Archive for Mart, 2011

Rüzgara Seslenmek

Salı, Mart 29th, 2011

ruzgar

Sonbahar ilerlemiş şehre dönen yazlıkçılarla Büyükçekmece’nin sakin ve ıssız kış günleri başlamıştı. Sahilde sert esen poyrazın hırpaladığı az sayıda yürüyüş heveslisine eşlik ediyordum. Rahatsız etmemek için hızlı adımlarla önlerinden geçtiğim sarmaş dolaş kumsalda oturan genç çift rüzgara arkalarını dönüp birbirlerine iyice sokulmuştu. Dünya umurlarında değildi. Az ilerde ise yaşlı adam kumsalda ne olduğunu çıkaramadığım bir nesneyle uğraşıyordu. Meraklanıp yanına gittim. Elinde tuttuğu kanatları yanmış martı ölüsünü gösterip “hayatı kendimize zorlaştırdığımız yetmedi, kuşları da rahat bırakmıyoruz” dedi. Anlamamış gibi baktığımı görünce eliyle sahildeki eğlence tesislerini gösterip “Buralardan her gece atılan havai fişekler yüzünden ölüyor bu kuşlar” dedi. Havai fişeklerin patlamasıyla sokaklardaki kedi köpekler yanı sıra martıların da korkup nereye kaçacaklarını saklanacaklarını bilemediklerini, çılgın gibi uçup fişeklere hedef olduklarını anlattı. Elindeki martının tüylerini okşayıp “Ne garip değil mi? Birilerinin eğlencesi, martılar için kabus oluyor. Üstelik kimse ne olup bittiğinin farkında değil, görmüyor yaşananları. Nasıl bu kadar duyarsız olduk anlamıyorum?” diye söylendi.

Sahilde açtığı çukura martıyı gömdü. Ellerini denizde yıkayıp üstüne silerek kurularken bana baktı. Başını öne eğip gülümsedi “Hanımım ellerimi üstümde kuruladığımı görseydi çok kızardı” dedi sonra eliyle sahilin ilerisini gösterip “Albatrosa doğru yürüyorum eşlik edebilirsin” dedi. Adımlarımı onun adımlarına uydurmaya çalışarak birlikte yürümeye başladık. Büyükçekmece’de doğup büyüdüğünü, İstanbul içinde pek çok yer değiştirip emekli olunca kürkçü dükkanına döndüğünü anlattı.

- Oğlum yüzmeyi balık tutmayı benim gibi bu sahilde öğrendi. O küçükken sahilde yine böyle dolaşır deniz kabuğu toplardık. Martılara isim koyar avazımız çıktığınca onlara seslenirdik. Sesimizin rüzgara karışıp kaybolmasından çok hoşlanırdık.

- Şimdi nerede oğlunuz?

Bir süre durup denize uzaklara doğru baktı. Ağzından zorlukla “Gitti. Ellerimden kaydı gitti” sözleri döküldü. Bir süre konuşmadan yürüdük. Kederlenmişti. Aşırı hız ve dikkatsizliğin neden olduğu trafik kazasında oğlunu yitirdiğinden söz etti.

- Daha yirmi dört yaşına yeni girmişti. Şehre dönüyordu. Akşam yemeğine yetişmesi için acele etmesini söylemiştim. Biraz da onun için arabayı hızlı kullanıyordu. Önüne çıkan kömür yüklü kamyonunun altına girmiş. Acele ettirdiğim için o günden beri hep kendimi suçladım ama nafile. Giden gitti bir kere. O öldükten sonra ne eşimin de yaşadığımız evin hiç tadı kalmadı.

- Nasıl biriydi oğlunuz? Anlatmak ister misiniz?

- Sorunsuz, iyi huylu yumuşak başlıydı çocukluğunda. Her baba gibi güçlü, becerikli mücadeleci olsun istemiştim. Bu yüzden zorlardım onu, tartışırdık. O ise babasının istediği gibi biri olamamanın ezikliğini duyardı hep. Bu beni daha çok delirtirdi. Annesi onu olduğu gibi sevmemi isterdi ama can çıkmadan huy çıkmıyor, beceremedim. Pişman olmak da işe yaramıyor.

ruzgar2Sonra bana dönüp ne iş yaptığımı buralarda ne aradığımı sordu. Doktor olduğumu söyleyince omuzlarını silkip gülümseyerek “mesleği dert dinlemek olan birine burada bile dert anlatıyorum, kusura bakma” dedi. Yürüdükçe rüzgarın serinliği daha çok hissediliyordu. Bir soluklanma sırasında “Hayat ne olursa olsun devam ediyor. Yaşananları biraz olsun unutmayı denemediniz mi?” diye sordum. Cevap vermek istemiyor gibiydi. Adımlarını hızlandırıp deniz kıyısına doğru ilerledi. Arkasından gelmediğimi görünce durup bana baktı.

- Unutmak mı? Asla. Asıl onu unutacağım diye korkuyorum. Zamanla hayalimdeki resimleri önce renklerini yitirip siyah beyaz fotoğraflar haline geliyor. Sonra küçülüp büzüşüyor. Hatırlamak için fotoğraf albümlerine baksam da zaman bana onları unutturma telaşında sanki. Öyle acı ki, yıllar ilerledikçe eski anıları renklendiremiyorum. Önce renkler gidiyor sonra gölgeleri soluyor. Oğlumun olmadığı, yok olduğu gerçeği bir şekilde gelip beni buluyor. Gerçeğin bu kadar inatçı olduğunu onu yitirdikten sonra anladım.

- Eski anıları hatırlamak için mi buradasınız?

- Gücüm yettiğince içimde bir yerlerde yaşatmaya çalışıyorum oğlumu. Bazen bakıyorum içimdeki varlığı azalmış, sahile iniyor martılara seslendiğimiz gibi oğlumun adını rüzgara fısıldıyorum. Üstelik son günlerde daha sık geliyorum buralara.

Denize doğru dönüp bir süre sustu. Sanki içinden bir şeyler mırıldandı. Sonra bana baktı. Kolumu tuttu.

