Archive for Ağustos, 2010

Ben vefayım

Pazartesi, Ağustos 23rd, 2010

dincmen654456456Şair Sapho’yu, Odiseus Elitis’i hatta Konstantin Kavafis’in şiirilerini dilimize kazandıran 1924 yılında Heybeli adada doğan ve günümüzde sayıları hayli azalan İstanbul Rumlarından Doç. Dr. Kriton Dinçmen yaş haddiyle emekli olana kadar İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsünde adli psikiyatr olarak görev yaptı. Dinçmen’ in bugüne kadar dört öykü, bir roman, iki şiir ve psikiyatrinin mitolojik kökenleri ile ilgili bir kitabı yayınlanmıştır. Ayrıca üç tarihi eser, bir felsefi deneme kitabı, iki şiir, üç roman ve iki biyografik romanı Yunanca, Fransızca ve İngilizceden çevirmiştir.

İki yıl önce 84 Yaşında yitirdiğimiz Dinçmen yaşının verdiği sağlık sorunlarına rağmen Tıp Fakültesi son sınıf öğrencilerine “Ütopya ve Hekimlik Ütopyaları” üzerine ders verme hazırlığındaydı. Mesleğe yeni başlayacaklara hekimin ütopyasız olmaması gerektiğini, günü geldiğinde hasta ve hasta yakınlarının beklediği mucizeleri düşlemeden, onları kovalamadan insanların gözünde makbul hekim olunamayacağını anlatma çabasındaydı. 84 yaşında olmasına rağmen kendince ütopik olanı kovalayarak hekimlik ütopyalarını öğrencilere ulaştırabilme kaygısını taşıyordu. Söyleşilerinde toplumları geçmişleri kadar gelecek beklentilerinin de ayakta tuttuğunu, ütopyası olan insanlar çoğaldıkça toplumların geleceğe kök salıp güçleneceğini vurgulardı.

Denemelerinden birinde pek çoğumuzun yaptığı gibi vefasızlıktan yakınmak yerine vefaya olan övgülerini şu sözlerle kaleme almıştı;

Ben Vefa’yım… Siz insanların en az bildiği, bilmeyi en az istediklerinizdenim. Hep en sonda ortaya çıkar, coşku ve duygularınızın sakinleşip yatışmasından, problemlerinizin halledilip küllenmesinden sonra görünürüm. Ortaya çıkışım, çoğu kez sizlerin mutluluğunu ve huzurunu gölgeler. Çünkü, sorunun çözülmüş olması ile gelir ve kanatlarımın çırpıntıları ile duymakta olduğunuz mutluluğun bir bedeli olduğunu sizlere hatırlatırım.
Siz mutluluktan uçarken, mutluluğunuz nedeniyle, insan olmanızın bir ifadesi olarak, bu mutluluğu tatmanıza yardım edene karşı, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde ödeyemeyeceğiz borcunuz olduğunu hatırlatırım. Ben Vefa’yım. Korkmayın, sizi esir almayan bir borçtur; vefa. İnsandaki karar serbestîsini bozmayan, aklınızı çelmeyen, sizin insan olma gururunuzdan bir şey çalmayan, kişiliğinizin yapısından ödün vermenizi istemeyen bir borçtur. Sizi insan yapan bir borçtur. Borcun karşılığını verdiğinizde, hissetmekte olduğunuz mutluluk kat be kat artacaktır. Meselenizin halledilmiş olmasının size vermiş olduğu mutluluğa insan olmanızın gururlu mutluluğu da katılacaktır.”

dincmen464654564565627 Ağustos 2008 günü kaybettiğimiz Doç. Dr. Kriton Dinçmen aramızdan ayrılmadan önce sıra dışı vefat ilanını kendi kaleme almış ve “Teşekkür” başlığı ile yayınlanmasını vasiyet etmişti. Bu teşekkürü sağlığımda yazıyorum cümlesiyle başlayan ilanda Kriton Dinçmen bizlere şöyle veda etti:

“İki oğlum Ümit ve Başar’la kızım Yasemin’e, sevgili arkadaşım ve doktorum Prof. Dr. Itır Yeğenağa, Prof. Dr. Ahmet Alponat, beni hayatta tutmak ve acılarımı azaltmak için uğraşan tüm meslektaşlarım ve sevgili hocalarıma, benim güçlüklerime göğüs geren sevgili Reyhan’a ve hayatımda rastladığım herkese teşekkür ederim”

Dinçmen’in cenazesi 28 Ağustos 2008’de Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde düzenlenen törenin ardından tıp öğrencilerinin kadavra eğitiminde kullanılmak üzere Anatomi Anabilim Dalı Başkanlığına teslim edildi.

Bizlere vefalı olmanın, insan olmanın gururlu mutluluğunu hatırlatacağı mesajını veren merhum Dinçmen’den, o kocaman yürekten geriye ise kitapları, çevirileri, ütopyaları ve kendi ölüm ilanında yazdığı “hayatımda tanıdığım herkese teşekkür ederim” mesajı kaldı.

Biz teşekkür ederiz sevgili hocam. Hayatımıza kattıkların için, biz teşekkür ederiz. İyi ki vardın, burada aramızdaydın.

 

Mehmet Uhri

Şehir Zebanileri

Perşembe, Ağustos 5th, 2010

willie_birch_street_musician_with_guitar_751_1176Deniz otobüsüne yetişememiş, köprü trafiği yüzünden karayoluyla Bakırköy’e ulaşmanın  anlamı olmadığı için Kadıköy iskele meydanında bir sonraki deniz otobüsünü bekliyordum. Onca telaş ve koşturmaya karşın deniz otobüsünü kaçırmış olmamın hıncıyla oturduğum bankta kendimle kavga ediyordum. Bankın diğer ucuna ilişen saçı sakalı ağarmış orta yaşı geçkin adamı gitar çalmaya başlayıncaya kadar fark etmemiştim. Kapağını açık bırakıp yere koyduğu gitar kutusuna gelen geçenlerden bahşiş toplayıp gitar çalmayı sürdürüyordu. Üstü başı pek bakımlı değildi. Eski belediye binasına yakın durmuş olmalıyız ki bir süre sonra belediye zabıtaları başımıza dikildi ve gitarcıyı  susturup göndermeye çalıştılar. Gitar kutusunu kapatıp susup oturmasına karşın zabıta memurlarının başından ayrılmadığını görünce dayanamayıp memurlara gitar çalmasının sakıncasını sordum. “Meydanda gitar çalıp para kazanıyor, burada seyyar satıcı barındırmıyoruz” yanıtını aldım. “O sadece müzik yapıyor ve bu arada insanlar gönlünden kopanı gitar kutusuna atıyor bu alışveriş sayılmaz” diye üsteledim. “Olsun dilenci de istemiyoruz” yanıtı gelince tartışmayı daha fazla sürdürmemem için bizimki kolumu tutup “Boş ver o şehir zebanilerini, onlar bizi anlamaz. Sıkma canını” dedi.

Bu arada elinde bir kısmı yenmiş simitle uzunca süredir dikkatle gitara bakan iri siyah gözlü küçük çocuğun annesi “senin yüzünden vapuru kaçıracağız, yürüsene” diye söylenerek çocuğu kolundan çektiği gibi götürdü. Zabıta memurlarından biri gitmiş diğeri ise çevrede dolaşıyor göz ucuyla da bize bakıyordu. Dönüp nerede yaşadığını, kimi kimsesi olup olmadığını sordum. Cevap vermeden bir süre boğaza ve uzaklara baktı.

-         Bir zamanlar burada, bu şehirdeydim. O zaman birileri vardı hayatımda.

-         Sonra ne oldu?

