Archive for Eylül, 2010

Görmek de yetmez, bazen

Salı, Eylül 28th, 2010

bassGözleri görmeyen bas gitarcı ile bir uçak yolculuğunda tanışmıştık. Uçakta yan yana oturuyorduk ve özenle taşıdığı gitarını yerleştirmesi için yardım rica etmişti. Yazın bitmesi ile Bodrum’dan İstanbul’a dönüyorlardı. Küçük bir yardım ile başlayan muhabbetimizde dört kişilik müzik grubu ile önceleri amatör olarak başlayan çalışmalarını şimdilerde profesyonel sürdürdüklerini anlattı. Yazları Bodrum, kış aylarında ise İstanbul Beyoğlu’nda barlarda sahne aldıklarından söz etti.

“Neden bas gitar?” diye sorduğumda basın seslerin temeli olduğunu, içimizde atan kalbin, bedenimizin derinliklerinden gelen titreşiminin bas gitarda ses bulduğunu iddia etti. Müziğin bir bina, bateriden gelen sesin o binanın tuğlaları olduğunu bas gitarın ise tuğlaları bir arada tutup duvar haline getiren harç görevi gördüğünü elektro gitar ve klavyenin duvarın badanası olduğunu anlattı. “Göz önünde olan, dikkat çeken hep duvarın rengi ve kendidir. Bas gitarı görmek kolay değildir ama duvarı ayakta tutan da odur” dedi. Bas gitar çalanların da enstrümanları gibi geride olmayı seçen sakin kişiler olduklarını, kendi iç çatışmalarını bas gitar ile dile getirdiklerinden söz etti.  

Yolculuk sonunda telefon numaralarını verip program yaptıkları bara davet etmişlerdi. Bir akşam Beyoğlu’nda sahne aldıkları bara gittim. Program başlamıştı. Hayli dinleyici toplamışlardı. Coşkulu ve akıcı müzik yapıyorlardı. Gözleri görmeyen bas gitarcı gruba iyi uyum sağlamış gibiydi. Ara verdiklerinde grup arkadaşları ile birlikte masama geldiler. Performansları nedeniyle hepsini tekrar kutladım. Gözleri görmemesine karşın grup ile uyum gösteren bas gitarcılarını ve ona bu fırsatı tanıdığı için tüm ekibi özellikle tebrik ettim. Bu sözlerim üzerine gülerek bas gitarcı arkadaşlarına baktılar. Siyah uzun saçlı baterist eliyle sırtıma vurup “Sandığın gibi değil. Grubu bir araya getirip bizleri yetiştiren, repertuarı zenginleştiren bu adamdır. Biz ona borçluyuz anlayacağın.” dedi. Klavye çalan sarışın delikanlı “Sen onun gözlerinin görmediğine bakma. Neleri görmediğimizi biz ondan öğreniyoruz.” diye üsteledi. Şaşırmıştım. Bas gitarcı kahvesini yudumlayıp açıklama yapma gereksinimi duymuştu;

-         Evet gözlerim görmüyor. Renkleri, ışığı sizler gibi seçemiyorum. Hayatın rengi benim için hep siyah. Ama bunun görmeme engel olmadığını lisedeki müzik öğretmenimden öğrenmiştim. O, verdiği müzik eğitimi ile bana “Görmeyi sağlayanın gözümüz değil aklımız olduğunu” göstermişti. Gözlerim görmüyor ama ben de sizler gibi düş görebiliyorum.

-         Peki ne gördüğünü nasıl anlıyorsun?

-         Hissediyorum. Müziği parmaklarımda bedenimde hissettiğim gibi. Bazen renkleri bile hissediyorum. Eksik veya özürlü olduğumu düşünenler arasında özürlü olmadığı halde görmeyen, hissedemeyenlerin olduğunu görüyor, asıl onlar için üzülüyorum.  Aklım ile hissetmeyi görmeyi öğrendim, bu da beni güçlü kılıyor.

-         Baktığı halde görmeyenlerden mi söz ediyorsun?

-         Görmek de yetmez bazen, hissetmek gerekir. İnançlı biri olduğum söylenemez ama Tanrı söz konusu olduğunda hepimiz körüz. Hiç birimiz görmüyor ama kimimiz onun varlığını daha iyi hissediyoruz. Kimi ise daha az hissediyor veya hiç hissedemiyor. Böyle bir şey anlatmak istediğim.

