Archive for Ocak, 2010

Beni Affet Anne

Pazartesi, Ocak 18th, 2010

dr-erdogan-acarlar

Ülkenin en fakir yıllarında çocuklarını hekim yapmak için varını yoğunu tüketmiş bir ailenin üçüncü kuşak doktorlarındanım. Mesleğe adım attığım ilk zamanlarda Jinekolog olan annem ve dahiliye uzmanı dayımdan en zor durumlarda bile mesleği ayakta tutanın hastalar ve onların yakınları olduğunu unutmamam gerektiği öğretilmişti.

“Aldığın diplomaya çok güvenme. Hekimi hekim yapan hastadır. Hastanın gözünde onu tedavi edeceğinize inandığına dair güveni ve parıltıyı görebildiğinde ancak hekim olursun, gerisi hikaye” diye öğütlenmişti. Üstelik öyle bir diploma ki, başarılı olmayı gerektiren ve hasta ile birlikte her seferinde yeniden girilen bir sınavdı sanki.

Anamızdan dayımızdan böyle öğrendik. Böyle hekim olduk. Hastalarımızla üzülüp onlarla sevindik. Doğurttuğu çocukların nikah davetiyeleri geldiğinde annemin ne kadar duygulandığını hatırlarım. Böyledir hekime bağlılık. Aileden biridir hekim. Uzaktaki bir yakın dost, hani sadece gerekli olduğu zamanlarda yanınızda olmasını istediğiniz, sair zamanda pek hatırlamadığınız dostlar gibidir.

Sonra bir şeyler değişti. Hastane adının sağlık işletmelerine dönüşmesiyle anladık başımıza gelenleri. Adı üstünde hasta evi idi bir zamanlar. Şimdi ise sağlık hizmeti üreten ticari kuruluşlar oldu. Her ticari kuruluş gibi ayakta durabilmek için kar etmesi gerekiyordu. Hastalar ise hastaneye para kazandıran fiziki unsurlara dönüştü. Hekimlerle aralarına hizmet adı altında başka şeyler girdi. Kullanılan yüksek teknolojinin ışıltısı hekimle hastasının arasındaki açılmayı görmemizi engelledi. On yıl gibi kısa bir sürede hastalar sağlık işletmelerine para kazandıran fiziki unsurlar haline dönüşürken hekimler ise sistemin –tabirimi mazur görün- tezgahtarı haline dönüştüler. İyi satış yapan, iyi para kazandıran tezgahtarların daha çok rağbet gördüğü ticari kuruluşlar peydah oldu, özel hastane adı altında. Öyle ki, birkaç kalem tahlil ve iyi muayene ile mesleki deneyimini kullanarak tanı koyabilen hekimler yerine daha deneyimsiz ama daha çok tahlil ve film isteyip aynı tanıyı koyabilen ancak sisteme daha çok para kazandıran hekimlerin tercih edildiği bir ortam yaratıldı.

Bu dönüşüme uygun olmayan deneyimli hekimleri hızla tasfiye edip, sisteme para kazandıran ve kazandırdığı paradan nemalanan yeni hekim kitlesi oluşturulmaya başlandı. Para kazandırmak için hastasını soyabilen ve bundan vicdanen rahatsızlık duymayan insanlar olarak anılmaya başlandı, hekimler. Hekimler piyasalaşan sağlık sisteminin günah keçisiydi. Hastasının maddi durumunu düşünmeden faturasını kabartan, insanları senet sepete mahkum eden hep o hekimlerdi. Hastanenin günahı olur muydu hiç? Bu önyargıların doğurduğu nefret duygusu ve güven yitimi ile gerçek anlamda işini yapmaya çalışan ve kendini sadece hastasına karşı sorumlu hisseden hekimlerin yalnızlığı, terk edilmişliği yaşanmaya başlandı. Hastalar siz ne yaparsanız yapın hekimine güvenmiyordu. Başlangıçta söylenen o sınavı bir türlü geçemiyor, hastanın gözünde güvenilen hekim olmayı başaramıyordunuz. Elimizdeki doktor diplomasının da o sağlık işletmelerinde çalışabilme yeterliği dışında anlamı kalmamıştı. Böylesine terk edilmişlik ve yalnızlık içinde hekimler sesini çıkarıp yaşadıklarını anlatmaya çalıştıkça yanlış anlaşılıyor, bir zamanlar Çalışma Bakanının dediği gibi hekimlerin gözü doymuyordu.

Hastaları suçlamıyorum. Öyle güzel ve öylesine donanımlı hastaneler, sağlık kurumları oluşturuldu ki, oralarda insanın ölebileceğine kimsenin inanası gelmiyor. Sanıyorlar ki, o binalar o cihazlar iyileştiriyor, insanları. Hekim eli değmeden, el emeği, göz nuru olmadan iyileşebileceğini düşünüyor hasta ve hasta yakınları. Ticari işletmeye dönüşen sağlık kuruluşlarının da bu yönde reklam yapıp insanları böylesi bir beklentiye sokması ticaretin kuralı ne de olsa.

Rahmetli Annem ve dayım mesleğe başlarken biraz da emir verir gibi iki öğüt vermişti.

1-     Ne yaparsan yap, meslektaşını satın almaya çalışma.

2-     Şartlar ne olursa olsun bir devlet hastanesinde çalış. Çalış ki, topluma borcunu öde. Seni yetiştiren toplumu ve bizleri unutup, sağlık karnemiz ile muayene olmaya gelemeyeceğimiz bir sağlık kuruluşuna, sakın ola yönelme.

