Archive for Mayıs, 2011

Leyleğin Ömrü

Cumartesi, Mayıs 28th, 2011

img_4953

“Ye bu üzümden doktor bey, korkma. Bunun içi de dışı gibi kırmızıdır. Yani içi dışı birdir, yiyeni de kendine benzetir” diyerek üzüm tabağını önüme uzattı. Orta Anadolunun yerelüzümlerinden olduğunu tanelerinin pek büyümediğini ancak kokusu ve lezzeti ile tanındığından söz etti. Yakalandığı hastalık yüzünden ağır bir ameliyat geçirmiş akciğerinin yarısı alınmış üstüne şua ve ilaç tedavisi görmüştü. Tedavi süreci yoluna girmiş hastamız da ancak toparlamıştı. Israrla Şile yakınlarındaki mütevazı evine davet etmiş bir Pazar sabahı ailecek misafirleri olmuştuk. Şehirden uzaklaşmış olmanın verdiği özgürlük hissi hastamızın eşinin hazırladığı lezzetli kahvaltlıklarla birleşip keyifli bir gün yaşamamıza yol açmıştı. Kahvaltı sonrasında hastamızın hanımı üzüm ikram etmiş tok olduğumuzu söyleyince üzümü yukarıdaki sözlerle öven hastamız ısrarcı olmuştu.

Geçirdiği ameliyatın izleri yeni kapanmaya başlamıştı. Henüz eskisi kadar rahat nefes alamadığından yakınıyordu. Tüm bu yaşananların sorumlusu olan sigaradan ise tanı konulduğundan beri uzak duruyordu.

Ellili yaşların ortalarında böylesine zorlu bir hastalığa yakalanmış olmayı uzun süre kabullenememiş hatta bir ara intihar edeceğinden korkmuş hastaneden gitmesine izin vermemiştik. Yaz aylarını yarılamıştık. O kadar yemeğin üzerine yürümek gerektiğini söyleyip yola koyulduk. Kırlık alanlar sararmış olsa da ağaçlar yeşilliğini koruyordu. Hastalığından söz etmek istemese de durumunu değerlendirme amacıyla ne kadar yürüyebildiğini, kaç kat merdiven çıkabildiğini sordum. Cevap vermek istemedi.

- Ben bu hastalığı unutmaya çalışıyorum, sorular sorup hatırlatmasan olmaz değil mi?

- O zaman en büyük hatayı doktorunu evine davet etmekle yapmışsın. Bırak da gelmişken işimi yapayım.

- Bugün Pazar ve sizleri özellikle tatil günü çağırdım. Tatilde iş olmaz, bırak şimdi işi gücü şu ağaçların güzelliğine, doğadan fışkıran tazeliğe bak. Biz gelip geçeceğiz ama her bahar bu topraklar canlanıp yeşerecek, gelincikler çiçeğe duracak. Tadını çıkar.

- Hastanede yatarken hiç böyle değildin. Hatta intihar edeceğinden korkuyorduk. Halbuki tedaviye en büyük katkıyı hastanın morali sağlıyor. Ne oldu nasıl oldu da attın bu karamsarlığı? Söyle biz de diğer hastalarımıza uygulayalım.

Cevap vermedi adımlarını sıklaştırarak yol kenarındaki ormanlık alana yöneldi. Bir süre sessizce yürüdü. Ne yaptığını anlamamıştım. Kayın ağaçlarının arasına girip peşinden gelmemi istedi. Kısmen yanmış görünümde bir ağacın kenarında durup gövdesini elleriyle okşadı.

- Ameliyattan hemen sonraydı. Şua tedavisine başlanmamıştı. Temiz hava önermiştiniz ben de buraya kaçmıştım. Yaşadıklarımın şokunu atlatamamıştım. Yitip gitmekten kaybolmaktan korkuyordum. Üstelik yaşadığım hayata bakınca şehirde ordan oraya koşuşturmadan başka birşey göremedim. Leylekler gibi ömrümü yollarda tüketmiştim. Acılar içinde tükenerek ölmektense intihar etmeyi düşündüğüm anlar da oldu. Akşamüstüydü, yürüyüş yaparkan yağmura başladı, giderek hızlandı. Adımlarımı hızlandıracak takadim yoktu. Öylece ıslanarak yürürken buraya bu ağaca yıldırım düştüğünü gördüm. Onca sağanak yağışa rağmen ağacın bir kısmı alev alıp yandı. Yanına gitmeye korktum.

- İyi ki size bir şey olmamış.

- Ertesi gün hava açınca kalkıp yanına gittim. Uç dalları dökülmüş gövdesinin büyük kısmı yanmış ve yarılmıştı. Ağacın başına gelenleri kendi durumuma benzettim. Bana bir teşhis koydunuz ve ameliyat yaptınız. Yıldırım düşen bu ağaç gibi oldum. Ciğerimin yarısı gitti, bedenim harap oldu.

- Peki sonra ne oldu?

- Sonrasında şua tedavisi ve ilaç tedavisi ile iyice hırpalandım. Moralim hiç düzelmedi. Hep daha kötü olacak diye bekledim. Geceleri uykuya yattığımda bir daha uyanmadan uykumda ölmek için dua ettim. Birkaç ay sonra buraya tekrar geldiğimde ilk işim bu yıldırım düşen ağacın yanına gitmek oldu. Doğrusu yıkılıp gitmiş olmasını bekliyordum. Baktım ki ayakta duruyor ve hatta yeni filizlerle baharın gelişini karşılıyor kendimden utandım. Tepesine yıldırım düşmüş olmasına karşın bu ağaç dimdik durabildiğine göre benim haydi haydi durabilmem gerekiyordu.

- Yani?