Uzun saçlı baterist eliyle bu kez bizimkinin sırtına vurup “Uçuşan öpücükleri hissetmeyi biz ondan öğrendik” dedi. Anlamadığımı görünce açıklamaya çalıştı;

-         Avucunu öpüp üfleyerek öpücük gönderirsin ya…  Bizi tanıyan seyirciler bas gitarcımızın gözlerinin görmediğini ama uçuşan öpücükleri hissettiğini iyi bilir. Alkışlar arasında öpücük gönderirler. Bizler de bazen gözlerimizi kapatıp hissetmeye çalışırız. Görmesek bile biliriz o öpücüklerin üzerimize bulaştığını. Alkışlardan daha mutlu eder bu bizi. 

beyoayluMasadaki sessizliği bizim bas gitarcının “bitirin kahvelerinizi de işimize bakalım” sözleri bozdu. Programa devam etmek üzere sahnede yerlerini alıp geç saatlere kadar coşkuyla çaldılar. Her şarkıdan sonra seyircilerin alkışlarına eklenen uçuşan öpücüklere gözlerini kapatıp selam durdu, bizimkiler.

Bardan çıktığımda Beyoğlu’nun sokaklarına gecenin karanlığı çökmüştü. Sokak karanlıktı. Barın kapısı açıldıkça yayılan ışık ve yükselen ateşli nameler ise sokağı aydınlatıp ısıtmaya yetiyordu. Beyoğlu yorgun sabahlarından birine hazırlanıyordu.

Mehmet Uhri

Başka Masanın Oyuncusu

Perşembe, Eylül 23rd, 2010

img_2652

Sabahın bir körü Bozburun yakınlarında Selimiye köy kahvesinde iki kişi okey oynuyordu. Güneş henüz yeni doğmuştu kahvede onlardan başka kimse görünmüyordu. Öğlene doğru kahvenin önünden geçerken de durum değişmemişti. Yükselen güneş ile birlikte kasketlerini takmışlar iki kişi okey oynamayı sürdürüyorlardı. Akşama doğru merak edip tekrar kahvenin önünden geçtim bu kez 4 kişi olmuşlardı ve oyun devam ediyordu.

Bu tür ücra tatil yörelerinde zamanın yavaş aktığı hissine kapılmanın kolay olduğunu bilirdim ama ertesi sabah o iki ihtiyarı yine aynı masada okey oynarken görünce dayanamayıp masaya sokuldum. Masada zaman sanki durmuştu ve bir önceki gün tekrar yaşanıyordu. Çaycı sormadan elime bir çay tutuşturdu. İhtiyarlardan biri çaycıya “bu çayı masaya yaz” diye seslenip bana döndü ve “hoşgeldin” dedi. Oyuna devam ettiler. Hemen hiç konuşmadan oynamayı sürdürüyor taş sesleri dışında ses duyulmuyordu. Dayanamayıp “çok sessiz oynuyorsunuz” diye ortaya laf attım. Diğeri bana dönüp arkadaşını işaret ederek “konuşmuyorum onunla. Geçenlerde taş çalarken yakaladığımdan beri küsüm” dedi. Diğeri kendini savunmaya çalıştı ama dinlemedi, oynamayı sürdürdü. Susup oyunu izledim. Köyün postacısı bisikletiyle yanlarından geçerken yavaşlayıp “dördüncünüzden telgraf var, okey oynamayı öğrendiler mi? diye soruyor” diyerek takıldı. İkisi birden sunturlu küfür edince durmadan yoluna devam edip uzaklaştı. Küfürden nasiplenmemek için soramadım, çayımı tazelemek bahanesiyle kalkıp çaycıya sesimi alçaltarak postacının sözünü ettiği dördüncüyü sordum. Bu kış vefat eden arkadaşları olduğunu, ölüm döşeğinde bile “ölsem bile öte taraftan gelir yine sizi yenerim, öğrenemediniz gitti bu oyunu” diye konuştuğundan söz etti.

İkinci çayı ocağın kenarında çaycı delikanlı ile laflayarak içtim. Bütün gün okey oynayan ihtiyarları sordum. Elini boş ver dercesine sallayıp gülümsedi.

- Onlar baba yadigarı. Rahmetli babamdan kaldı bana, onlar. Bu kahvenin devamlılarıdır. Eskiden balıkçılık yaparlarmış. Araziler biraz değerlenince satıp işi gücü bırakmış kahveye takılmaya başlamışlar. Ben bildim bileli orada o masada oynarlar. Başlangıçta kalabalıktılar. Sonra sayıları azaldı, bu aralar 4 kişiyi bile zor bir araya getiriyorlar.

