Archive for Ekim, 2010

Onların Hayalleri Vardı

Cumartesi, Ekim 30th, 2010

hayalleri-vardaYol kenarında baygın yatarken bulunmuştu. Hastaneye getirildiğinde de bilinci kapalıydı, darp edilmiş hırpalanmış görünüyordu. Kafasında kanayan derin yara, kaburgalarında çatlaklar yüzünde ve vücudunda morluklar mevcuttu. Tıbbi işlemleri başlatırken üzerinden çıkanları hastane polisine verip kimlik tespiti yapmasını, yakınlarına haber vermesini rica ettim. Kısa süre sonra önce polislerin sonra üst düzey emniyet yetkililerin çıkıp gelmesinden hastamızın emekli savcı olduğunu öğrendik. Yakınlarına ulaşılamamıştı ancak emekli bir savcının neredeyse öldüresiye dövülmüş olmasında siyasi neden veya husumet aranması gerektiği üzerinde duruluyordu. Hastamızın ifade verecek kadar bile olsa bilincinin yerine gelip gelmediği sorgulanıyor bu arada telsizden darp edildiği yerdeki tanıkların ifadeleri ile bilgiler ulaştırılıyordu.

Kısa süre sonra olayın basit yol kesme ve hırsızlık girişimi olduğu, üzerinde para bulamayınca emekli savcıyı darp edip silahını alarak yol kenarına bıraktıkları bilgisi ulaştı. Yapanlar da yakalanmıştı. Olayın siyasi yönü olmadığı anlaşılınca üst düzey emniyet ve istihbarat yetkilileri hastamızın ayılmasını beklemeden hastaneden ayrıldı.

Sabaha doğru kendine geldi, yakınları ortada görünmüyordu. Haber verilmesini istediği yakını olup olmadığını, hatırlayabilirse telefon numarasını istedim. Biraz şaşkınlıkla bulunduğu odaya sonra bana baktı “Ölmedim mi? Hala yaşıyor muyum?” diye sordu. Ona nerede olduğunu, nasıl getirildiğini ve durumu hakkında bilgi verdim. Doğrulmak istedi engel oldum. Üstü başı kan içindeydi, beyaz saçları içinde kurumuş kan pıhtıları görünüyordu. Kaburgalarındaki sorunlar yüzünden zor nefes alıyordu.

-      Silahım, silahım burada mı?

-      Burada değil ama size bunu yapanlar yakalandı ve sanırım silahınız da bulundu, merak etmeyin. Yakınlarınıza haber vermemiz gerekiyor kimi arayalım?

-      Aranacak kimsem yok. Uzun süredir yalnız yaşıyorum.

-      İyi ama?

-      Aması filan yok burası devletin hastanesi değil mi? Ben de bu devlete bunca yıl hizmet etmiş savcıysam bana bakmak zorundasınız. Kimseyi istemiyorum.

eller2İçimden çattık diye düşünerek odadan çıktım. Kısa bir araştırmadan sonra bizim emekli savcının ihtilal sonrası dönemde özellikle solcu gençlere uyguladığı acımasız işkenceler ile tanındığını bu anlamda pek de iyi bir itibarı olmadığını öğrendim.Bilinci yerine gelmiş ancak omuz eklemindeki sorun nedeniyle ortopedi servisine nakledilmişti. Orada da sorunlu aksi bir ihtiyar olduğu yönünde bilgiler geliyordu. Birkaç gün sonra yine bir nöbet akşamında hastamızın oğlu olduğunu söyleyen orta yaşlı bir adam hastamızı ziyaret için izin istedi. Güvenlik sorunu yaşanmaması için hastane güvenlik elemanını da yanıma alıp birlikte servise çıktık. Odaya girdiğimizde hastamızın şaşırdığını, sonra yüzünü eğdiğini gördüm. Beyefendi babasının önce elini öptü sonra sarıldı. Sorun olmadığını görünce onları yalnız bıraktım. Bir süre sonra oğlu refakatçi olarak kalmak için izin istedi, gerekli işlemleri tamamlayıp refakatçi kartını vermek biraz da merakımı gidermek için yanlarına gittim. Bizimki yine kendini kasıyor somurtuyor oğlu ise inatla yatağın kenarında oturuyor ve babasının elini tutuyordu.

-      Acil serviste haber verecek kimseniz olmadığını söylemiştiniz.

-      Aranacak kimsem yok, yalnız yaşıyorum dediğimi hatırlıyorum. Ayrıldığım rahmetli eşim yıllar önce oğlumu da alıp terk etti beni. Daha doğrusu bana katlanamadı.

-      Neyse ki sizi düşünen, sizin için kaygılanan bir oğlunuz var. Bence bunun kıymetini bilmelisiniz.

Omuzlarını silkip oğluna baktı.

-      Kıymetini bilmediğim o kadar çok şey var ki? Bu saatten sonra hiç birini yerine koyamam. O delikanlılar beni dövüp öldürsünler istedim. Boş olduğunu bile bile tabancamı çektim. Elimden alıp kafama sıktılar. Boş olduğu görünce küfredip tabancamı kafama vurdular, dövdüler. Gerisini hatırlamıyorum.

-      İyi de, kullanmayacaksa insan boş tabancayı niye üzerinde taşır?

-      Kendimi öldürecek kadar güçlü değilim. Artık kimseye zarar vermek de istemiyorum. Silahı tehdit olarak görüp benden önce davranacak, beni vuracak celladımı bekliyorum. Yoksa gecenin bir körü o sokaklarda neden dolaşayım?