- Yani moralimi kazandıran bu ağaç oldu. Utandırdı beni. Geçip gidenin hesabını yapmayı bırakıp hayata yeniden tutunmamı sağladı. Bu ağaç korkularımı aşıp içimdeki canlılığı gösterdi. Hastalarınızın hepsini alıp buraya getiremiyeceğinize göre arada bu fakirin yaşadıklarını anlatın belki birilerinin işini görür.

img_4954

Ağacın gövdesini eliyle okşamayı sürdürdü. Gerçekten de yarıdan çoğu yanmış ve yarılmış olmasına karşın kayın ağacı sağlam yanından çıkan dallarla ayakta durmayı başarmış görünüyordu. Yürüyüş yormuş ve nefesi sıklaşmış olsa da neşesini yitirmemişti. Bir süre daha yürüdükten sonra “Hanım tatlı yapmıştı, çayı da tazelemiştir. Geç kalırsak üzülür dönelim artık” diyerek geri döndük. Çayı tatlıyı bilmem ama masada kalan son lezzetli üzüm salkımı için kızımla çekişme yaşayıp paylaştık. O gün diğerlerinden çok daha uzun ve farklı bir Pazar günü olmuştu.

Bir yıl kadar sonraydı. Hastamızdan uzun süre haber alamayınca biraz da endişelenerek telefon açtım. Sesimi tanıyıp neden aradığımı sordu ben de yıldırım düşen ağacı merak ettiğimi söyledim. ”Merak etme doktorcum, ağaç ayakta ve olabildiğince iyi” dedi. Bir süre hal hatır sorup konuştuk. Sesi yorgun geliyordu. Telefonu kapatırken kısa bir sessizlik oldu sonra “Bir şey soracaktım. Aynı yere iki defa yıldırım düşmez diyorlar, doğru mu?” dedi. Cevap vermemi beklemeden telefonu kapattı.

Dr. Mehmet Uhri

Sokak Lambası Günlüğü

Pazartesi, Mayıs 23rd, 2011

sokakGündüzleri çocuklar dışında beni kimse görmez. Ben bir sokak lambasıyım. Mahallenin kız çocuklarına lastik oyunlarında eşlik eder top oynayan afacanlar için kale direği bile olurum. Çarpan toplara sözüm olmasa da mahallenin haylazları sapanla kuş avlarken canım az yanmamıştır.  Erişkinlerin gözünde  gündüzleri yer işgal eden gereksiz  direkten başka bir şey değilim. Gece olup sokaklar ıssızlığa bürününce kıymetim bilinir.  Milletin  derdi ise o çok korktukları gece karanlığıdır. Geceden korkar, ortalık hep gündüz gibi aydınlık olsun  isterler. Halbuki karanlığın görünmezliğine sığınıp istedikleri gibi davranmada özgür olduklarının çoğu farkında bile değildir. Bazı gecelere uykusu kaçmış bir çocukla göz kırparız birbirimize. En sadık arkadaşlarım ise kuşlar ve kedilerdir. 

Yıllardır bu sokaktayım. O kadar uzun zaman oldu ki kendimi sokaktan bile eski hissediyorum. Sokak lambası dediysem öyle sıradan bir lamba zannetmeyin. Zamanında kıymetim iyi bilinir lambam tükendiğinde karşı evdeki Cemil bey direğin numarasını alıp belediyeye gider lambamın değişmesini sağlardı. O zamanlar geniş görünürdü ama şehir büyüyüp kalabalıklaştıkça sanki sokak daraldı. Yine de şanslıyım, sokağın kedisi çoktur, insanı sıcaktır, sevecendir. Hani derler ya; kedisi çok olan mahallenin insanı da sıcak yürekli olur, gerçekten öyledir. Mahalleye elektrik getirmek için dikilen direklerdendim. Aydınlatma lambası sonradan eklendi. Elektrik tesisatı yer altına alınıp direkler kaldırılırken mahalleli sahip çıkmasa ayakta kalamayacaktım.  

En çok sıcak yaz akşamlarını severim. Evde sıcaktan bunalan mahalleli kendini sokağa atar, ışığımın altında muhabbet ederdi. Tavla oynayan da olurdu, çekirdek çitleyen de. Evinde çayını demleyen çaydanlığı kapıp getirir herkese servis ederdi. Remziye hanımın demlediği çayın kokusunu ise hiçbirine değişmem. Zamanla televizyonun yaygınlaşması ile ne sokak muhabbeti ne de sokağın gece cıvıltısı kaldı. Hava ne kadar sıcak olursa olsun insanlar televizyon başından ayrılamıyor. Millet evine kapandı da yalnız kaldım sanmayın. Mahallelinin evlerine kapanmasını fırsat bilen genç kız ve erkeklerin buluşmalarına tanık oldum. Hatta işi daha da ileri götürüp içki içenler, sarılıp öpüşenler ışığımdan rahatsız olup elektriğimi kesmeye, lambamı kırmaya  yeltendiler. Gençler karanlığın özgürleştirdiğini çabuk fark ettiler. Yine de sokağın namus bekçisi olmayı görev bilen, ışığımı sahiplenip koruyan Cemil bey gibi birileri her daim yaşadı bu mahallede. İçki içip sapıtanlara diyeceğim yok ama usulca sarılıp öpüşenlerden ne isterler anlamam. Kendi cinselliğini görmek istemeyen, yok sayan insanoğlunu için ”yumurtadan çıkmış kabuğunu beğenmiyor” derler ya işte öyle.

Bunca zamandır insan içinde dura dura biraz onlara benzediğimi düşünür onlar uykudayken boş sokakları aydınlatırım. Sanırım karanlıkta uyumaya korkup ışığın sönmesini istemeyen çocuklar büyüdüklerinde  sokakların aydınlık kalmasını istiyor. Sokağın evcilleşmesi, insana yakın olması ışıksız olmuyor. Karanlığın verdiği görünmezlik, kaybolup gitme hissi ürkütüyor onları. Halbuki bence  sokak aynı sokak bütün korkular, tasalar, endişeler ise hep kendi kafalarında.