- Aileleri yok mu?

- Var elbet. Ama onlar burayı ev biliyorlar. Bazen bu kahvehane yerinde yokken de o ihtiyarlar burada masayı atıp okey oynuyorlarmış, onlar oynarken babam bu kahveyi onların üzerine inşa diye düşünüyorum.

Bu arada masadaki ihtiyarlardan biri “gevezelik edeceğine çay getir, boşları al” diye seslendi. Masaya geri döndüğümde yeni oyun için taşları diziyorlardı. “Başka oyun oynamaz mısınız? Hep okey mi oynuyorsunuz?” diye sordum. Arkadaşına küs olan cevap vermedi. Diğeri eliyle okey taşlarını gösterdi.

- Eskiden her türlü kağıt oyununu oynardık. Yaşlanıp eller titremeye, gözler seçememeye başlayınca okey oynamak zorunda kaldık. Ama oyun hep vardı.

- Ara verdiğiniz olmuyor mu?

okeyArkadaşına dönüp “sahi en son ne zaman ara vermiştik, hatırlıyor musun?” diye sordu. Diğeri “ben seninle konuşmuyorum” diye yanıtladı. Oyuna katılmayı önerdim ancak arkadaşına küs olan “olmaz, sen bu masanın adamı değilsin” diyerek izin vermedi. Susup oyunu izlemeyi sürdürdüm. Bir iki el sonra oynamama izin vermeyeni tuvalet için izin isteyip masadan ayrıldı. Diğeri giden arkadaşını güzüyle izleyip bana döndü;

- Söylediklerinden alınma sakın. O yalnız bana değil, hayata da küs. Kimi kimsesi kalmadı buralarda, çocukları da aramıyor.

- İyi de ben neden bu masanın adamı olamıyorum?

- Çünkü senin kolunda saat var. Bak burada kimse saat taşımaz. Burada aslolan oyundur. Bizler de oyuncuları. Oyuncular değişse de oyun hep devam eder.

- İyi de ben niye oynayamıyorum? Yine de anlamadım.

- Sen başka oyunun, başka masanın oyuncususun da ondan. Anlatması zor. Umarım günü gelince anlarsın veya hiç anlamayıp mutlu mesut geçer gidersin.

“Neyi anlamalıyım?” diye ısrar edince eliyle okey taşlarını gösterdi.

- Herkes hayatın akıp gittiğinden, bir yerlerden başka bir yerlere değiştiğinden filan söz ediyor ya, aslında hiç de öyle değil. Hayat bu masadaki oyun gibi. Döner dolaşır aynı yere gelirsin. Bazen seyirci, bazen oyuncu olursun. Arada sırada elini açar hatta okey dışarı atar sevinirsin. Sonra yerine başkaları oturur oyun sürer gider. Saate zamana filan da gerek yoktur. Hayat bu oyundur.

Eliyle kolumdaki saati işaret etti.

- Kolunda saat olan adama göre değildir bu masa. Bu masanın oyuncuları oyunun sonuna gelmiş bile olsa bitirmeyip okeye dönenlerin masasıdır. Ortağım o yüzden sana öyle söyledi.

Bu arada diğeri tuvaletten dönüp taşları dizmeye başladı. Bir ara bana bakıp “şu ihtiyara söyle gevezelik edeceğine taşları dizsin” dedi. Güneş yükselmeye ortalık ısınmaya başlamıştı. Geç oldu diyerek izin istedim.

Akşamüstü kahvenin önünden geçerken ekip 4 kişi olmuştu ve oyun sürüyordu. Birkaç gün sonra tatili sonlandırıp sabah serinliğinde Selimiye’den ayrılırken kahvede oyun yine iki kişiyle sürüyordu. Yol boyunca ihtiyarları ve sözlerini düşünmeden edemedim. Şehrin keşmekeşi ve hızlı akan zamanı içinde öğütüldüğümü hissettiğim anlarda Selimiye köyünde okey oynamayı sürdüren o ihtiyarları ve düşünüp teselli ediyorum kendimi. Başka masanın oyuncusu olduğumu bilsem bile birilerinin orada kendi oyunlarını sürdürüyor olmasını hayal etmek, doğrusu iyi geliyor.

