Archive for Nisan, 2011

Görev Günlerinden

Pazartesi, Nisan 25th, 2011

gorevMeslektaşımız o sabah öfke içinde doktor odasına girdi. Çok sinirliydi. Elindeki sarı zarfı gösterip hastane idaresinin hak etmediği halde kınama ceza verdiğini söyledi. Elinde zarfı sallamayı devam ederek “böyle bir devletin memuru olduğum için kahroluyorum. İdare tarafından kınama cezası verilerek sicilimi bozuyorlar. Seneye şef muavinliği sınavında bu sicil yüzünden başarısız olursam hesabını kim verecek?” diye söylendi.
Parlak kariyeri olan son derece çalışkan ve alanında bilgili doktor hanımın öfkesini dindirmek mümkün görünmüyordu. O hırsla istifa yazısı yazmakta olduğunu görünce o ana kadar koltuğunda sessizce gazetesini okuyan emektar doktor abimiz yanına gelip sırtını okşadı. Sakinleşmesi gerektiğini, öfke ile hareket etmektense bir gün bekleyip sakinleşip hareket etmesinin daha iyi olacağını söyledi.
Gelen çaylar ile bizimkinin başına toplanıp olanları anlatmasını istedik. Doktor hanım gece ateşlenen dört yaşındaki çocuğu yüzünden bir sabah mesaiye gelemediğini, telefon açıp hastalar için öğleden sonraya randevu verilmesini ve idareye de bilgi verip gerekirse yarım gün yıllık izninden düşülmesini istediğini, aldığı yarım gün izin yüzünden soruşturma konusu olduğunu anlattı. Aynı gün hükümetin sağlık politikalarını protesto amacıyla hekimlerin iş bırakma eylemiyle çakışan yarım günlük iznin başlangıçta sorun olmadığını ancak bakanlığın eylem hakkında açtığı soruşturma kapsamında o gün işe gelmeyenler için hem idari hem adli soruşturma başlatıldığından söz etti.
    - Savunma istediler. O gün kızımın hasta olup ateşlendiğini tedavisini düzenleyip başında beklediğimi daha sonra hastaneye gelip mesaime devam ettiğimi anlattım. Kızımın hastalığı ile ilgili rapor veya hastane kaydı gösterememem üzerine savunmamı yeterli görmeyip kınama cezası vermişler. Diğerlerine verilen cezalar yanında hafif bir ceza ile atlattığıma da şükretmem gerekiyormuş. Öyle dediler. Çıldırmak işten değil.
    - Ortada suç olmadığını söylemediniz mi?
    - Söylemez miyim? Sonuçta mesaiye neden gelmediğim konusunu belgeleyemediğim gibi o gün memur eylemine istemesem de katılmış görünüyormuşum. O sabah izin için arayıp bilgi verdiğim başhekim muavini arkadaşıma da suç ortaklığı yapmaması konusunda üstü kapalı gözdağı verip susturmuşlar. Terör değil de nedir bunların yaptığı?
Sesi hiddetliydi. Susup çaylarımızı yudumladık. Gerçekten hırslanılmayacak gibi değildi. Çantasındaki kitapları gösterdi. 
    - Hiç, ama hiç ceza almamış okullarını dereceyle bitirmiş ailemin iftihar ettiği bir öğrenciydim. Çok yüksek puan alıp girmiştim tıp fakültesine. Çalışkanlığım ile sevilen, hile hurda bilmeyen sicili temiz biriyim. Bir gün dahi okul kırmışlığım, kahveye takılmışlığım yoktur. Bu mesleğe hayatımı verdim ben. Çocuğum doğduğundan beri doğru dürüst anne yüzü görmedi. Gece gündüz çalıştım. Bir yarım gün, sadece yarım gün anneliğim tuttu, bütün gece ateşlenmiş kızıma kıyamadım. Bana “anne gitme ne olur bu sabah yanımda kal birlikte uyuyalım” dedi. Şimdi mesleğim ile ilgisi dahi olmayan bir konu yüzünden beni cezalandırmaya, sicilimi bozmaya çalışıyorlar. İnanın sokağa çıkıp bağırmak geçiyor içimden.
Bizim emektar doktor abimiz yanına gelip tekrar sırtını okşadı.
    - Sakin olmalısınız, doktor hanım. O kadar saf ve temizsiniz ki devleti de kendiniz gibi sanıyorsunuz. Halbuki hepimiz görüyoruz devletimiz, paranoyaları olan şizoid bir ruh hali içinde. Sürekli olarak birilerinin onu bölüp parçalayacağından, arkasından kuyusunu kazdığından, başına çorap ördüğünden korkuyor. Herkesi ama herkesi gözetim altında tutmak istiyor. Sağlık kurulu raporu ile sağlıklı olduğunu kanıtlayarak işe aldığı kendi memurundan bile yeri geldiğinde kendine kötülük geleceğinden endişe ediyor. Öyle ki, suçlu olduğunuzu kanıtlamak yerine sizin suç işlemediğinizi kanıtlamanızı bekliyor. O sabah neden gelmediğinizi belgelemeyince de paranoid hezeyanlarına kapılıp suça iştirak ettiğinize hükmediyor. Fark edin artık, böyle bir devletle yaşıyoruz.
    - İyi de buna bir şey yapmak gerekmiyor mu? Böyle nasıl yaşanır?
    - İşin kötüsü de orada. İnsanlar böyle şizoid paranoid bir devlet ile yaşamaya alışmış görünüyorlar. Çevrendekilere bakarsan çoğumuzun aslında işlemediği suçlar için zan altında kalmaktan korkup doğruları söylemeden durumu idare etmekte olduğunu görürsün. Baksana herkes aslında, bilmeden bir suç işlemişimdir gün gelir beni de yakalarlar düşüncesiyle suçluluk duygusu içinde dolanıp duruyor ortalıkta. Sizin bu haklı davanızda meslektaşlarınız bile kenara çekilip sesini çıkarmıyor.
    - Yani?
    - Yani bu ülke böyle bir tımarhane işte. Aklıselimle hareket eden doğruyu söyleyenlerine eziyeti reva gören, kendine ayna tutup ne olduğunu gösterenlere tahammül edemeyip ortadan kaldıran insanların yaşadığı bir tımarhane. Üstelik hepimiz tımarhanede doğup büyüdüğümüz için böyle yaşamanın normal olduğunu sanıyor, çocuklarımızı da böyle yetiştiriyoruz.
Kederli gözlerle bizlere baktı. Doktor hanımın istifa mektubu yazmaya hazırlandığı kağıt ve kalemi alıp sakinleştikten sonra yazması gerektiğini söyleyerek cebine koydu. Kendini üzmemesi gerektiğini, başarılı hekim ve çok iyi bir anne olarak kendinden emin olması gerektiğini, idarenin yanlışından dönmese bile çamura bulanmış altının değer yitirmeyeceği gibi kendinin de değerini yitirmeyeceğini söyleyip teselli etti. Ayağa kalktı. Odadan çıkmadan geri dönüp “Doktor hanım bence burada yaşananlar burada kalmalı. Sıkıntınızı öfkenizi umarım eve yanınızda götürüp o çok sevdiğiniz kızınızın canını sıkmaz, çocuk yaşta anlamadığı bir suçluluk duygusuna kapılmasına yol açmazsınız” dedi. Gazetesini koltuğun altına sıkıştırıp odadakileri selamladı. Arkasında sessiz bakışlar bırakarak uzaklaştı.

