Archive for Nisan, 2010

Zürefanın Düşkünü

Çarşamba, Nisan 28th, 2010

onlukUzun süredir beyaz önlüğümü giymiyorum. Zaten ne hastalar ne de çalıştığım kurum önlüksüz halimi yadırgıyor. Fotoğraflı kimlik kartımın boynumda asılı olmasını yeterli görüyorlar. Küçücük bir poliklinik odasında tüm bilgileri önümdeki bilgisayarda yüklü insanlara rahatsızlıklarını soruyor, muayene ediyorum. Tahlil ve gerekirse film istiyorum. Tüm sağlık seceresini bilgisayarımda görebildiğim insanlar hakkında tedavi düzenlemeden önce ilgili tüm tahlillerin yapılmış olmasından emin olmam gerekiyor. Çalıştığım hastane idaresi tıbbi bilgime güvenmememi, tahliller ile desteklememi, tedaviye başlasam bile hastayı kontrole çağırmam gerektiğini fısıldıyor.

Öyle açık açık söylemiyor elbet. Hastalar üzerinden kazandığım performans puanımı diğer hekimlerin performans puanları ile karşılaştırarak veya benzer görevi yapan ancak hastalarının faturalarını tümüyle legal olarak kabartmayı başarmış hekimlere üç kuruş daha fazla maaş ödemesi yaparak yapıyor bunu. Sosyal güvenlik kurumunun karşılamadığı veya sınırlama getirdiği hizmetleri tıbbi gerekçe olsa bile kullanmamam gerektiğini, bunun gereksiz harcama yaratacağını ve maaşım üzerinde olumsuz etki yapacağını bildirerek fısıldıyor. Hastamın sağlık hakkını savunmak uğruna idareyle sorun yaşamamak, işsiz kalmamak uğruna pek çok meslektaşım gibi durumu suskunlukla karşılıyorum. İşte tüm bunlar yüzünden o beyaz önlüğümü uzunca bir süredir giymiyorum.

Tıp fakültesinden mezun olduğum gün Tabip odasına kayıt yaptırıp kendime yeni beyaz bir önlük almıştım. Hekimdim, hastalarımın sağlığından öte hiçbir şey önceliklerimin arasına giremezdi. Meslekte kendimi geliştirmeli, uzmanlaşmalı ve hastalarıma yararlı olmalıydım. Zorunlu hizmet, ihtisas, askerlik boyunca kendim ile ilgili ertelediklerimi göz ardı edip giydiğim önlüğün sorumluluğunu hissederek yaşadım.

Kayıtlı olduğum tabip odasının ve Türk Tabipleri Birliği’nin sağlığın piyasalaşmasını doğuracak ve su gibi, hava gibi en temel insan hakkı olan sağlık hakkının bedel ödenerek alınacak bir sürece dönüştürülmesi konusundaki kaygılarına, eylemlerine destek verdim. Öyle ya soluduğumuz hava kadar hakkımız olan sağlık hakkının “paran kadar sağlık” biçimine dönüşmesi konusunda hastaları adına önce hekimler karşı çıkmalıydı. Ancak öylesine bir süreç yaşandı ki sağlığın piyasalaşması konusunda yaptığı tüm uyarılar, karşı çıkışlar geri dönüp hekimleri vurdu. Halkın gözünde aksaklıkların sorumlusu gözü doymayan hekimlerdi. Bu arada ülkenin sağlık harcamaları katlanarak artıyor çok uluslu sağlık kartelleri üzerinden ülkenin parası oluk gibi dışarı akıyordu. Ülkenin artan sağlık harcamalarının doğuracağı fakirliğin halkın sağlığını olumsuz etkileyeceğini söylemek, parası olmayanın sınırlı sağlık hizmeti ile yetinmek ve kaderine razı olmaktan başka seçeneğini kalmayacağına itiraz etmek bile hekimlerin makus talihini döndürmeye yetmedi. Tabip odalarının karşı çıkışlarında direnmesi, mahkemelere başvurup süreci yavaşlatması işe yaramadığı gibi tabip odalarının aşılması gereken hedef haline gelmesine yol açtı. Sağlık bakanı “3 maddelik bir yasa çıkarıp kapatırız tabip odalarını, Türk tabipler Birliğini” diyebildi. Ne hekimlerin ne de o hekimlerle her gün yüz yüze olan hastaların bir itirazı olabildi bu sözlere.

