Archive for Mart, 2010

Kırağı Vurgunu

Pazartesi, Mart 29th, 2010

kiragiMesleğinin olgunluk dönemindeydi. Hastaları tarafından tutulan, aranan ve iyi kazanan hekimlerdendi. Namı yürüdükçe popülaritesi artmış yaptığı çapkınlıklara karısı daha fazla dayanamamış ve onca yıllık evliliği bitirmişlerdi. Yaşananlar umuru değildi. Evi ve çocuklarını ayrıldığı eşine bırakıp yaşına göre daha hızlı bir yaşam seçmiş, çevredekilerin uyarılarına da kulaklarını kapamıştı.

Hızır acil ambulansı o gece hızlı yaşayan meslektaşımızı şiddetli göğüs ağrısı ile acil servise getirmişti. İlk incelemeler ağır kalp krizini işaret ediyordu. Elini tutup “kime haber verelim?” diye sordum. Sedyede doğrulmaya çalıştı ancak gücü yetmedi, “çocuklarım, çocuklarımın haberi olmasın” dedi. Sonrasında ani kalp durması ve acil girişimlerin yaşandığı kritik saatler yaşandı. Kalbi çalıştırıp yoğun bakıma almıştık, hayati tehlikeyi atlatamamıştı. Ayrıldığı eşi ve çocuklarından başka haber verecek kimseyi tanımıyorduk. Bu kaygılar içinde koridora çıktığımda hastamızın ayrıldığı eşi ile karşılaştım. Gözlerimin içine bakıp “yaşıyor mu?” diye sordu. Yaşananları ve önümüzdeki saatlerin hayli kritik olduğunu anlatmaya çalıştım. Pek dinlemedi, birkaç kez “yaşıyor, çok şükür” diyerek ağlamaya başladı. Hemşire hanım bir bardak su verdi. Hastamız evde fenalaşınca ayrıldığı eşini aramıştı, hızır acili arayan da eşiydi. Başkasına haber vermeye gerek olmadığını, bekleyeceğini söyledi. Bir kaç saat sonra yoğun bakımın önünden geçerken orada öylece ayakta beklemekte olduğunu gördüm. Yorgun ve solgundu. Bekleme salonuna davet ettim, kabul etmedi. Kapının önünde olmak istiyordu. Bir yerlerden bulup getirdiğim sandalyeye oturmasını rica ettim.

-         Dinlenmelisiniz. Yorgun ve üzgün görünüyorsunuz.

-         Evet yorgunum. En son ne zaman üzüldüğümü ise hatırlamıyorum. Uzun süredir üzgünüm sanırım. Beni onca üzen bu adam için çok endişeleniyorum. Her sabah güneşin doğuşu ile insanın tazelendiğinden söz ederdi. Yine öyle olsun sabaha tazelenip, arınıp çıksın istiyorum.

-         Çocuklarınıza haber vermeyecek misiniz?

-         Gelmek istemediler. Benim burada olmama da kızdılar. Ama, büyük kızım babasına düşkündür, dayanamaz gelir.

-         Onu hala çok seviyorsunuz sanırım?

-         Görücü usulü evlenmiştik. O beni tanımazdı ama ben ona çocukluğumdan beri tutkundum. Ailelerimiz tanışırdı. Onun açısından mantık evliliğiydi bizimki. Benim için ise anlamını uzun süre bilemedim. Başlangıçta aşık olduğuma inandırmıştım kendimi. O ise sevgisini pek göstermezdi. Bendeki sevgi ve tutkunun ikimize de yeteceğini düşünürdüm. Şimdiki aklım olsa onun da beni sevmesi, emek vermesi için fırsat verirdim.  

-         Evliliğinizin devam etmesi mümkün müydü?

Omuzlarını indirip, iç çekti. Yoğun bakımın kapısına doğru baktı. Dua gibi bir şeyler mırıldandı.

-         Hem aynı hem de çok farklıydık. İkimiz de tutkuluyduk. Onun arzu ve tutkularına yetişemedim. Doğumlardan sonra vücudumun deforme olduğundan yakınıyor, yaşlandığım için beğenmiyordu. Elimden geldiğince onun istediği gibi olmaya çalıştım. Ama yetmedi.

-         Peki ya aşk? Aşk yok muydu?

-         Aşk vardı elbet. Ben arzu ettiğime aşık olmuştum o ise arzularına aşıktı. Onu arzulamış, ona olan tutkumu aşk olduğuna inanmıştım. O ise tutkularını, arzu etmeyi aşk sanıyordu. Zamanla tutkularının arasından eksildim. Pek çok evlilikte yaşanan başımıza geldi. Son kullanım tarihi doluverdi.

-         Bitirmekten başka çare yok muydu?

-         Bitirmeyi daha çok o istedi. Çocuklarından utandı sanırım. Yoksa ciddi bir tartışmamız bile olmadı. Öylece miadı dolan ilaç gibi kimseye zarar vermeden evliliğimizi imha ediverdik. 

kiragi2Hemşire hanım battaniye getirip dizlerine örttü. Hastamız ise kritik saatleri sorunsuz atlattı. Sabaha hanımefendiyi yine kapının yanında meraklı gözlerle içeriden gelecek haberleri beklerken buldum. Hastamız gözlerini açmıştı. Beni görünce kolumu tutup “dışarıda mı?” diye sordu. Evet yanıtını alınca monitörde kalp atımlarının hızlandığını gördüm. Kısa bir görüşme isteyip istemediğini sordum.