Dr. Mehmet Uhri

Yollarda Kaybolmadan

Çarşamba, Nisan 20th, 2011

yollarda-3Hastaneye getirildiğinde bilinci kapalıydı. Geçirdiği beyin kanaması nedeniyle yoğun bakıma alınmıştı. Kritik saatler yaşanıyordu. Hanımı ve çocukları yoğun bakımın kapısından ayrılmıyor, kapı her açıldığında ayağa kalkıp soran gözlerle yaklaşıyor sonra susup oturuyorlardı. Anneleri ara sıra çocuklarına sarılıyor, en küçükleri olan kumral kız çocuğu annesini bırakmadan sessizce ağlıyordu. Ara sıra ayağa kalkan yetişkin iki oğlu ise gözyaşlarını gizlemek için camdan dışarı bakıp iç çekiyordu. Yaşanan kritik saatlerin ve söyleyecek söz bulamamanın endişesi ile yoğun bakım çalışanları gerekmedikçe dışarı çıkmamayı tercih ediyor, çıkanlarsa hızlı adımlarla gözen kayboluyordu. Benzer durumdaki hastalar için deneyimlerimiz pek olumlu olmasa da moralimizi yüksek tutmaya çalışıyorduk.
Riskli bir ameliyat ile hastanın sağ kalma şansı arttırılabilirdi. Ancak ameliyat kararını verebilmek için riskleri anlatıp ailesinden onay almak gerekiyordu. Hastanın ameliyat masasında hayatını yitirme olasılığı yanı sıra bitkisel hayatta kalma olasılığı da yüksekti. Şefimiz aileyi odasına çağırıp bilgi verdi. Yine aynı sorgu dolu gözlerle biraz da sabırsızlanarak sessizce dinlediler. Planlanan ameliyatın yüksek risklerini, sağ çıkamayabileceğini, yoğun bakım şartlarında solunum cihazına bağlı olarak yaşatabileceğimizi ancak beyin hasarının kalıcı hale gelerek bilincin geri dönmeme olasılığının yüksek olduğunu anlatıp ameliyat için onay verip vermeyeceklerini sordu. Ameliyat sırasında veya sonrasında beyin ölümü gerçekleştiği takdirde organ naklinin de gündeme gelebileceğini vurguladı.
Kızları organ nakli sözlerini duyunca annesine daha da sıkı sarılıp hıçkırarak ağlamaya başladı. Oğulları birbirilerine bakıp ikisi de böylesine riskli bir ameliyatı istemediklerini, bitkisel hayatta bile kalsa babalarını sağ görmek istediklerini söylediler. O ana kadar sessizce metanetle konuşmaları dinleyen anne eliyle oğullarını susturdu.

-       25 yıllık kocamın, çocuklarımın babasının hayatı hakkında karar vermemizi istiyorsunuz, doktor bey. Allah göstermesin ama, içerideki sizin yakınınız olsaydı ne karar verirdiniz?

