Archive for Haziran, 2011

Klasiği Yitirince

Perşembe, Haziran 30th, 2011

imagescaqpj033Kızıma sınıf geçme hediyesi olarak sürpriz yapıp gitar almayı planlamıştım. Kadıköy’ün dar sokaklarında zor da olsa buldum o müzik aletleri satan dükkanı. Dükkanı emekli öğretmen karı koca işletiyordu. Beyefendi uzunca süre hastanemizde yatmış, hanımı da refakat etmişti. Zamanla samimiyet ilerlemiş emeklilik sonrası açtıkları müzik dükkanıyla vakit geçirdiklerini öğrenmiştik. Taburcu olurken ısrarla çağırmış adreslerini bırakmışlardı.

Dükkan sakindi. Sıcak karşılamadan sonra teklif dahi etmeden çay ikram ettiler. Beyefendi sağlığının iyi olduğunu, ilaçlarını aksatmaması için hanımının şaka yollu gardiyanlık yaptığından söz etti. Hanımı ise söylediklerine bakmamamı kocasının ara sıra buzdolabı hırsızlığı yaptığından ve son zamanlarda tuzlu yediğinden yakındı.

Ziyaret nedenimi sordular. Kızımın gitar çalmak istediğini, yaşına uygun gitar almak için geldiğimi söyleyince hanımı ayağa kalkıp kenarda sıralı duran gitarların arasından siyah renkli olanını seçip kocasına uzattı. Beyefendi gitarı akort ederken “Başlangıç için bu işinizi görür. Kızınız da beğenir merak etmeyin. Hem hesaplı hem de tınısı sesi güzeldir, bu gitarların” dedi.  “Klasik gitar dedikleri bu mu oluyor?” diye sorunca  beyefendi kafasını salladı. Naylon tellerden çıkan sesin gitarın ladin ağacı göğsünden güçlendiğini, sese dolgunluğunu ise ince damarlarıyla tınıyı zenginleştiren gül ağacı gövdenin verdiğini anlattı. Ağaçların kendince farklılıklar göstermesi nedeniyle her gitarın sesinin aynı olmadığını, bu nedenle klasik gitar sesinin elektronik olarak taklit edilemediğinden söz etti. Eliyle diğer köşede duran gitarları gösterdi.

-      Tellerini çelik yapıp akustik gitar diye satıyorlar ama aslında onlarda da sesi şekillendirip güzelleştiren yine bu ahşap gövde ve her birin sesi diğerinden küçük farklılıklar gösteriyor.

-      Peki elektro gitar ne oluyor? Kızım daha çok rock ve elektronik müzik seviyor, sanırım ileride elektro gitara yönelecek.  Şimdiden arkadaşlarının gitarlarıyla bile pek çok parçayı kulaktan dolma çalabiliyor. Onların çalıp dinlediği, beğendiği parçaları ise doğrusu benim pek kafam kaldırmıyor.

-      O kadar kuşak farkı olacak elbet. Elektrogitar işin modern yanı. Orada gitarın gövdesinin önemi kalmıyor. Tellerin titreşimi manyetik olarak elektronik ses haline dönüşüyor. Çıkan ses her gitarda aynı olduğundan iş çalanın maharetine kalıyor.

imagesca9j0tp4Bu arada üniversite öğrencisi olduğunu düşündüğüm iki delikanlı dükkana girip gitar için solfej kitabı aradıklarını söylediler. Hanımefendinin uzattığı kitapları karıştırıp yüzlerini ekşittiler.  Biri diğerine “ben sana buralarda bulamayız, internetten indirelim dedim” diye söylendi. Vitrinde tumbaların yanında duran elektrogitarlara baktılar, biri eliyle gitarın tellerini okşadı. Sonra hızlı adımlarla dükkandan ayrıldılar. Beyefendi çayını yudumlayıp eliyle giden delikanlıları işaret etti.

-      Gördünüz mü? Onlar da kızınız gibi klasik gitarlara bakmayıp elektrogitar ile ilgilendiler. Devir değişti. Gençler klasikten kaçıp modern olanı arıyor. Klasikle uğraşmak klasik görünmek istemiyorlar.

-      Modern zamanlarda yaşıyorsak onlar da sanırım çağa uyduruyorlar kendilerini.

-      İyi de modern olacağım diye klasiği lanetlemek, göz ardı etmek ne kadar doğru bilemiyorum? Klasiği eski olmak, tarih olmak zannediyorlar. Halbuki klasik tekildir, eşsiz olmaktır. Modernlik ise elektro gitarlar gibi birbirinin aynı olanı arar. İstanbul’un klasik evlerinin yerini alan birbirinin eşi hatta neredeyse aynısı apartman dairelerini gözünün önüne getirirsen modernin ne olduğunu daha iyi anlarsın. Ne yazık ki, modern olmayı modern görünmeyi klasikten kaçmak birbirine benzemek sanıyor, zamane gençleri.

-      Peki ya modern sanat dedikleri ne? O da sanat değil mi?