-         Onu çok üzdüm. Bakacak yüzüm yok ama kendimi ondan başkasına emanet edeceğimi de sanmıyorum. O beni iki kişilik sevdi. Bu yüzden, sanırım biraz anneme benzettiğim için kaçtım ondan. Büyümek istedim.

-         O sizi görmek istiyor.

-         İlk tökezlemede annesinin eline sarılan çocuk gibi olmaktan korkuyorum. Ama şimdi onun orada olduğunu bilmek bile iyi geliyor.

Üzüntüsü yüzüne yansımıştı. Bir süre susup gözlerini kapadı. “Sabah oldu, güneş yükseliyor” dedim. Gözünde yaş belirdi. “O söyledi değil mi? Mesajı aldım. Kırağının vurduğu sabahların günü aydın olur dediğimi iletin, şimdilik o size emanet” dedi.

Birkaç gün sonra yoğun bakımdan normal hasta odasına aldık. Büyük kızı yanında kalmak istemiş ancak annesi izin vermeyip kendi kalmıştı. Atlattığı badire gözünü korkutmuştu. Uzun iyileşme dönemi sonrası bizimki emekli olmaya karar verip mesleği bıraktı. Muayenehanesini de kapattı. Onu bırakmak istemeyen hastalarını “kalan tüm sabahlarımı eşim ve çocuklarımla geçirmek istiyorum” diyerek meslektaşlarına yönlendirdiğini duyduk.  

Aradan bir kaç yıl geçmişti. Babasının ilaçlarını yazdırmak için uğrayan kızından aynı çatı altında mutlu mesut yaşadıklarını ancak annesinin “bizi birbirimize bağlayan attığımız imzalar değildi” diyerek tekrar evlenmeye yanaşmadığını öğrendik.

Başkalarının Hayatı

Cumartesi, Mart 20th, 2010

11256096

 

ben-gidersem-f-kizilok

Sayın Okuyucu; Bu anlatıyı yukarıdaki linkte yer alan “ben gidersem” isimli müzik parçası eşliğinde okumanızı öneririm. M.Uhri

 

Sabahları Dikili’nin limanındaki çay bahçesine kurulup sessizce notlar aldığını görüyordum. Kırdan beyaza dönmüş gür saçları, alnında ilerlemiş yaşın verdiği derin izlerle kimseyle ilgilenmeden denize, giden gelen balıkçı teknelerine bakardı. Bahardan yaza geçilen günlerdeydik. O sabah aynı yerde tek başına satranç oynarken buldum, onu. Boş masa olmamasını da fırsat bilip izin isteyip karşısındaki sandalyeye oturdum. Gözü satranç taşlarındaydı, benimle ilgilenmedi. Gazetemi okurken göz ucuyla oyunu takip ediyordum. Bir ara dayanamayıp “ben olsam piyonu oynamak yerine siyah atı ileri sürerdim” dedim. Hamlesini geri alıp buyur oyna dercesine eliyle işaret yaptı. İyi oynuyordu, kısa sürede teslim bayrağını çektim. Elimi sıkarken “O hamleyi yapmakla sadece sonucu geciktirdin. Fena oynamıyorsun. Satranç meraklısı bulamadığım için kendi kendime oynuyordum. Eşlik ettiğin için teşekkürler” dedi. Boşları alıp iki yeni demli çay bırakırken çaycının kolunu tutup “şu müziği ya kapat ya da sesini iyice kıs, kulağımızı kirletme” diye söylendi. Delikanlı cevap vermedi, kafasını sallayıp uzaklaştı. Güncel popüler parçalar çalan müziğin sesinde değişiklik olmaması üzerine çay ocağına doğru bağırdı. Diğer masalarda oturanlar seslerini kesip çay ocağına baktılar. Ocakçı biraz da söylenerek müziği kıstı.

-         Hani güzel şarkı çalsa neyse, eskinin bilinen parçalarını allayıp pullayıp duygusunu bile veremeden öylece dümdüz okumayı şarkıcılık sanıyorlar. Güzelim şarkıyı berbat ettiklerinin farkında bile değiller. Zamanında kim nasıl söylemiş dinliyorlar sonra kulaklarında ne kaldıysa onu okuyorlar. Ne o duygu ne de bestecinin hissettikleri umurlarında. Yeni şarkı üretemeyince böyle oluyor. 

-         Sahi yeni şarkılar yerine eski parçaların yeni hallerini giderek daha çok duyuyoruz. Neden böyle?

-         İletişim öyle hızlandı ki her yeri ses ve görüntüler kapladı. Televizyon internet, elektronik derken başını çevirdiğin her yerde hep başka bir hayat, ses veya görüntü ile karşılaşıyorsun. Bunca gürültüden insanlar içindeki sesi, duyguyu işitemez hale geldi. Dahası işitmek için vakti bile kalmadı. Her yerden başkalarının hayatı, ses ve görüntüler fışkırıyor. Dikkatini toplamak çok zor artık. 

-         Ne iş yapıyorsunuz?

-         Söz yazarıyım. Önceleri şiir filan yazardım ancak şiir geçindirmeyince şarkı sözü yazmaya başladım. İçimdeki sesi hissedebilmek kendi sözlerimi bulabilmek için sakin ortama kaçmaktan başka çare bulamadım. Gerçi benimki geçici çözüm. Hep siyahlarla oynanan satranç oyununda kısıtlı hareket yeteneği ile kaybetmeye mahkum şah gibi hissediyorum kendimi. Yaptığım hamleler zaman kazandırmaktan başka işe yaramıyor.

-         Biraz da kendi tercih ve kabullenmelerimiz böyle sanırım. 