-      Anlıyorum. Bu çok zor bir karar. Ameliyat yapılacaksa bir kaç saat içinde başlamamız gerekiyor. Yoksa ameliyat şansını da yitireceğiz. Benim yakınım olsaydı bilinci kapalı hatta bitkisel hayatta kalma ihtimalini de göz önüne alarak az da olsa kurtulabilme şansını vermeyi düşünür, ameliyat yapılmasını isterdim sanırım. Ama dediğim gibi bu çok zor bir karar. Ameliyatın riski çok yüksek. Bu halde kalıp yaşamasındansa tedavi şansı vermek veya hastamızı kaybetmek arasında tercih yapmak gerçekten çok acımasızca bir seçim.

yollarda-2Kadın çocuklarına baktı. Kızı ağlamayı sürdürüyordu. Başörtüsünü açıp düzeltip tekrar bağladı. Sonra kararlı ve tok bir sesle “ O zaman ameliyata onay veriyor sorumluluğu üzerime alıyorum. Bana onu geri getirin, doktor bey” dedi. Oğulları ayağa kalkıp annelerinin kararına itiraz ettiler. Babaları ölürse sorumlu olacağını söylediler. Her ikisi itirazlarını dile getirirken ağlamaya başlamışlardı. Anne kararlı görünüyor oğullarına bakmıyordu. Hocamız gereken evrakı imzalattıktan sonra ameliyat hazırlıklarını başlattı. Ameliyat sırasında kan gerekeceğini belirterek hastamızın oğullarının eline verdiği kan istek belgesi ile hastanenin kan bankasına yönlendirdi. Kadın odadan çıkmadan hocamızın yanına gitti, ellerini tutup “onu bana geri getirin, doktor bey” dedi. İlk kez ağlarken görüyorduk. Şefimiz sakinleştirmek için biraz konuşturmaya çalıştı. Kadın arada göz yaşlarını silerek bunca yıllık eşinin kamyon şoförlüğü yaptığını hayatının yollarda geçtiğini hep uzaklarda olduğunu anlatıp çocuklarına pek babalık yapamadığından yakındı.

-      Oğullarıma kızmıyorum. Ne de olsa onlar babasız büyüdüler. Babalarını çok severler ama o hep uzaklardaydı. İhtiyaç duyduğu zamanlar hep yollardaydı babaları. Ne okula başladıklarını görebildi ne de karne aldıkları günler yanlarındaydı. Hep yollarda hep uzaklardaydı.

-      Sizin için de çok zor olmuş olmalı.

-      Başlangıçta ona çok kızıyordum, doktor bey. “Madem böyle bir işin vardı, neden evlendin, neden çocuk istedin, hayatımızı kararttın” diye ona çok söylendim. Bencillikle suçladım. Bir ara evi terk etmeye bile kalktım.

-      O ne yaptı?

-      Hiç bir şey söylemez, pek konuşmazdı. Evi terk etmeye kalktığım akşam diz çöküp ağlayarak özür diledi. Hayatının yollarda geçtiğini. Her gün bir başka şehirde olup sonra tekrar yola koyulduğunu. Yalnız ve hep yollarda olmak yüzünden kaybolmaktan korkup evlendiğini söyledi. Dönüp geleceği, kök salacağı bir yer olması gerektiği için evlenip çocuk sahibi olduğunu yollarda kaybolma hissini ancak böyle hafifletebildiğini anlattı. Gitmemem için yalvardı. Nereye giderse gitsin hep eve geri döndüğünü bunun onu hayatta tuttuğunu söyledi. Onu terk edemedim.

-      Peki ya çocuklarınız. Onlar da böyle mi düşünüyor?

Eteğine sarılan kızına sevgiyle baktı. Saçlarını okşadı.

-      Onların karar vermesi için erken. Onlar babalarına her zaman uzak oldular ve bu yüzden kırgın ve öfkeliler. Bugün babalarını anlamalarını beklemiyorum. Ama onun sayesinde okuyup meslek sahibi oldular. Bizimki baba olarak hayatlarında önemli bir yer edinemedi ama onları eğitimsiz de bırakmadı. Kendi gibi olsunlar istemedi. Gün gelir anlar affederler umarım.

yollarda-1

Şefimiz yanına gelip sırtını sıvazladı. Ameliyatın risklerini tekrar hatırlatıp elinden geleni yapacağını söyledi. Kadın kararlı gözlerle şefimize bakıp “O yollardaydı ama hep geri döndü, doktor bey. Şimdi yine bir yolculukta ve biliyorum o yine ne yapıp edip bana geri dönecek. Bu halde bırakırsam bitkisel hayatta kalıp hiç geri dönemeyecek, yollarda kaybolacak. Onu böyle bırakamam. Ne olur yardım edin. O hep bana döndü, yine dönecek.” dedi. Kızına sarılıp odadan çıktılar.
Zor bir ameliyat oldu. Hastamıza bu son yolculuğunu tamamlayıp yollarda kaybolmadan evine dönebilme fırsatını zor da olsa verebilmiş bilincini geri getirebilmiştik. Eskisi kadar sağlıklı olmasa da ailesi ile birlikte geçireceği uzun bir emeklilik ve rehabilitasyon dönemi bekliyordu, onları.

Dr. Mehmet Uhri

Kestanenin Teri

Perşembe, Nisan 14th, 2011

kestanenin-teri2Direnmenin anlamı kalmamıştı. O akşam koca şehir hep birlikte yollara dökülmüş gibiydi. Bir saati aşkın süredir İstanbul’un trafiğine takılmış eve gidebilmek için alternatif yolları denemiş sonuçta tüm yolların aynı yoğunluğu yaşadığını görüp pes etmiştim. Arabamı Sirkeci meydanında boş bulduğum ilk cebe çekip durdum. Akmayan trafikte şehrin acı çeken telaşlı insanlarından biriydim ve pes etmiştim. Araçtan inip boğazın Haliç’le birleştiği yerde akşamın lacivertine bulanan suları izledim bir süre. Hava açıktı. Hafiften ayaz başlamıştı. Boğazın karşı sırtlarından ay yükseliyordu. Akşamın alacası karanlık ile yer değiştirdikçe meydanın gündüzcüleri de yerlerini gececilere bırakıyordu. Zabıtanın yokluğunu fırsat bilen işportacı esnafı hızla meydana yayılıp açtıkları tezgahlarda satışa başlamışlardı. Oyuncakçısı, korsan kitap CD satıcısı yanı sıra çok sayıda giysi ve valiz satıcısı kaplamıştı meydanı.