- Ona seslenmeyi, bana cevap vermemesini, ilgilenmeyişini öyle özledim ki, rüzgara fısıldıyorum adını. Bir yerlerden beni duyduğunu, yine ilgilenmediğini ama göz ucuyla orada olup olmadığımı kontrol ettiğini hayal ediyorum.

Güneşin buluta girmesiyle rüzgarın serinliği daha da hissedilir oldu. Daha fazla üşümeden geri dönmeyi teklif ettim. “Sen git, ben biraz daha kalacağım” dedi.

Yanından ayrılırken o yalnız ve kederli yüz ifadesi belirmişti. Teselli edecek bir şeyler söylemeye çalıştığımı görünce elini kaldırdı. “Hiç uğraşma. Hepsi oyun bu yaşananların. Saklambaç oyunu gibi bir oyun. İyi saklanmak gerekir, bilirsin. Ama bulunamayacak kadar iyi saklanırsan unutulmaktan oyun dışı kalmaktan da korkarsın. İşte, oyun yine ayni oyun ama biri bu kez fena saklandı. Umarım bir gün sobeleriz birbirimizi. Beklemekten ve buralarda ismini rüzgara fısıldamaktan başka ne yazık ki elimden bir şey gelmiyor” dedi. Arkasını dönüp ağır adımlarla uzaklaştı. Uzaktan baktığımda rüzgarın kuvvetlenmesine karşın bizimki ağır adımlarla sahil boyunca yürümeyi sürdürüyordu. Rüzgarın uğultusuna karışan martı sesleri geliyordu, uzaklardan. Hava iyice serinlemiş az önce önlerinden geçtiğim genç kız ve delikanlının dışında sahil yaklaşan akşamın yalnızlığına bürünmüştü.

Mehmet Uhri

Helen’in Gözyaşları

Perşembe, Mart 24th, 2011

53014-43961

Hep o özü aradı, insanoğlu.

Öldüğünde bedenden çıkıp giden özün, ruhun izini sürdü, kökenini aradı. Önce uzaklara çok uzaklara baktı. Öyle ya, kendi içinde olan o ruh yaşadığı ortamda da olmalıydı. Gökyüzünde yıldızlarda aradı. Sonra o ruhları isimlendirdi, tanrı yaptı. Yerin göğün tanrısını tanımlayıp kategorize etti. İsimlendirip hapsettiği o tanrılar için dini mekanlar yapıp onları o mekanlarda kontrol etmeye çalıştı. Varlığını sürdürebilmek, hastalanmamak için onlarla pazarlık yaptı, adaklar sundu.

Sonra bedenine yöneldi. Ruhun bedende nerede yerleştiğini bulmaya çalıştı. Öfke, acı, hüzün, neşe, heyecan ve benzer ne varsa bunları barındıran bir organ olmalıydı.

Aradığı ise bedenin içindeki kendiydi.

Her türlü sıkıntıya çarpıntısı ile yanıt veren kalp ruha yakın olmalı diye düşündü. Karaciğerin de sıkıntılardan etkilendiğini gördü ancak aradığını bulamadı. Ruhun yerini bulamasa da tüm duyguların gözyaşıyla ilişkili olduğunun farkındaydı. Sevincinde, kederinde mutlu, mutsuz gününde hep gözyaşı vardı. Kayıplarını gözyaşları ile uğurluyordu.

Ruhun yerini bulamasa da gözyaşını ruhun ürettiğine, kutsal olduğuna inandı. İnançlarına da yansıttı. Sözgelimi Çine çayının kendinden iyi flüt çaldığı için Apollon’un derisini yüzerek öldürttüğü Çoban Marsias’ın gözyaşlarıyla oluştuğuna veya Kaunos dalyanının kardeşler arası cinsel ilişki nedeniyle cezalandırılan Byblis’in ağlamaktan kuruyan gözyaşlarıyla oluştuğuna inandı. Yine Manisa yakınlarındaki ağlayan kayanın kıskançlık uğruna Apollon ve Artemis tarafından çocukları öldürülen Tanrıça Niobe’nin ağlayan taşlaşmış hali olduğuna inandı. Urfa’da Balıklı göl yanındaki küçük Aynzelha gölünün de Kral Nemrut’un kızı Zeliha’nın aşık olduğu İbrahim peygamberin ateşe atılması üzerine döktüğü gözyaşlarından oluştuğu söylencesine inandı.

Pek çok benzer söylencede de gözyaşının ruh ile ilişkili olduğunu, duyguların gözyaşı ile görünür halde geldiğini düşündü.

parisandhelenoftroyTroia kralının oğluna tutulup onunla kaçan Kral Menalaus’un karısı ve Zeus’un kızı Troialı Helen’in başlattığı Troia savaşları çok bilinen mitolojik bir öyküdür. Troia savaşlarına neden olup büyük yıkıma yol açan Helen ardında acılar ölüm ve hüzün bırakıp tekrar ülkesine döner. Tanrıça asaletine uygun olarak sessiz ama vakur halde döktüğü gözyaşlarıyla sürdürür acılı hayatını. Helen cesurca bir çıkış yapmış tüm kuralları alt üst edip sevdiğine kaçmıştır. Yaşanan onca savaş yıkılan bir kent ve onca ölümün ardından geriye, döktüğü cesur ve asil gözyaşlarıyla acı çeken bir kadın kalmıştır. İnanış odur ki Olimpos tanrıları Helen’in gözyaşlarının cesaret yanı sıra, hüzün ve asaleti barındırdığını Helen’in ruhunu içerdiğini görüp o gözyaşlarını kekik bitkisi olarak yeryüzüne sunarlar. Kekik bitkisi pek çok kültürde canlılık, asalet ve cesaret simgesi olarak kullanılır. Kekiğin barındırdığı acımsı özün Helen’i acıyla harman edip yaşatan ayakta tutan öz olduğuna inanılmıştır.

images

Helen’in gözyaşlarından biten kekik bitkisinin de o ruhsal özü barındırdığına inanıldı. Kekik bitkisinin Latince adı Thymus Vulgaris’tir. Thymus öz, hatta özlerin özü, asıl, esas anlamında kullanılan bir sözcüktür. Dahası sözcüklerin kökenini özünü araştıran etimoloji sözcüğü de buradan türetilmiştir. Kokuların özü temeli, esası olan “esans” sözcüğü de başlangıçta kekikten elde edilen yağ için kullanılmıştır. Koku ve gözyaşı şişelerinin arkeolojik buluntular arasında bunca yer bulması rastlantı değildi.