-         Belki haklısın ama gençler tercih edebilecek bir şey kalmadığına inanıyor. Eskiden besteciler, söz yazarları bir araya gelir, içlerindeki sesleri sözleri bulup konuşturur eser üretirdi. Çoğu kez birbirine benzer ürünler çıkardı ama yine de kendi söz ve seslerimizi keşfetmenin hazzını yaşar mutlu olur, özel olduğumuzu hissederdik. Öyle el alemin şarkısını evirip çevirenleri de ayıplardık. Şimdi sanki bütün ses ve sözler bulunmuş, ifşa olmuş sanıyorlar. Hayatlar bile öyle. Hepsi birbirine benziyor. Kimse kendi hayatını, içinden gelen sesi aramıyor, hazırlardan, görüp duyduklarından biraz karıştırıp ortaya çıkardığı ile yetiniyor.

-         O da bir çaba, ama.

-         Çabaya itirazım yok. Kendi olamamak, kendini duyamamaktan söz ediyorum. Canlılığını yitirmiş deniz kabuğu gibi oluyorsun. Dışardan bakınca güzel görünüyor ama içinde hayat yok. Dahası hepsi birbirinin benzeri. 

1840225Cevap vermeme fırsat bırakmadan cebinden çıkardığı not defterini karıştırıp üzerinde “Ben gidersem” başlıklı şiir bulunan sayfayı gösterdi.  “Bu sözlerle rahmetli Fikret Kızılok hayatını, hissettiklerini ve vasiyetini satırlara dökmeyi, içindekileri bizlerle paylaşmayı başarmış. Böyle anlamlı, dokunaklı şarkı sözü hiç yazamadım. Ama arayışımı da yitirmedim” dedi. Şarkıyı hafiften mırıldanmaya başlamıştı ki kahvecinin bardakları almaya gelişi ile sustu. Şarkının sözlerine göz attım.

Ben Gidersem

Ben gidersem ruhum sen kal dünyada
Sırlarımı sakın aşikar etme
Zar olsan da kaybolsan bir sevdada
İstemem benim gibi acı çekme

Her derdime ortak bir tek sen oldun
Benim gibi sen de sararıp soldun
Yıllar boyu kalbime sırdaş sen oldun
İstemem benim gibi acı çekme

Görmesen de sana yakın bir yerdeyim
Aynı sevda, aynı dudak, aynı tendeyim
Kadehinde, sigaranda, gecendeyim
İstemem benim gibi acı çekme

 

İç çekip denize, uzaklara baktı. Defteri kapayıp ayağa kalktı. Gün yükseliyordu. İçtiğim çayı da hesaba dahil edip öderken “Ama oyunu ben kaybetmiştim” diye itiraz ettim. Gülümsedi “Kaybedecektin zaten. Bir dahaki sefere senden içeriz” dedi. Not defterini özenle cebine yerleştirip ağır adımlarla sahil boyunca yürüyüp uzaklaştı.  

Adam Gibi Dost

Pazar, Mart 14th, 2010

nergisHastamız kadar yaşlı olmasına karşın yakınmadan, sesini çıkarmadan ona refakat ediyordu. Vücudunun sağ yanına felç geldiği için konuşma yetisini yitiren hastamız ile  biraz işaret biraz da bakışarak anlaşıyorlardı. Odalarında gün boyu gürültülü sessizlik yaşanıyordu. Refakatçi beyefendi akşamüstü hastamızın yanına gelip gece boyu kalıyor, sabahları gözden kayboluyordu.

Hastamız ise hayli huzursuzdu. Konuşamasa da bazı günler refakatçisi ile işaret ve bakışlarıyla tartıştığını, hatta onu sessizce azarladığını beyefendinin ise tüm bu azarları sakinlikle karşılayıp sesini çıkarmadığını görüyorduk. Bir gün hastamızın altının bezlenmesi sırasında itişip tartıştıklarını “Dostum, sen ne dersen de gitmeyeceğim. Kızsan da seni bir daha terk etmeyeceğim” dediğini aktarmıştı hasta bakıcımız.

O akşamüstü hastamızın refakatçisi elinde torbalarla doktor odasını gelip utana sıkıla yardım rica etti. Yıkayıp kuruttuğu çarşaf ve nevresimleri ütületememişti. Kendinin de hastamız gibi yalnız yaşadığını, temizlikçisinin gelmemesi yüzünden o gün ütületemediğini hastanenin çamaşırhanesinde ütületmek için yardım istediğini anlattı. Dahası refakat ettiği dostunun hayli titiz biri olduğunu, kendi nevresim ve çarşaf takımından başkasını istemeyeceğini, ütüsüz çarşaftan da rahatsızlık duyacağını söyleyip ricasını yineledi. İşler yolunda gitti. Çamaşırhane kapanmadan ütületmeyi başarmış akşam olmadan yatak takımlarını değiştirtmiştik.

O akşam hastaları gezerken vazodaki nergisler sayesinde odanın çok güzel koktuğunu fark ettim. Nergislerin yanına gidip kokladım. Hastamız ve refakatçisi bana baktılar. Refakat eden bey hastamızın saçını okşayıp “Doktor bey, felç geçiren hastalarda koku duyusuna bir şey olmaz demişlerdi. Bizim ki nergisi çok sever, kokusunu doya doya içine çeksin diye tazesinden alıp geldim, iki dal da size vereyim odanıza koyarsınız” dedi. Hastamız da gözlerini açıp kapayarak söylenenleri onayladı.