Teknesinde pişirdiği balıkları ekmek arası satan balıkçının başı da kalabalıktı. Teknenin yakınındaki rıhtım elinde balık ekmeği ile taburelere oturup karnını doyuranlarla doluydu. Balığına soğan tuz ve limon eklemek isteyenlere balıkçının adamlarından biri yardımcı oluyordu. Onca hareketliliğe ve akmayan trafiğe karşın meydandakiler sakin ve telaşşızdı.  

Derken; önce kokusu geldi sonra o cezbeden kokusuyla kebap kestaneci göründü. Tekerlekli arabasının iki yanında sallanan tüplü lüks lambası ile karanlıkta hayli dikkat çekiyordu. Kısa sürede kokunun cazibesine kapılan müşteriler başına üşüştü. Kestaneden nasiplenmek için yanına gittiğimde elindeki hazır pişmişleri sattığını biraz beklemem gerektiğini söyledi. Benden önce gelen iyi giyimli beyefendi de benim gibi bekliyordu.

kestanenin-teri-1Kestaneleri ateşe yerleştirip omzundaki havluyla terini kuruladı. Çekmecesinden çıkardığı sudan iki yudum alıp kalan suyu arabanın önünde iki yanda sallanan saksılardaki çiçeklere döktü. Elimle çiçekleri işaret edip “ocağın sıcağından etkilenmiyorlar mı? diye sordum. Şaşkın şaşkın yüzüme bakıp “hiç etkilenmişe benziyorlar mı?” diye cevap verdi. Gerçekten de çiçekler sarı ve beyaz açmış sağlıklı görünüyordu. Bekleyen iyi giyimli beyefendi “çiçeklerin keyfi yerinde olabilir ama milletin çiçek görecek tadı keyfi kalmadı” diye söylendi. Bizimki yanıt vermedi. 

Gelen diğer müşteriler o güzel kokuya karşın hazırda kestane olmamasına söylenip bekleyenleri de görünce arabanın yanından uzaklaştılar. Pişmeye yüz tutan kestaneleri çevirirken “benim için pişirdiklerin iyi pişsin” diye ricada bulundum. Bu kez ters baktı yüzüme.

-      Bunları pişsin diye değil kolay soyulsun diye pişiririz. O senin

    dediğin kestanenin haşlamasıdır.

-     Ama o zaman niye kebap kestane diyoruz?

-      Çok pişirirsen un gibi dağılır, bu meret. Kararında pişirmek gerek. Yoksa kabuklarını soymaya kalktığında dağılıp üstünü başını batırır. Dahası çok pişirip terini kaçırır kurutursan iç zarı yapışır, hiç soyamazsın.  Yani kestaneyi kabuğundan zarından soyabilmek için önce çizer ıslatır sonra az kebap yapıp terini yitirmeden ateşten almalısın. Az pişmişi kurumamışı makbuldür bunun. Tadına varmak istiyorsan kararında pişireceksin ve sıcak yiyeceksin.

Bekleyen iyi giyimli beyefendi elindeki gazeteyi gösterip;

-        Desene bizim ülke de kestaneye benziyor. Çizip çatlattılar pişirip soyacaklar. Satılmadık ülke malı bırakmadılar. Bize de kabuk değiştiriyoruz diye yutturuyorlar.

Bizimki yine yanıt vermedi. Kestaneleri çevirmeyi sürdürdü. Sonra beyefendiye dönüp “Orasını bilemem, beyim. Ben kestaneden anlarım. Ama eğer işler senin dediğin gibiyse dua edelim de ülkeyi çok ısıtmasınlar, fazla pişmiş kestane gibi un ufak edip parçalamasınlar bu güzelim ülkeyi” dedi.

Pişen kestaneleri açılmaları için kenara alıp kenardaki yenileri ateşe yaklaştırdı. Bu arada Balkan göçmeni olduğunu yıllardır akşamları Sirkeci meydanında sattığı kestanelerinin hayli meşhur olduğunu öğrendik. Pişenlerden hazırladığı ilk partiyi tartıp bekleyen beyefendiye uzattı. Ocağın ateşini kontrol etti. Giden beyefendinin ardından baktı, bir şey söylemedi. Eliyle arabanın kenarından sarkan çiçekleri gösterdi.

-       Bu çiçekleri ben ektim. Can suyunu elimle verdim. Arkadaşlık ederler bana. Onların keyfi yerinde olunca bilirim hayır dua da ederler, bu sayede işlerim rast gider. Yalnızlık zor, ne edeceksin.  Hayır duasız da olmaz.

-      Koca şehirde geçinmek hele göçmensen daha da zor olmalı.

-      Eskiden ben de öyle düşünür avuturdum kendimi. Şanssız olduğuma inanırdım. Ama bence bu şehirde artık herkes göçmen. Herkes biraz yabancı.