Meslektaşlarımla dertleştiğimde yaşananları kabullenmenin, tükenmişliğin depresyon ile beraber ilerlemiş olduğunu gördüm. O meslektaşlarımın da çoğu benim gibi önlük giymeyi bırakmıştı. Dahası hastalarından çok çalıştığı sağlık kurumuna karşı sorumlu hissediyordu kendini. Bağlı bulundukları tek sivil toplum örgütü olan tabip odalarının kapanmasının gündemde olmasını bile aynı çaresizlikle karşılıyor “Sisteme karşı çıkmakla uğraşacağına uzlaşmayı deneselerdi” diyenler bile çıkabiliyordu.

İnsanlara para harcatmak üzere kurulmuş bir sağlık sisteminin payandası olup insanların sağlık hakkının ellerinden alınmasına engel olamamış, üstelik bu konudaki derdini sıkıntısını yeterince paylaşamamış bir hekim olarak utandığım için giymiyorum o beyaz önlüğü. Ancak, kayıtlı olduğum tabip odasının kapatılmasının da tartışıldığı bu günlerde odanın yönetim organlarının seçiminde oy kullanmaya giderken giyeceğim o önlüğü.

Zürefanın düşkünü hesabı hekimlerin bu düşkün hallerinde bile kendilerini var eden meslek örgütünün seçiminde o beyaz önlük ile oy kullanıp meslek örgütüme destek vereceğim. Pazar günü oy kullanmaya giderken giyeceğim o beyaz önlüğü.

 

Dr. Mehmet Uhri

Bademin Delicesi

Salı, Nisan 27th, 2010

yabani-bademO sabah onca ağrısına halsizliğine karşın hastamızın yüzü gülüyordu. Heyecanla kolumu tutup yanına çekip “Dün gece gördüğüm rüyayı anlatmalıyım. Hastalığımın ne olduğunu artık biliyorum.” dedi.

Ayaktan geliş gidişlerle tanı koyulamadığı ve rahatsızlığı ilerlediği için hastaneye yatırmıştık. “Yaşlılık benim hastalığım, boşuna aranmayın” diyordu. Yapılan incelemelerde ileri yaşının verdiği değişiklikler dışında kayda değer bozukluk bulamamıştık. Hastamız hızla kilo kaybediyor, vücudunda bezeler beliriyor ancak nedenini bulamıyorduk. Doğrusu pek iyi bir hastalık bulacağımızı da düşünmüyorduk. Onca ağrıya, günden güne erimesine karşın beyefendinin yüzünden gülümsemesi eksilmemişti. Yatmaktan pek hoşlanmıyordu. Çoğu kez servisteki diğer hastalara moral vermeye çalışıp sohbet ederken görüyorduk. Akşamları ise yalnızlık çöktüğünden, kederlendiğinden yakınıyor çoğu kez kızının bıraktığı eski fotoğraf albümü ile oyalanırken buluyorduk onu. Albüme bakarken yüzünü yine o sevgi dolu ışıltı kaplıyor fotoğrafları ara sıra odadakilere de gösterip gözlerinin eskisi kadar net seçemediğinden yakınıyordu.

O sabah heyecanlanıydı. Ağrıları yüzünden uzun süredir iyi uyuyamadığından yakınıyordu ama bu kez çocukluğundaki gibi derin uyuyup güzel rüyalar gördüğünden söz etti. Gerçekten dinlenmiş görünüyordu. Güçlükle ayağa kalkıp koluma girdi pencereden hastane bahçesindeki ağaçları gösterdi. Odadaki diğer hastalar da kulak kabartmıştı, bu heyecanlı çağrıya. Bizimkinin pek umuru değildi.

- Rüyamda bunlar gibi delice bir badem ağacıydım doktor bey. Daha doğrusu yabani bir badem ağacının ruhuydum ve bekliyordum.

- Neyi bekliyordunuz?