Başucunda durup dosyayı incelemeye başladım. Bir ara elimi hastamızın omzuna koyup “eski dost olmalısınız. Gördüğüm kadarıyla hayli vefalı bir arkadaşınız var” dediğimde hastamızın yüzü ekşidi. Kafasını çevirdi. Konuşamıyordu ama kederlenmişti. Gözünde bir damla yaş belirir gibi oldu. Diğeri yanıma geldi.

-         Çocukluk arkadaşıyız. Birlikte büyüdük. Liseyi bitirene kadar birlikte okuduk. Kan kardeş olmadık, hani bu günküler gibi kanka filan değiliz ama adam gibi dostuz. Birbirimize çok hakkımız geçmiştir.

-         Arkadaşınız pek öyle düşünmüyor gibi.

-         Sorma doktor bey. Hep benim eşekliğim. O kadar güvenmiştik ki biri birimize ortak iş kurmaya kalktık. Keşke hiç yapmasaydık.

-         Ne oldu iflas mı ettiniz?

-         Keşke öyle olsaydı. Batsaydı da uzaklaştırmasaydı bizi birbirimizden. İşler iyi gitti. İyi kazandık. O memur çocuğu ben esnaf çocuğuydum. O kazandığımızı yeterli görüp gezip tozup eğlenmek hayatın tadını çıkarmak istedi. Bense kazandıkça daha çok kazanmak istedim. İşi büyütelim derken anlaşamadık. İşi ben devraldım. Bunca yılın arkadaşlığı da orada bitiverdi. Yollarımız ayrıldı.

-         Yani küstünüz mü?

Bir süre sustu. Arkadaşı ile göz göze geldiğinde başını önüne eğdi.

-         Doktor bey, dostluklar nasıl biter bilir misin? Ya sen dostunun üzerini çizer karalar çıkarırsın hayatından, ya da dostun senin üzerini karalar. Eşekliği yapan ben oldum. Ona fırsat bırakmadan döndüm arkamı gittim. Onun gözünde kendi üzerimi karaladım. O yine dönüp iki laf bile etmedi bana. Kendimi o kadar haklı görüyordum ki, yitirdiğimin ne olduğunu bile anlamadım.

-         Peki işi büyütebildiniz mi?

-         Büyüttüm elbet. İyi de kazandım. Yalnız başına çok iyi yerlere geldim. Yükseldikçe zenginleştikçe yalnızlığım daha da arttı. Ailem de katlanamadı bana, ayrıldık. Para her şeyi çözer, sorunları giderir zannediyordum. Eskiden paramız yoktu 3 kuruş kazanır 1 kuruş için kavga ederdik, evde. Sonra zenginledik 1000 lira kazanıp bu kez 100 lira için aynı kavgayı yapar olduk. Paranın çokluğu hiç bir şeyi çözmedi.

Hastamız konuşulanları dinleyip kafasını salladı. Önce bana sonra hastamıza baktı.

-         Bu benim hayattaki tek dostumdu. Birkaç kez af dilemek istedim kabul etmedi. Af dileyecek bir şey yok sen kendi üzerini kendin karaladın, benim yapabileceğim bir şey yok diyerek döndü gitti.

-         Ayrıldıktan sonra onun işleri nasıl gitti?

-         O da evlendi ama hanımını genç yaşta kaybetti. Çocuğu da olmadı. Gitti bir sahil kasabasına yerleşti. Uzun süre haber alamadım. Sanırım yaşamak istediği gibi sakin mütevazı bir hayat sürdürdü. Benim gibi paraya tamah edip esiri de olmadı. Beni de onun için unutmak istedi sanırım.

Bu sözler üzerine hastamız sol elini uzatıp arkadaşının elini tutmaya çabaladı. Bizimki uzanan eli tutup “biliyorum beni affetmeyeceksin ama olsun yine de yanından ayrılmayacağım” dedi. Sonra bana dönüp “Dedim ya arkadaşımın gözünde üzerimi karalayan bendim. Ne kadar silersem sileyim izi yine de kalacak biliyorum. Ama o hayattaki tek dostum. Onu bu halde bırakıp gidersem kendimi hiç yaşamamış gibi hissedeceğim, onun için yanındayım. Uzun süre refakatçi olarak bile kabul etmedi yanına ama gördünüz pes etmedim. Gücüm yettiğince gözünün önünde olacağım. Gün gelir belki bir şeyler değişir diye bekleyeceğim” dedi.

Hastamızın gözünden iki damla yaş süzüldüğünü gördüm. İzin isteyip odadan çıktım. Geride ise açık bıraktığım kapıdan koridora yayılan nergis kokusu kaldı. Günlerin uzamaya başladığı bahar aylarındaydık. Akşamın karanlığı sanki o gün daha erken çökmüştü ortalığa.

Özgür, Evcil ve Yalnız

Cuma, Mart 12th, 2010

oey“Söyleyin şunlara bıraksınlar beni, borcum neyse ödeyip gideyim” diyerek hışımla nöbetçi şef odasına girdi. Beyefendi orta yaşın üzerindeydi, caddede karşıdan karşıya geçerken araba çarpmış Hızır acil ambulansıyla hastanemize getirilmişti. Yapılan muayene ve incelemelerde ciddi bulgu olmasa da kafa travması nedeniyle bir süre gözetim altında tutulması planlanmıştı. Hasta ise her türlü tedaviyi reddederek çıkıp gitmek istiyordu. Zorla tutacak halimiz yoktu ancak hastaya ait kimlik bilgilerine ulaşılamaması sorun olmuştu.  