Az ilerde işportacılar arasında yer paylaşımı yüzünden çıkan bağrışma kavgaya dönüşmeden araya girenlerce yatıştırıldı. Kestaneleri kese kağıdına yerleştirirken maşayla kavga edenleri gösterdi;

-      Bak onlar da benim gibi göçmen. Dedim ya, bu şehirde herkes göçmen. Getirip ekiveriyorlar insancıkları buraya. Ama kimse can suyu vermiyor. Sonra böyle herkes kendi can suyunu başkasından çıkarmaya çalışıyor. Göçmeni çok olunca kimse ev sahipliğine de soyunmuyor. Herkes tutunabilmek için başkasından medet umuyor.

-   İyi de, bütün büyük şehirlerde yaşanır bu dediğin sorunlar.

Gelen yeni müşteriye eliyle beklemesini işaret etti. Tarttığı kestaneleri uzatırken kafasını kaldırdı;

-        Burada kimse başkasanın sıkıntısını görmüyor, görmek de istemiyor. Sanki şehrin suyu çekilmiş. Ne can suyu var, ne de can suyu verecek vicdan sahibi birileri. Hep mücadele hep kavga. Velhasıl zor, çok zor burada hayat. Az önceki beyefendi gibi söylenmekle de olmuyor. Söylendikçe itiraz ettiklerine de alışıyorsun, o kadar. Hiç bir işe yaramıyor. 

Selamlaşıp ayrıldım yanından. Kıyıdaki banka oturdum. Balıkçının başı yine kalabalıktı. Elimdeki kestanelerin o sıcak içten kokusu boğazın esintisine karışıyordu. Ay iyice yükselmiş ufacık olmuştu. Bir süre daha orada oturup oyalandım. İşportacıların mal satma telaşına bakarken kestanecinin söylediklerini düşündüm. Karanlık iyice çökmüş meydanda gecenin silüetleri dolaşır olmuştu. Kestaneciyi ve kestane kokusunu ardımda bırakıp arabama yöneldim. Yola koyulduğumda trafiğin azalmış olacağını umuyordum ancak iyimser bir beklenti içinde olduğumu kısa sürede anladım. O gün şehir, sanki durup birşeyler anlatmaya çalışıyordu.     

 

Mehmet Uhri

Kalanlara Selam Söyle

Salı, Nisan 5th, 2011

siddet1uf

Her ne kadar, hasta yakınlarının sağlık çalışanlarına şiddet uygulamasını kanıksamaya başlamış olsak da bu kez meslektaşımızı fena hırpalamışlardı. Geçirdiği beyin sarsıntısı yüzünden hastaneye yatırmak zorunda kalmıştık. Yoğun bakımda yatmakta olan hastası hakkında her gelen hasta yakınına dışarı çıkıp aynı bilgileri veremeyecek kadar yoğun çalıştığını söylemesi ile başlayan ağız dalaşı doktorumuzun dövülüp hırpalanması ile sonuçlanmıştı. Konu savcılığa iletilmiş ve çalışanların tepkisini çekmiş olsa da basında haber bile olmamıştı. Hastanenin imajına zarar gelmemesi için hastane idaresinin olayı geçiştirme ve hasta yakınları ile doktorumuzun arasını bulmaya çabalaması çalışanlar arasında böyle durumlarda yaşanan yalnızlık hissinin daha da artmasına yol açmıştı. Olaya dönük tepkiler acil serviste görevlendirilen güvenlik personeli sayısının arttırılmasından öte sonuç vermemişti.

Yaşanan bu üzücü olaydan birkaç gün sonra mesai çıkışı geçmiş olsun demek için hasta odasında ziyaretine gittim. Meslektaşımız daha iyi görünüyordu. Refakatçi istememiş olmasına karşın o gece babasının ona refakat etmesine ses çıkarmamıştı. Babası açık deniz kaptanlığından emekli iri yapılı, uzun boylu yaşına göre dinç görünen saçları yeni kırlaşmaya başlamış aydınlık yüzlü biriydi. Kulaklığı takmış bir şeyler dinliyor, ara sıra eliyle ritim tutuyordu. Kendisinden söz ettiğimizi fark edince kulaklıkları çıkarıp selamladı. Bizimki babasının sıkı bir rock müzik tutkunu olduğundan, yaşına rağmen rock müzik konserlerini kaçırmadığından kendisinin ise müzik konusunda onun kadar seçici olmadığından söz etti. Babası bu sözlere omuzlarını silkti “Konu sadece müzik olsa biraz hak vereceğim ama rock and roll bunların çok ötesinde bir anlayış ve dünya görüşüdür. Bunu oğluma bile anlatamadım.”dedi. Baba oğul bakışırlarken “Belki de her müziği kendi tarihi dönemiyle birlikte değerlendirmek gerek” diye araya girdim. Bu kez meslektaşımın babası bana dönüp “Doktor bey rock and roll sadece müzik değil dedim” diyerek rock müziğin Afrika’dan Amerika’ya götürülüp köleleştirilen siyahların özgürlük hareketi ile birlikte vücut bulduğunu, zamanın kilise müziklerinin Afrika ritimleri ve köleliğin başkaldırı biçimi olan pasif, cool duruşun müziği olan Blues ile harmanlanarak olgunlaştığını anlattı.

- Rock and roll özgürlüktür, girdiği her yeri özgürleştirir. Müzikten başlayarak bulunduğu ortamdaki form ve normları yıkıp özgürlük arayışının ifadesi olmuştur.

- Bu kadar derinliği olduğunu bilmiyordum doğrusu. İkinci dünya savaşından sonra Amerika’da ortaya çıkmış bir müzik akımı olduğunu sanıyordum.

Kısa bir sessizlik sonrasında hastamız yatağında doğrulup babasının bu konuda özgün fikirleri olduğundan söz etti.