Mehmet Uhri

Ömrüne Bereket Tanjevic

Perşembe, Eylül 16th, 2010

c4aeca9438aa986b714cb29a969b95a7_kHalk içinde, verilen tedaviyi uygulamayan veya önerilen tedaviden kaçan hastalara doktorlarının kızdığına küstüğüne dair bir önyargı vardır. Hatta bu yüzden doktoruna görünmekten kaçan, korkan hastalar biliriz. Gerçekte ise hekimler, hastalarının çeşitli nedenlerle önerilen tedaviden kaçma eğilimi olduğunu bilir kızmak küsmek yerine ikna etmeye çabalar. İkna edilemeyen hastalarla da iletişimi koparmamaya özen gösterilir. Genellikle bir orta yol zaman içinde bulunur.

Bilindiği üzere basketbol milli takım teknik direktörü Bogdan Tanyeviç’e Mart ayı içinde ilerlemiş kanser teşhisi kondu. Ağır bir ameliyat geçirdi ve akabinde ilaç tedavisi görmesi planlandı. Ameliyatın başarısı ilaç tedavisi yapılmasına bağlıydı. Ancak hastamız dünya şampiyonasına hazırlanan milli takımın başında olmak için ilaç tedavisini bıraktı. Dinlenmesi ve tedaviyi sürdürmesi yönünde ikna çabaları da yetmedi. İlaç tedavisinin yorgun ve bitkin düşürdüğünü söyleyip kabul etmedi.

Şampiyona başlayıp milli takım yenilgisiz ilerleyince, üstelik durumunun farkında olan oyuncularımızın belki de katılabileceği son turnuva için sağlığından vazgeçen Karadağlı teknik adam için oynamakta olduğunu görünce hekimler olarak bir jest yapmak istedik. Çeyrek finalde kazanılan Slovenya maçı sonrası yarıfinal için İstanbul Tabip odası yönetiminden pankart hazırlamak için onay alındı. Bayram tatili olmasına karşın yapmak istediğimiz jesti anlatınca sadece bir pankart için tatilini bırakıp işyerini açan hatta çorbada tuzu olmasını istediği için ücret dahi almayan reklamcı sayesinde pankart hazırlandı.

Bundan sonraki aşama çok daha zordu. Ülke gündeminde referandum ve seçim yasakları olduğu için Sinan Erdem arenaya değil pankart gazete dahi alınmıyordu. Girişte iki güvenlik noktasını ve komiseri yapmak istediğimiz jesti anlatıp ikna ettik. Pankart içeri girdi ancak bu kez özel güvenlik FİBA’nın kesin kuralları olduğunu, belirli ebatın dışındaki   bayrakların dahi alınmadığını, asmayı bırakın tribünde pankart açmanın bile sorun olduğunu söyleyip kesin bir dille reddetti. Son çare elimizde pankart federasyon yetkililerine ulaştık. Önce onlar da FIBA kurallarını hatırlatıp ceza alınabileceğinden söz etti. Amacımızı ve pankartın içeriğini gösterdik. Federasyon yetkilileri “vicdanen reddedemeyiz, ne olursa olsun bu pankartı asmalıyız” diyerek gereken izinleri aldı.

fiba2010_tanjeviBu sayede Sırbistan’la oynanan yarıfinal maçı öncesi tribünlerde İstanbul Tabip Odası imzasıyla “ÖMRÜNE BEREKET TANJEVIC” yazılı pankartı asabildik. Maçı son saniyede kazanmış olmanın coşku ve heyecanıyla pankartı indiremedik. Geri dönüp almamıza da izin verilmeyince pankart asıldığı yerde kaldı. Özel güvenliğin pankartı indirmiş olacağını beklerken final maçının oynandığı Pazar günü de yerinde asılı durduğunu görüp güvenlik yetkililerini teşekkür için aradık. Güvenlik şirketi aslında pankartı indirmek istediklerini ancak federasyon yetkililerinin “uğurlu geldi, dokunmayın” diyerek indirtmediğinden söz etti.

Hekim örgütü olarak hekimini dinlemeyip hayatı pahasına milli takımı bırakmayan Tanjevic’e minnet ve şükran duygularımızı küçük bir jest ile ifade edebilme şansı bulduk. Yaşanan dramatik durumu ve yapılmak istenen jesti anlayıp basketbol federasyonu yetkilileri başta olmak üzere destek veren herkese, bizi dünya ikincisi yapan ve hocalarının bu son turnuvasında biraz da yaşanan dramın etkisiyle canla başla mücadele eden 12 dev adama teşekkür ediyoruz.  