-         Ne bileyim? Günün birinde içimdeki şeytanları temizlemeye karar verdim. Bu arada meleklerimin bir kısmını da yitiriverdim. Yalnızım ve evsizim anlayacağın.

Susup başını önüne eğdi. Gelen geçen insanlara baktık bir süre. Sonra eliyle meydanın kalabalığını gösterip bir zamanlar buradaki insanlar gibi iş güç sahibi olduğundan müzikle hobi olarak uğraştığından söz etti.

-         Yoğun iş ortamına karşın evime çok özenir gittiğim her yere o alıştığım ev ortamını da yanımda götürürdüm. Hangi şehre gidersem gideyim ev terliklerim pijamam hatta yastık kılıfım bile yanımda olurdu. Ev kedisi gibiydim.  

-         Sonra nasıl vazgeçtiniz?

-         Öyle birden bire olmadı. Yoruldum, sıkıldım kendimden. Şehir sizden tüm zamanınızı her şeyinizi istiyor. Bu pazarlıkta anlaşamadım. Şehirden uzak durmaya kendimle olmaya karar verdim. O çok özendiğim evin içini boşaltıp kabuğunu aldım yanıma düştüm yollara. Evdekiler bana eşlik etmek istemedi, meleklerimi orada bıraktım. Neyse ki gitarım bana sadık kaldı. Sırt çantası, çadır, karavan uzunca bir süre gezindim.  

Elinden bırakmadığı gitarının tellerini okşadı. Gözü üzerimizde olan zabıta memuru henüz bu hareketi fark etmemişti.

-         Sonra  aradığımın ev veya ev ortamı olmadığını anladım. Gittiğim yerlerde her seferinde farklı ve yeni ev oluşturmak daha cazip göründü gözüme. Sokaklar meydanlar ev oluyordu bana. Ev kedisinden sokak kedisine dönmüştüm. İşte o zaman gitarıma ve müziğe sığındım. Müziğim beni korudu, bazen yorgan bazen de çatı oldu bana.

-         Bana kalırsa içindeki şeytanları temizlemek için hayli ağır bedel ödemişsiniz. Geri döndüğünüze göre yalnızlıktan sıkılmış olmalısınız.

11may2008_021_fhdrBu sözlerime cevap vermedi. Ses etmeden yandaki büfeye gidip iki çay ve iki simit alıp tekrar yanına oturdum. Acıktığımı söyleyip bana eşlik etmesini rica ettim. İtiraz etmedi. Güneşin ısıttığı kış günlerindeydik ama akşamları sert ayaz oluyordu. Nerede gecelediğini sordum. Şimdilik Sirkeci’de arkadaşına ait bir büroda gecelediğinden söz etti. Eliyle şehrin Avrupa yakasını ve yüksek gökdelenleri gösterdi.

-         Şehir özgür ruh istemiyor, barındırmıyor onları. Gezdiğim şehirlerde ruhların hep tutsak ve yalnız olduğunu gördüm. Bilirsin, şehirde her şey önüne hazır gelir. Ruhları besleyip mutlu edecek sürprizler umutlar bile hazır sunulur insana. Piyangosu lotosu totosu hazır umut olarak satılır şehirde. Saçmalamanıza bile fırsat yoktur. Şehir sizi tanıyıp bilmek ister. Bugün ne yaptığının ne olduğunun nereye gidip geldiğinin hep farkındadır. Dahası gelecekte yapabileceklerinden bile haberdar olmak ister, şehir. Bak şu zabıtalara, boşuna şehir zebanileri demiyorum onlara. Aportta bekliyorlar.

-         İyi de böyle nereye kadar gideceksiniz. Yaşlanıp elden ayaktan kesilince müzik yapamaz olunca sizi sarıp sarmalayacak müziğiniz de olmayınca….

Elini kaldırıp sözlerimi tamamlamama fırsat vermedi. Parmağı ile kendini işaret etti.