- Baharın gelmesini bekliyordum. Cemreler düştükçe değişiyor, başka bir şey oluyordum. Dallarım tomurcuklanıyor, canlanıyordum. Bir ömür boyu havayı koklayıp çiçek açmaya karar verememiş yabani badem ağacıydım dün gece rüyamda. Sizler beni hasta sanıyordunuz. Bir şeyler oluyor, ölüyorum diye korkuyordunuz. Bense sadece baharı karşılayıp çiçek açmaya hazırlanıyordum. Oramdan buramdan kan alıyor, parçalar alıp inceliyor hastalığıma isim koymaya uğraşıyordunuz.

- Yani hasta filan değildiniz?

- Değildim elbet. Ben kendimi hiç hasta hissetmedim ki? Yaşlılık bu bendeki. Siz bana hastalık yakıştırmaya çalışıyorsunuz. Baharı koklayan yabani bir badem ağacıydım. Günü geldiğine inanıp çiçeklerini açmaya çalışan bir badem ağacının ruhuydum dün gece. Öyle güzeldi ki çiçeklenmiş dallarım, görmeliydiniz.

Yüzü gülüyordu. Bizi dinleyen odadaki hastalardan biri “hayırdır inşallah, badem ağaçları zamansız açıp Mart ayazında çiçeklerini erken yitirmesi ile meşhurdur umarım sizin ki zamanlı açar” diye seslendi. Hastamız bu sözleri umursamadı. Omuzlarını silkti.

- Olsun. Ne olduğumu biliyorum ya gerisini boş ver. Kim ne derse desin bence badem ağacı ağaçların en güzelidir. İyi niyetli ve güzel ama azıcık deli, ne zaman nerde ne yapacağı neye heyecanlanacağı bilinmeyen insanlar gibidir, badem ağacı. Bulundukları ortamda herkesin çok sevdiği, herkesi çok seven, yardımsever ama kendini hep kenarda hisseden, dengeli olamayıp içinde fırtınalar estirenler gibidir.

- Siz de kendinizi öyle mi görüyorsunuz?

- Sanırım. Hem sıcak, hem dost hem de azıcık deli heyecanlı biriyim. Dostlarım öyle söyler. Ama bilir misiniz? Onca heyecanına karşın üzerine tırmanması, yapraklarının arasında saklanması en kolay ağaçlardandır, badem ağacı. Dalları kalın ve sağlamdır, aşağı doğru uzanan dalları ile tırmanana destek verir. Çıkıp üstünde oturabilecek yatay dalları da vardır. İşte ben dün gece rüyamda böyle görkemli bir badem ağacının ruhuydum. Öyle mutluydum ki.

Yüzü gülüyordu. Hastamızın mutluluğu odadakilere de bulaşmış gibiydi. Tedavisini düzenleyip odadan ayrıldım. O günden sonra hastamızın durumu iyiye gitmedi. Giderek kötüleşti. Bir hafta sonra kaybettiğimizde henüz hastalığının adı netleşmemişti. Odada kalan eşyalarını almak için hastaneye gelen kızına geçen hafta anlattığı rüyadan söz ettim. Elindeki fotoğraf albümüne bakıp sustu. Bir süre direndi ancak göz yaşlarını tutamadı. “Babam çiçek açtı” dedi. Sonra yaşlı gözlerle “İki gün önce vedalaşır gibiydi. Rahmetli annemin yanına gömülmeyi ve mezarına badem ağacı dikmemi istemişti. O gün böyle konuştuğu için çok üzülmüş, korkmuş hatta kızmıştım. Anlamamıştım, anlamak istememiştim” dedi. Teşekkür edip topladığı eşyalar ve kolunun altına aldığı fotoğraf albümü ile koridorun kalabalığında gözden kayboldu.

Aradan onca yıl geçti. Hastane bahçesinin badem ağaçları bu yıl yine kış güneşine kanıp erken durdu çiçeğe. Kenarda gölgede duran bir tanesi ise henüz açmadı. O bekliyor…

Mehmet Uhri

Gölgesi Güvenli

Salı, Nisan 6th, 2010

zeytiniSayın okuyucu bu anlatıyı Nikos Kazancidis’ten bir ezgi eşliğinde dinlemek için aşağıdaki linki kullanabilirsiniz. nikos-kazancidis

m.uhri

 

