Archive for Temmuz, 2011

Alyans, Saat ve Cüzdan

Salı, Temmuz 26th, 2011

asc1Kardeşinin kimliği veya karnesindeki vesikalık fotoğrafını istemek için nöbet odama gelip ricada bulunmasa benim için hastanemize gelen şanssız diğer hastalardan farkı olmayacaktı. O gece hastanemize önce trafik kazası nedeniyle bir ağır yaralının yolda olduğu haberi sonra ambulansın sireniyle yaralı geldi. Acil servise getirildiğinde kalbi ve solunumu durmuş haldeydi. Bir saati aşkın gayretli uğraşıya karşın sonuç alamamış iç kanama ve beyin kanaması nedeniyle orta yaşı geçkin beyefendiyi kaybetmiştik. Acil servis kalabalık saatlerini yaşıyordu. Üzerini örtüp işlemlerini tamamlamak üzere paravanın ardında sedyede bırakıp diğer hastalar ile ilgilenilmeye devam edildi. Böyle zamanlarda ekibin morali bozulsa da gelen diğer acil hastalar insanın durup bir an için bile olsa yaşananları sorgulamasına fırsat vermiyordu. 

Hastanın kaybedildiği haberinin ardından önce hastane polisi daha sonra nöbetçi savcının gelmesi ile ölen beyefendi hakkında bilgiler almaya başladık. Evinden iki sokak ötede caddede karşıdan karşıya geçerken araba çarptığını, çarpan aracın kaçtığını öğrendik. Konunun adliyeye yansıyacak olması nedeniyle hastane polisi tutanakla cenazenin üzerinden çıkanları emanete almış kimliğine ulaşıp üzerinden çıkan cep telefonunu kullanarak yakınlarına haber vermişti.

asc3-1Kısa süre sonra ağlaşarak gelen hasta yakınları ile durum daha da trajik hale geldi. Hastaneye ilk olarak ölenin abisi geldi. Cep telefonundaki son görüşme kaydından ilk ona ulaşılmış ve hastaneye davet edilmişti. Morga alınan cenazeyi nöbetçi savcı eşliğinde teşhis etme görevi de acılı abiye düşmüş, çıkışta kendini iyi hissetmediğini söyleyince tedavi ve gözetim almak durumunda kalmıştık. Bir ara kafasını kaldırıp tansiyonunu ölçen hemşire hanıma bakıp “En son benimle konuştu. Onu doğru dürüst dinlemedim bile. Yine bir şeyleri dert etmişti kendine. Hayatı bu kadar ciddiye almamasını söyleyince yüzüme kapatmıştı telefonu. Birkaç dakika sonra da kaza olmuş” dedi. Koridorun sonundan ağlaşarak gelen hanımını ve çocuklarını gösterip metin olmasını, onları teselli etmesi gerektiğini söyledim. Şaşkın gözlerle kardeşinin üzerinden çıkarılan ve imza karşılığı kendine verilen alyans, saat, cüzdan, cep telefonu ve cüzdandan kenarı görünen kendi fotoğrafına bakıp “Peki ama beni kim teselli edecek?” diye sordu. 

Ayağa kalkıp yeğenlerine avucundakileri gösterip “Bunları verdiler. Başka bir şey yokmuş. Araba çarpmış. Onu buraya getirmişler ama o artık burada değil” dedi. Gözyaşları içinde yeğenlerine sarıldı. O ana kadar olayın şaşkınlığı içindeki çocuklar da ağlamaya başladı.

asc3-2Yanlarına gelen nöbetçi savcı kazanın adli kovuşturmada olduğunu ölenin üzerinden çıkan kimlik ve bazı belgeyi emanete aldığını söyledi. Hasta yakınları anlamsız gözlerle baktılar. Hanımı cenazeyi görmek istediğini söyledi. Çocukların görmesine ise izin vermedi. O ana kadar metin görünen hanımı morg çıkışı kendini tutamamış çocuklarının yanına gitmeden kenarda sessizce ağlamayı seçmişti.

Çocukları olayın detayları konusunda nöbetçi savcıdan ve hastane polisinden bilgi almaya çalışıyorlar, nöbetçi savcı her zaman ki donuk tavrıyla kısa cümlelerle soruları geçiştiriyordu. Onları o halde bırakıp nöbet odama döndüm.