-      Sanattır, elbet. Bilirsiniz, sanayileşme ve seri üretim fikriyle doğmuştur modern düşünce. Modern sanatlar müzesindeki yapıtların çoğu için “Ne var bunda? Bunu ben de yaparım, bu da sanat mı?” diye konuşulduğunu da duymuşsunuzdur.

-      Evet, öyle. Hatta bir kısım eser için ben de böyle düşünüyorum.

-      Modern sanatta malzeme sıradanlaşır. Anlatım ve farkındalık öne çıkar. Klasikte eşsiz olan eserin yerini, modernde benzer malzemeden üretilen farklı fikir veya anlatımlar alır. Gökdelenlerin modern zamanın simgesi olması boşuna değildir. Eser sıradanlaşır fikir, anlatım ve hatta görkem öne çıkar.   

Araya girip çayları tazeleyen hanımı aldı sözü bu kez;

-      İnsanları da modernleşmek uğruna birbirine benzetip neredeyse aynılaştırıyorlar, ben de buna dayanamıyorum. Her insanın eşsiz klasik bir eser olduğunu unutup birbirinin aynı olduğu toplum hayal ediyorlar. Üstelik buna inanıyor ve başkalarını da inandırıyorlar. 

-      Doğru söylüyorsunuz. Biz hekimlerden de her hastayı birbirinin aynı kabul edip onları standart hastalık ve tedavi kalıplarına uydurmamız bekleniyor. Bunu da tıbbın modernleşmesine borçlu olduğumuzu söylüyorlar. Nasıl bir borçsa hastası hekimi öde öde bitmiyor.

klasik-kalsinBirbirilerine bakıp gülümsediler. Beyefendi hastane ortamında hep aynı konudan yakındığını ancak kimseye anlatamadığını o yüzden hastanelerden uzak durmaya çalıştığından söz etti. Gitar ile birlikte hediye ettikleri kılıf ve birkaç küçük aksesuarı yüklenip ayağa kalktım. Öğretmen hanımın söyleyecekleri bitmemişti. Elimi sıkarken “Bakın doktor bey. Bizler eğitimciyiz. Gençleri eğitip kendilerini tanımalarını sağlamak yerine, onların farklılıklarını budayıp hepsini birbirine benzetmeye çalışmanın ne olduğunu ve buna direnmenin zorluklarını iyi biliriz. Eşim bu yüzden müzik öğretmeni oldu. Öğrencilerine okullarda her şeyin bilime ve akla hizmet ettiğini insanın ancak müzik ve resim derslerinde ruhu ile baş başa kalabileceğini anlatırdı” dedi. Kocasının elini sıkarken o da elimdeki gitarı işaret edip; “Siz de bilirsiniz, doktor bey. Hiçbir insan diğerine benzemez. İkiz kardeşler bile farklıdır. Modernlik uğruna insanların birbirinin aynı olmasını benzer davranmasını bekleyen bu dünyanın insanlık ile bağdaşır yanı yok. Üstelik sanayileşmeyi yaşamamış, kafayı modernleştirmeden görüntüde modern olanların çoğunlukta olduğu bir toplumda kızınız için klasik gitardan vazgeçmeyin. Bırakın hayatında bir şeyler klasik kalsın. Bırakın kendi tekilliğini bulsun, ondan haz alsın” dedi. Teşekkür edip yanlarından ayrıldım.   

Onları kocaman dünyalarını sığdırdıkları o küçücük dükkanlarında bırakıp omzuma astığım gitar ile Kadıköy meydanına doğru yürüdüm. Doğrusu kızımı gitarına kavuşturmak için sabırsızlanıyordum.

 

Dr. Mehmet Uhri

Omuzdaki El

Pazar, Haziran 19th, 2011

omuzdaki-el-2-2

Hayatta çok farklı kimliklere bürünebiliyor, insan. İyi bir evlat, derslerinde başarılı  öğrenci, oyunlarda atak sporda çelimsiz biri olabiliyor. Resim ve müziğe meraklı ama yeteneksiz biri de olabiliyor. Sonra büyüyor mesleğinin ehli dağınık bir uzman, sorumluluk sahibi bir eş, kariyerli  patron, sağlam arkadaş ve hatta can dost olabiliyor. Başka kimlik veya rollerde olmayı de hayal edip çırpındığı, büründüğü kimliğin hakkını verememek yüzünden mutsuz olduğu bile görülebiliyor.

Tüm bu keşmekeş içinde en çok baba olmaktan mutlu oldum.

Herkes gibi geleceğe dönük hayallerim bir kısmı ütopik görünse de ulaşmayı düşlediğim roller vardı. Yaşadığım hayatın bir anlamı olmalıydı. Bu anlamın peşine düşmeli bulmaya çabalamalıydım. Göze batan olmak, en iyisi olmak gibi hırslarım da yoktu. Hepsinden biraz olmak mutlu etmeye yeterdi. Öyle zirvelerde gözüm yoktu.

En çok baba olmayı sevdim.