Yamaçtan yuvarlanan taşlar yüzünden tedirgin olmuştuk. Yaşlı balıkçı eliyle kalmamızı işaret edip “Zeytin gölgesinin düştüğü yer emniyetlidir, merak etmeyin” demese balık tutmak için daha emniyetli yer arayacaktık. İzmir Karaburun Kaynarpınar köyü yakınlarında sahilden balık tutmaya çabalıyorduk. Köydekiler o ihtiyar balıkçının balığın yerini iyi bildiğini, ona yakın durmamızı önermişti. Kısa sürede oltamıza takılan iri birkaç melanur ile keyiflenmiştik ki, yükseklerden kopan irice kaya parçası beraberinde daha ufak taşları da sürükleyerek gürültüyle yuvarlanıp az ilerimizden denize düştü. Yuvarlanan taşlarlardan tedirgin olmayan balıkçı yakınına gelmemizi işaret ederken arkamızdaki kayalık yamacı gösterdi.

-          Görüyorsunuz. Kayalıktır buralar, çalıdan başka bir şey yetişmez. Denizin, güneşin ve rüzgarın etkisiyle ara sıra kayalar yuvarlanır korkmayın. Zamanla alışırsınız.

-          İyi de kafamıza taş gelmeyeceğini nereden bileceğiz?

boyabagiEliyle yamaçtaki cılız birkaç zeytin ağacını gösterip “Boşuna ekmedim onları. Onlar tutar, yamacın taşını toprağını. Zeytinin gölgesi emniyetlidir merak etmeyin” diye yanıtladı. Fakülte yıllarında arkadaşlarımız ile gelip çadır tatili yaptığımız zamanlardan bu yana bizler için hayatta çok şey değişmişti. Ama oraları değişmemiş gibiydi. Denizin aşındırdığı kayalıklar, kavruk cılız bitki örtüsü ve bir de cılız zeytin ağaçlarının olmazsa olmazı cırcır böceklerinin sesi, hepsi öylece duruyordu. Onca yıl orada zaman durmuş hiç yaşanmamış gibiydi. Bizimki oltasının yemlerini kontrol edip tekrar denize gönderirken bizlere de “hadi rasgele” diye seslendi. Birkaç saat içinde beklediğimizden fazla balık tutmuştuk. İhtiyar balıkçının çektiği iri balıklarda da gözümüz kalmıştı doğrusu.

Bizim balıkçı, bölgenin aslında ormanlık olduğunu ardı ardına çıkan yangınlarla kuraklaşıp bu hale geldiğini, ara sıra eli erip ağaç dikenler olmasa hepten çoraklaşacağını anlattı.

-          Beyim, 15-20 yılda bir çıkan yangına toprak mı dayanır. Yangınlar her şeyi götürdü. Ağacı, böceği kalmayınca suyu da çekildi buraların. Geriye kalan anca bu çalı çırpıyı besliyor. Yangına can mı dayanır?

-          Yeniden ağaçlandırma yapılmadı mı?

-          Yapıldı elbet. Hem de kaç kez. Her seferinde yine yandı, kül oldu. Kimsenin hevesi kalmadı. Her yangın sonrasında sular daha da çekildi. Yüzyıllık pınarlar kurudu. Ektiğimiz fidanlar da tutmaz oldu. Deniz de bereketini yitirdi. Bakmayın siz tuttuğunuz balığa eskiden ne balık verirdi bu deniz, bilseniz. Onu da küstürdük.  

Güneş yanığı yüzü, tuzdan kavrulmuş elleriyle olduğundan da yaşlı görünüyordu. Yalnız mı yaşıyorsun diye sorduğumda kafasını sallayıp bir süre sustu. Yakaladığı balığı özenle iğneden çıkarıp kovaya attı. Oltayı yeniden yemlerken birkaç yıl önce oğlunu ciğer kanserinden yitirdiğini, oğlunun acısı ile geçen yıl da hanımının vefat ettiğini yalnız yaşadığını anlattı. 

-          Oğlum yaşasaydı şimdi 55 yaşında olacaktı. Üniversite okurken anarşik olaylara karışmıştı. O zamanlar başına bir şey gelecek diye çok korkar titrerdim üzerine.

-          Bildiğim kadarıyla onlar özgür ve daha adil bir ülke istiyorlardı.

