Archive for Kasım, 2010

Gavur İzmirli

Cumartesi, Kasım 20th, 2010

nejdet_duzen_izmir_fuar_11

Anadolu’nun pek çok yerinde İzmir’e İzmirlilere gavur derler. Bir tür aşağılama, ötekileştirme kendinden olmama anlamı taşıyan bu nitelemeyi sever, İzmirli. Tutucu, bağnaz görünmektense çağdaş dünya şehri olmanın böyle aykırı bir niteleme doğurduğunun farkındadır.

Güler geçer, İzmirli.

Bugünkü Hisar camii çevresinde kurulan eski kent çekirdeğinin Ceneviz kolonisi olması ve daha sonraları ise sefarad Yahudilerinin gelip yerleştiği bugünkü Konak çevresi nedeniyle İzmir’in merkezi gayrımüslimlerin yerleştiği yer anlamında yıllar boyunca Gavur İzmir olarak adlandırılmıştır. Çarşının ve limanın merkezde yer alması nedeniyle bölgenin alışveriş ve ticaret mekanı uzun yıllar “gavur İzmir” diye adlandırılan bu bölge olmuştur. İşgal yaşamış, kurtuluş savaşı ve mübadele ile gayrimüslim nüfusunu büyük oranda yitirmiş olmasına karşın şehir bazı özelliklerini yitirmemiştir. Kimilerine göre gavurluk diye adlandırılsa da, ülkemizin batılı yüzü olmuştur, İzmir.

5595937Vatanseverdir, İzmirli.

İstanbul yönetimi mütareke imzalayıp teslim olurken onlar kurtuluş savaşının ilk kurşunu niyetine kendi insanını sürer namluya. Gazeteci Hasan Tahsin’in attığı o ilk kurşun dönemin yönetimi için kabul edilmez bir başkaldırıdır. Mütareke şartlarına uymayıp oyun bozanlıktır, gavurluktur İzmirlinin bu yaptığı.

Dahası, demokrattır, İzmirli.

1985 Yılında yapılan referandumda ülke ortalamasının büyük oranda aksine siyasi yasakların kalkması yönünde oy kullanarak ülkemizde demokrasinin yara almasının önüne geçtiğinin bilincindedir. Kimilerine göre ise, yapmıştır yine gavurluğunu.

Riyakar da değildir. Hoşgörüsü yüksektir, İzmirlinin.

Kemeraltında meyhaneler sokağı olarak bilinen Veysel çıkmazında çoğu meyhane sahibi ramazan ayında “meyhanemiz ramazan nedeniyle kapalıdır” yazısı asarken, Ferit Baba’nın meyhanesi camına “meyhanemiz ramazanda nöbetçidir” yazısı asar. Üstelik bu durum kimseyi rahatsız da etmez. Kızmaz, karışmaz kimse kimsenin yaşantısına. Kimileri için ise gavurluğun düpedüz dışavurumudur, bu hoşgörü.  

Değerlerinin farkındadır. Vefakardır, İzmirli.

Yunan işgali ve kurtuluş savaşından sonra şehir, çok büyük bir kısmı yanmış ve harap olmuş halde geri alınmıştır. Yangın yeri denen ve İzmir‘in eski kent merkezi olan metruk alan  o zamana kadar yapılan park alanlarının en büyüğü olarak 1937 yılında Kültürpark ve İzmir Fuarı adıyla açılmıştır. Kültürpark ve İzmir fuarı yıkılmış, tükenmiş kentin insanlarının gayreti ile İzmir’in yeniden kuruluşunun ve çağdaş kimliğinin simgesi olmuştur. İzmir Fuarının Lozan kapısından girdiğiniz zaman ileride solda küçük bir heykelle karşılaşırsınız. Bu heykel aynı yalaktan su içen 3 adet at başından oluşmaktadır. Heykelin üzerinde ise “ Kültürparkın yapımında emeği geçen atların anısı içindir” diye yazmaktadır. Kimilerine göre ise, ülkede heykeli dikilebilecek o kadar önemli şahsiyet varken yapmıştır yine gavurluğunu, İzmirli.

Gavurluk nitelemesini sever İzmirli.

Çağdaş, demokrat, aydın ve aykırı olmanın karşılığı olduğunun farkındadır bu nitelemenin. İnançların insanın vicdanında olduğunu, kimseye inancı için hesap vermek zorunda olmadığını bilir ve dahası kendini gavur diye niteleyip kendinden saymayanları da bağrına basar, İzmirli. 

Çünkü, hayatın her şeyin önünde olduğunu, asıl olanın yaşamak olduğunu bilir ve bunu haykırır, İzmirli. Gavurluğu sever İzmirli.

 

Mehmet Uhri

Böreğin Dumanı

Cuma, Kasım 12th, 2010

karadeniz1Davetli gitmiştik, o küçük sahil beldesine. Karadeniz’e kucak açmış şirin balıkçı kasabasıydı. Hanımını tedavi ettiğimiz bir hasta yakınının davetlisiydik. Kış aylarının biri birine benzeyen kapalı gri sıkıntılı günlerinin aralanıp güneşin yüzünü gösterdiği o Pazar sabahını fırsat bilmiştik, şehri terk etmek için.