Kimliği yoktu ve TC kimlik numarasına ulaşılamadığı için bilgisayarlarımız hastaya fatura çıkaramıyordu. Cebinde taşıdığı paraları gösterip nakit ödeme yapıp gitmek istediğini ancak faturalama sorunu yüzünden bırakmadıklarından yakınıyordu. O an sorunu nasıl çözeceğimi bilmiyordum. Bu arada hastane polisi de şüphelenip hastanın isim ve soy ismine yönelik araştırma yapmış şüpheli bir durumla karşılaşmamıştı. 5 Dakika beklemesini bu arada sorunu çözeceğimi söyleyip önce nöbetçi memuru sonra hastane bilgi işlem sorumlusunu aradım. Bilgi işlem sorumlusu hastamızı yabancı uyruklu olarak göstermek biçiminde bir çözüm önerirken nöbetçi memur ve hastane polisi ise hastanın kaçıp gitmiş gibi gösterilip faturaya gerek kalmadan tutanakla işi halledebileceğimizi söylüyordu. Hastamız ise borçlu kalmak istemediğini ısrarla vurguluyordu.

-         Nasıl çözersiniz bilemem doktor bey, siz bana ödemem gereken meblağı söyleyin ben size bırakıp gideyim.

-         Aramamızı istediğiniz biri varsa arayıp haber verelim. Sizi almaya gelsin.

-         Yalnız yaşıyorum. Köpeğimle dolaşıyordum, bana çarpan arabayı görmedim. Şikayetçi de değilim. Şimdi köpeğimi bulmalıyım. Nasıl korkmuştur, nereye sığınmıştır garibim. 

-         TC kimlik numaranızı bir yerlerden bulabilseydik sorun kalmayacaktı.

-         O sizin sorununuz doktor bey. Ben TC kimlik numarasız hayatımı gayet iyi sürdürüyorum ve o numarayı kullanmak istemiyorum.

Dosyasındaki film ve tahlillere göz attım. Ucuz atlatılmış bir kaza gibi görünüyordu. İkram ettiğim çayı yudumlarken yazılan ilaçları ve nasıl kullanacağını anlattım. Dikkatle dinledi. Yine de aklı köpeğindeydi bir an önce gitmek istiyordu. Az sonra odama gelen hastane polisi emniyet kayıtlarından da TC kimlik numarasına ulaşamadığını söyleyerek hastamıza dik dik baktı. Bizimki bu bakışları önemsemedi. Polis memurunu gönderip hastamızın yanına oturdum. TC kimlik numarası konusunda neden bu kadar inat ettiğini sordum. Saatine baktı, hava kararmak üzereydi.  

-         Beni anlamanızı beklemiyorum. Sadece ben sizin oynadığınız oyunu oynamıyorum. Hayatım ve bedenim bana ait bunu paylaşmak istemiyorum.

-         İyi de hepimiz için öyle değil mi?

-         Ne yazık ki artık değil. Ben böyle düşünüyorum.

-         Sizi geç bırakmayacağım söz veriyorum. Hatta geri dönen ambulanslardan biriyle sizi evinize de bıraktıracağım. Ama bu konuda açıklama rica ediyorum.

Tekrar saatine sonra söylediklerimde samimi olup olmadığını sorgularcasına gözlerimin içine baktı.

-         Dedim ya, beni anlamanızı beklemiyorum. Mülkiyetin birinci kuralı mülk sahibi mülke ismini verendir. Anne ve baba için çocuğuna isim vermek en kutsal haktır, çünkü o çocuk onlarındır. Bir işyeri açılırken iş yeri sahibinin isim verme hakkına kimse itiraz etmez. Yani sahiplenme, mülkiyet isim vermeyle başlar.

-        Tamam, da kimse sizin isminizi değiştirmeye çalışmıyor ki?

-        Acele etmeyin, anlatıyorum. İletişim devrimi filan diyerek yeni dünyaya adım atıldığında ben de herkes gibi gelecek için, insanlık için umutlanmıştım. Zamanla durumun öyle olmadığını herkes biraz anladı ama nasıl karşı çıkılacağını bilemiyoruz. Hayatın gizliliği, özelliği diye bir şey kalmadı. Herkese ait bilgilere her yerden ulaşılabiliyor. İçinde yaşadığınız ortam, hayatınızın kendinize saklamak istediğiniz yanına dahi ulaşıp bir yerlere kaydediyor. Hayatınıza, bedeninize, beyninize sahipleniyor, onu gözetim ve kontrol altında tutabileceğine inanıyor.

-        Nasıl yapıyor bunu?

-        İşte deminden beri arayıp durduğunuz TC kimlik numarasıyla yapıyor. Herkese bir numara vererek ona isim verme hakkının kendine olduğunu, bunun karşılığında ise onlara bakıp gözeteceğini, koruyacağını söylüyor. Halbuki devlet dediğin bunu zaten öncelikli görev olarak yapmak zorunda. Devlet dağıttığı numaralar ile hayatıma ve bedenime sahip olduğuna aksi halde toplum içinde barınamayacağıma inanmamı istiyor. Ben de bunun aksini savunuyorum. Oturduğum ev kendimin, elektrik, su doğal gaz faturaları eski kiracılar üzerine geliyor. Telefon kullanmıyorum. Malımı mülkümü satıp paramı evde kasaya koydum. Köpeğimden başka kimim kimsem de yok. Ne bankaya giderim ne de kart kullanırım. Özelime ait kimsenin bir şey bilmesini istemem. Yayınevi sahibi dostlarım var redaksiyon yapıp kazandığım üç kuruşla geçinebiliyorum. 

-        Ama size bir TC kimlik numarası belirlenmiş olmalı.