thymus-gland

İnsanoğlu bilgi birikimini arttırdıkça arayışını sürdürdü. Bedenin bağışıklık sisteminde önemli yer tutan ve hastalıklarla mücadele etmede en önemli hücresel kaynak olan Thymus bezine de aynı ismi verdi. Kekik yapraklarını ve o yaprakların dizilimini andıran görünüşü nedeniyle adlandırmanın MS II. Yüzyılda hekim Galenos tarafından yapıldığı ileri sürülür. Dahası vücut direncini sağlayan ve genç erişkin yaşta gerileyip küçülen Thymus bezinin duyguların, ruhun toplandığı organ olduğuna inanıldı. Gerçekten de Thymus’un uyarılmasının endorfin salgıladığının bilinmediği o yıllarda insanoğlu ruhu, özü, duyguları barındıran aradığı organın Thymus olabileceğini de düşündü.

Aradığı özü bulabilmek için bedenini detaylı incelemeye başladı. Mikroskopik düzeyde ve hatta moleküler düzeyde araştırdı, inceledi. Analitik tıp bilimi ile bedende erişemeyeceği yer kalmadı.

Ancak ruhun yerleştiği yeri bulamadı.

Hep o özü aradı, insanoğlu. Kimya ile ulaşabileceği bilginin sınırına gelince atoma yöneldi. Atomun içini araştırmaya başladı. Atomun incelenmesi ile maddenin yittiğini, atomun içinde devasa bir boşluk olduğunu gördü. Atomu bir arada tutan enerjinin aradığı öz olabileceğini düşünüp onu da araştırdı. Enerjinin maddeye dönüştüğünü kanıtlarken kullandığı partiküle de boşuna tanrısal parçacık (god particle) adını vermedi.

Aradığı kendi bedeninde yaşayan özdü.

Bulduğunu sandığı zamanlarda kekik örneğinde olduğu gibi insanlığın bilgi birikimine ve kültürüne yansıyan ortak uzlaşılar geliştirdi.

Ancak, aramayı hiç bırakmadı.

İnsanoğlu, kalpte, karaciğerde, timusta, gözyaşında bulamadığı, ruhu, özü ve bir anlamda içindeki tanrısallığı aramayı sürdürüyor.

Mehmet Uhri

Hep Birlikte Açık Radyo

Cumartesi, Mart 19th, 2011

8destek_mikrofonKulağınıza ulaşan bir ses olarak size radyonun özellikle açık radyo gibi bir radyonun anlamı üzerine söyleyeceklerim var. Bakmayın siz çevremizdeki sosyal ortamın bu denli kalabalık olduğuna, hepimiz dünyaya yalnız geliriz. Çevremizdeki dünyayla bağlantımızı duyu organlarımız ile sağlarız. Anne karnında duyduğumuz sesler ile başlar dış dünyaya yolculuğumuz. Bu nedenle ilk olarak işitme duyumuz gelişir. Bilinçsizce de olsa işittiğimiz ilk seslerle kendimizi hissederiz. Dünyaya geldikten sonra ise koku, tad ve dokunma duyularımız devreye girse de en çok kulağımızın algıladıkları ile dünyayı kavrarız. Annemizin kucağında onun kalp sesi ile huzur bulur, ninnisi ile uyuruz.

Sonra annemiz ve kendimizin dışında da bir dünya olduğunu keşfederiz. Dünya bize yaklaşır biz dünyaya sarılırız. Bunu yaparken beş duyumuzdan en geç gelişen ancak en güçlü ve etkin olan görme duyumuz her şeyin önüne geçer. Sosyalleştikçe dünyaya yaklaştıkça işittiklerimizin önemi azalır, görme algımız ile yeni bir dünya kurar o dünyaya dahil oluruz. Hatta diğer duyularımız ve algılarımızı da gözümüz yönetir. Yürümeye başlamamız, denge duyumuzun gelişmesi yakın çevremizden uzağı çok uzakları algılamamız hep görme duyusunun gelişmesi ile olur. Aynı evde yaşayan beş kardeş gibidir duyu organlarımız. Kulağımız büyük ağabeydir en küçükleri göz ise en becerikli en afacan ve en baskın olan kardeştir. İnsanı dünyaya açan, insanlara yaklaştıran ve ufkunu genişleten görme duyusudur. Gerçeği algılama ve kavramada işittiklerimizden çok gördüklerimizin gerçekliğine inanırız. Sözün uçucu olduğunu kalıcı olanın yazı olduğunu biliriz. Gördüklerimiz mantığımıza işittiklerimiz ise duygularımıza etki eder.

Hayat dediğiniz de duygular ve mantık arasında bir denge arayışından öte değildir, çoğumuz için. 

Gördüğümüz dünyanın gerçek olduğuna inanırız da o dünyanın içinde kendi varlığımızın gerçek olduğunu hissetmek için ne yaparız?  Görünen dünyada biz ne kadar gerçeğiz sorusu zor sorudur, çoğumuz sormamaya çalışırız.

Görselliğin bu kadar etkin olduğu günümüzde kendi varlığını hissetmek için yine görselliğe sığınıp başkalarının kendini görmesini sağlamak için çırpınanımız çoktur. Halbuki sadece kendi varlığını hissedebilmek uğruna görülmek, fark edilmek, beğenilmek bir şekilde görsel malzeme olmadan kendimizi hissetmek bu kadar zor olmasa gerek. 