Baba olmayı sevdim derken, birilerinin bana “baba oldun” demesinden, çocuğumun “baba” diye seslenmesinden söz etmiyorum. Hayal ettiklerine ulaşmak için bazı rolleri ihmal etmek hatta vazgeçmek zorunda kalmak veya idealleri için  çırpınıp  sürüklenirken  seni hiç terk etmeden sabırla bekleyen her şeyden biraz içeren o vefakar rolden, baba rolünden söz ediyorum.

Aradığım yanıtın baba olmak olduğunu önceleri anlamamıştım. Kızım doğduğunda bana baba diyen yoktu. Hatta evdeki tahtım sarsılmış kendimi eve lojistik destek sağlayan bir dış unsur (sözgelimi bakkal çırağı) gibi hissettiğim günler bile olmuştu. Devamlı ağlayan ve hayat arkadaşın ile arana girip yüzüne bile bakmayan iletişimsiz çirkin bir şey hayatımı alt üst etmişti. Evde bir şeylerin değişmiş olmasından, çalışma odamı yitirmekten yakınsam da sebepsiz mutluluk duyuyordum. Ortada gizemini çözemediğim biri, bir anlam vardı ve ilk birkaç aydan sonra beni gözüyle takip etmeye bile başlamıştı. Pek becerikli  baba olduğum söylenmese ve çocuk emanet etme konusunda “birileri” hep çekinceli davransa da halimden mutluydum. Kendime güveniyordum, çabalayarak pek çok farklı kimliği üstlenebilir, o kimliğin gerektirdiği rolün hakkını verebilirdim. Ama ben en çok baba olmaktan mutluluk duydum.

Soğuk bir kış günü parkta salıncakta sallanıp eve döndüğümüzde kızım neşe içinde eliyle omzuma vurmuş, henüz konuşmaya başlamamış olsa da omzuma vuran eliyle bana olmak istediklerimden çok daha ötede bir sevgi mesajı vermişti. Ben de herkes gibi zor sorular soran, sorduğu sorulara yanıt aramak için okuyan, öğrenen öğrendikleri ile mutlu olan ve hayatın anlamını kovalayanlardandım. Pek çok role bulansam da bu soru beni hep takip etti. Doğru soruyu sorduğumdan bile emin değildim. Yanıt çok uzaklarda görünse bile anlam üzerine kafa yormalı soruyu ve yanıtını kovalamalıydım.

O gün parkta torununu gezmeye getirmiş bir dede kendi hayatı ile ilgili soruların yanıtını çocuklarında ve torunlarında bulduğundan söz etmese soruyu kovalamak yüzünden elimdeki yanıtları görmediğimin farkına bile varamayacaktım. Aradığım soruyu bulamasam da aradığım yanıtın kızım olabileceğini hiç düşünmemiştim. Dahası ben de birilerinin sorusunun yanıtı olabilirdim. İlk anda bu durumu yadırgadığımı itiraf etmeliyim. Herkes gibi kendimi bir soru veya bilinmez gibi görmek hoşuma gidermiş,  meğer.  Aslında her insanın önceden sorulmuş soruların yanıtı olması fikri pek adil görünmüyordu. Herkesin kolay yoldan kendini yanıt sandığı bir dünyada soru olarak kalabilmek hayli yorucu olmalıydı. Yine de denemeye değerdi.

İşte bu yüzden en çok baba olmaktan mutluluk duydum. Soruları o sordu birlikte yanıtladık. Yanıtlayamadıklarımızı yeri gelince hatırlayıp tekrar sorduk. Sormaktan korkmadık. Kızım büyüdü sorular ve yanıtlar birbirine karıştı. Aradığım anlam olup boynuma sarıldı.

En çok baba olmaktan mutluluk duydum.

Baba olunca her şeyden biraz oluveriyor insan. Aynı gün içinde yakın arkadaş hatta sırdaş, otoriter patron sonra aşçı yamağı hatta evin sakarı ve komiği bile olabiliyor. Üstelik şekilden şekle girsen bile tuhaf bir mutluluk duyuyorsun.  Baba olmanın kariyeri, rütbesi nedir bilemem bu konuda yarışa girecek de değilim ama yıllar önce omzumda hissettiğim o el ile başlayan ne ise, olmak istediğim her şeyden biraz olmamı sağladı.

En çok baba olmaktan mutlu oldum.