-         O zaman bu beden elimde kalan son ev olacak. Onu koruyup kollayacak bir battaniye içini ısıtacak bir tas çorbadan başka gereksinimim olmayacak. Ne olursa olsun ruhumu şehre satmayacağım.

-         İnsanların ruhunu şehre sattığından söz ediyorsunuz tamam ama şehir ne yapıyor bu satın aldığı ruhları?

Gülümsedi. Zor sorular sorduğumu cevap vermeden önce birer çay daha içmek istediğini söyledi. Çayını yudumlarken bile gitarını elinden bırakmamıştı.  

-         Şehirde yaşayanların büyük kısmı ruhlarını şehre satıp mutlu mesut yaşıyorlar. Onlar şehrin gerçek sakinleri. Ruhlarını satmaya hazır diğer bir kesim var ki onlar pazarlıkta anlaşamıyor. Pazarlık sürene kadar şehirde kendi adalarında yaşıyor, başkalarından daha iyi bedel bulduklarına inandıklarında onlar da vazgeçiyor ruhlarından. İyi pazarlık etmiş olmanın mutluluğu yetiyor, onlara.  

-         Peki sizin gibiler ne yapıyor?

-         Ben dürüst satıcıyım. Satacak bir şeyim olmadığı için bedelleşmenin doğru olmadığına inananlardanım. Elimde bir tek müziğim var o da bu şehre kattığım minicik bir anlam, bedel istemeye bile utanır insan. Üstü kalsın.

Bu sözlerden sonra gitarını tekrar kucağına alıp çalmaya başladı. Sahibi gibi yıpranmış görünen gitardan yayılan müzik gelen geçeninin pek dikkatini çekmemişti. Az önce benim gibi aceleyle vapura yetişme telaşında olan veya günün yoğunluğunda savrulan pek çok kişi geçti önümüzden. Hiç kimse çalan gitarın farkında değildi ama zabıtanın ilgisini çekmeyi başarmıştık. Bize doğru geldiğini görünce eliyle gitar kutusunu kapalı tuttuğunu işaret edip 5 dakika izin istedi. Gitarın sesine sahildeki martıların çığlıkları da eşlik etti, bir süre. Sonra gitarını toplayıp kutusuna kaldırdı. Çay simit ve muhabbet için teşekkür etti. Dayanamayıp “iyi de bu hayattan, sizden geriye ne kalacak?” diye üsteledim. Ağarmış saç sakalın arasından parlaklığını yitirmemiş bir çift gözle bana bakıp “Anlam kalacak sevgili dostum. Hayatı tümüyle proje gibi gören siz şehirlilerin anlaması çok zor ama anlam kalacak” dedi.

Eliyle üzerindeki el örgüsü eski kazağı gösterip “Bak bu kazağı seneler önce eşim benim için örmüştü. Şimdi eskidi ve hayli yıprandı. Ama bu durum kazağın benim için olan anlamını değiştirmiyor. Onca emekten geriye kalan işte bu kazakla birlikte üstümde taşıdığım o anlamdır. Dedim ya, sizin gibilerin anlaması zor.” dedi. Ayağa kalkıp iki adım attı sonra geri dönüp “şehir satın aldığı bunca ruhu ne yapıyor diye sormuştun ya, o sorunun yanıtını ben de bulamadım. Ama yine de şehre müziğim ile kırıntı kadar bile olsa anlam kattığımı düşünüyorum. Bu da bana yetiyor. Dedim ya, ben dürüst satıcıyım, üstü kalsın” dedi.

Gideceği yere kadar eşlik etmek istedim gülümseyip eliyle beni durdurdu. “Beni dert etme, müziğim beni korur. Kal sağlıcakla” diyerek yanımdan ayrıldı. Sirkeci vapurlarının kalktığı iskeleye doğru ilerleyip meydanın telaşlı kalabalığında gözden kayboldu.