Gecenin ilerleyen saatlerinde ölenin abisi kapımı çalıp kardeşinden geriye elinde bir şey kalmadığını kimlik veya karne üzerindeki vesikalık fotoğraflardan birini almak istediğini ancak adli kovuşturma nedeniyle nöbetçi savcının evrak vermediğinden yakındı. Yardım istedi. Hastane polisine danıştım gerçekten de ölene ait evrak adli emanete alınmıştı.  Hasta yakınlarına verilmesi mümkün değildi. Olayın şokunu yaşamakta olduğunu biraz konuşturup rahatlatmam gerektiğini düşündüm.

-      Elinizde kardeşinizin başka fotoğrafı yok mu? Size fotoğraf vermem zor görünüyor.

Avucunu açıp elindeki fotoğrafı gösterdi. 

-      Doktor bey, kardeşimin cüzdanından benim bu fotoğrafım çıktı. Ne hanımının ne de çocuklarının, bir tek benim fotoğrafımı taşıyormuş üzerinde.

-      Anlıyorum?

-      Anlayamazsınız. Biz onunla küstük. Daha doğrusu ben küsmüştüm ona. O yine arada arar, hal hatır sorar bense soğuk davranırdım. Çabuk dertlenir, onun bunun sıkıntısını bile dert ederdi kendine. Son günlerde de çocuklarını dert etmişti. Onları istediği gibi yetiştiremediğinden yakınıyordu. Bense çoğu kez yaptığım gibi işi şakaya vurup dinlemiyordum. Biliyordu, farkındaydı ama yine de arayıp dertleşmeden edemiyordu. Ona hiçbir zaman abilik yapmadım. Evlenip çoluk çocuğa da karışmadım. Onun bana bulaşmasına fırsat vermedim. Çocukluktan beri o uslu, ben hep haylazdım. Bu yüzden kıskanır didişirdim onunla. Uzak durmaya çalıştım ama o tüm hayırsızlığıma rağmen benden vazgeçmedi. Hayırsız bir amca olduğum için ne hanımı ne de yeğenlerim kabul etti, beni. Kardeşim muhtemelen yine evdekilerden gizli benimle konuşabilmek için sokaklardaydı. Ben olmasaydım başına bunlar gelmeyecekti. Hanımı küs olduğumuzu biliyor. Onlardan kardeşimin fotoğrafını istemeye yüzüm yok, doktor bey.    

Avucundaki fotoğrafına bir süre baktıktan sonra “Ben hep ondan kaçtım. Oysa o hep beni yanında taşıyormuş. Ne olur bana onun bir fotoğrafını verin. Buradan başka türlü ayrılamam” dedi.

Hastanın adli emanetteki dosyasından acil serviste yapılanları işlemek bahanesi ile sağlık karnesini istettim. Karnenin fotoğraflı ön sayfasını kesip yerine onaylı fotokopisini yapıştırdık. Karnenin fotoğraflı sayfasını acılı abiye uzattığımda yaşlı gözlerle merhumun o küçük fotoğrafına baktı. Sonra boynuma sarılıp teşekkür etti. Şimdi kendini daha iyi hissettiğini gitmek istediğini söyledi. Acil servisin kapısına kadar eşlik ettim. Kapıda tekrar teşekkür edip ayrıldı. Ağır adımlarla uzaklaşırken dışarıda sabahın ilk ışıkları ile birlikte insanın içine işleyen sabah ayazı hissediliyordu. Her şeye rağmen yeni bir gün daha başlıyordu.   

 

Dr. Mehmet Uhri

Nöbet Günlüğü

Çarşamba, Temmuz 6th, 2011

necdet-mahfi-ayral-2Yoğun bir hastane gününe nöbetle devam ediyordum. Günler uzamış, havalar ısınmaya yüz tutmuştu. Hava kararmıyor, gün bitmek bilmiyordu. Hastane koridorlarını arşınlarken koridorun  sonunda zorlukla ayakta duran ufak tefek yaşlı adamı gördüm. Üzerinde sabahlığı ile, iyi giyimli hayli yaşlı, beyaz saçlı ufak tefek biriydi. Yanına gidip kendimi tanıttım. Yardımcı olup olamayacağımı sordum. Yatmaktan sıkıldığını, refakat eden kızının geliş saatinde ayakta olup ona daha iyi olduğu mesajını vermek istediği için koridora çıktığından söz etti. Koluna girip kliniğin kapısına doğru yürümeye başladık. 95 Yaşındaydı. Ona refakat eden kızının ise 76 yaşında olduğunu hayretle öğrendim. Arada durup soluklanıyor küçük adımlarla ilerliyorduk.

-      Yaş ilerledikçe sanki bedenimin içi boşaldı, doktor bey. Ama kafamın içi hatıralarla dolu. Hatıralar yerinde durduğu halde bedenim benden uzaklaşıyor. Seyircisini yitirmiş tiyatro gibi hissediyorum kendimi.