Ekin’in babası

( Mehmet Uhri )

Tespih Saat ve Şifa Tası

Perşembe, Haziran 16th, 2011

biriz2O gün eskici dükkanının sahibi takas ettiği mallar ile birlikte gelen köstekli saati kurup ayarını yaptı, tozunu aldı vitrinde kösteğin halkasına uygun asacak yer arandı. O sırada çalan telefonun telaşıyla saati vitrindeki dua tasının içine Erzurum taşı tespihin yanına bırakıverdi.  Saat tespih ile yan yana gelmiş olmaktan rahatsız olmuştu, beni buradan alıp vitrinin görünen yerine kösteğim de görülecek biçimde asarlar diye bekledi.  Kimse ilk sahibi kadar ona özen göstermemiş olsa da o, insanlarla birlikte olmaktan memnundu. Eskiciye düşmüş olmayı içine sindirememişti.  Çok umutlu olmasına karşın o gün dükkan sahibi saati tekrar eline almadı. Ertesi gün ve daha ertesi gün de böyle bekleyiş içinde geçti. Üçüncü günün gece yarısına doğru zembereğin gücü azalmış, saatin tik takları yavaşlayıp teklemeye başlamıştı. Sessizliği bozan birlikte aynı tasta duran tespih oldu.

-      Aramıza hoş geldin, saat kardeş.

-      Sen de kimsin?

-      Birlikte vitrin dekoru olduğun tespihim. Aramıza katılman için zembereğinin boşalmasını bekledim. Tekrar hoş geldin.

-      Neden bekledin?

-      Zembereğin kuruluyken çok gergin görünüyordun. Üzerinde insan izi oldukça yüzümüze bakmaya niyetin yok gibiydi. Kasım kasım kasılarak gideceğin yeni insanı hayal ediyordun. Bizimle birlikte olmaktan da pek hazetmemiştin, sanki.

-      Haz etmem elbet. Siz alt tarafı bir tespihsiniz. Sayı saymayı beceremeyen kuş beyinliler için üretilmiş ipe dizili taşlardan başka nesiniz? Hem ne cüretle benimle bu kadar samimi konuşuyorsunuz? Haddinizi bilin lütfen.

-      Özürlerimi kabul buyurun haşmetmaap. Haddini bilmez sefil bir tespih ile aynı kabı  paylaşıyor olmak benim suçum değil. Gerçi benim de pek muhterem bir kullananım vardı. Taş diye aşağıladığınız Erzurum taşı üzerine gümüş kakmalarımı çok beğenir, okşar, sever elinden düşürmezdi. Yani beğenmeseniz de nacizane biz de birilerine kul olduk.

-      İyi de bunlardan bana ne? Hem saat ile tespih hiç kıyaslanabilir mi? Benim sahibim çok zengin ve özel biriydi. Zaman onun için kıymetliydi. Zamanı yanında taşıyabilmek için saatini özenle kullanır, kurmayı hiç ihmal etmezdi. Ara sıra herkesin ortasında çıkarıp hava atardı. Hep acelesi vardı ve bir yerlere yetişmek zorundaydı.

-      Telaşlıydı yani? Bizimkinin sinirli olduğu zamanlar olurdu ama onu pek telaşlı görmedim. Tespih çekerken sakinleşir şeker gibi biri olurdu.

-      Telaşlı, evet hep telaşlıydı. İşadamı olmak kolay mı? Oradan oraya koştur, onca adam çalıştır, iş buyur. Gerçi arada soluklanıp dinlendiği zamanlarda da hep heyecanlı görürdüm, onu. Önemli adamdı ve ben de onun en yakın yardımcısıydım.  

biriz1Saatin gece yarısına geldiğini hatırlatan büyük duvar saatinin sesi konuşmalarını böldü. Karşı duvardaki guguklu saat bir süre sonra ona eşlik etti. En son ses ise masanın üstündeki balerinli saatten geldi. Sonra yine ortam karanlığa ve sessizliğe büründü. Köstekli saat aynı kabı paylaştığı tespihe ne kadar zamandır burada olduğunu sordu.

 -      Zaman mı? Ne bileyim? Zaman senin işin. Benim için bugün ile geçen yıl arasında fark yok. Uzun, hayli uzun zamandır buradayım ama sanki dün gelmiş gibiyim. Rahmetli sahibim seninki gibi öyle çok önemli biri değildi. Biraz suratsızdı ama sakin ve sabırlıydı. Öyle saat filan taşımazdı, insanların gözlerinin içine bakamaz tespihi ile ilgilenirdi. Öfkelendiği zamanlarda tespihli elini hafifçe havaya kaldırır sonra bana bakar sakinleşir “şu ölümlü dünyada” der susar içine atardı. Zaten içine atıp durduğu için erken öldü derler ya, bilemem orasını.  

-      Hayatı pek ciddiye almazdı yani, öyle mi? Benim ki ise hayatı yaşamak yerine böyle öte dünyayı düşünüp dua edenlere acır, onları başarısız bulurdu. Başarısızlıklarını kabul etmemek için kendilerini kandırdıklarını düşünürdü. Tanınan bilinen zenginlerdendi. Çok kişiye iş vermiş, duasını almıştır. Laf aramızda insanların özel hayatlarına bile karışırdı.

-      Seveni çok muydu?

-      Bu kadar başarılı ve gözde biri olunca seven kadar sevmeyeni de oluyor insanın. Ailesi ile arası pek iyi değildi. Çocukları yanında durmak istemedi. Karısına da az çektirmedi. Huyu böyleydi sanırım.