Gündüzleri geçen seyyar satıcılar giderek azaldı önceleri anlam veremedim. Geceleri ise bir zamanlar bekçi geçerdi bu sokaktan. Şimdilerde o da kalmadı. Ramazan davulcusu  geçmese sokaklar hepten terk edilmiş sanırsın. Bir de her yıl en az 4 yavru doğuran mahallenin sarılı beyazlı kedisi pamuk var ki, yavrularını mahallenin afacanlarından korumak için çektiği çileyi ben bilirim.  

Sonun başlangıcı ise bir sabah anne kedinin ölüsünün bulunmasıyla başladı. Zehirlenmiş dediler. Öylece dibimde yatıyordu. Ağzı açıktı. Mahalleli o kadar alışmıştı ki başka kedi almadılar. Pamuğun kıymeti evlerde fare çıkmaya başlayınca daha iyi anlaşıldı. 

Sonra kentsel dönüşüm lafları filan edilip kamulaştırmalar başladı. En çok Cemil bey direndi ama mahalleli dünden razıydı. Gidenin yerine yenisi gelmedi. Sokaklar hızla boşaldı. Kuşların ve çocukların cıvıltısı azaldı. Sokak lambası olarak yerimi ışığımı korudum ama gören dokunan olmayınca, iyice yalnızlık çöküyor. Yakınlardan iş makinelerinin sesleri duyulur oldu. Üstelik sesler giderek yaklaşıyor. Lambam yanmaya devam ediyor ama gören olmayınca ışığını nafile tüketmiş  oluyorsun. Yiyecek bulamadıkları için karşı sokağın kedileri bile daha az geziniyor buralarda. Boydan boya renk renk çamaşırların asıldığı o canlı günlerden kalan eskimiş çocuk sesleri yüklü gövdem çürüyüp dökülmeye başladı.

Dün sabah iş makineleri sokağın öbür ucunda göründü. Yakında beni de götürürler buralardan. Yolu genişletiyorlar ve ben az ilerdeki at kestanesi ile birlikte yolun ortasında kalıyorum.

Buraları yıkıp yeniden yapacaklarmış. Yine insanlar gelip yerleşecek buralara ve sanıyorum o yeni gelenlerin karanlığa olan korkuları daha da güçlü olacak. Çok daha güçlü aydınlatıp güvenlik görevlisi bile tutacaklar. Korkuları yüzünden kedisi, kuşu, genci delikanlısı afacanı ile şu daracık sokağın sıcaklığını bulabileceklerini pek sanmıyorum. 

Remziye hanımın mahalleliyle paylaştığı çayın kokusu, Cemil beyin belki de yaşanmamış pişmanlıklardan gelen gençlere olan öfkesi, çocukların sevmeye çabalarken kendilerinden kaçmalarını bir türlü anlamadığı yavru kedileriyle ile sokak karanlığa gömülüyor.

Bu sabah geldiler, o yaşlı at kestanesini kesiyorlar. Uzaktan vedalaştık. Benim de elektriğimi kestiler. Şimdilik ayaktayım ama bu gece karanlık olacak. Hazır mısınız?

 

Mehmet Uhri

Eski Bir Şarkı

Salı, Mayıs 17th, 2011

sarki1Ağaçlar yapraklarını dökmüş sonbahar Berlin’i terk etmeye hazırlanıyordu. Şehri ikiye bölen duvarın yıkılması, Almanyaların birleşmesi ile yeniden başkent olmuş büyük gelişim göstermişti. Hiçbir zaman içine sindiremediği  bölünmüşlüğü arkasında bırakmış ve çağdaş Avrupa başkentlerinden birine dönüşme yolundaydı. Potsdam meydanında yönümü şaşırıp Brandenburg kapısına gideceğime kendimi Mendelsshon Bartoldy parkında bulmuştum. Elimde bölge haritası şaşkın bakınırken ıslıkla çaldığım Ege türküsünü fark eden ve “merhaba” diyerek yanıma gelen yaşlıca beyefendiden yardım istedim. Beyefendi haritayı ters tuttuğumu ve bu nedenle ters yönde ilerlediğimi, parkın diğer ucundaki metro istasyonundan metroya binmenin daha iyi olacağını, kendisinin de o yöne gitmekte olduğunu söyleyip “acelen yoksa ve adımını şu ihtiyarın adımlarına uydurabilirsen, birlikte gidelim” dedi. Parkın kuzeyine doğru yürümeye başladık. İstanbul’dan geldiğimi söyleyince biraz da heyecanla Galata köprüsünü sordu. İç çekerek Galata köprüsünde gençlik anıları olduğundan, İstanbul’u özlediğinden söz etti. Hatırladığı o eski köprünün yıllar önce yandığını, yerine daha geniş ve uzununun yapıldığını, eski köprüdeki tadın yenisinde pek olmadığını söyleyince bir süre durdu. Bastonuna dayanıp gülümsedi, biraz da soluklanmak istemişti sanırım. Sonra “Olsun be oğul. Ağzının tadı yerindeyse, Haliç’e doğru gün batımına karşı çay içmenin keyfine varabiliyorsan yetmez mi?” diye cevap verdi. Ağır adımlarla yürümeyi sürdürdük. 70’li yıllarda siyasi nedenlerle ülkesinden kaçıp Almanya’ya sığınanlardan olduğunu, vatandaşlıktan çıkarıldığını, çok özlemesine karşın ülkesine geri dönemediğini anlattı.

-      Siyasi görüşümüz dışında suçumuz yoktu. Kimseye zarar da vermemiştik. İnsanlar daha iyi yaşasın özgür olsun istemiştik. Duvarın yıkılması ile uğruna vatansızlığı bile göze aldığımız davalar unutuldu, gitti. Bizler de yok sayıldık. Sanki hiç yaşamamış gibi olduk. Ülke bizi unuttu. Vatansız olduk. Yabani ot gibi buralara tutunduk.