-      Ama yine de varsınız, ayaktasınız.

-      Öyle ama, var olmak yetmez ki. Tiyatrolar da var sözde, ama seyircisini yitirdikçe yok oluyorlar. Varlıkları anlamlarını yitiriyor. İnsanın kendini var edebilmesi için bir yerlere bir şeylere tutunması lazım. Aklım yerimde duruyor ama bedenim hayata tutunamıyor. Kızım benimle bu denli ilgilenmese şimdiye çoktan geçip gitmiştim bu dünyadan.

Daha sonra, tiyatrocu olduğunu çocukluğundan beri tiyatronun içinde yaşadığını, babasının balkan harbinden sonra Rumeli’den göç ettiğini, İstanbul’da Paşabahçe’ de dünyaya geldiğini, Galatasaray Lisesini bitirdiğini anlattı. Tiyatronun çocukluk tutkusu olduğunu sünnet töreninde bile babasının “eğlence için ne istersin?” sorusuna “tiyatrodan başka şey istemem” yanıtını verdiğinden söz etti. Banka memurluğu yaptığını ancak tiyatro tutkusu yüzünden askerlik sonrası Muhsin Ertuğrul’un yanında şehir tiyatrolarında fahri olarak çalışmaya başladığını, uzun yıllar boğaz tokluğuna çalışıp, sabredip devlet tiyatrolarında sahne müdürlüğüne kadar yükseldiğini anlattı. Cumhuriyet dönemi tiyatrosunun canlı tanığıydı. Bir süre dinlendikten sonra yürümeye devam etmek istedi. Aslında pek mecali yoktu ama kızına iyi görünme çabası içindeydi.

-      Kızınıza iyi görünmek için yine rol yapıyor, kendinizce oyun sahneliyorsunuz.  Yanılıyor muyum?

-      Yanılmıyorsun doktor bey oğlum. Ben tiyatroyu hayat ile bütünleştiği için sevdim. Hayat benim için tekrarlanan provaları ile bitmeyen oyun oldu. Önceleri provalar bitecek ve günü geldiğinde oyuna başlayacağımızı sanırdım. Sonraları anladım ki hayat sadece provalardan oluşan tek perdelik bir oyun.

-      Nasıl yani?

-      Nasılı var mı? Hayat tek perdelik bir tiyatro. Kimimiz seyirci, kimimiz ise oyuncu. Seçimi kendimiz yapıyoruz. Mesela siz burada nöbetçi doktoru oynayan bir doktoru oynuyorsunuz. Aslında ikisi de değilsiniz. Bense kızına iyi görünmeye çalışan hasta babayı oynuyorum. İkimiz de farklı kişileriz. Oyunlarımız çakıştı. Elimizde senaryo da yok. Prova yapıyoruz. Bu oyunu seyirciler önünde oynayacağımızı düşünseydik senaryo üzerinde oturup önceden konuşur anlaşırdık.

necdet-mahfi-ayral-1Şaşırmıştım. Üzerimdeki hafif buruşuk beyaz önlüğe baktım. Doğrusu, mesleğimin simgesi olarak gördüğüm bu önlüğü tiyatro kostümü olarak hayal etmemiştim. Sakin ve tempolu adımlar ile koridorun sonuna geldik. Asansörün karşısında beklemeye başladık.

-      Peki sizce doktorlar rollerini iyi oynuyorlar mı?

-      Genellikle çok kötü rol yaptıklarını söyleyebilirim. Aralarında bir iki tanesini istisna tutmam gerekiyor. Onlar farkında olmadan o kadar iyi oynuyorlar ki, hiçbir tedavi vermeseler bile sizi iyi olacağınıza inandırabilirler. Bence tedavinin yarısı hastanın iyi olacağına inanması ve bunu ancak tiyatroyu iyi oynayan hekim başarabilir.

-      Biraz abarttınız gibi geliyor. Tıp çok ilerledi. Teşhis ve tedavi çok değişti.

-      Sen onu benim külahıma anlat. İnsan aynı insan, insan değişmedi ki. Dekor ve kostüm çok zenginleşti, kadro genişledi ama oyun aynı oyun. Söylediklerinden ben bunu anlıyorum. Gerisi fasafiso.

Sustuğumu görünce gülümsedi. Yorulmuştu. Asansör kapısının karşısındaki sandalyeye oturdu. Bir süre dinlendi. Sonra sürdürdü sözlerini;

-      Evet çok şey değişti. Hayat eskiye göre çok daha farklı yaşanıyor. Ama insan değişmedi. İnsan aynı insan. Tiyatro değişmedi. Hamlet, Othello, Kral Lear, Lisistrata  hala oynuyor. Dekor, kostüm kadro değişti ama oyunlar, roller değişmedi.