-          Öyleydi. O zamanlar gençler daha iyi gelecek istiyorlardı. Ama bozguna uğradılar. Ne o zaman, ne de daha sonra anlayamadım oğlumu hep tartışırdık. Hanımım arada kalır, en çok o üzülürdü. Oğlum yenildiğini anlayınca hayata küstü, mutsuz oldu, hastalanıp geçti gitti, işte.

-          Daha iyi bir dünya istiyorlardı da neden başarısız oldular?

-          Gençlik işte. Karınlarını doyurma hayatını devam ettirme dertleri yoktu. Ekmek elden su gölden yaşıyorlardı. Böyle söyleyince çok kızardı bizim oğlan. Halk geçim telaşındayken onlar gelecek hayallerini anlatıyorlardı. O gün yiyecek ekmeği olmayan insanlara seslerini ulaştıramadılar elbet. Kendilerince oyun oynuyorlardı. Onların haricinde herkes farkındaydı.

-          Nasıl bir oyun bu sözünü ettiğiniz?

-          Zararını bilmelerine karşın sigarayı bırakacak kadar iradesi olmayan, kendi hayatını değiştirmekten aciz insanlar dünyayı değiştirme oyunu oynadılar. Geçim derdindeki halkın onları anlaması mümkün değildi. Ana babalar bile anlamadı. Bir gün oyun bitti dediler. Oyuncakları kaldırıp kenara koydular. Ebe olanlar cezalandırıldı. Hiçbir şey olmamış gibi anneleri yemeğe çağırdı, hepsi gitti.

Oltayı tekrar denize fırlatırken hırslandığı hissediliyordu. “Peki ya sonra?” diye sordum. Cevaplayıp cevaplamama arasında tereddüt eder gibi oldu. Üsteleyince eli ekmek tutunca oğlunun ayaklarının suya ereceğini umduğunu ama beklediği gibi olmadığını oğlunun mutsuz olup kendini kemirdiğini anlattı.

-          Onlar iyi bir dünya istemişti. Beceremeyince pek çok arkadaşı gibi “biz denedik olmuyor, boşuna uğraşmayın, bari daha kötüsü olmasın” diyen huysuz biri oldu çıktı. Oğlum gibi eskinin ilerici geçinenleri “iyi bir dünya olamıyor bari daha kötüsü olmasın” diye tepinen her değişime ayak direyen tutucu tiplere döndü. Yine mutsuz yine huzursuz ettiler kendilerini. Kimseye de anlatamadılar dertlerini. Velhasıl kavgamız hiç bitmedi. Ne o beni ne ben onu anlayabildim. Bildiğim onca yangın onca kavgadan sonra ben yine burada, köklerimin olduğu yerdeyim. O ise toprak altında. 

-          Yani onca çaba işe yaramadı mı?

-          Beyim ülke, buraları gibi her 15 - 20 yılda bir yangın yerine dönüp çoraklaştıkça insanı da küskün verimsiz kavruk oluyor. Taşı toprağı tutan ağacı kalmayınca insanı da cılızlaşıp gücünü yitiriyor. Zamanla parçalanma başlıyor. Ülke malından mülkünden oluyor. Millete de az önceki gibi denize yuvarlanan kayaların gürültüsüne bakıp bir şeyler değişiyor diye yutturuyorlar. Anlayacağın insanı cılız, insanı küskün olunca ülke de sahipsiz oluyor.

Arkadaşım iki elini açıp “peki ama ne yapmalı” diye sordu. Bizimki altında durduğumuz cılız zeytin ağaçlarını gösterip “Daha fazla suyu çekilip çoraklaşmadan şu zeytinler gibi toprağı bir arada tutan gölgesi güvenli insan yetiştirmek lazım. Onca yangına hüsrana rağmen yapmak lazım” dedi. Oltasını topladı. Tuttuğu balıkları gösterip konu komşu ve hatta köyün kedilerine bile yetecek kadar balık yakaladığını söyleyip bizlere “rasgele” diyerek yamacın kenarından yaşına göre çevik adımlarla köyün yolunu tuttu.