O ana kadar onları kucaklayıp sessizce dinleyen dua tası sessizliğini bozdu.

-      Susun artık. Amma gürültü yaptınız. Şurada bir rahat vermediniz. Neymiş senin ki öyleymiş de benim ki böyleymiş. Hepsi geçti gitti, kaldınız başbaşa. Üstünüze sinmiş şu ruhlardan kurtulun artık.

-      İyi ama?

-      Aması yok saat kardeş. Senin sahibin ruhu bedenine sığmayanlardanmış. Bedenden taşıp, heryere herkese bulaşmış kendini kabul ettirmeye uğraşmış. Kendince başarılı olmuş ama sonuçta geriye yine kendi yalnızlığı dışında bir şey kalmamış. Bedenine sığmayan ruh en sonunda bedeni terk edip gitmiş. O ruhtan geriye kalan üstüne sinen saçmalıklardan kurtul da edebinle otur şurada.

-      Ağzına sağlık, haddini iyi bildirdin.

-      Sana da bir çift sözüm var tespih. Tamam senin de sahibin muhterem adammış ama anlaşılan onun da ruhu bedenini kemirip durmuş. Bedenini kemiren ruhlar bedeni terkedip gidemez ama beden de öyle bir ruha çok dayanmaz. Beden erkenden çekip gidince kalmışsın o kemirgen ruhun döküntüleriyle. Kurtul sen de şunlardan. Hem gevezeliği kesin de gecenin tadına varalım, gündüzleri çok gürültülü oluyor buraları.

biriz3İkisi birden susup içinde bulundukları tası incelediler. Üzerine ayetler kazınmış, hayli eski bir dua tasıydı. Üzerindeki ayetlerin bir kısmı silinmeye yüz tutmuştu. İkisinde de yaşlı olduğu kesindi. Birbirlerine bakıp ev sahibinden fırça yemiş olmanın verdiği suskunlukla bir süre sustular. Tespih dayanamayıp “iyi de sayın dua tası. Bu dediklerinizin ortası yok mu? Ruhlar bedenlerle birlikte uyumlu yaşayamaz mı?” diye sordu. Duvar saatinin tik takları dışında ses duyulmayan uzun bir  sessizlikten sonra dua tası cevap verdi.

-      Ruh dediğin öleceğini biliyor ama ne zaman öleceğini bilmiyor. O yüzden acı çekiyor. Ömür her an bitebilecek ama bir türlü bitmeyen yolculuk gibi görünüyor. Belirsizlik bitsin başı sonu bilinsin ne olacaksa olsun istiyor. Günü gelince gideceğini biliyor, gitmek istiyor, gidemeyince bulunduğu bedene acı çektiriyor. Beden bazen isyan ediyor ama genellikle tüm bunlara katlanıp yaşamaya çabalıyor. Eh artık gittiği yere kadar.

-      Peki sen ne işe yaradın bunca zaman?

-      Yine ahkam kesmeye başladın saat kardeş. Bak ben dua tasıyım. İnsanlar içlerinde birşeylerin ters gittiğinin her zaman farkındaydı. Üzerime kazıdıkları kutsal ayetlerin içilen su ile ruhun acısına iyi geleceğine onu dinginleştirip sakinleştireceğine inandılar. 

-      İyi geliyor mu bari?

-      Acı çeken ruhlar kandırılmak ve inanmak ister. Yeter ki bu fırsat ona sunulsun. O zaman çilesini içinde bulunduğu bedenle paylaşır, bakarsın bir gün o nemrut zalim adam gitmiş yerine pamuk gibi biri gelmiş. Anlamazsın. İşte ben onun için varım.

-      İyi de…

-      Dahası sizi burada bir araya getirenin ben olduğumu unutmayın. Üzerinizdeki o acı çeken ruhların izleri silinene kadar burada bu çanağın içinde kalacaksınız. Üzerinizdeki ruhlardan arınmadan yeni bir ruhun  sizi fark edip sahiplenmesi çok zor.  Yani gevezeliği bırakın edebinizle oturun şurada. Başımı şişirdiniz.

Sessizliği gecenin birini vuran duvar saati bozdu. Onu guguklu saat izledi. En son yine balerin çıktı ortaya. Geceyi selamladı. Köstekli saat zembereğinde kalan son güç ile iki tıklayıp sonra o da zamana teslim oldu.

 

Mehmet Uhri 

Ada Ayazı

Pazartesi, Haziran 13th, 2011

ada-ayazi-1“Hadi kızlarım, siz o gençlere uymayın. Bugün işimiz çok, yorup hırpalamayın kendinizi” diyerek gemlere asılıp atları sakinleştirmeye çalıştı. Büyükada sonbaharı karşılıyordu. O Pazar güneşi gören pek çok İstanbullu gibi kendimizi adaya atmıştık. Bindiğimiz faytonu sollayan diğer bir fayton yüzünden atlarımız huysuzlanıp peşinden hızlanmak istemiş faytoncu ise onları zor da olsa bu sözlerle sakinleştirebilmişti.