Oğlu babasının eline sıkı sıkı sarılıp böyle konuşmaması gerektiğini söyledi. Bizimki duymazlıktan geldi. Dinlenmesi ve uyuması gerektiğini söyledim. Anlamsız bir ifadeyle yüzüme baktı.

-      Uyumak mı? Demesi kolay. Yıllardır uyuyamıyorum. Gözlerimi kapadıkça zamanında işkence yaptığım o gençlerin haykırışları çırpınışları geliyor gözlerimin önüne. Onlar kendimizi gizlemek için gözlerini bantladığımızı sanıyorlardı. Halbuki, bize bakmasınlar, bakışlarını görmeyelim diye bantlardık.

-      Konuşup yormamalısın kendini, baba. Hem bunlar geçmişte kaldı.

-      Evet geçmişte kaldı. Daha kötü ya. Oğluma bile eziyet ettim. O da zamanında anarşiye bulaştı, solculuk yapıyordu. Devleti korumak uğruna hayallerini umutlarını törpüledim.

Sonra bana dönüp eliyle oğlunu işaret etti.

-      Onların hayalleri vardı. Düşünüyor ve umut ediyorlardı. Bense düşünmüyor tüm fakirliğimle onların bu zenginliği yok etmeye çalışıyordum. Onlar hem bugünü hem geleceği yaşıyordu bense bugüne sıkışmıştım. Her gün aynı güne uyanıyor, herkes için daha özgür ve güzel günler hayal edenleri susturmaya uğraşıyordum.

-      Baba o zamanın koşulları öyleydi. Bırak artık bunları.

-      Nasıl bırakayım oğlum. Sizler kendiniz için değil başkaları, tanımadığınız insanlar için onların hak ve özgürlükleri için mücadele ediyordunuz. Bense kendisi için bir şey istemeyenlerin adam olmayacağına inanıyor devleti sizlerden korumak uğruna o gençlere kendilerini sadece kendilerini düşünmeleri için işkence yapıyordum.

-      Peki ne oldu da görüşleriniz değişti?

-      Bir gün kalp ilaçlarımı yazdırmak için gittiğim sağlık ocağında zamanında işkence ettiğim delikanlılardan biriyle karşılaştım. İkimiz de birbirimizi tanıdık. Doktor olmuştu. Muayenemi yapıp ilaçlarımı yazdı. Hiç bir şey demedi sadece baktı, gözlerimin içine baktı. Hayatını umutlarını, hayallerini elinden almıştım. Hissediyordum. Dönüştürmeye çalıştığım insan karşımda duruyordu. Teşekkür edip elimi uzattım sıkmadı. “Ben de sizin gibi devlete çalışıyorum, bu benim görevim” dedi. O günden beri yaşadıklarımı, yaptıklarımı sorguluyorum.

Hastaneye siyasi nedenle gelmediği anlaşılınca çekip giden bir daha da uğramayan emniyet yetkililerini hatırladım. Devletin emekli bir savcısının darp edilmesinde siyasi neden yoksa devlet açısından sorun yoktu.  Hüzünlü gözlerle oğluna bakıyordu. Oğlu ise ayağa kalkıp babasının yastıklarını düzeltti.

-      Beni affetmeni beklemiyorum, oğlum. Çünkü ben kendimi affedemiyorum.

-      Burada, yanındayım baba. Ne kadar uğraşırsan uğraş senin olmamı istediğin o bencil küçük insanlardan olmadım. Olmak istemedim.

-      Biliyorum, farkındayım. Gel gör ki, ben ve benim gibiler yüzünden başkalarını düşünmek yerine sadece kendini düşünen insanlar sardı her yanı. Herkes kendine oynuyor. Bu fakirliği, bu insan fakirliğini devlet istedi, ben de yerine getirdim. Öyle bir toplumda yaşıyoruz ki artık kimse kimseyi görmüyor, duymuyor hatta duymak da istemiyor. Başkasının kendisi için bir şeyler yapmasına bile kuşkuyla bakıyor.

Oğluyla göz göze geldi. Kısa süren sessizlikten sonra hastamız bana dönüp “Oğlumun yüzüne bakacak durumda değilim, refakatçi istemiyorum, lütfen beni yalnız bırakın. Hatta mümkünse bir iğne yapıp uyutun beni, bir daha uyanmayayım. Bunları hak edecek bir şey yapmadım” dedi. O gece hastamızı ikna edemesek de daha sonraki günlerde oğlu yanından ayrılmadı. Taburcu olurken de hastamızın yüzü gülmüyordu. Başı önündeydi. Kimseye bir şey söylemeden, oğlunun kolunda sessizce çıkıp gitti.   

Dr. Mehmet Uhri

 

Not: www.harftamircisi.com ve www.mehmetuhri.com sitesinde yayınlanan tüm yazıların telif hakları ilgili telif yasası koruması altında olup Mehmet Uhri’ye aittir. Yazarın izni olmaksızın hiç bir şekilde kullanılamaz.