-      Ne iş ile uğraşıyorsunuz?

-      Başlangıçta her işi yaptım. Müzik eğitimi almıştım. Berlin’deki Türk düğünlerinde çalgıcılık bile yaptım. Sonraları geçimimi müzik eserlerine düzenlemeler yaparak sağladım. Pek adım duyulmasa da çeşitli müzik gruplarının beste ve aranjmanlarında emeğim vardır.

-      Peki, neden özellikle Berlin? Yoksa o da mı rastlantı?

-      Almanyalı olamadım ama beni her halimle kabul eden biraz da kendime benzettiğim Berlin’i çok sevdim.

Nasıl bir benzerlik olabileceği konusunda şaşkın bakmış olacağım ki açıklama gereksinimi duydu. Eliyle kalabalık caddeleri göstererek Berlin’in kendi gibi bunca savaş ve işkence görmüş olmasına, ikiye bölünüp parçalanmasına, başkent olmaktan çıkmasına karşın her daim canlılığını koruduğuna dikkat çekti.

-      Bu şehir çok bilinen ve sevilen eski şarkılara benziyor. O eski şarkılar ki; bilirsin herkes kendine göre söyler ama unutulmaz. Hep bir yerlerde yaşar. Bazısı bir kuple okur, bazısı sözlerini değiştirir bazısı ritmini mırıldanır ama takılmıştır kulağa. Bu şehirde öyle bir canlılık var.

-      Ne tür bir canlılık bu söz ettiğiniz? Tam anlayamadım.

-      Dedim ya, öyle güçlü bir şarkı ki bu şehir, savaşlarla parçalanmış, işgal görmüş bölünüp başka şarkılara, başka dillere karıştırılıp yok edilmeye çalışılmış ama yok olmamış, unutulmamış. Parçalanıp başka şarkılara katılan, yasaklanan değiştirilen ama bestesi ölmeyen şarkılardan olmuş. Bak duvarın yıkılması ile birlikte tekrar eski canlılığına kavuştu işte. Yine aynı o eski şarkı, her yerde. Bu nedenle kendime benzetiyorum. Bakma sen yaşlandığıma. Bıraksalar içimdeki o cevval delikanlı Berlin gibi yine aynı dava için atacak kendini ortalara.

Parkın ucunda metro istasyonu görünmüştü. Üstümüzden gürültüyle geçen metronun sesi bir süre konuşmamıza engel oldu. Biraz daha yürüdük. Duvarın yıkılması ile yapılanları ve bu değişimin etkilerini sordum. Yanıt vermeden önce düşündü. Sonra yine bastonuna dayanıp durdu, soluklandı.

-      Bana sorarsan şehre yine saldırıyorlar. Berlin’de yaşayanlar kaybolan yılları telafi etmek için acele ediyor. Müzikçi diliyle anlatırsam; Hani şimdilerde remixed edip şarkıları hızlandırıyorlar ya, işte Berlinliler o eski şarkının remixed olmasını istiyor ona çabalıyor. Merkezi idare ise o eski şarkıya covered yapıp yeni baştan yorumlama derdinde. Pek anlaşacaklar gibi de görünmüyor. Bence ortaya çıkanı kimse beğenmeyecek.

-      Peki ne olacak?

-      Biliyoruz ki, bestesi sağlam şarkılara hiç bir şey olmuyor. Sular durulduğunda şehir yine kendi şarkısını söyler elbet. Umarım ömrüm yeter de görürüm o günleri.

sarki4Soluklanmak için durmasını fırsat bilip “Peki ya İstanbul? Onun şarkısı yok mu?” diye sordum. Hüzünlü gözlerle yüzüme baktı. Eliyle kalbini gösterip “O şarkı hep buralarda bir yerlerde atıyor, güne onunla başlayıp hep onunla yaşıyorum. Can bu bedende kaldığı sürece pek öyle bitesi de yok, o şarkının” dedi.

Geçen metronun sesinden ürken bir sincap bulunduğu ağacın üst dallarına doğru hızlıca tırmandı. Metro istasyonuna ulaşmıştık. İzin istedim. Gitmek istediğim yere ulaşmak için hangi yönde giden metroya gitmem gerektiği konusunda da yol gösterdi. Gülümseyerek oraya daha sonra da gidebileceğimi, bir süre Mendelssohn parkında kalıp o eski şarkıyı duymaya çalışmak istediğimi söyledim. Gülümsedi, başıyla belli belirsiz selam verdi. “Unutma. Herkesin sevdiği ve kendine göre söylediği eski bir şarkıdır, Berlin. İstanbul’da benim için boğaza bir taş atarsın değil mi?” dedi ve ağır adımlarla metronun merdivenlerine yöneldi.

 

Mehmet Uhri

Duvarlar Yıkılınca

Cumartesi, Mayıs 14th, 2011

duvarToplumsal hereketler devrimler ve dönüşümler ilk heyecan dalgası geçtikten sonra yeni yetişen kuşaklara normalleşmiş haliyle yansır. Dönüşüm yerleşmiş, içselleşmiştir. Dönüşüm sonrası doğanlar devrim heyecanı duyan yetişkinlere göre ortamı normal olarak algılayacak ve bu ortamdan beslenecektir. Sözgelimi Fransız ihtilali ile başlayan özgürlük, eşitlik ve kazanımların ortak paylaşımı talepleri devlet modelinin yeniden kurgulanması yanı sıra özgürlük ve eşitlikler üzerinden ulus temelli sosyal hukuk devletinin doğmasına yol açmıştır. Yaşanan süreç sonraki kuşakların daha özgür eşitlikçi ve adil ortamda yaşayacağı beklentisi içinde olan toplum kültürü oluşturmuş, yeni kuşaklar bu taleplerin normal kabul edildiği ortamda dünyaya gelmiştir. Kısaca her sosyal dönüşüm önce kaynaşma yaratsa da bu ortamı normal kabul eden yeni nesillerle varlığını sürdürüp, kültürünü şekillendirmiştir.