- Babam, rock müziğin sonradan başka bir şeye dönüşmüş olduğundan şikayet eder. Siyah deri giysiler, acayip makyajlı adamlar, uzun saçlar marjinal görüntülü orası burası metal aksesuarlı insanlarla anılan bir müzik türü olmasından yakınır.

- Yakınırım elbet. Rock and roll insanlara duvarlarını ve o duvarların ardında yeni bir dünya olduğunu, özgürlüğün yolunu gösterdi. Bunu o dediğin görsel unsurlara gerek duymadan yapabildi. Egemen otoriteyi rahatsız etti, sarstı ve hatta tüm dünyayı etkiledi. Gittiğim her limanda rock müziğin nasıl bir özgürlük ortamı yarattığını kendi gözlerimle gördüm.

Tüm bunları nasıl yaptığını sorunca ayağa kalktı oda içinde bir kaç adım attı sonra oğlunun yanına gidip saçlarını okşadı.

- O yıllarda II. dünya savaşı olanca ağırlığıyla insanlığın üzerine çökmüştü. İnsanlığın yaşadığı felaketin boyutları, gaz odaları, soykırım ve savaşın acımasızlığı tüm görselliği ile insanlara gösterildi. İnsanlar gördüklerine inanamadı. Tüm bunlarla birlikte hiç bir şey olmamış gibi nasıl yaşayacaklarını düşündüler. Gösterilenler, yaşanılan dünyanın gerçekliğinin sorgulanmasına yol açtı. İnsanlar küçük dünyalarında mutlu mesut yaşarken aslında kendi toplama kamplarında isteyerek yaşayabiliyor olabileceklerini fark etti. Siyahi Amerikalılara bakıp onlardan daha özgür olduklarını düşünmenin anlamsızlığını savaş tüm gerçekliği ile ortaya koymuştu. Kimse otoritenin izin verdiğinden daha fazla özgür değildi. İstendiğinde savaşa gidip sorgusuz sualsiz canını vermeliydi. İşte bu durumun farkına varılması duvarları görünür kıldı. O dönem kendini baskı altında hisseden ve özellikle yeni bir gelecek arayan genç nesil siyahilerin başkaldırı müziğini destekledi ve rock müzik dünyaya sesini duyurmaya başladı. Girdiği her yeri her ortamı özgürleştiren müzik ve yaşam biçimine dönüştü. Rock and Roll’un anarşik yapısı egemen otoriteyi ciddi sarstı. Önce marjinalleştirmeye çalıştılar ancak tutmadı. Bir form veya norm barındırmadığı için kategorize edilememesi bu akımı kontrol etmenin en güç yanıydı.

- Peki ya sonra, sonra ne oldu da başka bir şeye dönüştüğünü iddia ediyorsunuz?

- Müziğin dönüşmesine sözüm yok düşünsel arka planı yok edildi kontrol altına alındı. Ondan sonrası çorap söküğü gibi geldi.

Konu ilgimi çekmişti. Meslektaşımın yanına yatağın ayak ucuna ilişip babasının anlattıklarını dinlemeyi sürdürdüm. Egemen sistemin insanlara zahiri dünya kurduğunu, burada önceden tanımlanmış tüketim ve davranış kalıpları göstermesini bunların dışında bir eylem istemediğini, tüm yapının bunun üzerine inşa edildiğini anlattı.

- Sözgelimi Disneyland diye hayali bir ortam inşa ettiler. İnsanlar oraya girip eğlendi mutlu oldu. Oranın hayali olduğunu dışarı çıktıklarında gerçek hayata geri döndüklerini düşünmeleri isteniyordu. Bugün lunaparklar, gösterişli alışveriş merkezleri de aynı amaca hizmet ediyor. Rock and roll insanlara işte bu aldatmacayı gösterdi ve gerçekten kendi olmak isteyenlere duvarların ötesine geçmesi gerektiğini haykırdı. Sistem bununla mücadele edebilmek için gözün kulağa olan baskınlığını kullandı. Elvis Presley gibi hem beyaz hem de sisteme uygun form ve normu olan birkaç kahraman yarattılar. Rock müzik deyince akla gelen özgürlük algısı yerini Elvis’in kılık kıyafet ve yaşam tarzı ile ilgili görselliklere bıraktı. Önce özgürlük arayışı gitti sonra müzik kendi kalıplarını yarattı, çeşitlenip bölündü.

- Bu duruma direnen olmadı mı?

- Oldu belki ama seslerini duyuramadılar. Üstelik o özgürlüğü tatmış kuşak yaşlanıp çoluk çocuk sahibi olmuştu. Özgürlük arayışının sınır tanımayan anarşik yapısının kendi çocukları için ne tür tehlikeler barındırdığının farkındaydılar. Yine de sistemin dayattığı zahiri dünyayı yıkıp yeni bir dünya kurma çabası, o özgürlük arayışı 1968 öğrenci eylemleri ile zirve yaptıktan sonra kontrol altına alınabildi.

- Bunu nasıl yaptılar?

- Nasıl olacak. Endüstriyel müzik yapan şirketler kendi rock yıldızlarını, gruplarını oluşturup rock müziğini piyasa malına indirgedi. Sisteme direnen bazı gruplar ise marjinal damgası yiyerek yalnızlaştırıldı.

Hastamız dayanamayıp “iyi de baba, rock müziğin doğurduğu o özgürlük ortamından geriye hiç mi bir şey kalmadı? Bizlere haksızlık etmiş olmuyor musun?” diye söylendi. Bizimki bir süre susup önce camdan dışarı şehrin ışıklarına doğru baktı sonra oğluna döndü.