 

 

Masalların Dilinden

Pazar, Ekim 24th, 2010

hgse1Havaalanının son güvenlik kontrolünden de geçmiş uçağa çağrı anonsunu bekliyorduk. Ancak hava şartları nedeniyle gecikme yaşanacağının bildirilmesi ile bekleme süremiz uzadı. Gecikmenin 2 saate yaklaşması ile başta çocuklar olmak üzere sıkılma belirtileri arttı. Tuvaletinden başka lüksü olmayan bekleme salonunda yüzden fazla yolcu hapsedilmiştik. Yolcular başlangıçta keyiflerini bozmak istemese de çocukların sabırsızlanmaları bekleyenlerin söylenmelerine yol açmıştı. Bekleme bölümünde büfe benzeri bir yer olmaması da işin tuzu biberiydi. Uçağın yolcu sayımı yapılmış güvenlik denetimi de tamamlanmış olduğu için ana terminale geri dönüş izni vermiyorlardı. Çocukların su talebi ayyuka çıkınca güvenlik görevlilerinden biri ana terminalden alıp getirdiği suları dağıtıp ortalığı biraz olsun yatıştırdı.  

Bu tatsız süreci kitap okuma fırsatına dönüştürüp atlatmayı planlıyordum. Ancak kıvırcık saçlı afacan görüntülü çocuk ve afacanlıkta abisini aratmayan kız kardeşi insanlara ellerindeki kağıtları uzatıp bir şey yapmasını istiyorlardı. Her seferinde gözleri parlayarak kağıdı uzatıyor ancak olumsuz yanıt alınca yüzlerine hüzün çöküyordu. Sıra bana gelince dayanamadım. Becerebildiğim kadarıyla ufak kıza kağıttan piramit ve küp yaptım. Abisine ise biri büyük diğeri küçük iki uçak katlayıp verdim. Neşe içinde güle oynaya anne babalarının yanına gittiler. Kitabıma dönme umudum salondaki diğer çocukların ellerinde kağıtlarla başıma üşüşmeleri ile tümden yok oldu. Neyse ki bir kaç baba durumu fark edip yardıma geldi. Dergilerden koparılan yapraklar önce uçak sonra da diğer kağıt katlama ürünlerine dönüşmeye başladı. O tatsız ve gergin bekleme ortamı bir süreliğine kaybolmuştu. Babalar birbirlerinden öğrendikleri kağıt katlama tekniklerini uygulamaya çalışıyor çocuklar ise önce kokusu gelip fırından çıkması iştahla beklenen keki bekler gibi başımızda bekliyordu. İlk gelen kız ve erkek çocukların babası biraz da utanarak o küçük geniş kanatlı kağıttan uçağı nasıl yaptığımı öğrenmesi için eşinin gönderdiğini söyledi. Birlikte katlayarak tarif etmeye çalıştım. Bu arada laflamaya daldık. Adı sanı duyulmuş holdinglerden birinin üst düzey yöneticilerindendi. Sormamış olmama rağmen Business class’da yer bulamadığı için burada olduğunu yönünde açıklama yapmasına hafiften içerlemiş biraz da ön yargıyla bakmıştım. Kağıt katlamada pek becerikli olduğu söylenemezdi. Üstelik yaptığı işi küçümsüyordu.

- Küçük çocuğun olunca aptalca ama eğlendiren şeyler yapmayı öğreniyorsun. Veya bu türden aptalca yeteneğin olması gerektiğinin farkına varıyorsun. Kağıttan gemi yapmasını iyi biliyorum ama kızım gemiden hoşlanmıyor ille de kuyruğunu çekince kanatlarını çırpan kuş yapmamı istiyor. Ne yazık ki her seferinde unutup beceremiyorum.

Neden aptalca olsun ki? Bakın ne kadar mutlu oldular, annelerine iş kesmeyi bırakıp kendi aralarında oynuyorlar. İki parça kağıt ile yakınlaşıp tanıştılar. Fena mı?

Vakit geçirmek anlamında söylediklerinize katılıyorum ama onlara faydası olduğundan emin değilim. Ellerinde oyuncakları olsa birbirlerinin yüzüne bakmayıp kendi oyuncakları ile oynarlardı sanırım.

Yani faydası yoksa oyuncaklar da gereksiz mi oluyor?

Oyuncak dediğin çocuğun eğitimine, zihinsel gelişimine, el becerisine katkı yapıyorsa yararlıdır. Diğerleri vakit geçirmekten başka bir şey değildir. Şimdi burada biz de vakit geçirmeye çalışıyoruz, öyle değil mi?

746px-origami-crane Bu sözlere canım sıkılmış biraz da içerlemiştim. Kendine faydası olmadan geçen zamanı gereksiz ve boş gören birine, çocukların o oyun dolu herkesin eşit olduğu coşkulu oyun saatlerinin önemini nasıl anlatabilirim diye düşündüm. Ümitsiz görünüyordu.

Bakın az önce çocuklarınız sizden izin alma gereği dahi duymadan ellerinde kağıtlarla salonda turlamaya çıkmasalardı bekleme süresi uzadıkça salondaki gerilim daha da artacaktı. Bence haksızlık ediyorsunuz, onlar salonda bekleyen herkes için faydalı bir iş yaptılar. Bu işe hiç başlamasaydık daha mı iyiydi?

Anlıyorum ama ben kendilerine faydası olan bir şey yapmadıklarından söz ediyorum. Buradakiler için faydalı bir şey yapmış olmalarının onlara ne faydası oldu ki?

Olmaz mı hiç? Baksanıza buradaki bekleme sıkıntısını unuttular, arkadaş edindiler ve oynuyorlar. Daha ne olsun?