-        Vardır sanırım. Ancak ben bilmiyorum. Böyle de yaşanabileceğini kanıtlamaya çalışıyorum. Bu oyunda ben yokum. Hayatım boyunca hep bir şeylere muhalefet ettim. Şimdi ise gerçek muhalefeti insan olarak hayatıma sahip çıkmakta, hayatımın mülkiyetini ben istemedikçe kimseyle paylaşmamakta olduğunu düşünüyorum. Köpeğim gibi, özgür evcil ve yalnızım. Bu benim tercihim, böyle mutluyum.

ozevyalGitmek için ayağa kalktı. Bir ayağı hafif aksıyordu ancak bunu önemsemiyordu. Bahçeye kadar birlikte yürüdük. Faturalama sorununu hastamızı yabancı uyruklu gibi göstererek çözdük. Gelen ambulanslardan birine dönerken hastamızı evine yakın bir yere bırakmalarını rica ettim. Teşekkür edip hastaneden ayrıldı. Birkaç saat sonra acil servis önünde hastamızı evine bırakan ambulans ekibiyle karşılaşınca hastamızı ve köpeğini sordum. Köpeğin evin kapısında hastamızı beklemekte olduğunu, birbirlerine sevgiyle sarıldıklarını anlattılar. Yoğun geçen nöbet gecesinin sabahında nöbet defterini “nöbetim olağan geçmiştir, arz ederim” notuyla imzalayıp teslim ettim.

Darbeliyiz Vesselam

Perşembe, Mart 4th, 2010

06055e21bef448b99cddba6fb904659cArabamın motor arızasını giderecek yedek parça bulunamamıştı, yurtdışından parçanın gelmesini beklersem bir iki ay arabamın serviste kalması gerekecekti. Oto tamircisi eski hastalarımdan birini arayıp yardım istedim. Eskiden kenar mahalleyken şehrin büyümesi ile ortalık yerde kalan oto sanayi sitelerinden birinde çalışıyordu. Görmeyeli yaşlanmıştı. Coşkuyla karşılayıp elimi sıktı, çay ikram edip ağırladı. Hal hatır sorup lafladıktan sonra parçanın adının yazılı olduğu kağıdı uzattım. Gözlüğünü takıp dikkatlice inceledi. “Şansımıza kalmış doktor bey, biraz zor görünüyor” diyerek telefona sarıldı. Aradığı yerlerden olumsuz yanıt geldikçe yüzü asıldı. Bir süre sonra telefonu yerine koyup ayağa kalktı, eliyle sırtıma vurup “Böyle olmayacak, gel benimle” dedi. Sanayi sitesinin kenarındaki otomobil hurdalığına gittik. Üstü başı kir pas içinde hayli suratsız hurdacı ile konuşurken uzakta durmamı istedi. Sonra gelmemi işaret edip birlikte hurdalığın arkasına doğru yürüdük. Onca hurda araç arasında onarım görmekte olan birkaç aracın yanına geldik. Bizim ki arabama çok benzeyen bir aracı işaret edip “sanırım geçici bir çözüm bulduk” dedi. Az sonra hurdacı boyası henüz tamamlanmamış aracın motorunu açıp çalışmaya başladı.

-         Nasıl bir geçici çözüm bulduk?

-         İstediğimiz parça gelene kadar bu arabanın üzerindeki parçayla idare edeceğiz.

-         İyi de bu araba ne olacak?

-         Bu araba darbeli, işinin bitmesi aylar sürer. Parça gelene kadar senin araban yatacağına bu zaten yatıyor burada.

-         Kaç paraya anlaştınız?

-         Ne parası, emaneten alıyoruz. Hurdacıya kartını verirsin gün gelir onun sana hastanede işi düşer ödeşirsiniz.

Hurdacının parçayı sökmesi zaman alacak gibi görünüyordu. Bizim oto ustası ile birlikte tamir gören araçların arasında dolaşırken onarımı bitmiş yenilenmiş bir arabanın yanında durduk.

-         Uzaktan güzel görünüyor, iyi toplamış bizimki. Ancak işi bilen anlar bunun darbeli olduğunu.

-         Darbeli olması çok mu önemli, yeni gibi duruyor işte.

-         Bu araba kaza yapıp takla atmış, şasisi yamulmuş. Dışarıdan ne kadar düzeltirsen düzelt yeni gibi olmasına olanak yok. Bir kere böyle darbe aldı mı, daha iflah olmaz o araba. İlk bakışta diğerlerinden farkı yok gibidir. Ama hep bir şeyler eksik veya arızalıdır. Yol tutuşuna da güvenemezsin. Darbeli işte.

-         Peki ne yapacaklar bu arabayı?

-         Sigorta bunları tamir etmez hurdaya ayırır satar. Bizimkiler alır, bazen parçaya ayırır bazen de toparlayıp tamir edip yeni gibi satarlar. Bunu da galerilerden birinde okuturlar yakında. Alana Allah acısın.

2Hurdacının yanına vardığımızda motorun derinlerinde çalışmayı sürdürüyordu. Eliyle sırtına vurup “Benden genç durduğuna bakma askerliği birlikte yaptık. Gerçi ben biraz geç gitmiştim, askere” dedi. Hurdacı cevap vermeden işine devam etti. Aynı mahallenin çocukları olduklarını, anarşi zamanlarında farklı sol örgütlere karışıp karşı karşıya kaldıklarını, askerlik yaparken barıştıklarını anlattı. Hurdacı kafasını kaldırıp donuk bir ifadeyle bana ve arkadaşına baktı. “Bu ülke böyle işte, insana çocukluk arkadaşını bile düşman ettirip sonra barıştırır, ne olduğunu neden olduğunu bile anlamazsın” dedi. Soluklanıp dinlenmek için arabanın kenarına çömeldi.