İleride toplum bilimciler nasıl irdeler tahmin etmesi güç olsa da yirminci yüzyılın sonunda internet, GSM şebekesi ve bilgisayar teknolojilerinin yaygın kullanımının sosyal bir dönüşümü başlatmış olması güçlü olasılık. Yaşanan bilişim iletişim devriminin yetiştirdiği yeni kuşaklar farklı toplum modeli ve kültürü oluşturmuş gibi görünüyor. Bunun öncül belirtilerini herkes az ya da çok hissediyor. Yaşanan bilişim devrimi ile bilgiye ulaşmak kolaylaştı. Eskiden yaşça kendinden büyük insanların deneyim ve bilgilerinden yararlanılarak edinilen bilgiler artık bilgisayar klavyesi veya cep telefonu ekranı kadar yakın hale geldi. Kuşaklar arası bilgi aktarımının durduğuna ve hatta tersine döndüğüne dair işaretler bile mevcut. Gençler büyüklerinden bilgi ve deneyim talep etmek yerine onlara bilişim teknolojisinin kullanımını öğretiyor. Bilişim devriminin yanı sıra yaşanan iletişim devrimi de insanları birbirine yakınlaştırdı. Fiziki uzaklıklar kayboldu, dünya üzerinde insanlar birbiriyle rahatlıkla anlaşabilir görüşebilir hatta birbirinin hayatlarına dokunabilir hale geldi.

berlin-wall_1412605cYaşananlar toplumları birbirinden ayıran sınırları anlamsız hale getirdiği gibi toplum içi duvarları da yıktı. Değişimin fitilini ateşleyen de sanki iki Almanya’yı ayıran Berlin duvarının yıkılışı oldu. 1989 sonunda Berlin’de yıkılanın sadece bir duvar olmadığı yıllar geçtikçe daha  iyi anlaşıldı. Üstelik herşey çok hızlı oldu. Duvar yıkıldığında ne internet ne de GSM biliniyordu ancak devrimin fitili ateşlenmişti. Bilişim ve iletişim devrimi kısa sürede dünyayı küçük bir mahalleye dönüştürmeye yetti. Herkes birbirinin gizlisini saklısını dahi bilebilir, izleyebilir hale geldi. Ülkelerin sınırları belirsizleştiği gibi toplum içinde var olan görünmez duvarlar da yıkıldı. O görünmez duvarlar ki sosyal sınıfları iyi kötü birbirinden ayrı tutabiliyordu. İşçisi SSK’lıydı Memurun güvenlik kurumu hatta hastanesi bile ayrıydı. Küçük esnaf Bağ-Kur karnesi ile devlet hastanesinde tedavi olurken, yanında çalışan işçi SSK hastanesine mahkumdu. Büyük patronlar için ise özel hastaneler mevcuttu. Ülkenin bir ucunda başka birileri yaşardı, kimse onları duymaz, bilmezdi. Cinsiyet temelli ayrımların farkında bile değildik. Çocukların yetişme ortamı ve gittiği okullar bile iyi kötü o duvarları barındırıyordu. Duvarlar o kadar hızlı yıkıldı, kaynaşma o kadar ani oldu ki kimse hazırlıklı değildi. İçinde yaşadıkları toplumun ”ötekileri” gerçeğini kabullenmeye bile hazır değilken onlarla birlikte yeni toplum inşa edilme sürecine dahil olmak zorunda kalındı. Memuru, emeklisi, işçisi, askeri, hukukçusu, doktoru, genci yaşlısı, kadını çocuğu, geyi lezbiyeni yaşanan değişim ve oluşan yeni toplumun bireyleri olarak duvarların olmadığı herkesin “çıplak” göründüğü bu yeni toplum modeline alışmaya çalıştılar. Görünmeyen duvarların ortadan kalktığı sosyal, kültürel, ekonomik, etnik veya dini olarak farklı bireylerin bir arada yaşamakta olduğunu fark ettiği ilk şoku atlatmak hiç de kolay olmadı. Böylesi karşılaşma öncelikle en temel içgüdümüz korunma ve korku eşliğinde farklılıkların fark edilmesini “bu benden değil, öteki” algısını öne çıkardı. Huzursuzluklar arttı. berlin-duvariŞehirlerin kozmopolit yapısı kaygıyı ve korkuyu daha da arttırdı. Yeni kurulan güvenlikli özel siteler ve yaşam alanları ile artan gettolaşma eğilimi bile soruna çözüm olmadı. Çünkü içimizdeki duvarlar da yıkılmış, iyi kötü tüm hallerimiz ortaya saçılmıştı. İnsanın sosyal rolleri arasında büyük farklılıklar olabileceğini kendimize bile itirafta zorlanırken gerçekle yüz yüze gelmek kolay değildi.  İyi bir baba, kötü eş, başarılı çalışan, trafikte bir canavar hepsi aynı bedende barınabiliyordu. Duvarlar yıkılmış, herkes her haliyle görünür olmuştu.

Böylesi bir dönüşümü yaşayan kuşaklar henüz çalkalanmayı atlatamamış gibi görünse de yetişen yeni nesiller bilişim ve iletişimin kolaylık ve rahatlığı içinde duvarları olmayan bu yeni dünyayı normal olarak algılıyorlar. Yaşanan dönüşüm onu yadırgayan eski nesilleri geride bırakıp ortamı doğal ve normal kabul eden yeni nesiller ile yoluna devam edecek gibi görünüyor.