Çoğunluk sizin dediğiniz gibi düşünüyor olabilir ama ben hayatı kendimize kazandırdığımız bilgi, değer ve yeteneklerin üst üste konulduğu inşaat olarak görürüm. Böyle bir aileden yetiştim. Çocuklarımın vakit harcamak yerine hep bir şeyler öğrenmesini, öğrendiklerini geliştirmesini isterim. Böylelikle yetkin bireyler olacaklarına inanırım.

Çattık diyordum içimden. Hayatı hep bireysel kazanımlar üzerine inşa etmiş ve çocuklarına da bu bencilliği aşılamayı görev edinmiş birine içinde yaşadığı toplumun parçası olmanın önemini anlatmam zor görünüyordu. Abisi uçakları atıp tutarken kız kardeşi babasının yanın gelip masal anlatmasını istedi. Babası topu annesine atmak istedi, kız inatla direndi. Yanındaki banka uzanıp başını babasının bacaklarına dayadı. Bizimki kızının saçlarını okşayıp masal benzeri bir şeyler anlatmaya başladı. O sevimli kız masal sona ermeden onca gürültü arasında kısa sürede uykuya daldı.

Onlar da yoruldu, kolay değil. Hem bakmayın bana öyle hatırlayabildiğim masalları çorba eder bir şeyler uydururum hep. Ara sıra şaşırdığım olur çocuklar “orası öyle değildi” diye uyarırlar.

Bence gayet başarılısınız. Masallar hakkında da benzer önyargılarınız yoktur umarım.

Çocukların hayal gücünü geliştirmeye faydası olduğu ortada. Gerisi için emin değilim. 

O ana kadar karşımızdaki sırada oturup bizi izleyen iyi giyimli beyefendi bu sözler üzerine dayanamayıp lafa girdi.

Konuşmanıza istemeden kulak misafiri oldum. Bilirsiniz, kurguladıklarınız da dahil tüm masallar anonimdir. Sahibi yoktur. Herkes için üretilmiştir. Dilden dile dolaşsa da benzer şeyler anlatır. Üstelik sizin az önce buyurduğunuz gibi bireysel fayda veya beklenti de çok azdır, masallarda.

Çocuklar için bu sözlerinize katılırım ama büyüklerin yetişkinlerin dünyasında masallara yer yok ki.

Siz öyle sanın. Biz kendimizi ergin yetişkin sayanlar şu çocuklar gibi masalların diliyle konuşabilsek, öteki beriki ayrımı yapmadan aynı ninniden huzur bulabilir çok daha farklı bir dünyada yaşayabiliriz. Masallar gibi ninniler de anonimdir, kimse kendine faydası olsun diye üretmemiştir onları.

- Yani?

- Yani çevredeki binalarla sağlam bağlantılarınız yoksa hayatı ne kadar iyi inşa ederseniz edin uzun süre ayakta kalamazsanız. Arada başkalarına faydalı bir şeyler yapmadıkça kendinizi iyi korunmuş ancak yalnız ve güçsüz hissetmekten alamazsınız. Bak çocuklarımız bizleri nasıl kenetledi. Çocuklarınızın başlattığı şu kağıt işini buradaki hangi  erişkin akıl edip yapmaya cesaret edebilirdi. Bence değerini bilmelisiniz.

Belki tartışma uzayacaktı. Ancak uçağımızın hazır olduğu anonsu ile birlikte salonda biniş telaşı yaşanmaya başladı. Yolcular biniş telaşı ile sıra oluştururken kucağında uyumakta olan kızının saçlarını okşayan babası acele etmedi, kızının bir süre daha uyumasını bekledi. Yolcular bindikten sonra kucağında kızı ile son yolcu olarak uçakta yerini aldı. Yolculuk kısa bir aradan sonra kaldığı yerden devam ediyordu.

 

Mehmet Uhri

Aynı Cezvenin Kahvesi

Çarşamba, Ekim 13th, 2010

pasaportta-gun-batimiO gün pasaportta batmakta olan güneşi seyrederken şapkalı iyi giyimli yaşlı beyefendi eliyle dolu masaları işaret edip masamın diğer ucuna ilişmek için izin istedi. Güneşin akşamın pusunda yitip gitmesini sessizce izledik. Ardından “şimdi birer keyif kahvesi içmeliyiz” diyerek az şekerli iki kahve sipariş etti. Şaşkın baktığımı görünce “sana sormadım diye şaşırma, gün gitti gelen geceyi ayık karşılamalıyız, kahvesiz olmaz. Yemek öncesi acı kahve mideyi yorar acık şekerli olmalı, şekeri az gelirse azın çaresi bulunur” dedi. İzmir Levantenlerindendi. Atalarının İtalya’dan Cenova’dan geldiğini anlattı.

- Dedelerim, bir zamanlar Yahudilerin İspanya’dan kaçıp geldiği gibi yaşayabilmek ve özgür olabilmek için gelmiş İzmir’e.

- Umarım aradıklarını bulmuşlardır.

- Merkezden bunca uzakta bir Roma kentine sürülmüşsen daha kim karışacak sana? Bundan büyük özgürlük olur mu? Balıkçıyı Halikarnas’a sürmeseler zor bulurdu o kitapları yazacak özgürlüğü? Biraz da bu yüzden İzmir sanatın ve özgürlüğün kentidir.

- Nasıl yani? Nerede o zaman yazarları, sanatçıları, bu şehrin? Ben göremiyorum.