-         Askere alındığımızda baktık ki sağ sol ayırmadan dövüyorlar, mecburen barıştık. Darbe üstüne darbe yedik. Şimdi biraz adam olduk ama çok acı çektik.

-         Ülke normalleşmeye başladı sanırım. Umarım çocuklarımız sizin yaşadıklarınızı yaşamazlar.

-         Sen buna normalleşme mi diyorsun? Yürü git allasen. Darbeliyiz vesselam. Bunca darbe bunca yoksulluk görmüş insanın normali olur mu? Anca günü kurtarır ona şükreder bizim nesil.

Hurdacının sert çıkışına şaşırmıştım. Bizim usta araya girdi, hurdacı tekrar motorun derinlerinde çalışmayı sürdürdü.

-         Üzerine alınma. İsmail sert adamdır ama merttir. Yeri gelince sözünü esirgemez, zaten başına gelenler de hep dili belasıdır. Hani az önce tamir gören darbeli araçlara baktık ya işte bizler de sağlı solu toplanıp yola çıkarılmış o darbeli arabalara benzetiriz kendimizi.

-         Nasıl yani?

-         Bunca askeri darbe, kriz, enflasyon ve yoksulluk görmüş insanlardan normal olmasını bekleyemezsin. Darbeli olduğumuz için normale benzemeye çalışsak da bir yere kadar. Arabalar gibi makyajlanıp yeni gibi görünenimiz olabilir ama son 50 yılı yaşamış iki nesil var ki bunların normalleşmesi çok zor. Bunca darbeye hangi şasi dayanır.

-         İyi ama nasıl normalleşecek bu ülke?

-         Bugünkü nesillerle olmaz. Hatta yaşananların unutulması için bir kuşak daha harcanacak sonra belki biraz daha normal ülke haline geliriz. 

-         Avrupa Birliğine girmemizin bu konuda yararı olacaktır, sanırım.  

-         Onlar bizi bizden iyi tanıyor. Avrupalı arabasını bize satarken yollarımıza, nasıl kullandığımıza bakıp modifiye edip gönderiyor. Görünüşe aldanmıyorlar. Bizim darbeli olduğumuzun bal gibi farkındalar. Yoksa çoktan alırlardı, içlerine. Darbe izlerinin silinmesini, unutulmasını sabırla bekliyorlar. Aceleleri de yok. Acelesi olan birileri varsa bizleriz ve itiraf etmesi zor ama zamanın bizleri öğüteceğinin bal gibi farkındayız. Zoruma gidiyor ama gerçek bu, ne yaparsın?

Hurdacı son bir gayretle çıkardığı parçayı temizleyip ustaya uzatırken bana bakıp “Hayrını gör. Umarım işini görür. Ha bir de bu gevezenin çenesi düştü mü, susturması zordur. Hadi şimdi gidin, işim gücüm var” dedi. Kartımı uzattım ellerinin kirini gösterip almadı. “Gerek olursa birlikte geliriz yanınıza” dedi. Biz uzaklaşırken o motorun üzerinde çalışmayı sürdürüyordu. 

Sahipsiz Valiz

Salı, Mart 2nd, 2010

baggage_claim01

Gece yarısına yaklaşmıştık, hastane acil servisinin kalabalığı azalmamıştı. Hastaları hakkında daha sık bilgi alamamaktan yakınan hasta yakınlarının hır gürü ortamı daha da geriyordu. Hasta yakınları acile kabul edilen hastaları hakkında bilgi vermeyen hekimleri suçluyor, acil servis çalışanları ise hastalarına zaman ayırmaktan dışarı çıkıp daha sık bilgi vermeye yetişemediklerinden yakınıyordu. Herkesin kendince haklı olduğu böylesi durumlarda kısa süreli karşılıklı anlayış yitimi genellikle tatsız tartışmalara yol açıyordu. Nöbetçi şef olarak benzer bir tartışmayı ayırmaya çalışırken üzerinde hasta kıyafeti olan uzun boylu iri yapılı yaşlı beyefendi bağırarak araya girdi. “Ne yapıyorsunuz? Bırakın o doktoru. Hastanızı iyileştirmeye çalışması yetmiyor mu? Siz bir saat sonra hastanızı alır gider evinizde yatar uyursunuz. O sabaha kadar hasta bakacak. Niye moralini bozuyorsunuz? Hiç mi vicdanınız yok sizin?” diye gür sesle bağırınca kısa süren şaşkınlık ve sessizliği fırsat bilip tarafları yatıştırdım. Bağırıp araya giren hastamız heyecanlanmış rengi solmuştu. Koluna girdim nöbetçi şef odasına davet edip sakinleştirmeye çalıştım. Bu arada tansiyon ve nabzını kontrol edip hastalığı hakkında servisten bilgi aldım. Geçirdiği kalp krizi nedeniyle birkaç gün önce acil servise bilinci kapalı olarak getirilmişti. Kalp sorunları devam ettiği için tedavi ve incelemeleri sürüyordu. Biraz su içti, soluklanıp sakinleşmeye çalıştı.

- Hastaneye getirdiklerinde bilincim kapalıymış, az önce bağırıp çağırdıkları doktor beni hayata döndürmüş. Sorup soruşturdum, bugün nöbeti olduğunu öğrenince teşekkür etmek için aşağı inmiştim. O kadar özverili çalışıyor ki, belki beni hatırlamıyordur bile. Teşekkür etmeye fırsat bırakmadılar.