İşte bu ortam, insanların kültürlerin tüm çıplaklıkları ile göründüğü, iletişim kurabildiği, sosyal sınıfların iç içe geçtiği yeni küresel bir toplum modelinin oluşmakta olduğunun ip uçlarını barındırıyor. Kuşaklar arasındaki bilgi akışının tersine döndüğü ve yeni nesillerin eskilere bileşim iletişim teknolojisini öğretmeye çalıştığı sürecin bir benzerini bu yeni toplum modeli kurulurken yaşıyor gibiyiz. Duvarların olmadığı, farklılıkların ürkütüp korkuttuğu bir tür içe kapanma yaşayan eski kuşaklara farklılıklar yerine ortak uzlaşı noktalarını gösterip onları korkulardan arındırma görevi barışçıl talepleri olan gençlere düşüyor. Bu noktada marka kültürünün ortaklaştırıcı küresel unsur olması konusunda kaygılı olmakla beraber küresel kültürün ortak mücadele alanları üzerinden birbiriyle bağlantıya geçtiği (çevre duyarlığı, küresel iklim değişikliği, temiz enerji, insan hakları vb.) alanları görerek geleceğe umutla bakılabileceğini söyleyebiliriz.

Kaba bir genellemeyle insanlık 19. Yüzyılda ulus devletler üzerinden yeni toplum modelini tanımlarken 20. yüzyıl, ulus kavramının ötekileştirici etkisine tepki olarak bireyin öne çıktığı, haklarının önemsendiği daha bireyci olarak eleştirilebilecek farklı bir toplum modelini doğurdu. 21. Yüzyıl ise iletişim ve bilişim devriminin etkisi ile küresel ortak paydalar üzerinden küresel yeni bir toplumu müjdeliyor. Bu süreçte önceki değişim ve dönüşümlerde yaşandığı gibi pek çok gelgit yaşanacak olsa da ve hatta tüketim paradigması ürettiği markalar üzerinden insanları farklı küresel tüketim kültürüne hapsetmeye çabalasa da 21. Yüzyıl insanlığın ortak değerleri üzerinde uzlaşmış farklılıkların yerine benzerlikleri kovalayan daha az kaygı ve yabancılık hissedilen barışçıl taleplerin daha çok işitildiği yeni küresel bir toplumun yüzyılı olacak. Ve aynı grafiği geleceğe uzatırsak bir sonraki yüzyıl için ise bu yeni küresel ulus kültüründen beslenen ancak onun kitleselleştirici etkilerine direnen ”yeni bireyin” küresel anlamda kendini etkin kılacağı çok daha gelişkin toplum modelini de öngörebiliriz. Doğrusu, yaşayıp görmek heyecan verici olurdu.

 

Mehmet Uhri

İnsan Sıcağında

Pazartesi, Mayıs 9th, 2011

sarilmaa“Bırakın sarılayım dedeme. İyileştirmiyor, eve de göndermiyorsunuz. Ne olur bırakın yanında kalayım, sarılayım dedeme” sözleri ile ağlamaya başladı. Hastamız yaşını almış emekli hukukçulardandı. Hastalığı vücudunu sarmış, tıbben yapacak fazla bir şey kalmamıştı. Durumun farkındaydı ve kabullenmiş görünüyordu. O gün annesi ile birlikte ziyaretine gelen torun bu sözlerin ardından dedesine sarılıp ağlamaya başlayınca dedesi saçını okşayarak teselli etmeye çalıştı.

Hastamız son günlerini evinde geçirmek istemiş ancak yakınları yeterli tıbbi bakım sağlayamayacakları endişesiyle engel olmuştu. Akıntıya kürek çekildiğinin hepimiz farkındaydık. Perde inene kadar herkes üzerine düşen rolün hakkını vermeye gayret ediyordu. Gelen torun ilkokul çağlarında cin gibi bir veletti. Sıkı sıkı sarıldığı dedesini bırakmadan burnunu çekerek “Geçen defa gelirken çikolata getirmiştim. Onu da yasaklamış, yedirmemişsiniz. İlaç vermiyorsunuz hiç olmazsa çikolata verseydiniz. Belki iyi gelirdi” dedi. Dedesi torununun saçlarına sessiz bir öpücük kondurup kızının elini tuttu bakıştılar.  

-      Doktor bey, torunumla ara sıra evdekilerden gizli çikolata yeriz. Bilirsiniz, insanı sakinleştirir iyi gelir. Torunum iyi geleceğini düşündüğü için getirmişti o çikolatayı. Yasak olduğunu duyunca çok üzülmüş.

-      Anlaşılan torununuz size çok düşkün.

-      Elimde büyüdü kerata. Zamanla oyun arkadaşı olduk. Eskinin oyunları kesmiyor bu zamaneleri. Yeni bilgisayar oyunlarını bana hep o öğretti. Gerçi hastalık yüzünden çoktandır oyun da oynayamıyoruz.   

Torunu sözleri doğrularcasına başını salladı. Bu arada hemşire hanım tansiyon ölçmek için  dedeyle torun arasına girmek istedi. Torun sarılmasının bitmediğini, ayrılmak istemediğini söyleyip daha da sıkı sarıldı. Annesi müdahale etmek istedi. Hemşire hanımdan tansiyonu daha sonra ölçmesini rica ettim. Biten serumu değiştiren hemşire hanım odadan çıktıktan sonra hastamız torununu işaret ederek;

-      Sarılmak, doktor bey. Torunuma ilk olarak sevdiklerine sıkı sıkı sarılmayı, sarılmanın her şeye iyi geldiğini öğrettim. O da şimdi beni iyileştirmek için sarılıyor.

-      İyi de, sarılmanın iyi geldiğini nereden biliyorsunuz?

Sevgi dolu gözlerle torununa baktı, saçlarını okşadı. Sonra kafasını kaldırıp gülümsedi.