Adanın sakin sessiz sokakları gelenlerle kısa sürede şenlenmiş, sokakların sahibiymiş gibi kasılarak dolanan kediler bahçelere kaçmıştı. Adanın köpekleri ise iskele önünde miskin miskin yatıp gelenlere tepki vermemeyi yeğliyordu. Az ötede aynı yiyeceği çekiştiren tekir kedi ile martının didişmesi ise görülmeye değerdi. Sonuçta martının gaga darbeleri kedinin pençesinden üstün gelmişti. Yazın hareketli günlerini geride bırakan adada evler kış uykusundaydı. Hafta sonu ortalığın biraz olsun hareketlenmesi bile adaya çöken kış hüznünü gidermeye yetmemişti.

Kasketi ve siyah deri yeleği ile adanın emektarlarından olduğu anlaşılan faytoncu yol boyunca atları ile konuşup bizimle pek ilgilenmedi. Atları sakinleştirmeyi yeni başarmıştı ki yanımızdan yine hızla geçen diğer bir fayton bizimkilerin aklını çelmesine yetmişti. Faytoncu dayanamayıp “Yavaş olun biraz çocuklar, araba değil altınızdaki gaza basınca hızlansın” diye giden faytonun ardından seslendi. Atları sakinleştirmek için uğraştı. Eliyle giden faytonu işaret etti.

-      Ah bu gençler. Çatlatacaklar atları. Ne çabuk unuturlar atların da can taşıdığını. Fayton benzer mi hiç arabaya? Can bu, atıp yenisini almak kolay mı? Çalışamayıp yattığın, aç kaldığın günler de cabası.

Bu sözlerle başlayan sohbette adada doğup büyüdüğünü, babadan kalma mesleği faytonculuğu sürdürdüğünü, son yıllarda eski faytoncuların yerini hep iş arayan delikanlıların aldığını anlatıp faytonlarını kiraya veren adalı arkadaşlarından yakındı.

-      Faytonu kiraya verip kenara çekildiler. Olan atlara oldu. Attan anlamayana fayton verirsen olacağı budur. Araba gibi kullanır canını çıkarırlar. Anlamazlar atların dilinden. Kimse duymaz seslerini. Yemini suyunu verince iş biter zannederler. O gün kazandıkları paraya bakarlar hep. Yoktur yarınları.

-      Haklısın ama öyle bir zamandayız ki herkes geçim ve para derdinde.

Hadi oradan dercesine hafif alaysı yüzüme baktı.

-      Beyim burası ada, şehir değil ki. Parayı dert edenin adada işi ne. Hem şu gelenlere baksana. Hepsi birden hafta sonu gelir adanın sokaklarını biri birilerine dar ederler. Adada sessiz sakin gün geçirmeyi isterler ama biri birilerini ezerler. Daha fayton sırasında kavga eden adam adadan keyif alabilir mi sanıyorsun?

Bu arada atlardan biri tökezledi diğeri yoluna devam edince fayton yön değiştirip dil burnu bölgesinde yoldan çıkar gibi oldu. Bizimki dizginlere asılıp faytonu durdurdu. Aşağı indi. Soldaki yağız atın yanına gidip “kardeşçe geçinmek varken niye kavga ediyorsunuz, bugün işimizi iyi yapalım akşama afiyetle karnımızı doyururuz. Yeter ki kavga etmeyin. Tamam sen daha güçlüsün ama o da senin yükünü taşıyor tek başına kalsan daha çok yorulacaksın. Birbirinizi üzmeyin bakayım” dedi. Faytona binip yola koyulduk. Şaşkın baktığımı görünce;

-      Konuşup kollamazsan çabuk alınır bunlar. İlgi ister, dostluk ister. İnsan gibidir. Kırılır küser anlamazsın. Ceza vermek bir yere kadar işe yarar. Babamızdan böyle gördük. Hep birlikte kazanır hep birlikte yeriz, yoktur atlardan ayrı gayrımız.

-      Yani söylediklerini anladılar mı?

-      Beyim benimle dalga geçme. Onlar anlayacağını anladı. Sen her konuştuğun adamın sözünü anlar mısın? Onlar benim sesimi tanır, bilir. Ne demek istediğimi ne hissettiğimi sesimden anlar. Bunca yıldır biraradayız.

ada-ayazi-2Yamacı çıktıkça artan serin esinti şehirde hava ne kadar sıcak olursa olsun adada iklimin sert olduğunu işaret ediyordu. Bizim faytoncu soğuk ve nemli kış aylarının adada zor geçtiğinden yakınınca “hiç şehirde yaşamayı düşünmedin mi?” diye sordum. Yine o alaycı gülümseme belirdi yüzünde;

-      Düşündüm hatta denedim. Çocuklarım şehirde yaşıyor. Ben yapamadım. Şehirde sanki başkasının hayatını yaşıyormuşum gibi geldi. Şehirde insanlar ev geçindirecem diye şekilden şekile girip ucube bir şeye dönüşüyor. Küçük oğlum iyi bir iş buldu lojmanı, arabası, kılığı kıyafeti yerinde ama hiç biri kendinin değil. Bugün atsalar cascavlak ortada kalır. Ama o halinden çok memnun. Korktum buraya kendi gerçek hayatıma kaçtım. Şimdi hiç olmazsa karnım acıktığında kendi karnımın acıktığını biliyorum.