Ve bir kez daha diyoruz ki; “ÖMRÜNE BEREKET TANJEVIC”

 

Dr.Mehmet Uhri

İstanbul Tabip Odası

Parayı Bayatlatmadan

Pazartesi, Eylül 13th, 2010

bus12Haziran sıcaklarının bastırdığı akşamüstü eski Adana sokaklarında karın doyuracak yer aramasaydım o kalender adamla belki de hiç tanışmayacaktım.

Günlerden pazardı ve neredeyse her yer kapalıydı. Cılız yapraklı çardağın gölgesine sığınmış derme çatma lokantayı gözüme kestirmiştim ancak dışarıdaki masa ve sandalyeleri topluyor kapanmaya hazırlanıyordu. Çok oyalanmayacağımı söyleyip içeri girdim. Lokantayı işleten kısa boylu kır saçlı adam önce yüzünü ekşitti sonra ses etmeden masaya kağıt serip çatal bıçak bıraktı. Ne yemek istediğimi sormadan dışarıdaki masaları toplamayı sürdürdü. Tekrar yanıma geldiğinde lokanta dışarıya kapanmış kısa boylu lokantacı ile mutfaktaki aşçıdan başka kimse kalmamıştı.

Bizimki masaya birkaç meze tabağı bıraktı. Şaşkın bakışlarımı görünce “olanlarla idare edeceksin” diyerek tekrar mutfağa yöneldi. Elinde rakı şişesi ve bardaklara geri geldi. İçmeyi düşünmediğimi dahası yalnız başıma içmekten hoşlanmadığımı söyleyince “Yalnız içmeyeceksin, kabul edersen karşılıklı içeceğiz” diyerek bardaklara rakı doldurmaya başladı. Masadaki meze tabaklarını gösterip “ben bunlarla doyarım, kebap yemeği düşünmüştüm” diye serzenişte bulundum.

-         Mezesiz olmaz. Bir kadeh dahi içiyorsan midenin kapısını meze ile açmalısın. Dama oyununu bilirsin. Dama da nasıl taş yemek zorunlu ise rakı sofrasında da meze yemek zorunludur. Ama öyle çok da yemeyeceksin, iki çatal yeter. Bazen mezelerden biri dama olup kıymete biner ondan biraz daha fazla yiyebilirsin ama o kadar.

-         Yani dama oyunu bitmeden ana yemek gelmeyecek öyle mi?

Cevap vermedi. Doldurduğu rakı kadehlerinden birini kaldırıp bardağıma dokundurdu. “Onur ve Mert’in şerefine” diyerek kuvvetli bir yudum aldı. Ben de kadehimi kaldırıp eşlik edecektim ki kolumu tutup durdurdu. “Acele etme, rakıdan aldığın ilk yudumun lezzetini daha sonraki yudumlarda bulamazsın. Tadını çıkar” dedi. Biraz emir gibi gelen bu sözlere ses çıkarmadan uydum. Onur ve Mert’in kim olduğunu sordum. Yüzünde biraz keder daha çok öfke belirir gibi oldu. Rakısından yine kuvvetli bir yudum aldı.  

-         Torunlarım. Almanya’da yaşıyorlar. Yıllar önce kızım Almanya’ya gelin gitti. Oraya yerleşti. Onur 9 Mert ise 11 yaşında bugün bu saatlerde sünnet düğünleri yapılıyor, orada olmak istemiştim ama olmadı.

-         Neden gidemediniz?

-         Konsolosluk vize vermedi. Halbuki uçak biletime kadar hazırdı. İki defa çağırdılar görüştüler. Bir sürü belge istediler. Yola çıkmama bir gün kala vize vermeyeceklerini söylediler. Ülkelerine iltica etmemden korkuyorlarmış. Torunlarımın sünnetine gittiğimi söylemem fayda etmedi. Lokantanın mülkü bana ait değil. Üzerime kayıtlı bu işyerini gösterdim ama tapusu olmayınca beğenmediler. Banka hesabımın olmaması, kredi kartı kullanmıyor olmam onları iyice işkillendirmiş. Lokantada pos cihazı kullanmıyorum dediysem de dinletemedim. 

-         Kızınız ve torunlarınız üzülmüşlerdir, her halde.