-      Hadi ama, siz de bilirsiniz iyi geldiğini. Eskiden tıp bu kadar gelişmiş değildi. Çok değil elli yıl önce sıtmadan, tifodan, koleradan kırılırdı insanlar. Neden öldüğü bile anlaşılmazdı. O yıllarda siz hekimler hem savcıydınız hem hakim. Teşhis koyar, karar verir, tedavi ederdiniz. Teşhise dayalı tıp gelişip kanıta dayalı tıp haline gelince sizler de unuttunuz eskinin alışkanlıklarını. Hepiniz hakimliği bırakıp kanıt kovalayan savcılara benzediniz. Elinizde kanıt olmayınca teşhis de yok sanıyorsunuz.  

-      Yani?

-      Bunca tahlili, hastalığımın ne olduğunu bildiğiniz halde elinizde kanıt olsun diye yaptırdığınızı bilmiyor muyum? Her neyse, eskinin alışkanlıkları batıl inançları unutuldu ama hepten yok olmadı. Hastane koridorlarında bekleyen insanlar tıp ne kadar gelişirse gelişsin dua okumayı bırakmadı.

-      Tamam da bunların sarılmakla ne ilgisi var?

-      Tam tıbbi açıklaması olmasa da sarılmak çikolata gibidir. İnsan sıcağını hissedebileceğiniz sevgi dolu bir sarılma sakinleştirir, huzur verir. Gerçi o da unutuluyor ama torunuma öğretmeyi ihmal etmedim. Şu anda o da sizin gibi işini yapıyor, sarılıyor.

Torununun parlak siyah saçlarına bir öpücük daha kondurdu. Torun kafasını kaldırmadan sessizce sarılmayı sürdürüyordu. Hastamız da bir koluyla torununa sarılıp eskiden insanların birbirinden bu kadar uzak olmadığını, ısınabilmek için mahallelerin sıkışık, evlerin ise küçük olduğu, insan sıcağının iyi hissedildiği zamanları anlattı. Ülke zenginleşip ısınmanın sorun olmaktan çıkmasıyla evlerin büyüdüğünden, mahallelerin ise sitelere dönüştüğünden söz etti. Mekanlar büyüdükçe aynı ev içinde yaşayan insanların bile birbirinden uzaklaştığından, insan sıcağını unuttuğundan yakındı.

-      Şu torunumun bile kendine ait kocaman odası var. Hani gözüm yok ama ailecek bir aradayken evde herkes odasına çekilip birbirinden uzak durabiliyor. Her odada televizyon olunca akşamları evde anlamsız bir sessizlik yaşanıyor. Yemek saatinde bile bir araya zor geliyor insanlar.

-      Peki siz ne yapıyorsunuz?

-      Ne yapacağım? Elimden geldiği, nefesim yettiğince onları bir arada tutmaya çabalıyorum. Eskiden hayli sert bir hakimdim, ciddiydim. Yaşlandıkça yüreği yumuşuyor insanın. Şimdi insanların yakın durması sarılıp kucaklaşmasının gereğine inanıyorum. Onlara, birbirine yakın olmanın, insan sıcağını hissetmenin sağlığın kaynağı olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Yorulmuş halsizleşmişti. Yatağında doğrulmak istedi, gücü yetmedi. Kızıyla birlikte koluna girip yastıklarını düzeltip doğrulmasını sağladık. Nefes nefese kalmıştı. Biraz dinlenip kolundaki serumu işaret ederek “Hastaneler insanları iyileştirse de insan sıcağını hissetmesi için pek uygun yerler değil. Kızım çok itiraz ediyor ama biraz da bunun için şu son günlerimde evimde sevdiklerimle olmak onların sıcağını hissetmek istiyorum” dedi. Onları baş başa bırakıp odadan ayrıldım. Kısa süre sonra biraz da hastamızın ısrarı ile taburcu oldu.

Birkaç ay sonra hastamızın kızını servis çalışanlarına sessizce çikolata dağıtırken gördüm. Kimse bir şey sormadı ama durumu anlamıştık. Kutunun üzerine hastamızın sağlığında yazıp bizler için bıraktığı “Kendinizi iyi hissetmelisiniz. Teşekkürler, hoşça kalın.” yazılı bir not iliştirilmişti.    

 

Dr. Mehmet Uhri

Ben Bir Kapı Tokmağıyım

Salı, Mayıs 3rd, 2011

tokmakBen bir kapı tokmağıyım ve uzunca süredir eskici dükkanında elimden tutup beni kapısına layık görecek yeni sahibimi bekliyorum. Eskidim, hayli yırpandım ve daha kötüsü hurdacıya gitme olasılığım belirdi. Bronzdan yapılmış olsam da rengim iyice karardı. Yılların kiri pası yüzünden eskisi gibi tok ses çıkaramıyorum. İnsan ömrü ile kıyaslandığında hayli yaşlı sayılırım.

İlk sahibim tutucu biriydi. İnce parmaklarım narin yapım nedeniyle bir kadın eli olarak görünmemden rahatsız olmuştu. Ziyarete gelenlere kapıdan uzatılmış elin, hanım eli biçiminde olmasındaki anlamdan ve incelikten  uzaktı. Evin hanımı asmıştı beni dış kapıya. Sanırım evlenirken babası hediye etmişti beni, ona. Yuvayı yapan dişi kuş misali kapı tokmağı da evin hanımından iz taşımalı onu çağrıştırmalıymış. Gelenlere evin dışında kapıyı çalmaları için uzatılan elin evin hanımının eline benzemesi için sipariş üzerine yaptırılmışım.