-      Öyle diyorsun ama şehirde yaşayanlar da adada hayat yok diye geri kaçıyor, hayatı canlılığı şehirde arıyorlar. Buraya kafa dinlemeye geliyorlar.

Adanın görece daha sıcak güney tarafına dönmüş yollar ıssızlaşmıştı. Evlerin bahçelerinde  palmiyelerin çokluğu dikkat çekiyordu. Solda tepedeki beyaz küçük evi işaret etti eliyle;

-      Bak beyim bizim ev. Azıcık bahçeyle uğraşır, çayırın otları ile atlarımı beslerim. Öyle şehirliler gibi her şeyin önüme hazır gelmesinden de hiç haz etmem. Cefasıyla da olsa kendi hayatımı isterim. Bizim oğlanlar ve şehirliler gibi bilerek kandırmam kendimi.

-      Nasıl oluyor bu?

-      Hani çocukları parka götürür eğlendirirsin, parktan dışarı çıktığında gerçek hayata döndüğünü zanneder ya insan, büyükler için de ada böyle iş görüyor. Günübirlik gelip eğlenip gidiverirler, onlar için yaşayıp eğlendikleri hayali mekandır, adalar. Geri dönünce de kendi gerçek hayatlarına döndüklerini sanırlar. Adalar olmasa yaşadıkları hayatın başkalarının hayatından farkı olmadığını anlayıp kederlenecekler elbet. O yüzden adalar hep böyle değişmeden kalır, sayfiye yeri derler geçerler. Şehre benzesin istemezler.

-      Yani sence şehirde yaşanmaz öyle mi?

-      Bana sorarsan öyle. Her şeyin önüne hazır geldiği, hayatların bu kadar benzeştiği yerde yaşananların gerçek olduğuna inanması için insanın ara sıra çıkıp buralara gelmesi gerekiyor. Asıl gerçeğin burası olduğunu anlamadan da dönmek kaydıyla tabii ki. Yoksa kafan karışır, arada kalıverirsin. 

Ada turunu tamamlamış faytoncuların baş durağı görünmüştü. Fayton bekleyenlerin kuyruğu ise meydandaki saat kulesine kadar uzanmıştı. Bizimki durağa yanaşıp bizleri indirirken yeleğini gösterip “ada ayazı fena hasta eder. Güneşe aldanıp açılıp saçılmayın sakın. Hadi kalın sağlıcakla, yine gelin” dedi ve yoluna devam etti. Gelen vapurun yolcuları ile meydanın artan kalabalığı da rıhtımda miskin yatan köpeklerin rahatını kaçıramamıştı.       

 

Mehmet Uhri

Orfoz ve Ahtapot

Pazartesi, Haziran 6th, 2011

devlet-1Ege kıyılarında küçük balıkçı kasabasında tanımıştım, Süleyman Kaptanı. Geceden denize bıraktığı ağları sabah toplar, yakaladığı balıkları limanda yazlıkçılara satardı. Alışveriş ile başlayan tanışıklığımız civar koyları gezecek tekne arayışımız ile ilerlemiş, kaptanlığını yaptığı daha büyük bir tekne ile koyları gezmiştik.  

Yaşı altmışı geçmiş, saçlarının tümden kırlaşmış olmasına karşın dinçliğini yitirmemişti. Tekne gezilerinde teknesinin arkasında dümende oturur, sessizce sigarasını tellendirirdi. Pek konuşmaz, yeri geldiğinde gezdiğimiz koylar hakkında kısa bilgi verirdi. Tanışıklığımızdan aldığımız cesaret ile akşamları onunla ağ atmaya, sabahları da toplamaya giderdik. Böylelikle limanda balık bekleyen alıcılardan önce ihtiyacımız olan balığı seçme şansını da kazanıyorduk.

O sabah gün doğumu ile birlikte Ege’nin gökyüzünün maviliğine karışan serin sularına açılmış, geceden atılan ağları toplamaya başlamıştık. Av hayli bereketli görünüyordu. Çoğunu ilk kez gördüğüm adını bile bilmediğim irili ufaklı balıklar takılmıştı ağa.

Ağa takılan balıklardan birine yapışmış irice bir ahtapotun mürekkebi üstümü batırmaya yetmişti.

Dönüş yolunu tuttuğumuzda balıkları cins ve boylarına göre kasalara aktarıyorduk. Ağı temizlerken elime gelen çirkin görünüşlü koyu renkli balığı gösterip ne olduğunu sordum.

-      Bir orfoz yavrusu o balık. Denize geri gönderelim büyüyünce yakalarız.