Bir süre sessizce turuncudan kızıla dönen tanyerine baktı sonra kahveciye kahveler nerede kaldı diye bir işaret yaptı. Bana dönüp eliyle gökyüzünü gösterdi.

- İnsanın olduğu her yerde sanatçı bulabilirsin ama sanatı yaşatan yerleri arıyorsan havayı koklamalısın. Sansürün olmadığı, hoşgörünün egemen olduğu yerlerdir sanat kentleri. Baskının, jurnalciliğin en azgın dönemlerinde bile İzmir hep sanatı ve sanatçılarını sahiplenmiş, korumuştur. Denetimi zor olduğu için ülkede tuluatın bile yasaklandığı dönemde bu gördüğün limanda tiyatrolar susmamış, Türkçe olmazsa İtalyanca veya Fransızca oyunlar operetler sahnelenmiştir.

Kahvelerin önce kokusu sonra kendi geldi. Kızıldan mora dönen guruba bakarak yudumladık kahvelerimizi. Sansür konusunda İzmir’in duyarlığından pek emin olmadığımı söyleyince babasının bir anısını anlattı. 1929 Yılında Tayyare sinemasında Telefoncu Kız opereti sahnelenirken Suzan Lütfullah hanım sahne alır. Oyunun ikinci perdesinde “ben bir kokotum” şarkısını söylerken seyircilerden bir savcı yardımcısı yerinden kalkıp sahnearkasına gider. Müslüman bir Türk kadının böyle bir şarkı söyleyerek ahlaksızlık yapmakta

olduğunu oyunu yasakladığını söyleyip perdeyi indirir. Operetin yazarı Muhlis Sabahattin Bey seyircilere durumu anlatıp İstanbul’da sorun çıkmadan oynamış ve sahnelenmek için izin alınmış oyunu savcı Beyin durdurmak istediğini söyler. Seyirciler duruma tepki gösterir. Aralarından avukat Muvaffak Sabri Bey savcıya oyunun gösterimini engelleyemeyeceğini, suç işlendiğini düşünüyorsa ertesi gün resmi işlem yapabileceğini söyleyerek sansüre ve keyfi uygulamaya karşı çıkar. Seyircilerin de desteği ile oyun kaldığı yerden devam eder. Bizzat babasının yaşadığı bu olayı anlatırken heyecanlanmıştı.

- İzmir’e gavur demeleri boşuna değildir. Sanatı üreten insandır ama onu yaşatan, sürdüren hoşgörüdür, özgürlüktür. O da İzmir’de fazlasıyla var. Homeros’u da sahiplenir, şair Yorgo Seferis’i de. Dario Moreno İzmir Yahudisi değil midir? Attila İlhan, Sezen Aksu daha sayayım mı?

- İyi de İzmirli bunu nasıl başarıyor?

- Zor değil, böyle olmak istiyorlar. İzmir’in imbatında herkesin teri aynı zamanda kurur derler. İzmir’in imbatı herkesi eşit serinletir ve İzmirli bunu bilir. Türklerin de aynı cezvede kaynayan kahveleri yudumlamak diye çok sevdiğim benzer bir lafı vardır. İçtiğimiz şu kahveler gibi.

ayni-cezvenin-kahvesiFincanını şerefe dercesine kaldırdı ve son yudumunu içip masaya bıraktı. Bir süre daha tanyerine ve yitip giden güne baktık. Güneşin çekilmesiyle ortalık serinlemiş, masalar boşalmıştı. Bizimki kahveciyi çağırıp kahvelerin ücretini öderken itiraz edecek oldum gülümseyerek “aynı cezvenin kahvesini içtik, uzatma” dedi. Ayağa kalktı, elimi sıkarken “kusura bakmayın, hep ben konuştum, peki ama siz kimsiniz?” diye sordu. “ben bir İzmirliyim, az önce adını andığınız avukat Muvaffak Sabri büyük dayım olur” diye yanıtladım. Gülümsedi. “Çok güzel bir gün batımı oldu” dedi ve şapkasını çıkarıp eğilerek selam verdi. Ağır adımlarla rıhtımın karanlığına karışıp uzaklaştı.

.

Mehmet Uhri

.

Dario Moreno’nun Deniz ve Mehtap isimli şarkısına ulaşmak için; dario-moreno-deniz-ve-mehtap linkini kullanabilirsiniz.

.

Not 1: Büyük dayım merhum Muvaffak Sabri Acarlar’ın anısı içindir. M. Uhri

Not 2: Bu anlatıda İzmir İzmir dergisinin 1996 yılı 3. sayısında Sayın Yaşar Ürük imzası ile yayınlanan “Siz bir Kokot musunuz?” başlıklı yazıdan yararlanılmıştır.

Not 3: Bu anlatı İzmir Çağdaş Sanat etkinlikleri Port İzmir2 Trienali kapsamında 12 Ekim 2010 günü İzmir Fransız Kültür Merkezi Tiyatro salonunda canlı performans olarak sahnelenmiştir.

Lüfer Bile Anladı

Pazartesi, Ekim 11th, 2010

kandilliO güneşli Pazar sabahı ailecek Kandilli sahilinde balık tutan ve piknik yapanlar arasındaydık. Oturduğumuz bankın az ötesinde araba park etme yüzünden çıkan ve hızla alevlenen tartışmada heyecanlanıp rahatsızlanan balıkçıyı kenara çekip sakinleştirme görevi bana düşmüştü. Balıkçının kızı ve damadı kavgaya karışmış bizimki de heyecanlanıp fenalaşmıştı. Oltasını toplayıp banka oturttuk. Gömleğinin üst düğmelerini açıp kemerini gevşettim. Nabzını kontrol ettim. Kızım tutulan balıklara bakmak için kovanın yanına gitti. Bizimki burnundan soluyordu.