Kapı tokmağı olunca eve ait bir unsur olsanız da hep dışarıyı görüyor, evin içinde olanlara uzak kalıyorsunuz. Sokakta yaşananları, olan biteni ve mahallelinin ettiği tüm dedikoduları işitiyordum. Konuşulanlardan anladığım kadarıyla pek mutlu, huzurlu bir ev değildi ilk sahiplerimin evi. Erken yaşta kaybettikleri çocuklarının acısıyla içe kapanmışlardı. Sokağın çocuklarının sesi evin içine yansımayınca veya evde çocuk olmayınca hayat da ölgün oluyor sanki. Zamanla gelen giden de azaldı. Evin hanımının erken ölümüyle yuva dağılıverdi. Ev satılıp birkaç kez el değiştirdi. Gelenler de mutlu olamadılar bir türlü. Evin adı uğursuza çıkacak diye korktum. Her seferinde tadilat yapıldı baştan aşağı boyandı eklemeler oldu, neyse ki bana dokunmadılar. 

Son gelen aile beni çok sevdi. Boy boy çocukları vardı. Büyüklerin dünyasında kuru cansız bir nesneydim. Ama çocukların ilgisi hep üzerimdeydi. Onlara el uzattım, tokalaştım, oyunlarına katılıp heyecanlarını yaşadım. Onlarla canlanacağımı düşündüğüm an oldu. Hep kapı önünde oynarlardı. Başlangıçta boyları yetmediği için uzanamazlardı ama ne yapar eder tabure çeker benimle tokalaşırlardı. Sonra boyu yetenin yetmeyen kardeşine hava attığı zamanlara geldik. Hırpaladıkları dönemler de oldu. Mahallenin delikanlılılarıyla karakter yarıştırılan zorlu ergenlik dönemleriydi. Evin reisi ve anneleri sakin insanlardı. Pek seslerini duymazdım. Dedim ya ben evin dış unsuruydum içeriyi pek bilemem. Gelen gidenin yüzüne bakar, kapı tokmağından çıkardığı sese göre olan biteni anlamaya çalışırdım. Çocukların kendi aralarında dalaşmaları yerini anne babaları ile kavgaya bıraktı. Kapıyı çarpar giderler, evin hanımı üzülür, merdivende oturur onları beklerdi.

Yıllar böyle geçti çocuklar büyüdü ve evden bir bir uçup gittiler. En sık uğrayan ve her uğradığına benimle tokalaşan küçük kızlarıydı. Sonra ev iyice sessizleşti. Sokak da eski hareketliliğinde değildi. Telefon televizyon derken sokağın yüz yüze muhabbeti de azaldı. Arada sırada uğrayan bakkal çırağı veya mahallenin sütçüsü dışında el uzatıp tokalaşanım kalmadı. Önce evin beyi kısa süre sonra da hanımı vefat etti.

tokmak-2Evin eskiliğini ve yıpranmışlığı kardeşlerin gözünü korkuttu kise oturmak istemedi. Bir müteahhit ile anlaşıp evin yıkılmasına karar verdiler. Ölümün, yok olmanın soğukluğunu ilk kez o zaman hissetim. Geçen onca zaman bir kapı tokmağı bile olsan sana dokunan tokalaşan onca el, gelip geçen onca insan ile birlikte unutulup gidecekti. Ev boşaltılırken birinin beni fark edip alması için umutluydum ama görmediler bile. Yıkımın başlayacağı gün evin küçük kızı ile kapıyı kapatıp çıkarken göz göze geldik. Son kez kapıyı çaldı sonra işçilerden rica edip kapıdan söktürdü ve yanına aldı. Birkaç yıl bir bodrumda kutu içinde hapis yattım. Işık bile yoktu. Suçum neydi anlamamıştım ama öylece bekledim. Günün birinde cezamın bittiğine karar vermiş olacaklar ki bir apartman dairesinin kapısına astılar. Hayli eski görüntüm ve kapıya oranla biraz büyük duruyor olmam rahatsız etti onları. Pek tokalaşanım olmasa da bir süre daha orada öylece durdum. Artık ne sokağın gürültüsü ne de yağmurun ıslaklığını hissedebiliyordum. Kapıların ardında başta tür bir hapishanede gibiydim. Asansör yüzünden merdivenleri pek kullanan yoktu. Kapıcıdan başka kimseyi görmez olmuştum. Kimse elini sürmüyordu. Tokalaşanım azaldıkça yolun sonuna geldiğimi düşünür oldum. Evin çocuklarının da ilgisini çekmiyordum. Onlar ellerinde bilgisayar oyunları ile önlerine bile bakmadan gelip geçiyor kapı çalmak gerektiğinde ise zile basıyorlardı. Onlar için yoktum. Sanırım bir hırsızlık olayı sonrasıydı kapıların çelik kapı ile değiştirilmesi gündeme gelince eskiciye ve hurdacıya giden süreç başladı. Yeni kapı takılırken evin hanımı son kez beni sahiplenmek istedi. Annesinin elini hatırlattığımı söylese de evde beni saklayıp kullanacak yeri olmadığını, annesinin kemiklerin bile kalmadığını dile geterip kendini ikna etti. Son kez tokalaştık. Eskici beni kapıdan sökerken canımın çok yandığını hatırlıyorum. Temizlemeye çalıştı ama sonra vaz geçip bir kenara bıraktı. Eskiciye gelip gidenlere kendimi göstermek istedim ama onlar eski kilit ve kapı mandallarını daha çok tercih ediyorlardı. Bir keresinde yaşlı karı koca ellerine alıp iyice incelediler, umutlandım ama fiyatı beğenmeyip bıraktılar. O günden sonra tokaşmak bir yana eline alan bile olmadı.

Dedim ya tokalaşmalar azaldıkça sanırım yolun sonu yaklaşıyor. Şimdilerde hurdaya gidip eritilecek kırık dökük eşyaların arasındayım. Eskimiş çocuk sesleri yüklü parmaklarım, isimleri değişse de konuları pek değişmeyen mahalle dedikoduları yüklü gövdemle eritilmeyi bekliyorum. Ne beni yapıp kullanan insanlar ne de kapısında durduğum ev kaldı, geride. Son kez tokalaşacak el bekleyen bir kapı tokmağıyım. Uzun süredir elimi uzattım, bekliyorum.

 

Mehmet Uhri