“Peki değişen ne o zaman?” diye sordum. Hafiften öfkelendiğini hissetim. Kafasını kaldırdı, gözlerimin içine baktı;

-      Moliere’in “Hastalık Hastası”  oyunu yada Feraizcizade Mehmet Şakir’in ondan uyarladığı “Evhami” adlı oyunu bugün de sahneleniyor ve aynı lezzet ile izleniyorsa söyler misin bana değişen ne? Dışı değişse de insanın içi değişmedi diyorum sana.

Yorulmuştu. Nefes nefeseydi. 

-      Yaşlandığım için hastanelere çok gidip geliyorum. Hastane ortamına alışabilmek için genellikle bir tiyatro sahnesinde olduğumu ve Molier’in hastalık hastasını oynadığımı düşünürüm. En ufak bir yakınmam için tahliller ve tedaviler üreten doktorların yer aldığı bir oyunun içinde buluveririm kendimi. Ama bugün bunu istemiyorum.  

Asansörün kapısının açıldığını görünce ayağa kalktı.

-      Bugün burada 76 yaşındaki kızına her şeye rağmen iyi olduğu mesajını vermeye çalışan, ona şükran duyan babayı oynamaya çalışıyorum. Kızım da yaşına ve hastalıklarına rağmen bana aynı oyun ile karşılık veriyor. Hissediyorum, perdenin inmesine de az kaldı. Buna da şükür.   

Asansörden çıkan yaşlı ve yorgun görünen hanımefendinin yüzü babasını ayakta karşısında görünce aydınlandı. Sevgiyle kucaklaştılar. Kızının koluna girip biraz öncesine göre daha dik ve dinç adımlar ile odasına doğru yürüdü.

 

 

Dr.Mehmet Uhri

 

 

 

Son nefesini bu görüşmeden bir kaç gün sonra 5 Haziran 2004′te görev yapmakta olduğum Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde kızının kollarında veren alkışlar ile uğurladığımız duayen tiyatrocu sayın Necdet Mahfi Ayral’ın anısı içindir.

TTB’nin Sorumluluğu

Pazartesi, Temmuz 4th, 2011

490-330Sağlığın ticarileşmesinin olumsuz sonuçları olacağı yönünde tartışma yürütülürken sağlık sektörü piyasalaşmayı tamamlayıp çoktan endüstrileşme yoluna girdi.  Hekim örgütleri sağlığın temel insan hakkı olduğu savıyla piyasalaşma sürecine direnç gösterip sokağa dökülse de küresel neoliberal dalganın siyasi gücü ve medya desteği ile üretilen popülist baskılarla sağlıkta paradigmanın tümden değiştiğine şahit oluyoruz. Bu süreç hekimliğin insan odakla dayanışmacı birikimlerini ve hekim örgütlerini de ortadan kaldırıp kendi organizasyonunu kurma yolunda kararlılıkla ilerliyor. Sağlık bir endüstri haline dönüştükçe pek çok meslek örgütü gibi Türk Tabipler Birliği’nin de günümüzdeki haliyle varlığını sürdürmesi zor görünüyor.

imagescakn9hm0Endüstrileşmenin pratikte doğurduğu sonuçları görebilmek için çok daha önce endüstrileşmiş bir alana “futbola” göz atmak yeterli. 30 Yıl önce amatörlükten profesyonelliğe geçiş ile başlayan futbolda piyasalaşma süreci kısa sürede endüstriyel futbol haline dönüştü. 30 yıl içinde tüm paradigma yerle bir edilip yerine yenisi kuruldu. Hepimizin gözleri önünde olan bu sürecin benzeri sağlık alanında aşama aşama gerçekleşiyor. Bilindiği gibi futbolda oyuncular (bunları hekimler olarak da düşünülebilir) ve taraftarlar (bunlar da hastalar oluyor) vardı. Tüm bunların üzerinde küçük çatı birlikleri olan futbol kulüpleri (bir anlamda hastaneler) yer alıyordu. Futbolun piyasalaşması amatörlüğün ortadan kaldırılması ile başladı, futbolcular ücretli çalışanlar haline getirilip kalitesine ve performansına göre kazancı belirlenir oldu. Diğer taraftaki pasif aktör olan taraftarlar ise “12. adam” sıfatıyla oyuna dahil edildi ve onlar sistemin gerçek para sağlayıcıları olarak yeniden tanımlandı. Futbol tüm dünyada medyası, popüler kültüre olan özendirici etkisi ile kitlelerin ilgisini çeken, tüketim alışkanlıklarını yönlendiren dev bir endüstri haline geldi.  Bu futbol endüstrisinin uzantısı olmayı kabul eden kulüpler palazlanıp ayakta kalırken başta mahalle takımları olmak üzere sisteme direnen yerel örgütler yok olup gitti.