- Hiç yüzünden kavga ediyor, hemen kaynayıveriyorlar. Park yeri yüzünden kavga edilir mi yahu? Şöyle sakin düşünen kalmadı. İklimlerle beraber insanlar da ısındı, sanki.

- Siz yine de sakinleşmeye çalışın. Bakın çarpıntınız tuttu. Gerçekten de iklimler ısındı galiba. Eskinin sert kışları yaşanmıyor sanki. 

Amacım lafa tutup sakinleşmesini sağlamaktı. Kavga edenler gelen polis ekibini görünce seslerini kesmiş öfkeli gözlerle biri birilerine bakıyordu.

-      Isındı  beyim, dünya ısındı. Lüfer bile anladı, bizim millet bir türlü anlamadı.

-      Lüfer bile mi?

-      Bak beyim bunca yılın İstanbullusuyum. Çocukluğum boğazın kenarında geçti. Boğazın en lezzetli ve en zor tutulan balığıdır, lüfer. Kış gelince Karadeniz’den Marmara’ya iner kışı sıcak sularda geçirir bu balık. Her yıl Eylül’ün ilk haftası boğazın Karadeniz ağzına açılır sezonun ilk lüferini tutmak için yarışır, boğazın balıkçıları. Bu sene diğer yıllardan farklı olarak lüfer geç indi Marmara’ya, bir kısmı ise hala inmedi. Karadeniz yeterince soğumadığı için göremedik lüferi.

-      Yani?

-      Yani lüfer anladı bir şeylerin ısınmakta olduğunu. Ayılar bile kış uykusuna yatmamış diyorlar. Bak bu yıl boğazın erguvanları bile bir ay erken çiçeğe durdu. İşine gelmediği için anlamamakta inat ediyor, insanlar. İlle doğanın tokat atıp uyarmasını bekliyorlar. 

Sakinlemiş, çarpıntısı geçmişti. Doğrulup gömleğinin düğmelerini ilikledi, kemerini bağladı. Seyyar çay ocağından gelen çayların eşliğinde bir süre boğazın balık ve balıkçılarından, rüzgarlarından konuştuk. Bizimki göz ucuyla polislerle konuşan kızıyla damadına bakıyor ara sıra öfkelenir gibi oluyor sonra yine muhabbete dönüyordu. Boğazın görece daha sığ ve temiz yeri olan Kandillinin akvaryum gibi olduğunu, buralarda sabah çayı içmenin keyfinin hiçbir yerde olmadığını anlattı. Laf arasında eski öğrencileri ile Kandilli sahilinde buluştuğunu söyleyince bizim balıkçının emekli fen bilgisi öğretmeni olduğunu öğrendim.

Gelen polisler “Ayıp ayıp hiç mi utanmıyorsunuz? Park yeri yüzünden kavga edilir mi? Bir de Avrupa birliğine gireceğiz diyoruz. Hangi yüzle?” diye söylenerek iki tarafa da çıkıştı. Bizimki bu sözlere kafasını salladı.

-      Bu AB konusunda bir yerlerde yanlışlık yapılıyor ya, haydi hayırlısı.

-      Ne gibi yanlışlıktan söz ediyorsunuz?

-      Nasıl anlatsam, bilmem ki? Fen bilgisi okumuşsundur. Bilirsin maddenin katı, sıvı ve gaz halleri vardır. Bana sorarsan toplumların da böyle halleri var. O girmeye çok heves ettiğimiz Avrupa birliği her şeyi yerli yerinde katı maddeler gibi bir topluluk. Şekli şemali yerinde düzenli, ülkeler. Zaten o düzenlilik cazip geliyor hepimize.

-      Peki ya bizler?

-      Bizler sıvı bile değiliz. Normalde gaz halinde bir toplum gibiyiz. Şekle gelmeyen  uçar kaçar her yerde her biçimde her yoğunlukta bulunan gazlar gibiyiz. Bizi Avrupa birliğine sokmak için katı hale getiremediler ama biraz soğutup basınç altında tutarak ancak sıvılaştırmayı başardılar sanırım. Eskinin uçarı, gaza benzer tipleri yerine bulunduğu kabın şeklini alan duruma yere göre biçim değiştiren insanları bunun için daha fazla görür olduk.

-      Yani Avrupa birliğine yine de uyamıyoruz öyle mi?

-      Daha da soğutup basıncı arttırırlarsa olacak belki ama olamıyor. Eskiden gaz gibiydik, kavga eden çeker giderdi, iş böyle büyümezdi. Şimdi baksana sıvılar gibiyiz. Azıcık ısındı mı ortalık hemen kaynayıveriyor, yoktan kavga çıkarıyoruz. Bu Avrupa sevdası yüzünden insanların iklimi de değişti. Dedim ya bir yerlerde yanlışlık yapılıyor, hayırlısı bakalım.

Ayağa kalktı oltasını eline alıp iğneleri kontrol etti. Gerilip oltayı boğaza savurdu. Kızım kovada yüzen balıklarla oynamayı sürdürüyordu. Yanına gidip boğaza baktım bir süre. Bordo renkli hayli büyük bir tanker ağır ağır Marmara’ya doğru yol alıyordu.