Başkalarının bakışlarından bağımsız olarak kendi varlığımızı hissedebilmek için gözlerimizi kapayıp duyularımıza sarılmak yeterlidir. Hatırlayın bir acıyla karşılaştığınızda yakınınıza sarılıp gözlerinizi kapar birbirinizi ve kendinizi hissedersiniz. Sevgilinizle öpüşürken yine gözleriniz kapanır. Tadına baktığınız yemeğin verdiği lezzeti veya keyifli bir müzik eserini dinlerken de gözlerinizi kapatır kendinizi hissedersiniz. Veya

Veya Radyo dinlersiniz. Dışarıdan bakıldığında hiçbir iş yapmıyor muşsunuz gibi görünür. Ama radyonuz kulağınıza bir şeyler ulaştırır. İşittikleriniz beyninizde biçim değiştirir hayal dünyanızda görüntü ve algılara dönüşür. Gözün hükümdarlığı bir süreliğine geride kalır. İşittiğiniz seslerden konuşanların nasıl birileri olduğunu hayal etmeye çalışırsınız, anlatılanları hayal dünyanızda görsel şölene dönüştürürsünüz, çalan müziği daha önce nerede ne yaşarken dinlediğinizi hatırlamaya çalışırsınız.

İşte tüm bunlar olurken kendiniz olursunuz. Sadece kendiniz.

Radyoda bir yemekten söz edilir kokusunu, tadını hayal eder hatta merak edersiniz. Haberin acısını okuyanın ses tonundan hissedersiniz. Tüm bunlar onca kalabalık karmaşık dünyada olanca yalınlığı ile kendi varlığınızı hissetmenizi sağlar.

İşte biraz da bunun için radyo dinleriz.

Radyo böyle bir şey dostlar. Bize hayal kurduran, düşündüren, gözün hükümranlığını biraz olsun sarsıp içimizdeki o yalnız, ürkek ama tutunmaya çalışan gizemli insanı hatırlatır. Bize bizden haber veren, müziği ile sarıp sarmalayan ve duygulandıran dostlarımızdan biridir, radyo.

tumblr_liav1cdhmq1qi7chxo1_400Radyo böyle bir şeydir de Açık radyo nedir?

Bağımsız, özgür yanıyla size yalan söylemeyen, duymak istemediğiniz doğruları bile kulağınıza fısıldamaktan çekinmeyen ne yaparsanız yapın sizi olduğu gibi kabul edip gönül koymayan kadim dostlarınızdan biridir, Açık Radyo.

Açık radyo bize kendimizi anlatan, ayna tutan, içinde yaşadığımız dünyanın görsel bir aldatmacaya dönüşmekte olduğu konusunda şüphelerimizi ayaklandırıp farklı düşünsel açılımlar sunan bir avuç emektarın kurduğu muhteşem bir organizasyondur. Onlar bize kim olduğumuzu gösterip diğer insanları, olayları ve sesleri görselliğin makyajından arınmış haliyle sunuyor kendi varlığımızı hissedebilmek için sesleri ile bize ulaşıp düşün dünyamızı harekete geçiriyorlar.

Tüm bunları insana inandıkları ve ona güvendikleri için yapıyorlar. Bu çabalarını bağımsız sürdürebilmeleri, sermaye gruplarının etkisinden uzak durabilmeleri ise yine insana, kendi dinleyici kitlesinin desteği ile ayakta durabilmelerine bağlı.

Şimdi bağımsız ve özgür bir radyo için, radyomuzun yaşayabilmesi için ve her şeyden önemlisi kendiniz için bir şey yapın. 0 212 343 41 41 numaralı telefonu arayıp radyomuza destek olun. Açık radyo hep açık kalsın.

Mehmet Uhri

 

 

 

Dışarıdakiler Özgür mü?

Çarşamba, Mart 16th, 2011

ysorgulama-_yel-_siyah_beyaz

Gazetecilik faaliyetleri nedeniyle yargılanma ve hapse atılma korkusuyla kalemlerinin özgür olamayacağını haykıran gazeteciler önce Taksim meydanında toplandılar. İstedikleri yanıtı alamayınca basının özgür olmadığı ortamda demokrasinin yaşamasının mümkün olmadığını haykırarak istiklal caddesinde ikinci bir eylem yaptılar. Kalemlerinin özgür olmasını, haberleştirdiği konulardan ötürü kendilerini savunmak zorunda kalmamayı isteyip yargılanıp hapse atılmak, özgürlüklerinden uzaklaştırılmak korkusuyla doğru bildiklerini yazamayacaklarını haykırdılar. 

Peki ama tutuklamalar başlamadan önce medya çalışanları özgür müydü?

Mesleğin piyasalaşması ve büyük sermayenin denetimine geçmesi ile gerçek anlamda basın özgürlüğünün yitirilmiş olacağına zamanında karşı çıkıp ses çıkaranlar çoktan tasfiye olmuştu. Gazetelerde yazıların özgürce yayınlanabilir olduğu söylenebilse de yayınlanmayan veya yayınlamayan haberler fısıltı gazetesine yansıdıkça medya çalışanlarına olan güvenin azalması kaçınılmazdı.

Ürettikleri haberlerin takibinin yapılmaması veya bazı gazetelerin öne çıkardığı haberlerin diğer grubun gazetelerinde hiç yer almaması, günler sonra işler ayyuka çıktıktan sonra kerhen yer bulmasının anlamını bile sorgulamadı, medya çalışanları. Suskunluk orada başlamıştı. Özgür olduklarını düşündükleri ortam onlara yeri geldiğinde üç maymunu oynamalarını gerektiğini de fısıldıyordu. Duruma ayna tutmaya çalışan gazetecileri ise önce meslektaşları yalnız bıraktı.

Doğru söylediği için kovulan ve kendine yazacak yer arayan gazetecinin başına gelenleri haber olarak bile takip eden gazeteci neredeyse göremedik. Dahası büyük bir medya grubunun şirketlerine yapılan vergi baskısı sonuç verdi. O gazeteci özgürce yazdığı eleştiri içerikli yazılar yüzünden herkesin gözü önünde çalıştığı medya grubundan uzaklaştırıldı. Bir diğer büyük sermaye grubunun medyasında iş bulduğunda içimiz biraz rahatlasa da orada da rahat durmadı. Kendince doğruları söylemeyi sürdürdü. Söylediği doğruları yalanlamayı başaramayanlar önce köyün delisi yerine koymak istedi ama tutmadı. Piyasalaşan medya ortamında her şeyin olduğu gibi özgürlüklerin de bedeli vardı. Dev bir kamu kaynağının o sermaye grubuna peşkeş çekilmesi karşılığında gazetecinin kellesi istendi ve alındı. Medya durumu suskunlukla karşıladı. Kalemi kırılan gazeteci ise kendinden öncekilere göre şanslıydı gidecek son bir köy daha vardı. Sesi daha cılız çıksa da yazmayı sürdürdü. 