- Her ne kadar böyle heyecanlanmanız yasak olsa da bağırıp araya girişiniz daha büyük bir tatsızlığa engel oldu. Bunun için teşekkür borçluyum.

- Anlamıyorum insanları. Kendilerini ve yakınlarını dışında kimse önemli değil sanki. Halbuki herkesin hayatı hemen hemen aynı, hiç de öyle çok özel bir hayatı yok çoğumuzun. Konu sağlık olunca herkes kendini önemli diğerlerini önemsiz sayıyor.

Bir süre susup bardağında kalan suyu içti. Rengi yerine gelmişti. Yatağına gitmesi gerektiğini hatırlatınca bir süre daha kalmak ve mümkünse biraz laflamak istediğini söyledi. Acil servisin önü görece sakin görünüyordu. Hastamızın konuşup dertleşme isteğini geri çevirmedim. Geçirdiği kalp krizini anlattı önce.

- Havaalanındaydım. O güne kadar kalbimin teklediği olmamıştı. Uçağımız inmiş, bavullarımızın gelmesini bekliyorduk. Ne olduğunu anlamadan göğsüme ağrı girdi, halsizlik hissedip bir yerlere oturmaya çalıştım. Kimse durumumun farkında değildi. Geçer diye bekledim ama ağrı giderek artıyordu.

- Yardım eden olmadı mı?

- Herkes bavul telaşındaydı. Bekledim, sadece bekledim. Az sonra herkes gitti, yürüyen bantta bir tek benim valizim kaldı. Öylece sahipsiz dönüp durduğunu görüyor ancak yanına gidemiyordum.  İçindeki fotoğraf albümünü kaybedeceğim diye korktuğumu hatırlıyorum. Sonrasında kendimi kaybetmişim. Gözümü açtığımda hastanedeydim. Aradaki zamanın nasıl geçtiğini bilemiyorum. Valizim eksiksiz geldi ama sanki bir şeyler silindi hayatımdan.

- Yine de şanslı sayılırsınız? Daha ciddi olabilirdi.

- Herkes halime şükretmemi söylüyor ama bir şeyler eksilmiş gibi hissediyorum. Hatırlayamadıklarım beni rahatsız ediyor.

- Hayattasınız, yaşıyorsunuz. Hatırlayamadıklarınız çok mu önemli?

Bu soruya yanıt verip vermemekte uzun süre tereddüt etti. Hatta kalkıp gitmek istediğini düşündüm. Sonra bana bakıp “Önemli elbet. Gençken hayatın öğrendiklerim ve becerebildiklerimden ibaret olduğunu düşünürdüm. Sonra büyüdüm, kazandıklarımın ve sahip olduklarımın hayatımı oluşturduğuna inandım. Yaşlanınca hele bir de yakınlarını toprağa verdikçe hatırlayabildiklerinin dışında pek de öyle önemsenecek hayatı olmadığını anlıyor insan. O yüzden hatırlayamamaktan çok korkuyorum” dedi. Hafıza sorununun ciddiyet derecesini anlayabilmek için geçmişine ve mesleğine yönelik sorular sordum. Cevap vermede yine tereddüt ettikten sonra emekli istihbarat elemanı olduğunu, şüpheli şahısların telefonlarını dinleyen ekipte görev yaptığını yüzlerce insan dinleyip haklarında rapor tuttuğunu anlattı. Aldığım yanıta şaşırmıştım.

- Önemli bir şeyler yakalayabildiniz mi?

- Biz dinler, kayıt eder ve raporlardık. Niçin dinlediğimiz veya ne aradığımız konusunda bilgi verilmezdi. Hatta isimlerini dahi bilmezdik. Bizim için takip edilmesi gereken bir numaradan ibarettiler.

- Peki bunca dinlemeden aklınızda ne kaldı? Bir şeyler hatırlıyorsunuzdur umarım.

- İnsanların özel hayatları hakkında bilgi topladıkça aslında özel hayat diye bir şeyin olmadığını anlıyor insan.

- Nasıl yani?

- Kendi hayatını özel ve önemli gören o kadar insan dinledim, hepsinin hayatı birbirine benziyordu. Kendi hayatım için bile böyle olduğunu düşünüyorum. Çoğumuz sakladığı küçük sırlarla kendine ait özel bir hayat oluşturduğunu düşünür. Saklanılan sırlar ise maalesef hep birbirinin aynı. Yani o özel hayat sanılan üzerine titrenilen şey öyle çok özel bir şey değil. Dinlenebiliyor olma olasılığı üzerine konuştuklarında ise hemen herkes gerinerek saklayacak bir şeyleri olmadığını söylemekten de geri durmuyor. Birkaç küçük sır ile hayatının özel ve değerli olduğunu sanan çok insan dinledim. Benim için hepsi birer numaradan ibaretti ve tüm numaralar gibi birbirine benziyordu. Gün gelir hayatın o çevirdikleri dolaplar gizledikleri sırlardan ibaret olmadığını, hatırlayabildikleri kadar yaşadıklarını anlarlar umarım

Çalan telefon acil servisin yeniden hareketlendiğini haber veriyordu. Birlikte odadan çıktık. Elimi sıktı, “gecenin bu saati unutmamak için hatırlayabildiklerini anlatma gereksinim duyan bu geveze ihtiyara kulak verdiğiniz için teşekkürler” diyerek ağır adımlarla asansöre doğru ilerledi. Acil servisin kalabalığı ise yine gergin ve yorucu bir geceyi işaret ediyordu.

Mehmet Uhri