-      İklimlerimiz değişti diyorsunuz. Peki bu küresel ısınmanın da etkisi olmayacak mı üzerimizde?

-      Olmaz mı? Lüferi erguvanı etkileyen ısınma insanları da etkiler elbet. Hatta kimini daha da kötü etkiler. Bence Avrupa birliğine bir şey olmaz. Ne de olsa onlar katı haldeler. Isınma yüzünden azıcık yumuşar genleşirler ama biçimlerini korurlar. Olan bizim gibi sıvılaşmaya çalışanlara olur. Kaynayıveririz. Üstelik buharlaşıp uçup gidenimiz de çok olur. Yani çok telefat verir, çok acı çekeriz.

laferOltayı boğazdan çıkardığında 4-5 tane istavrit parlıyordu iğnelerde. Balıkları çıkarmasını isteyerek oltayı kızıma doğru uzattı. Az önce kovada yüzen balıklarla çekinmeden oynayan kızım iğnelerde çırpınan balıkları görünce çekinip yanıma geldi.

İzin isteyip yanlarından ayrıldık. Güneş yükselmiş ortalık ısınmıştı. Rıhtıma yaklaşıp boğazın berrak sularına, içinde oynaşan balıklara, yeşilin sarının farklı tonlarına baktık bir süre. Gerçekten de Kandilli sahili akvaryumu andırıyordu, o sabah.  

 

Mehmet Uhri

Not: www.harftamircisi.com ve www.mehmetuhri.com sitesinde yayınlanan tüm yazıların telif hakları, ilgili telif yasası koruması altında olup Mehmet Uhri’ye aittir. Yazarın izni olmaksızın hiç bir şekilde kullanılamaz.

Sihirsiz Olmaz

Salı, Ekim 5th, 2010

zeytinpeynir_bnu_090Güneyde geçirdiğim kısa yaz tatilini bitirmiş dönüş yolundaydım. Arabamın lastik sorunu yüzünden Egenin zeytincilik ile geçinen beldelerinden birinde mola vermek zorunda kaldım. Tamir sırasında halis zeytin yağı aradığımı söyleyince o tuhafiyeciyi tavsiye etmişler, dükkanlarını sora sora bulmuştum. 

Karıkoca birlikte işlettikleri tuhafiyeci dükkanında kendi zeytinliklerinin yağını da satıyordu. Kadın yılların eskittiği yeşile boyalı ahşap rafların tozunu alıyor adam ise mahallenin çocuklarına sihirbazlık öğretiyordu. Önce numarayı yapıp çocukları hayret içinde bırakıyor sonra işin hilesini görmeleri için işlemi yavaşlatarak tekrarlıyordu. Onları izlediğimi görünce bana baktı “Sihirsiz olmaz, çocuklar sihri öğrenmeli ki günü gelince bu dünyada sihrin de yeri olduğuna inanmalı” dedi. Onlara baktığımı görünce kendini savunma gereği duymuş ve yaptığı işin gerekliliğini bu sözlerle anlatmaya çalışmıştı. İçeri girip zeytinyağı almak istediğimi söyledim. Karısı dolabın altında 5 litrelik pet su şişelerine doldurulmuş yağları gösterip kaç litre istediğimi sordu. Teneke ile yağ almaya alıştığım için pet şişeleri yadırgamıştım.

-         Tenekede yok mu?

-         Yok oğlum. Bu sene yağın yok senesi. Tenekeleyecek kadar çok yağ yapmadı. Biz de pet şişelere doldurduk. Korkma yağ aynı yağ. Tadına kokusuna bakarsan anlarsın. Bu bölgede bulabileceğin en iyi yağdır, merak etme.

-         İyi de pet şişe yağın lezzetini bozmasın? Hem böyle taşıması sanki daha riskli?

-         Sen bilirsin evladım. Yağımız bu. Zaten öyle çok da veremem. Dedim ya bu sene yok senesi. Erken toplamasak bunu da bulamayacaktık. Asidi yükselecek, sabuna prinaya verecektik, bu kadarını kurtardığımıza şükür.

Çocuklarla oynamayı bırakan kocası konuşmayı duyup dükkana girdi. Pet şişelerden birin açıp kapağına biraz yağ damlattı.

-         Yağı kokusu ve rengi ele verir. Bak ne kadar şeffaf, hele bir kokla. 

-         Tamam yağınıza sözüm yok. Tenekede olmadığı için tereddüt ediyorum.

-         Buraya kadar gelmişsin belli ki halis yağın da iyisini yağ arıyorsun, üstelik buldun da, neden tereddüt ediyorsun?

-         Pet şişe yağın lezzetini bozar veya taşımada sorun olur diye endişe ediyorum.

-         Yahu o pet şişe yağın lezzetini bozana kadar içine konan suyu lezzetini bozar, nereden çıkarıyorsun bunu. Kaldı ki bu pet şişelerin en az tenekeler kadar sağlam olduğunu biliyor olman lazım. Bırak zevzekliği sen gerçekten neden korkuyorsun onu söyle?