- Rock and roll özgürleştirir, Rock müzik girdiği ortamda önceden tanımlanmış tüm form ve normları yıkar, dışlar kendi form ve norm arayışını üretir demiştim. Özgürlüğü düşlemekten öte onu aramaktı, rock müzik. Kendi olmak, kendi formunu bulmak ve onu hayata geçirmekti. Bu anlamda anarşikti. Kontrol alınması güç olduğu için başka bir şeye dönüştürdüler. Özgürce kendi form ve normunu aramak olan rock müzik felsefesini bir sonraki kuşağa özgürce uyum sağlamak, akışkan olmak, bulunduğu ortama bukalemun gibi uyum göstermek üstelik bunu özgürce yapabilmek şeklinde aktarıldı. Rock müziğin anarşik direngen yapısı yerini bulunduğu kabın şeklini alan silik birbirine benzeyen ve otorite için rahatsızlık doğurmayan bencil bireylere ve yapıya dönüştü. Şimdi dilediğin gibi para harcamanın, istediğini seçip tüketebilmenin özgürlük olduğu düşünülen bir dünyada mutlu mesut yaşıyor o insanlar. Ve hala rock müzik dinliyorlar.

- Ama baba…

- Aması yok, sistemin özündeki tıkanıklığı göremediği için doktorunu dövüp hastanelik etme hakkını kendinde özgürce görebilenlerin yaşadığı bir ülkede tüm bu yaşananlara karşın dönüp hiçbir şey olmamış gibi aynı işi yapmaya devam ettiğin sürece kimse özgür değildir.

Odayı derin bir sessizlik kaplamıştı. Bizimki oğlunun yanına gelip tekrar saçlarını okşadı. Oğlu babasının elini tutup “Her şeye rağmen iyi ki burada, yanımdasın baba” dedi. Babasının gözleri dolmuştu. Koltuğuna oturdu gazetesini eline alıp gözlüklerini taktı. Kulaklığı kulağına iliştirip müziğine ve gazetesine gömüldü. Bir istekleri olup olmadığını sorup yanlarından ayrıldım.

Meslektaşım birkaç gün sonra taburcu oldu. Raporu sona erdikten sonra göreve başlamadı. İstifa edip uluslararası bir sivil toplum örgütüne katıldı. Giderken kimseyle vedalaşmadı. Babası ara sıra ilaçlarını yazdırmak için uğramasa haber de alamayacağız. En son Afrika’da bir aşılama programında çalıştığı ve iyi olduğunu öğrendik. Bizler için “kalanlara selam söyle” demiş, babasına. O kadar…

Dr. Mehmet Uhri

Maça Altılısı

Cuma, Nisan 1st, 2011

maca-altilisi1O gece nöbetçi şef ile görüşmek istediğini söyleyen hasta yakını hastanede kumar oynatılmasına göz yumulduğunu, hastasının oynanan kumarda para kaybettiğini söyleyerek şikayetçi oldu.

Akşamları hastalarımızın gruplar halinde hastane kantinine gittiğini ve kağıt oyunları oynandığını biliyorduk ancak işi kumara dökeceklerini doğrusu düşünmemiştik. Hastane güvenlik elemanını da yanıma alıp kantine gittiğimde görece kuytu bir masada beş altı kişinin iskambil kağıtları ile oynadığını, bizleri görünce kağıtları toplayıp birinin cebine attığını gördüm. Masa üstünde kazanç ve kayıpların yazıldığı kağıdı yok etmelerine fırsat vermeden alıp cebime koydum.

Herkesin odalarına gitmesi gerektiğini, haklarında kumar oynandığı yönünde şikayet olduğunu söyledim. Seslerini çıkarmadan dağıldılar. Elebaşı olduğunu düşündüğüm yaşlı beyefendi cebime attığım kağıdı istedi, odasına gitmesini daha sonra getirip vereceğimi söyledim. Onlar odalarına giderken olaydan haberi olmadığını iddia eden kantinciyi kenara çekip bu olaya göz yumduğu için sözleşmesinin iptal olabileceğini durumu tutanağa dökmemem için kumarda kazanılan ve kaybedilen paraların sahiplerine derhal geri verilmesi gerektiğini söyledim. Bir saat sonra kantinci gereğinin yapıldığını kaybedilen paraların telafi edildiğini bildirdi. Konunun detaylarını öğrenmek istemediğimi bundan sonra hastane kantininde ne şekilde olursa olsun kumara göz yummaması gerektiğini hatırlattım. 

İlerleyen saatlerde kumarbazların elebaşı olduğunu düşündüğüm hastanın odasına girdim. Odada üç kişi kalıyorlardı ve süt dökmüş kedi gibi seslerini çıkarmıyorlardı. Dosyalarını inceleyip hal hatır sordum. Kısa ve soğuk yanıtlarla geçiştirdiler. Pencereye yakın olan yataktaki elebaşına cebimdeki kağıdı uzatıp “Valla pes doğrusu. Hem cüretinizi hem de hastaların bu kadar kolay baştan çıkmasını hayretle karşılıyorum” dedim. Sesini çıkarmadı. Kağıdı alıp yastığının altına koydu. Yanıt beklediğimi görünce ortadaki yatakta yatan orta yaşlı hastamız dayanamadı;

-      Doktor bey bilirsiniz. Kumar bir hastalıktır. Herkesin içinde az ya da çok kumar tutkusu vardır. Öyle bir tutkudur ki uygun ortamı bulunca hemen yeşerip çiçek açar. Bütün günü yatarak geçiren bizim gibiler için önceleri vakit geçirmek amacıyla başlayan iskambil oyunları farkında bile olmadan kumara dönüşüverdi.