 

Mehmet Uhri

Okyanusun İmzası

Cuma, Nisan 2nd, 2010

Sayın okuyucu, bu anlatıyı Cristina Branco”nun sesinden bir fado eşliğinde dinlemek için aşağıdaki linki kullanabilirsiniz. M.Uhri

cristina-branco

 

okyanus-kenari

Sağa sola bakınıp fotoğraf çekme telaşındayken orada öylece duruyor ve okyanusa bakıyordu.Lizbon çevresindeki turumuzda Avrupa’nın en batı noktasında Cabo de Roca’daydık. Beyefendiyle turda tanışmıştık, pek konuşkan biri olduğu söylenemezdi. Bizler  kısıtlı zamanda çok yer gezip görme telaşındayken onun sakin halini doğrusu yadırgamıştık. Bölgede kısa süreli mola verdikten sonra muhteşem manzaraya karşı oturup bir kahve içmeye bile fırsat bulamadan Sintra bölgesine doğru yola koyulduk. O ise otobüse binmeyip orada kalmayı seçmişti. Yaşına göre dinç görünüyordu. Akşam geç vakit otelin kapısında karşılaştığımızda ayağının aksadığını gördüm. Sahilde yürürken bileğini burktuğunu üzerine basmakta zorlandığından yakındı. Yine de halinden memnun görünüyordu. Odama çıkıp bu tür aksilikler için yanımda bulundurduğum merhem ve elastik bandı verdim. Teşekkür edip odasına çekildi. Sabah kahvaltıda tekrar teşekkür etti, ayağının daha iyi olduğunu ancak yine de uzun süre yürüyemeyeceğini söyledi. O gün Porto kentine günübirlik gitmeyi planladığımızı isterse bize katılabileceğini söyledim istemedi.  

        -         Ben yine oraya, Cabo de Roca’ya gideceğim.

-         İyi ama dün oraya gittiniz, üstelik ayağınız da pek iyi görünmüyor. Başka yer gezmek istemiyor musunuz?

-        Gezecek yer çok. Ama ben günümü orada okyanusu ve okyanusun renklerini izleyerek geçirmek istiyorum. Hem sizler beğenmediniz mi, orayı?

-         Beğendik, hem de çok beğendik. Hatta kahve içip keyfine varamadık diye söylendik.

-         Madem beğendiniz neden bir kez daha gidip tadını çıkarmıyor, oradaki güzelliğin üzerinizde demlenmesine fırsat tanımıyorsunuz. Bana katılırsanız kahveleri ben ısmarlıyorum.

Bu sözlerle kafamız karışmıştı. Hanımlar Porto kentinin çok uzak olduğunu, yolda zaman yitirmek istemediklerinden, beyefendinin fikrinin daha cazip göründüğünden söz ediyorlardı. Kısa sürede Porto programını iptal edip kiraladığımız arabaya beyefendiyi de alarak Cabo De Roca yolunu tuttuk. Yol boyunca yine o sessiz içine kapanık haline bürünmüştü. Kahve içerken de hiç konuşmadı. Sahile bakan yamacın kenarına aksak adımlarla ilerlerken gözü okyanustaydı. Sert esen rüzgarın insanın içine işliyor olmasına karşın kenarda banka oturup sessizce bakınmaya başladı. Dalgalar sahili dövüyor az ilerdeki kayalıkların üzerinde patlıyor, martılar ise av telaşıyla sahile yakın süzülüp denizi gözlüyordu. Bizimkiler deniz fenerinin eteğindeki Cafe’ye kurulmuş manzaranın tadını çıkarıyordu. Yanına gidip oturdum. Konuşmaya niyeti yok gibi görünüyordu. Ayağının durumunu sordum “iyidir herhalde” dedi. Rüzgarın sert estiğinden denizin hayli dalgalı olduğundan söz edip daha fazla üşümemesi gerektiğini söyledim. Şaşkın gözlerle bana baktı. “Deniz olur mu hiç. Bu okyanus, Atlas Okyanusu” dedi. Eliyle ileride kumsalda balık tutan adamı gösterdi. Bulunduğumuz yerden nokta gibi görünüyordu.

-         Sence o balıkçı neden kumsalın ortasında duruyor. Oltayı kıyıdan savurmak yerine neden denizden 100 metre geride duruyor?