2k8_olive_oilBu sözler üzerine dükkandan çıkıp gitmek istedim. Doğrusu içerlemiştim. Hanımı araya girip “sen bizim beye bakma, beğendiysen al bu yağı. Bundan iyisini zor bulursun” dedi. O sırada içeri giren yaşlıca adam dikiş iğnesi istediğini söyledi. Çekmeceden çıkardığı dikiş iğnelerini gösterip hangi boy iğne istediğini sordu. Adam tereddüt edince birkaç tane seçip “al bunları yenge hanıma götür, hangisini istiyorsa seçsin işine yaramayanları geri getir” diyerek kağıda sarıp uzattı. Para da almadı. Sonra bana baktı.

-         Bak o senin kadar kararsız değil. Beni bilir, bu dükkanı bilir ve dahası onu kandırmayacağımı bilir. Verdiğim iğnenin markası veya cinsi hiç önemli değildir onun için.

-         İyi de, herkes sizin gibi değil ki.

-         Doğru söylüyorsun, devir değişti. İnsanları alışverişe sürüklemek için korkularını kullanıyorlar. Buraya yağ almaya geliyorsun yağdan eminsin ama ambalajına takılıp korkuyorsun. Bu yağı tenekeye koyup üzerine bildik bir marka adı yazsam iki misli veya daha fazla fiyata satabilirim. Sen de bayıla bayıla alırsın. Devir böyle bir devir.

-         Korkuları mı kullanıyorlar?

-         Eskiden para harcamak değil, parayı elinde tutabilmekti, marifet. Şimdi para harcayınca ve biraz da ucuza alınca marifet yaptım sanıyor insanlar. Piyasa dediğin ise korkular üzerinde yüzüyor. Zamanında saçını, evde yaptığı sabunla yıkayan insanlar bile şimdi şampuan kullanıyor ve markasını bilmediği şampuanı alıp kullanmaktan da korkuyor. Korkutarak para harcatıyorlar insanlara. Üstelik bu korkular yüzünden daha da tutucu oluyoruz. İnsanlar yeniyi denemekten bu kadar korkmazdı. Merak ederdi. Şimdi sanırsın her şey bulundu, markalaştı kimse alıştığı markayı değiştirmesin öylece tüketmeye devam etsin isteniyor. Kedisine hazır mama alan bile hangi marka mama alacağından emin, diğer mamalar ise onun için maazallah sorunlu olabilir. Kedisinin mamasını bile markaya bağlayan insan tutucu olmayacak da ben mi olacağım? Geç Allah aşkına, geç. 

Bunca laftan sonra yağ almadan çıkamazdım. Yağla dolu pet şişeleri arabama yerleştirirken naylon torbaya koyup sağlama aldılar. Hemen bırakmadılar. Dükkanın önündeki sandalyelere oturup karşılıklı çay içtik. Nereden gelip nereyi gittiğimi sordular. Neredeyse kırk yıldır işlettikleri dükkanlarının kazancıyla çocuklarını büyütüp okuttuklarını anlattılar. Hanımı ayaklarının altında dolanan tekir kediyi kucağına alıp okşadı” okuyan çıkıp gitti, bize ise avunmak için kediler kaldı” dedi.

Bu arada az önce dikiş iğnesi almaya gelen adam hanımının iğnelerden birini alıp diğerlerini geri gönderdiğini söyledi. Borcunu sordu. Bizimki “benden olsun” diyerek para istemedi. Diğeri eyvallah diyerek uzaklaştı. Çayının bitmesini bekleyen mahallenin çocukları adamın yanına gelip sihirbazlık derslerine devam etmek istediklerini söyleyince bizimki bana bakıp “dedim ya sihirsiz olmaz” diyerek onlarla ilgilendi. Helalleşip yanlarından ayrılırken hanımefendi sokağın sakinliğine gözü dalmış halde kucağındaki tekir kediyi okşamayı sürdürüyordu.

Verdikleri yağdan çok memnun kalmış, ertesi yıl yine uğramış bu kez daha yüklüce miktarda yağ almıştım. Tekrar uğramak için söz vermiş olsam da ancak 3 yıl sonra uğrayabildim. Sokaklar tenhalaşmış dükkan daha da eskimişti. Adam ortalıklarda görünmüyordu. Kadın kapının önünde sandalyesinde oturuyordu. Tekir kedi yanında yerde uyukluyordu. Görünce beni hatırladı, yüzüne bir hüzün çöktü.  “Keşke daha erken gelebilseydin” dedi.

-      Beyim geçen yıl sizlere ömür. Zeytinliğe bakan eden kalmayınca icara verdik. Yağ satmıyorum artık ama komşulardan birinden alırız senin için merak etme. 

-      Başınız sağ olsun. Peki ama buralara ne oldu böyle sokaklar niye bu kadar tenha, çocuklar nerede?

-      Beyimin vefatından sonra mahallenin çocukları ile ilgilenecek kimse de kalmadı. Yakında büyük bir alışveriş yeri açtılar şimdi hepsi oradadır.

-      Onlara sihir öğretecek kimse kalmadı o zaman.

-      İnsanın kendisi sihir be oğul, bak bir varmış bir yokmuş.

-      Sihirsiz olmaz demişti, rahmetli.

Cevap vermeden yüzüme baktı. Sonra ağır adımlarla dükkana girip sandalyesine oturdu. Giderken arkamızdan el salladı.

Bir sonraki ziyareti ise ancak iki yıl sonra yapabildim. Yılların tuhafiyeci dükkanı kapanmış ve camında, uzunca bir süredir durduğu belli olan “devren satılık” yazısı asılıydı. Kapıyı bekleyen tekir kedi dışında görünürde kimse yoktu.   

  

Mehmet Uhri