Kaleminin kırılması karşılığı peşkeş çekilen o dev kamu kaynağı günün birinde onlarca insanı yuttu, para ve kar hırsı ihmalkarlıkla birleşince o güne kadar yaşanmamış bir felaket yaşandı. Her şey ortadaydı. Ancak gazeteciler yine suskundu. Yaşanan ihmal ve felaket o medya grubunda doğru dürüst haber bile olmadı. Devlet olayın üstünü örtmek için harekete geçti. Diğer gazeteler de kulağının üstüne yatmayı haber takibi yapmamayı seçti.

1293621078-1Medya çalışanları yaptıkları haberler nedeniyle yargılanma ve hapse atılma ile gündeme gelince durumun ciddiyeti anlaşıldı. Özgürlüklerini çoktan patronlarına emanet etmişlerdi. Patronun gücünün kendilerini kurtarmaya yetmeyebileceğini görüp cılız da olsa seslerini çıkarmaya güç birliği yapmaya çalıştılar. Yargılanma ve hapse atılma korkusuyla özgür çalışamayacaklarını haykırıp güvence istediler. Piyasalaşan medya ise karşılığını almadan hiçbir şey vermeyeceği gibi ruhlarına kadar teslim almadan gazetecilerin yakasından düşmeyecekti.

Bundan sonrası aslında diğer bazı meslek gruplarının bildiği senaryonun tekrarı olarak yaşanacak gibi görünüyor. Gazetecilik mesleği yargılamalar ve karşılıklı suçlamalar eski hesaplaşmalar ile daha da itibar yitirir. Bu konulara bulaşmayanlar masumiyet karinesiyle kendi köşelerine çekilip daha da suskunlaşır. Halkın gözünde itibar yitiren her meslek gibi gazetecilere dönük ön yargı ve şiddet artar. Ve o zaman gazeteciler için gerçek kabus başlar. Kendi içlerinde birbirine düşme, ayrışma ve küçük kavgalar ile birliktelik duygusu yitirilir. Bugün bir araya gelip eylem yapanların birlikte görünmeme çabasını izleriz. Ve tüm bunlar olurken gazeteciler o çok korktukları hapishane ortamını kendileri için yaratmış olurlar. Tüm toplumu da peşlerinden sürükleyerek görüp bilip konuşmaktan korkanların oluşturduğu toplumun uyumlu gazetecileri olarak dev bir hapishanenin taşlarını sessizce döşemiş olurlar.

Tüm bu olayları doktorlar ve sağlık çalışanları gazetecilerden önce yaşadı. Doktorlar piyasalaşan sağlık ortamında önce kafa yapısı olarak uyumlu olmayan meslektaşlarının tasfiye edildiğini gördü ve ses çıkarmadı. Sonra sıra piyasa beklentilerine direnenlere geldi. Mesleki deneyimleri ile tanı koyup tedavi veren hekimlerin yerine bol tahlil ve görüntüleme isteyip hastasının faturasını kabartan veya deneyimsiz hekimlerin tercih edilmesine de sessiz kaldılar. Uslu çocuk olmak gerektiğini düşünüp kulağının üstüne yattılar. Bu arada onca tıbbi işleme karşın iyileşemeyen hasta ve hasta yakınlarının şiddetine mazhar olundu. Sistemin günah keçisi olarak öne sürüldüler. Masum olduğu düşünüldüğü için mesleğin itibar yitimine de ses çıkarmadılar. Sıra yazılan reçeteye, yapılan ameliyata hasta mahremiyetine gelip dayanınca mesleki bağımsızlık için ayaklandılar ancak iş işten geçmişti. Düşünmeden, sorgulamadan sisteme para kazandırdığı ölçüde önemli ancak değersiz unsurlara dönüşmüştü, hekimler. Bu algı toplum genelinde ve ne acıdır ki hekimler arasında da taraftar buldu. Piyasalaşmanın getirdiği küresel dalganın her şeyi önüne katarak dönüştürmesini izliyor sıranın medya çalışanlarına geldiğini üzülerek görüyoruz. Onların da sisteme uyum gösterdiği ölçüde önemli ancak değersiz unsurlara dönüşme süreci yaşanıyor. Gelecekte ise hakların alınıp satıldığına şahit olup hukuk camiasının benzer şekilde piyasalaştığını göreceğiz. O gün adını andığım dev hapishanenin çatısı örülüp inşaat tamamlanmış olacak.

O gün geldiğinde bu dev hapishanede oturup hangimizin daha özgür olduğu üzerine muhabbet edip söyleşecek çok zamanımız olacak.

 

Mehmet Uhri

Aynanın Sırrı

Salı, Mart 15th, 2011

cundaEge’nin şirin ilçelerinden Ayvalık kış aylarının tenha günlerini yaşıyordu. Her ne kadar o kış ılık geçiyor olsa da sert esen poyraz soğuğun içimize işlemesine yetiyordu. Rüzgarın kabarttığı denize açılamayan Cunda’nın balıkçıları kıyıda ağlarının temizliği ve tamiriyle uğraşıyordu. Martılar ve kediler ise temizlenen ağlardan çıkan balık artıkları peşindeydi. Az ilerde koca kafalı siyah kedi kurumuş balık parçasını martılara kaptırmamak için sırtını kabartmıştı. Rıhtımın kenarında iri bir ahtapotu döverek yumuşatmaya çalışan ak saçlı balıkçının çevresini kediler sarmış, betona vurulan ahtapottan kopan küçük parçaları kapışma telaşındaydılar. Onca eziyete karşın ahtapot canlılığını yitirmemiş her fırsatta betona tutunmaya çalışıyor, ancak zaman geçtikçe hareketliliği azalıyordu. Balıkçı ise havanın ayazına aldırmadan üzerinde uzun kollu oduncu gömleği, güneş yanığı kurumuş teni ile ahtapotun işini bitirmeye çabalıyordu.