Balık neredeyse elim kadardı. Bence büyük görünüyordu.

-      Normalde ne kadar büyür bu balık?

-      30 - 40 kilo bazen daha bile büyüğünü yakaladığımız oldu.

devlet-2Ağı temizlemeye devam ederken iki oğlu olduğundan, ikisinin de Liseyi bitirdiğinden ancak üniversiteye giremediğinden söz etti. Oğulları, iş bulmak için büyük şehre gidip yerleşmiş baba ocağını ve baba mesleğini bırakmışlardı.

-      Tutamadım onları burada. Balıkçılık ve biraz da zeytincilik yaparak karnımızı doyururduk. Ancak bu onlara yetmedi. Yaşadığımız hayatı beğenmediler, para kazanmak için şehre gittiler. Arada sırada gelip bir süre kalıyor sonra yine şehre dönüyorlar. Özlüyorum, çok özlüyorum onları.

-      Sen de gitsen onların yanına daha iyi değil mi?

-      Ben buraların insanıyım. Burada doğdum burada ölmek istiyorum. Ben de gidersem kim bakacak bu topraklara. Yazdan yaza gelinen birkaç hafta kalınıp dönülen yazlıklar gibi mi olsun doğup büyüdüğümüz kasaba?

Daha sonra, sayıları hızla artan yazlık siteler ile denizlerin kirlendiğinden, civar koylara kurulan balık çiftlikleri ile zamanla tüm denizin kirlendiğinden söz etti.

-      Devlet önlem almıyor mu? Kirletenlere ceza vermiyor mu?

-      Beyim senin devlet dediğin şey de bu denizler gibi kirlenmeden nasibini aldı. Devlet eski devlet değil artık.

-      Nasıl yani? Devlet biçim mi değiştirdi?

-      Bunca yılın balıkçısıyım, sana balıkçı lisanı ile anlatayım. Eskilerde devlet az önce denize bıraktığın orfoz balığı gibiydi. Görünüşü ürkütücü ve heybetlidir.  Derinde bir kaya kovuğunda yaşar. Oradan hiç ayrılmaz, zordur yanına varmak ama aradığın zaman orada olduğunu birisin. Ölmeye yakın kovuğun içine girer kendini şişirir ve ölümü bekler. Ölüsünü de bulamazsın. Devlet de bir zamanlar böyleydi ulaşması zordu ama hep vardı. Nerede olduğunu bilirdin, aradığında bulurdun. Heybetinden ürkerdik, çoğumuz.

-      Şimdi ne oldu, ne değişti?

-      Artan kirlenmeyle birlikte orfoz nesli azaldı. Kirlilikten beslenen ahtapotlar çoğaldı. Artık o kaya kovuklarında ahtapotlar yaşıyor.

Sigarasından derin bir nefes alıp dumanını hırsla havaya savurdu. Konuştukça öfkesi artıyordu sanki. Ağdan çıkardığı ahtapotu teknenin kenarına çarpıp yumuşatmaya başladı.  

-      Öyle bir hayvandır ki bu ahtapot, her kaya kovuğunda olabilir. Kolları ile her yere uzanır ama sen ona yaklaşamazsın. Aradığında bulamazsın, her yerde olabilir. Eline almaya kalksan cıvıktır, kaçar gider. Tutamazsın.

-      Yani?

-      Anlamıyor musun? Devlet eskiden orfoz gibiydi. Yeri, yurdu, şekli, şemali belliydi. Şimdi ise ahtapot gibi oldu. O sana ne yapıp edip ulaşıyor, sen ona varamıyorsun. Yanına varsan bile tutamıyorsun, elinden kayıp gidiyor. Ne yaptıysam çocuklarımı yanımda tutamadım. Bu devlete yararı dokunsun diye büyüttüm çocuklarımı.  “Okut” dedi devlet, okuttum. Ama şimdi ne okutabiliyorum, ne iş bulabiliyorum, ne de yanımda kalmalarını sağlayabiliyorum. Yardım istemek için kaç kere gittiysem devlet kapısına aha bu ahtapot gibi ya yerinde yok, ya da bulsan bile elinden kaçıp gidiyor, yüzüne bakan bile yok. İş vergi almaya gelince ne yapıp edip seni buluyor ama.

-      Peki tüm bu olanların sorumlusu kim?

-      Kim olacak yine bizleriz. Kirlendik hepimiz. Kafalarımızın içi kirlendi. Kirliliğin olduğu yerde de ondan beslenen yeni nesiller yetişiyor işte.

devlet3Bir sigara daha yakıp işine döndü. Bu arada ağı ayıklamamız bitmiş, limana yaklaşmıştık. Ağdan çıkan küçük bir deniz kaplumbağasını eline aldı, Süleyman kaptan. “Limanda bekleyen gavurlar çok sever bunu, pişirip yemeğini yapmak isterler zavallının. İyisi mi onlar görmeden geri bırakılım” sözleri ile kaplumbağayı Ege’nin mavi sularına bıraktı.

 

Mehmet Uhri