-      Bu bir özür mü?

-      Nasıl kabul ederseniz. Yani bizim yerimizde siz de olsanız benzer bir durum yaşanabilirdi demeye çalışıyorum. Sonuçta hayat dediğin de bir tür kumar değil mi?  Kiminin çok kiminin az kazandığı bir kumara benzemiyor mu hayat?

-      Abarttığınızı düşünüyorum. Bu oyunun sonunda hep kaybediliyor. Ne kazanırsan kazan hepsini verip ölüp gidiveriyorsun. Öyle değil mi?

Cam kenarındaki yaşlı hastamız bir yandan camdan dışarı bakıyor bir yandan da cebinden çıkardığı oyun kağıtlarını karıştırıyordu. Bu sözler üzerine yatağında doğruldu;

-      Dediğin gibi her kumar oynayan günü geldiğinde her şeyini kaybedeceğini bilerek oynar. Zaten, kumarda önemli olan sonuç değildir.

-      Dağıtılan kağıtlar mı? Nedir önemli olan?

-      Ne masa ne ortam ne de oyun kağıtları, hiçbirinin önemi yoktur. Önemli olan elindeki kağıtların değerini olduğundan farklı gösterip rakibi kandırabilmektir. Elinin gücünü olduğundan farklı gösterip rakibi tuzağa düşürmenin tadındadır, kumar tutkusu.

spade-6Desteden çıkardığı maça altılısını gösterdi. Sonra desteden bu kağıttan daha yüksek bir kağıt çekme üzerine kime bahis teklif edilse altılının küçüklüğü nedeniyle en aklı başında insanın bile kazanma olasılığının yüksek olduğunu düşünüp hemen reddedemeyeceğini herkesin farkında olmadan yaptığı olasılık hesabıyla rahatlıkla kumara yönelebileceğini anlattı. Hayatın da kumara benzediğini söylerken insanların hep olasılık hesabı yaparak yaşadığını, hayatın da genellikle kaybetmeme üzerine oynanan bir kumar gibi yaşandığını vurguladı.

-      Bir düşününün hele; Çocuklarımıza az riske girmelerini, elindekinin değerini bilmesini ve kazanmak yerine öncelikle kaybeden olmamayı öğreterek aslında hayatı kumar gibi görmelerini istemiyor muyuz?

-      Başarının ve hep kazanan olmanın kutsandığı bir dünyada yaşadığımız fikrine katılıyorum, hatta kaybeden olmamak için risk almayan çok insan tanıdığımı da düşünüyorum. Ama tüm bunların kumar olduğu fikri yine de itici geliyor.

Gülümsedi. Elindeki oyun kağıtlarını karıştırmaya devam ederek sözlerini sürdürdü.

-      Bir fark var elbet. Kumarda herkesi kandırabilirsin. Ama hayatı kandıramazsın. Hele yaşlanınca, oyunun sonunun yakın olduğunu hayat bir şekilde sana hatırlatıyor. İşte o zaman siz sağlıkçılara başvurup oyunu uzatmaya çalışıyoruz.

-      Ne yani biz de sizin hayata karşı blöf yapmanıza yardımcı mı oluyoruz?

Elindeki iskambil kağıtlarını yastığın altına koydu. Kafasını olumsuzlama anlamında iki yana salladı.

-      Keşke o kadar kolay olsaydı. Siz sağlıkçılar bizlere yeni kağıt veya yeni bir el vererek oyunda elimizi güçlendirmek veya güçlü göstermek için şans yaratıyorsunuz o kadar. Bizler de bu şansı çevremizdekilere blöf yapmada elimizin güçlü olduğuna iyi kağıt geldiğine inandırmada  kullanıyoruz. Sonuç ise değişmiyor. Hayatı kandıramıyorsun. Hep o kazanıyor.

-      Biz sağlıkçıları da krupiye yerine koydunuz ya helal olsun. Evet, bir ameliyatla gerçekten hayat kurtarıcı olabiliyoruz ama bazen elimizin kolumuzun bağlandığı işe yaramadığımız durumlar da oluyor. O zaman iş şansa mı kalıyor?

-      Şans diye bir şey yok. Anlamıyor musun? Şansın ne olduğuna da oyun karar veriyor. Her şey oyun. Öyle günlerde iş oyunculuğa düşüyor. Elimizi güçlü gösterebildiğiniz kadar kuyruğu dik tutup beklenen finale doğru yürüyor veya çoğumuzun yaptığı gibi pes edip kendimizi koyuveriyoruz. Bence iyi oyuncu öyle günlerde belli oluyor. Kumarın kötü bir şey olduğunu söyleyenlere inanma. İnsana bu dünyadan kuyruğu dik tutup insan gibi gidebilme fırsatını veriyor. Eh bu da az kazanç değil, bence.

Doğrusu kafam biraz karışmıştı şanslarını daha fazla zorlamamalarını ve bir daha hastane içinde kumar oynamamalarını isteyip yanlarından ayrıldım. Bahçeye çıktım. Hava hayli serinlemiş, yağmur başlamıştı. Yaklaşmakta olan ambulansın giderek artan acı siren sesleri acil servisin hareketlenmesine yetmişti. Hastane için yine yoğun geçecek bir gece başlamıştı.      

 

Dr. Mehmet Uhri