kahveeRüzgarın şiddetlenmesi ile üşüdüğümü hissedip rıhtıma cepheli taş kahveye yöneldim. Kahvehane yüksek tavanlı, Malta taşı zeminli, yüksek pencerelerinde renkli camları olan yığma taştan yapılmış eski Rum binalarındandı. Duvarlarda asılı kalın ahşap çerçeveli eski aynalar batmaya yüz tutan güneşi yansıtıp ortalığı aydınlatıyordu. Ortalık fazla kalabalık değildi. Köşede iki balıkçı ağlarını yere bırakmış tavla oynuyor, güneşi gören tahta sandalyelerden birinde ise kahvehaneyi sahiplenmiş görünen sarılı beyazlı kedi miskin miskin uyuyordu. Ortada gürül gürül yanan odun sobasının yakınına sandalye çekip oturdum. Biraz sonra elinde ahtapotu ile balıkçı göründü. Kahvehanedekiler ahtapotu gösterip “akşamın nevalesini doğrultmuşsun, iyisin hadi” diyerek takıldılar. Pek yüz vermeden o da sobanın yakınına oturdu. Ahtapot mücadeleyi bırakmış gibi görünüyordu. Ahtapotu göstererek “ İyice yumuşattınız sanırım?” dedim.

“Yumuşadı elbet. Ama hayli uğraştırdı, kolay olmadı. Can dediğin hiç de kolay çıkmıyor bedenden. Onca dövülmeye rağmen can tatlı, bırakıp gitmiyor bedeni” diye cevap verdi.

tskhveŞapkasını sandalyenin kenarına astı, elini saçlarında gezdirip alnına götürdü. Yorgun görünüyordu. Eliyle televizyonu işaret edip kahveciden sesini kısmasını veya kapatmasını istedi. Evlilik ve geçim sıkıntısı ile sorunların ateşli tartışıldığı kadın programlarından biri gösteriliyordu, televizyonda. Televizyonun sesi kısıldıktan sonra bana dönüp “Sen televizyondaki şu canından bezmişlere bak. Nedense hep intihar etmeyi düşünenleri, çaresizleri çıkarıyorlar bu saatte programa, ağlaşıp duruyorlar. Şu ahtapotun çektiğini bilseler, nasıl direndiğini görseler utanırlar elbet ama nafile” dedi.

“Belki de milletin kendini bulabilmesi için ağlayıp hüzünlenmeye gereksinimi var” diye üsteledim. Hadi git işine dercesine yüzüme baktı. Fotoğraf makinemi gösterip nereden geldiğimi ne aradığımı sordu. Sobanın sıcaklığı ile ısınmış az ötedeki masaya geçmiştik. Önce adaçayının kokusu sonra da kendi geldi, masamıza. Bizimki somata diye bir şey istemişti. Badem kokan bulanık görünüşlü sıcak bir içecek geldi.

Bir süre konuşmadan sessizce ufka doğru alçalan güneşi izledik. Güneş alçaldıkça kahvehanenin renkli camlarından süzülen ışıklar aynalarda yansıyor renk cümbüşü yaratıyordu. Fotoğraf çekmeye çalıştığımı gören balıkçı “çek beyim, her akşamüstü gün batımında öyle renklenir ki bizim taş kahve, bambaşka dünya olur buraları” dedi. Sonra yaz aylarında Cunda’nın çok kalabalık olduğunu, kışın sakin günlerini aradığını, yazları pek ortalığa çıkmadığını anlattı. Dönüp kendisinin fotoğrafını çekmek istedim eliyle objektifi kapatıp istemediğini söyledi. Yanda duvarda asılı aynayı gösterip “Aynadaki görüntümü çekebilirsin, ne de olsa oradaki ben değilim” dedi. Sesimi çıkarmadan aynayı kullanarak bir iki fotoğraf çektim. Bu arada kahvehanenin kedisi sandalyesinden inip az ötede tavla oynayan balıkçıların ağlarına tırmanıp rahat bir yer bulmuş olmanın verdiği güvenle tekrar kuruldu.  

-      Aynadaki olmadığınızı söylüyorsunuz ama ayna görüntünüz size hayli benziyor.

-      Benzer benzemesine de arada cam var. Oradaki görüntüm aynanın sırrında kalıyor. O görüntüde cam olmadı mı sen de yoksun. Halbuki ben buradayım. Arada fark var.

Şaşırmıştım. Fotoğraf makineme ve balıkçıya baktım bir süre.

-      İyi ama fotoğraf dediğiniz de öyle değimli. Sonuçta onlar da kağıdın üzerine düşen görüntülerden oluşmuyor mu?

-      Eskilerde küçük seyyar bir makinem vardı. Adliyenin önünde şipşakçılık yapar vesikalık fotoğraf çekerdim. Ekmek parası işte. Bilirim biraz fotoğraf işini. Fotoğrafta görüntüyü yakalayıp hapsediyor, donduruyorsun. Fotoğrafımı çekip buralardan gitmeni, benim bir parçamı da yanında götürmeni istemedim.

-      Peki ya ayna?

-      Sırlı olan aynanın önü değil ki. Camın arkası sırlı. Arada cam var anlamıyor musun?

-      Yani?

-      Aynadaki ben değilim. Oradaki görüntüyü tutan cam değil mi? Cam yoksa can da yok, sır da yok. Sen beni değil camın fotoğrafını çekip götürüyorsun yanında.

Kahveci boşları alıp ağların üzerine yayılmış kediyi kovaladı. Güneş iyice alçalmış yandaki evlerin camlarından yansıyordu. Sahilde giderek artan rüzgar martılar için işi iyice zorlaştırmış, durumdan yararlanan kedilere ziyafet çıkmıştı.

Bizim ki ayağa kalktı elindeki ahtapotu gösterip “zor yumuşattım bunu, soğuğu yemeden pişirmek gerekir” diyerek şapkasını taktı. Başıyla kahvedekilere selam verdi. Çıkmadan kapının yanındaki aynaya göz ucuyla bakıp şapkasını düzeltti. Kahvecinin sobaya attığı yeni odunların çıtırtısı duyuldu bir süre. Güneşin batması ile taş kahvenin renk cümbüşü sona ermiş ortalık serinlemişti. Kahvehanenin kedisi sobanın yanındaki sandalyede yerini almış yalanıyordu. Akşamın karanlığı sert esen poyraz ile o gün Cunda’ya sanki daha hızlı iniyordu.     