Sıcak karşılama ve içilen kahvelerin ardından güneşin ısıttığı rüzgarın ise içimize işlediği sahilde yürüyüşe çıktık. Dalgaları sahili dövüyordu. Bizleri davet eden Refik amca, hanımını sağlığına kavuşturduğumuz için duacı olduğunu anlatıp, tekrar teşekkür etti. Gerçekte diğer hastalarımıza davrandığımızdan farklı davranmamıştık onlara ama karıkocanın birbirilerine olan düşkünlüklerini de fark etmemek mümkün değildi. Sevmiştik içtenliklerini, onlar da bizleri unutmamış ısrarla ederek davet etmişlerdi, evlerine.

Sahilde yürürken Refik amcanın uzun yıllar İstanbul’da sinemacılık yaptığını, hayatının filmler arasında geçtiğini, televizyonların yaygınlaşması ile sinemacılığın krize girdiği yıllarda çok zorluk çektiğini ama sinemacılıktan kopamadığını öğrendik. Yaşanan ekonomik krizlerle sinemayı kapatmak zorunda kaldığından, büyük zararlar ile devrettiği sinemasının şimdi düğün salonu olduğundan yakındı, üzülerek. Bir ara durdu, yutkundu;

-         Bilir misiniz? Sinema hayatın kendisiydi bir zamanlar. Herkes kendini bulurdu, orada. Okul gibiydi.  

-         Şimdi öyle değil mi?

-         Her şey o kadar değişti ki, hayatlar birbirine bulandı, saçma sapan bir filme dönüştü, sanki.   

-         Nasıl yani?

-         Sinemanın hayal ürünü olduğunu, çıktığımızda gerçek dünyaya döndüğümüzü düşünürdük, eskiden. Doğrusu da buydu. Şimdi yaşadıklarının bile gerçek olduğundan emin değil, insanlar. Dedim ya hayatlar birbirine bulandı, gerçekler hayallere karıştı. Hayat sinema oldu.

Bir süre daha yürüdük sahilde. Kızımla denizde taş kaydırdık. Kızımın büyüdüğünü ve artık benden daha iyi taş sektirdiğini fark ettim. Refik amca denizin kıyısında durdu, sahili döven dalgaları gösterdi.

-         Hayat denize, bizler de aha bu çakıl taşlarına benziyorduk, bir zamanlar. Hayat, dalgalar halinde geliyor vuruyor, kimimizi ötelere yükseltiyor, kimimizi ise içine alıp sürüklüyordu.

-         Şimdi durum nasıl?

-         Ne bileyim. Sanki deniz yükseldi. Hepimiz aynı denizin içinde sürüklenen, sahilini arayan yeri yurdu, varlığı belli olmayan çakıl taşlarına benzedik.

-         Bu senin anlattıkların ilerleme dedikleri şey olmasın? İlerlemeye direniyorsun gibi geliyor bana.  

Sustu ve yürümeye devam etti. Bu arada evdekiler yemeğin hazır olduğunu işaret ettiler. Güneş buluta girmiş sahilin serinliği içimize işlemeye başlamıştı. Geldiğimiz yoldan geri dönerken Refik amca sahile vurmuş mürekkep balığı sırt kemiğini ve midye kabuğunu yerden alıp kızıma uzatırken;

-         Çok şey değişti ama bunlar değişmedi. Belki sen haklısın ama gördüğüm kadarıyla doğa değişmedi. Kendini ilerledi zanneden insan da bu doğanın parçası ise birileri bizi kandırıyor diye düşünüyorum.    

-         Bence haksızlık ediyorsun, ilerleme sayesinde, teknolojinin nimetleri ile tedavi edebildik hanımını, biliyorsun. Bugün insanlar daha uzun yaşayabiliyorlarsa bunu insanlığın bilgi birikimine, ilerlemeye borçluyuz. Sinema da çok ilerledi. Günümüzün filmleri ileri teknoloji kullanılarak görkemli sahneler ile çekiliyor artık.

Sanki biraz kafası karışmıştı. Duraladı, bir süre düşündü.

-         Doktor bey oğlum, yaşadığın gerçek olmadıktan sonra az veya çok yaşamışsın kimin umurunda. Çok şey değişti, yenilikler oldu görüyorum. Ama insan değişmedi. Sanki insanların üstü başı doldu da içleri boşaldı.  

-         Nasıl yani?

-         Nasıl olduğunu bilemem ama oldu. Sinemalarda gösterilen filmlere baksana. İnsanları en doğal haliyle gösteren filmler iş yapmıyor, porno filmler ise yasak. Ama her türlü savaş, dehşet, şiddet filmleri serbest. Böyle saçmalık olur mu? Eskiden filmlerde kendini arayan seyircilerin yerini garip yaratıklar aldı, sanki. Herkes şiddet, dehşet seyrediyor, seyrettiğini yaşıyor. Üstelik gerçeğin böyle olmadığını bildiği halde, kimse duruma ses çıkarmıyor. Sen buna ilerleme diyorsan, kalsın istemem. Ben geri kafalı nemrut ihtiyar olarak yaşamak istiyorum.

refik-amca1Eve vardığımızda sofra hazırdı. Fırından çıkan böreğin kokusu, hamsinin kokusuna karışıyordu. Refik amca sofraya davet ederken eliyle dumanı tüten böreği işaret ederek “boş ver sen olanı biteni, gerçeğin ta kendisi karşında duruyor, dumanı tütüyor. Bu kokuyu alıyorsan hala kendi filminde oynuyorsun demektir” diyerek kopardığı börek dilimini tabağıma bıraktı. Neşe içinde sofraya oturduk. Hava kararmaya yüz tutmuş, sahili döven dalgaların sesi, giderek şiddetlenen rüzgarın şarkısına eşlik ediyordu.  

 

Dr.Mehmet Uhri