Geldiğimiz noktada sistemin asıl aktörleri olan futbolcuların haklarını koruyup kollayacak örgüt veya sendikaları olmadığı gibi bu konu gündemde bile değil. Diğer aktör olan taraftarın durumu ise çok daha vahim görünüyor. Günümüzde futbolu ne oynayanlar, ne de taraftarlar yönetiyor. Onlar sistemin maliyet ve kazanç unsurları olarak görev yapıyor geri planda dev bir endüstri faaliyet gösteriyor.  Dahası futbol endüstrisinin özerk yönetim ve onu denetleyen kendi alt kurullarıyla tümüyle kendi çıkarlarına göre karar alıp uygulayan bir yapısı var. Geçenlerde futbol federasyonu seçimi yapıldı. Bu seçimde seçenler arasında ne futbolcular vardı, ne de taraftarlar. Futbol endüstrisi yönetimi belirlerken ana aktörler olan futbolculara ve taraftarlara sorma gereği bile duymadan yönetim organlarını belirleyip bir sanayiciyi başkan yaptı. Bizler de seyrettik. Hatta medya desteği ile bu seçimin en doğrusu olduğuna inandırıldık.

saglik_previewKüresel krizden kurtulabilmek için kendine yeni alanlar arayan küresel kapitalizm sağlık hizmetlerini endüstrileştirdiğinde –ki kaçınılmaz görünüyor- futbolda yaşananların sağlık alanında da benzerlerinin yaşanması büyük olasılık. Hekimi performansına göre değer biçilen piyasa oyuncusu, hastayı ise sisteme para kazandırmak zorunda olan bir unsura dönüştürüp yeniden tanımlayan ve bu yeni endüstrinin kurallarına uyan hastanelerin ayakta kalıp diğerlerinin elimine edildiği süreci yaşıyoruz. Sağlık alanında kartlar yeniden dağıtılırken sağlığın temel insan hakkı olması gerektiği konusunda taviz vermeyen hekim örgütünün varlığını sürdürme şansı ne yazık ki görünmüyor. Sağlık bakanlığının görev ve yetkilerinin bile bir tür denetleyici mekanizmaya – merkez hakem komitesi gibi- dönüşmesi gündemde. Çünkü sağlık alanındaki bu yeni sistemde  futbolun endüstrileşmesinde olduğu gibi hekimler ve hastalar maliyet ve kazanç unsurlarından öte anlam taşımıyor. Endüstrileşen pek çok alanda olduğu gibi hekim meslek örgütü de bu haliyle kurulmakta olan küresel sağlık endüstrisinin içinde yer alamaz. Sistemin içinde denge unsuru olarak kalıp bu çılgın endüstriyi dizginleyebilmek istiyorsa Türk Tabipler Birliği’nin mesleki dayanışma doğurucu yeni bir yapıya dönüşmesi veya bu konunun önünü açıp destekleyici olması gerekiyor. Futboldan farklı olarak TTB’nin geçmişinden gelen birikimini, kararlığını ve duruşunu yansıtacak dar anlamıyla “sendika” sözcüğü ile özetlenebilecek yeni yapılanmanın tohumlarının gecikmeden atılmış olması gerekiyor. Aksi halde mesleğe yeni atılan hekimler mevcut ortamın sistemin normali olduğu algısıyla yetişecek, hekimliğin insani birikimi unutulup toplum sağlığı piyasa oyuncularına ve piyasanın acımasızlığına terk edilecektir. 

Dar anlamıyla hekim sendikasının kuruluşu TTB’nin sorumluluğundadır. Hekim meslek örgütü öncü olup çağrı yapmazsa bu konuda yapılacak her türlü iyi niyetli girişim TTB’ye karşı yapılmış gibi algılanacak ve hekim birlikteliğinin sağlanmasına engel olacaktır.

Bugün Türk Tabipler Birliği’nin endüstriyel tıp uygulamalarının doğuracağı acımasız piyasa ortamını dizginleyip dengeleyecek yeni yapılanmaya öncülük etmek gibi tarihi bir görevi olduğu düşüncesindeyim.  

Mehmet Uhri ( Dr.)