-         Üzüldüler ya. Torunlarıma sünnet hediyesi cep telefonu alacaktım. Söz vermiştim. Kızım alıp benim adıma hediye etmiş ama öpüp koklayıp veremedikten onların gözlerindeki sevgiyi mutluluğu göremedikten sonra neye yarar. Onlar orada ben burada. Neymiş gidersem geri dönmezmişim. Sevsinler. Torunlarımın sünnet düğününe vize vermeyenler ölmez sağ kalırsam düğünlerine gitmeme de izin vermezler.

Sessizce rakısını yudumlayıp bitirdi. Yenisini doldurdu. Yıllar önce Adana’ya yerleşip köydeki tarlasını sattığını, önce seyyar arabada başladığı kebap işini zamanla büyüterek dükkan açtığını anlattı.

-         Varım yoğum bu dükkan. Çalışanlarla akraba gibi olduk. Yıllardır beraberiz. Bizi bilen gelir. Öyle iddialı lüks yerlerden olamadık. Kendimiz nasılsa müşterimiz de öyle olsun istedik. Konsolosluktakiler beğenmedi bu parasız, kredi kartsız, banka hesapsız hayatı. Halbuki, para dediğin nedir? Bence hayatı gerçekten yaşayanlar parayı bayatlatmadan harcayabilenlerdir. Hep geleceğe yatırım yapan, kendini gelecek hayalleriyle yaşatan, hiç olmadı öteki dünya hayaliyle avutanlardan hiç olamadım. Olmak da istemem. Şu mezeler gibi hayatı her gün tazeleyip yaşamak yerine buzdolabında tutup bayatlamasın diye uğraşanlara da şaşarım. Bilançoda ikimiz de aynı hayatı yaşayıp tüketiyoruz. Onlar geleceğe de yatırım yaptıkları için akıllarınca benden daha fazla yaşayacaklarını, öldükten sonra da geride bıraktığı mal mülk ile sevenlerince anılarak yaşayacağını sanıyorlar. Halbuki, ben de sevenlerimce anılacağım. Hatta para ve çıkar uğruna kırmadığım onca sevenimin anılarında yaşamayı sürdüreceğim. Velhasıl hayatı taze tutan değil, hayatı her gün tazeleyebilendir, yaşayan. Bırak saçın beyazlasın, yüzün kırışsın. Bırak hayat üzerinde iz bıraksın. Her seferinde tazelenmeyi başarmışsın ya sen ona bak.

-         İzin verirsen torunların Onur ve Mert için bu kez kadehimi ben kaldırayım. Umarım özgür ve mutlu yaşarlar.

Laf arasında mezelerin adlarını ve hangi malzemeden yapıldıklarını sordum. Sıkılmadan tek tek anlattı. Az sonra buharı tüten kebap tabağı ile gelen aşçı da katıldı muhabbete.  

Bizimki kebabın üstünü örten lavaşı kaldırıp buharını kokladı.

-         Hangi sofrada olursa olsun kebap gelince ortalığı kaplayan sessizliğe bayılırım. Herkes öylece durup kebaba ve tüten buharına bakar. Muhabbeti bile unutturur bu kebap insana.

Sonra gelen kebabı tabaklara pay etmeye başladı. Biraz pul biber veya acı biber isteyince aşçı ile bakışıp gülüştüler. Neden güldüklerini sordum aşçı biberi getirip masaya koydu.

-         “Bizim parron acı yiyenden korkma, onlar sabırlı insanlardır, acıya rağmen yemekten lezzet alabilme sabrı vardır onlarda” der. Acı yiyebilenlerin acılara rağmen hayatın lezzetini hissedenlerden olduğunu söyler. Ona güldük.

Tıka basa doymuş olmama rağmen rakının üstüne tatlı yenmeden kalkılmaz diyerek zorla kadayıf ikram ettiler. Ayağa kalkıp hesap istedim. Bizimki gülümseyerek elimi sıktı. “Hesap tamam” dedi. İtiraz edecek oldum “Torunlarına kavuşamamış bir dedenin gönlü olsun diye masanı açıp sünnet kutlamasına katıldın daha bir de hesap mı ödeteceğiz sana?” diye yanıtladı. Onları masada kutlamaya devam eder halde bırakıp teşekkür ederek yanlarından ayrıldım. Kapıdan çıkmamla Adana’nın yapış yapış sıcağı ve akşamın karanlığı vurdu yüzüme. Geri dönüp baktığımda bizimkiler boşalan kadehleri doldurup şen şakrak içmeyi sürdürüyorlardı.

 

Mehmet uhri