden doktoru dava edip tazminat alabileceğimizi, iyi para kazanılabileceğini, sigortası olduğu için doktorunun da maddi bir kayba uğramayacağını, benden para istemediğini, kazanılacak tazminattan yüzde ile çalıştığını dava kazanılamazsa yine bir kaybım olmayacağını söyleyip duruyor.

-      Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? Ameliyatı yapan meslektaşımın mesleki bir kusuru olduğunu düşünmüyorum, kullanılan dikiş malzemesi kalitesiz olunca sorun yaşandı diye biliyorum. Gerçekten de dava açılırsa ameliyatınızı yapan doktor olumsuz etkilenebilir. Hatta belki tazminat bile alabilirsiniz. Bunu yapmak istediğinizden emin misiniz?

-      Ben niteliksiz biriyim, doktor bey. Karşılaştığım her sorunda suçu hep kendimde ararım. Fakirlik, yoksulluk, eksiklik dahası kendini hep yetersiz ve suçlu hissetme, böyle hissedince cezaya razı olup kabullenme, dedim ya niteliksiz biriyim. Şimdi birileri kalkmış benim hastalığım yüzünden doktorumun ceza almasını istiyor. Doktorum da benim gibi kendini suçlu hissedip hep ceza alacağım korkusuyla yaşarsa kime yararı olacak? Gerçekten yeteneksizse onu doktor yapanları cezalandırmaları gerekir. Küçük yaşta anne ve babasını bugün için anlamı kalmamış bir iç savaşta yitirip uzak akrabalarının elinde erkenden büyümek zorunda kalmış benim gibi biri için ceza almak sorun olmasa da, bir doktorun elinde olmayan nedenden doğan aksilik yüzünden kendini suçlu hissetmesini, mesleğini bu suçluluk duygusuyla ürkek yapmasını doğru bulmuyorum. O kadar insafsız değilim. İçiniz rahat olsun, dava açmak gibi niyetim yok.

Üzerimden bir yük kalkmıştı. Sandalyeyi yatağın yanına çekip oturdum. Geçmişinde alkol bağımlılığı tedavisi görmüş olan hastamız anne babasını yitirdikten sonra çocukluğunun bittiğini, kimsenin onu sahiplenmediğini, uzaktaki yaşlı akrabasının elinde büyüdüğünü, okulu parasız yatılı okuyup üniversiteyi yarı zamanlı işler yaparak zor da olsa bitirdiğini, girdiği işlerde hırslı olmadığı için hep silik ve geride göründüğünü anlattı. 

-      Sizi bilemem ama ben bu hayatın güzelliklerini göremedim. Sanki hep başkalarının hayatını yaşadım. Çocuk yaşında anne ve babasını yitirmiş, yaşlıların elinde büyütülmüş, çocuk olamadan yetişkin olmak zorunda kalmış biriyim. Beni ben olduğum için seven, taşıyan birileri hiç olmadı. Hep başkalarının dertlerine koştururum ama görüyorsunuz bugün burada yattığımı duyup gelen bir allahın kulu yok.

-      Alkole bu yüzden mi başlamıştınız?

-      Alkol bir arayıştı. Kendi duvarlarımı aşmamı sağladı, alkollüyken insanlarla daha rahat iletişim kurabiliyor ara sıra da olsa onların gözlerinin içine bakabiliyordum. Duvarlarımı yıktım ama bu kez toplumun duvarlarını aşamadım. Alkollüyken kendim gibilerle muhabbetten öteye geçemedim. Öyle ya, alkollü adamın yanında aklı başında olanın ne işi olur ki? Öylece iki duvar arasında kaldım. Baktım olmuyor tedavi olup duvarlarımı yeniden ördüm. Kendi hapishanemi inşa ettim. Doğuştan mahpusluk gibi bir şey benim durumum.

-      Çok karamsarsınız. Erken yaşta kaybettiğiniz anne ve babanız hayatta olsaydı hayat sizin için bambaşka olurdu, sanırım.

bh2-1Yatağında doğruldu. Yastığını düzeltmek istedi, yardımcı oldum. Yüzünde yine o donuk ifade vardı. Bir süre öylece yere bakındı. Konuşurken gözlerini kaçırmayı sürdürerek; yeni doğan bebeklere ziyarete gidildiğinde onca iyi dilek ve temenni varken “allah analı babalı büyütsün” dileğinde bulunulduğunu, bu dileğin ne kadar anlamlı olduğunu kendi hayatına bakanların anlayabileceğini, erişkin olup üzerindeki korkuları atana kadar sizi taşıyacak anneniz ve babanız yoksa, tökezlediğinizde kimse elinizden tutmuyorsa  hayata mağlup başlandığını anlattı. Bardağındaki yarım bardak suya uzanıp sessizce içti. Sonra başını kaldırıp biraz zorlanarak da olsa yüzüme baktı, hafiften öfkeli görünüyordu. “Evet karamsarım, karamsar olduğum için de beni kimse sevmez ve istemez. Ziyaretime bile gelmezler. Meslektaşınıza söyleyin dava açamak gibi bir niyetim yok. İçi rahat olsun. Sanırım dersini almıştır. Mahkemelerde kendini savunmak zorunda kalıp benim yaşadığım o yenilmişliği hissetmesini, dava açılır korkusuyla başkalarının hayatını da riske atmasını istemem.  Bence o işinin ehli biri” dedi.

Birkaç gün sonra şifa ile taburcu oldu. Aradan yıllar geçti. Geçenlerde merak edip akrabası olan emekli doktor abimizi aradım, hastamızı sordum. Kısa bir sessizlikten sonra yine alkole başladığını, uzun süredir de haber alamadığını söyledi. 

 

Dr. Mehmet Uhri