 

Mehmet Uhri

Renklerin Hızında

Pazartesi, Mart 7th, 2011

insanlar“Boşuna uğraşma o tabloda insanları göremezsin. Geçti o devir. Hız çağındayız. Üstelik hızı renklerde yaşıyoruz. Senin aradığın resimler geçmişte kaldı” diyerek okumakta olduğu kitabına döndü. Tophane antrepolarında açılan karma resim sergisindeydim. Bir süre önünde durup dikkatle baktığım “insanlar” isimli tabloyu masasında kitabına gömülmüş olan galericiye gösterip “bu resimde insanlar nerede?” diye sorduğumda bu yanıtı almıştım. Soyut figüratif anlatımlı hayli renkli bir resimdi.

25796Dahası, sergi alanında eskinin klasik resimlerinin yerini benzer figüratif daha soyut anlatımlı resim ve heykellerin almış olduğu gözleniyordu. Okuması akıcı olmayan anlatımı ağır, ağdalı kitaplar gibi görünüyordu, pek çok resim. Galericinin sözleri de bu tarz resimlere pek ayak uyduramadığımın kanıtı gibiydi. Ses etmeden bölümdeki diğer resimler ile ilgilenmeyi sürdürünce galerici kitabını bırakıp yanıma geldi. Bakmakta olduğum resimler hakkında açıklamalarda bulundu. Ben yine “insanlar” isimli resmi gösterip;

-         Özür dilerim ama ne demek istediğinizi anlamadım. Resimdeki insanları sordum. Siz hızı renklerde yaşıyoruz diye yanıtladınız. Ne demek bu?

Gülümsedi. Eliyle yan taraftaki sergi alanını gösterdi.

-         Beyim bak o tarafta Fikret Mualla resimleri var. Aradığın insanlar o tablolarda. Hem o resimlerdeki insanların telaşı da yok, bak hepsi sakin telaşsız duruyorlar.

Doğrusu galericinin inceden dalga geçtiğini düşünmeye başlamıştım. 

-         Tamam işte. Adı “insanlar” olan bir tabloya bakıp göremediğim insanları soruyorum. Kimsenin de görebildiğini sanmıyorum doğrusu. Fikret Mualla tablolarında açık seçik görünen o insanları bu tabloda göremiyorum. 

-         Göremezsin elbet. Fikret Mualla o resimleri 1930-40’lı yıllarda yaptı. O zaman hayat bu kadar hızlı değildi. Kimsenin acelesi, telaşı yoktu. Yapılan tablolar da zamana uygundu o yıllarda. Dingin sakin resimlerdi. Sonra devir değişti. Önce insanlar hızlandı, sonra da hayat.

-         Yani?

-         Görmüyor musun? Değişen zaman ile birlikte önce insan figürleri hızlandı resimlerde daha agressiv görünümlü biçim değiştirmiş insan figürleri yapılır oldu. Pek kimse beğenmedi o resimleri ama çağa uygundu. Öncüllerini Picasso’nun Dali’nin yaptığı hızın ve zamanın etkisi ile biçim değiştirmiş gibi duran insan figürlerinden söz ediyorum.

-         Peki ya sonra?

-         Sonra hayat öyle hızlandı ki insanı ve o hızlanmış insan figürlerini solladı. Ressamlar ise bu kez figürlerin yetişemediği hızı renklerle oynayarak anlatmaya çalıştı. Hayatın hızı renklere yansıdı. Senin göremediğin insan figürleri o renklerin içinde kayboldu gitti. Hızlanan hayatın içinde kaybolan insanları anlatır oldu, resimler. Renklerin hızında seçilemeyen ama orada olduğunu bildiğin telaşlı insanları anlatıyor o tablo. Yani bize bizi anlatıyor.

-         Durumumuz hayli vahim desenize.

-         Bu, hayata nereden baktığına bağlı. Eskiden hayat ve insanlar aynı hızdaydı. Modern zamanlar ile birlikte insanlar hızlandı hayat yine kendi hızında aktı bir süre. Şimdi ise her şeyden hızlı olan hayatın kendisi. Her şey hıza dönüştü. Hız ile ölçüyoruz pek çok şeyi. İnsanlar hep telaş içinde. Sanki azgın bir ırmakta sürüklenen fındık kabuğu gibiyiz, çoğumuz. Bir görünüp bir kayboluyoruz. Ara sıra gözden kaybolsak da oradayız. Ressam ise hayatın içinde görünüp kaybolan bizlere kenardan bakıp bunları resmediyor. Beğensek de beğenmesek de orada o resimlerin içinde bir yerlerdeyiz, aslında. 

-         Peki ne öneriyorsun?

Eliyle boşver dercesine bir hareket yapıp masasına yöneldi. Sandalyeye oturup kitabını eline aldı gözlüğünü taktı. Sonra kafasını kaldırıp ötedeki Fikret Mualla resimlerini  gösterdi;

-         Ara sıra dönüp bu eski resimlere bakmak gerek. Özellikle Fikret Mualla’nın resimlerindeki o sakin, telaşsız insanlar sana hala keyif verebiliyorsa içindeki insanı görebiliyor, hissedebiliyorsun demektir. Gerisini boş ver, uğraşma. Bırak aksın hayat kendi hızında.

 

189044Teşekkür edip yanından ayrıldım. Fikret Mualla resimlerinin yanı gidip bir süre daha onlarla kalmak istedim. Ancak çalan cep telefonum ve arayanlar yüzünden sergi alanından telaşla ayrılmak zorunda kaldım. Dışarıda hayat olanca hızıyla akmaya devam ediyor, galerinin kapısında güneşlenen tekir kedi ise tüm bu telaşa inat miskin miskin yalanıyordu.

 Mehmet Uhri 

 

Sözlerimi Geri Alamam

Perşembe, Mart 3rd, 2011

coksestekyurekFarkında mısınız? Kişi başına düşen sağlık harcalamaları katlanarak artarken hastaneler yine hasta dolu ve dahası binlerce yataklık yeni sağlık kampüsleri yapılması planlanıyor. İnsanlar tedavi olup iyileşmek yerine doktordan sağlık kuruluşundan yakasını kurtaramaz oldu. Herkes gerekli veya gereksiz günde en az bir ilaç tüketir hale geldi. Bunca masraf ve çabaya karşın geçmişe göre daha sağlıklı olduğumuz yönünde işaret de görünmüyor.