-         Bilmem. Ben olsam daha uzağa atabilmek için oltayı kıyıdan atardım. 

cabo-de-rocaCevap vermeyip okyanusa bakınmayı sürdürdü. Bir süre sonra eliyle deniz kıyısını gösterip “gelmekte olan dalgayı izle, bak nerede duracak” dedi. O bir karışlık zayıf dalga, kumsala vardığında durmayıp ilerlemeyi sürdürdü ve bizim balıkçının ayağının dibine kadar ulaştı. Eliyle tekrar balıkçıyı gösterdi.

-         O da bilir kıyıdan olta atmasını. Ama okyanusun dalga hareketlerini de bilir. Öyle büyük su kitlesidir ki küçücük bir dalga hareketinin bile kıyıya etkisi inanılmaz boyutlardadır. Okyanus kıyısında yaşıyorsan onun kurallarına uyacaksın. Okyanus kıyısını kendi istediği gibi yapamaz, insanoğlu. Sahile imzayı okyanustan başkası atamaz.  

Az sonra üşüyüp Cafe’ye sığındım. Bizimki paltosunun yakalarını kaldırıp yamaç kenarındaki bankta oturmayı sürdürdü. Günlerin kısaldığı sonbahar aylarındaydık. Birkaç saat sonra güneşin batmaya yüz tutmasıyla ortam renk cümbüşüne döndü. Bizimki yine oradaydı. Yanına gidip gün batımının uçuşan renklerini seyre koyulduk. Eliyle gökyüzünde sarıdan turuncuya dönüşen canlı renk cümbüşünü gösterdi.

-         Hatırlar mısınız? Bunlar çocukluğumuzun renkleriydi. Canlı sarı, turuncu, kırmızı, canlı mavi hatta canlı yeşil. Oyuncaklarımız giysilerimiz hep böyle canlı renklerdendi. Büyüdükçe uzaklaştığımız renkler bunlar. Çoğumuz artık bu renkleri kullanmıyor. 

-   Sanırım haklısınız ama neden böyle?

-        Neden olacak, çocukluktan sıyrılma uğruna çocukluğun renklerini terk edip dikkat çekmeyen renklere yöneliyoruz. Bu güzelim canlı renkler yerine siyah kahverengi hatta gri kullanır olduk. Ergin ve yetkin bireyler olmak için çocukluğumuzdan sıyrılmamız gerektiği öğütlendikçe çocukluğu anımsatan her şeyden renklerden, davranışlardan uzak duruyoruz. Çoğumuz hala böyle davranıyor.

-         Böylesi çok mu kötü ?

-         Kötü elbet. Çocukluğunu, sanki başkasının hayatı gibi hatırlıyor çoğumuz. Hatta o deneyimsiz, beceri yoksunu ama her daim iyimser, mutlu olabilen çocuğu içinden söküp attıktan sonra unutanımız bile çok. Ben de bunlardan biriydim. Kariyer kovalayıp hep ileriye, daha ileriye gidenlerden, ciddi ve tutarlı görünen sinir tiplerdendim. Gün gelip emekli olunca tüm bu çaba ve ciddiyetin aslında çocukluktan kurtulamamak korkusunu barındırdığını fark ettim. Gittiğim gezdiğim yerlerde çocukluğumun renklerini arar oldum. Bu bana iyi geliyor. Biraz da onun için buraya tekrar gelmek istedim. Söylemesi ayıp okyanusta taş sektireceğim derken burktum ayağımı. 

Kısa süre sonra güneşin batması ile gökyüzün mavisi koyulaştı, bulutlara vuran renkler turuncudan kırmızıya ve bordoya dönüştü. Rüzgar daha da hızlı esiyordu. Günün çoğunu orada, çocukluğumuzun kayıp renklerine bulanarak geçirdik. Dönüş yolunda yüzler gülüyordu. Otelde Porto turundan gelenlerle karşılaştık, o gün ne yaptığımızı sorduklarında okyanusa bakıp kahve içtiğimizi söyledik. Burun kıvırdılar. Ertesi gün uçağımız Cabo de Roca’nın üzerinde turlayıp yükselirken deniz fenerinin canlı kırmızısı okyanusun ve gökyüzünün mavisi ile kucaklaşmış gibiydi. Neredeyse her yeri aynı renk olan uçağımızın içini ise derinden çalan hüzünlü fado müziği kaplamıştı.

Mehmet Uhri