Sağlığın ticari ürün olarak alınıp satılır hale gelmesi, hastanelerin tıp endüstrisinin fabrikalarına dönüşmesi ile önce sağlık çalışanları sonra da hastalar bu dev endüstrinin figüranlarına dönüştü. Sağlık alanında geleneksel mesleki değerlerin alt üst olduğu, daha çok ticari kaygıların şekillendirdiği önem ve önceliklere göre karar verilen süreçler yaşanmaya başlandı. Tüm bunları sağlıkta modernizasyon diye topluma yutturmayı da başardılar.

Modernizasyona karşı değildi hekimler, ancak ödenmesi gereken bedel bu kadar ağır mı olmalıydı? Doktorların “hastalık yoktur, hasta vardır” ilkesi bu yeni süreçte alt üst edildi. Sanki tıp alanında tüm bilgilere ulaşılmış yeni hastalık keşfedilmeyecekmiş gibi hastalıklar “teşhis ilişkili gruplar- TİG” adı altında birkaç yüz başlıkta toplandı ve hastaların bu gruplardan hangisine daha uygun hastalığı olduğunu saptamak doktorluk mesleği haline geldi. Sağlık piyasasının ticari öncelikleri doktorluk mesleğinin değerleri ile yer değiştirmeye başladı.

Hastaya yeterli zaman ayırıp doğru tanı konulması ve tedavi sürecini önemsemek yerine, hastaların sağlık işletmesi adı verilen ticari kuruma kazandırdığı paradan prim üretmek, ödüllendirmek üzerine yeniden kurgulanan sağlık sisteminin içine tıkıldı, hekimler.

Hastasının sağlığının yanı sıra hastalığın o kişinin sosyal çevresinde doğurduğu sorunlara kadar ilgilenen hekimlerin yerini, kazandırdığı para kadar önem veren kurumlar ve sağlık çalışanlarının alması bekleniyor. Hayli de yol alındı bu süreçte.

Doktorların büyük kısmı şaşkınlık içinde yaşananları anlamaya ve bir şekilde uyum göstermeye çalışıyor. Hastalar ise endüstriyel tıbbın nimetlerinden yararlandırıldıkları için kendilerini önemli hissedip yapılan girişimleri memnuniyetle karşılıyorlar. Doktorlar gerçekleştirilen tıbbi işlem ve tahlillerin çoğunun hastanın yakınması ile ilgili olmadığının, sisteme para kazandırmak ya da doğabilecek hukuki sorunlara karşın kanıt olması için istendiğinin farkındalar. Hatta devlet para kazandıran bu hekimlere katkı primi adı altında sus payı da veriyor. Geçtiğimiz on yıl içinde sosyal güvenlik kurumunun sağlık için harcadığı paranın 8-10 katına çıkmasına karşın vatandaşın daha sağlıklı olduğu ve bazı hastalıkların tümden ortadan kalktığına işaret eden verilerin olmamasını kimse sorgulamıyor, sorgulanması da istenmiyor. Artan muayene, tahlil, görüntüleme ve tedavi masraflarına karşın toplumun daha sağlıklı olduğu yönünde veri olmaması yetmezmiş gibi kamusal sağlık hizmeti üretilen yıllarda kontrol altına alınıp ortadan kaldırılmış olan kızamık, Verem gibi bazı hastalıkların hortladığına da şahit oluyoruz.

Yaşanan dönüşüm ile hastalar kendilerini hastalıkları ile birlikte onları bütün olarak ele alan hekimler yerine para kazandırdığı oranda değer veren, yapılan tahlil muayene ve görüntülemeler ile kendilerini önemli hissetmelerini sağlayan riyakar sağlık işletmelerine mahkum edildiler.

Kendilerine şahıs olarak değer vermeyip işletmeye kazandırdığı para kadar önem veren sistemin riyakarlığının perdelenmesi için de doktorlar günah keçisi olarak kamuoyunun gündeminde tutuluyor. Onca işleme karşı hastasının fayda görmediğini, tedavi olmak yerine sağlık işletmesine sürekli gidip gelen ve para kazandıran unsura dönüştürüldüğünü gören hasta yakınları faturayı hekimlere çıkarıyor. Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet artıyor.

İşte tüm bu şartlar altında doktorlar 13 Mart 2011 de Ankara’da düzenleyecekleri büyük miting ile yaşananlara dikkat çekmeye çalışacak, bu riyakar sağlık sisteminin görülmesi anlaşılması için seslerini yükseltecekler. Sağlığın ticarileşmesi ile yaşanan dönüşümde doktorların eski önemlerini yitirmesinin, mesleki değerleri yitirmek anlamına gelmediğini Grup Bulutsuzluk Özlemi’nin bestesini hep birlikte söyleyerek “sözlerimi geri alamam, yazdığımı baştan yazamam, bir daha geri dönemem” diyerek dillendirecekler. Binlerce yıllık hekimlik meslek değerlerine sarılıp ticarileşen sağlık ortamının yarattığı mesleki erozyona karşın toplumu bilgilendirmeye, bu oyunun parçası olmamak için birlikte hareket etmeye çağıracaklar. Hastasının sırtından sisteme para kazandıran riyakar figüran olmak istemeyen ve geleneksel meslek değerlerine sahip çıkan hekimler o gün o alanda kendilerini anlayıp destek verecek hasta ve yakınları ile birlikte “Hiçbir kere hayat bayram olmadı ya da her nefes alışımız bayramdı, bir umuttu yaşatan insanı” şarkısını seslendirmeyi, seslerini ülkeye duyurmayı hayal ediyor.

Onları yalnız bırakmayın…

 

 

Mehmet Uhri (Dr.)

 

 

Not: Hekimlerin, çok ses tek yürek sloganıyla farklı ortamlarda aynı şarkıyı dile getirerek oluşturduğu klipi izlemek için http://www.youtube.com/watch?v=RcOioX6ybWI linkini kullanabilirsiniz.