Bu güne kadar bu çizgiden ayrılmamış biri olarak sağlıkta yapılan son dönüşüm ile rahmetli Annem ve Dayıma bakacak yüzüm kalmadı. Piyasalaşan sağlık sistemi içinde meslektaşlarımın satın alındığını üzülerek yaşadım. Şimdi de Tam gün yasası adı altında devlet hizmetini terk etmemi gerektirecek bir dönüşüm yaşanıyor. Beni affet anne.

Hekimlik onurunun yitirilişine mesleğin bir tür tezgahtarlığa dönüştürülüp piyasaya teslim edilişine, hastaların hekimlerine nefret ve güvensizlikle baktığı bir ortamda, çocuğumun ne pahasına olursa olsun hekim olmaması için çabalıyorum. Böylesine fedakarlık gerektiren gecesi gündüzü olmayan bir mesleğe yönelip aynı düşman bakışları görmesin, aynı yalnızlığı yaşamasın istiyorum. Beni affet anne.

opdr-nevser-uhri-acarlarHekimlerini toplum üstü, ulaşılamaz varlıklar sanan, onların da hastalandığında aynı hizmet ortamını kullandığının farkında bile olmayan hasta ve hasta yakınlarına bunları anlatamadığım için, böyle giderse ileride kendini tedavi ettirecek beyaz önlüğünü piyasanın kirinden korumayı başarabilmiş aklı başında hekim bulamamaktan endişe eden bir hekim olduğum için beni affet anne.

Emanet ettiğin mesleğin piyasanın insafına kalışına benim gibi sessiz kalan pek çok meslektaşım ve kendi adıma senden özür diliyorum, anne. Beni affet.

 

Dr.Mehmet Uhri

 

Not: Bu yazı annem, merhum Op.Dr. Nevser Uhri Acarlar ve dayım merhum Uz.Dr. Erdoğan Acarlar’ın anısı içindir.

Hangi Kardeşlik?

Cumartesi, Ocak 16th, 2010

serdem87rh“Birlik, beraberlik ve kardeşliğe daha fazla ihtiyaç olunan bu günlerde” söyleminde yer alan ve günümüzde açılım söylemleriyle tekrar gündeme taşınan kardeşlik ve halkların kardeşliği kavramları üzerinde durmak gerekiyor. Özünde bir barış çağrısı gibi algılansa da nedir bu kardeşlik? Neyi anlatır? Neden önemlidir?

 

Bilindiği gibi kardeşlik kavramı Fransız ihtilali ile gündeme gelen ve dünyayı etkileyen 3 kavramdan biridir. İlk kavram olan özgürlük bireyin özgürce var olmasını, yaşamasını ve kendini ifade edebilmesini ifade eder. Fransız bayrağında gökyüzü mavisi ile simgelenir. Bayrağın ikinci rengi olan beyaz ise eşitlik kavramının simgesidir. Özgür ve eşit bireyler olmayı ve bu bireylerin oluşturduğu ülke ütopyası ile yola çıkar, Fransız ihtilali. Üçüncü renk olan kardeşlik ise kan ile aynı renk olan kırmızı ile anlatılmıştır. Kimine göre aynı kandan gelen tek bir ulusa yapılan gönderme ile ulus devlet kavramının başlangıç noktası olarak algılansa da Fransa gibi pek çok küçük ulusun bir arada yaşadığı toplumda refahın ve özgürlüklerin kardeşçe paylaşımıdır vurgulanmak istenen. Aynı çatı altında kardeşler arasında her şeyin eşit paylaştırılmasına benzer biçimde toplumun da bireyleri arasında ayrım gözetmeksizin özgürlük ve refahın eşit olarak paylaştırmasını -kardeşçe pay edilmesini- anlatır. Toplumsal üretimin yine topluma eşit olarak paylaştırmak gerektiğinin vurgusudur Fransız İhtilalinin uyandırdığı kardeşlik kavramı.

Burjuva ihtilali olarak aristokrasiye karşı başlatılan Fransız devrimi, halk ayaklanması biçiminde olsa da sonuçta burjuvazinin kesin zaferi ile sonuçlanmıştır. Özgürlük ve eşitlik mücadelesi ile dünya liberalizm kavramı üzerinde yeniden şekillenirken ihtilalin kardeşlik kavramı egemen burjuvazinin çıkarına geldiği biçimde ulusalcılık üzerinden yeniden tanımlanmıştır. Toplumun ürettiklerinin topluma eşit olarak kardeşçe pay edilmesi gibi sosyal adaletçi kavram yerine dış düşmanlar işaret edilerek ulus çıkarı temelli daha soyut kardeşlik kavramı inşa edilmiştir. Buna direnenler 1871 Paris komününün yenilgisi ile tasfiye edilmiştir.  

Kardeşlik kavramı konusunda sosyal adaletçi bakış ile liberal bakış arasında böylesine taban tabana zıtlık söz konusuyken toplumsal mutabakat ve barışı sağlamak için hangi kardeşlikten söz ettiğimizi vurgulamadan konuşmanın anlaşmazlıklara yol açması kaçınılmaz görünüyor. Kardeş olmak aynı ortak düşmana karşı bir ve beraber olmak olarak tanımlanabildiği gibi aynı çatı altında her şeyin (Varsıllık ve yoksulluk, keder ve neşe vb.) eşitçe paylaşımı olarak da tanımlanabilir.

Günümüzde barış için açılım söylemlerinde halkların kardeşliğinden söz ederken liberal bakışın girdabına düşülerek sosyal adaletçi kardeşlik söylemlerinin pek duyulmadığı bir tür sağırlar diyalogunu yaşıyoruz. Kardeşlik söylemi üzerindeki bu kavram karmaşasının yarattığı toz duman, insanların sağlık hakkı gibi temel insani alanlarda bile sınıflandırıldığı, maddi olanaklarına göre hizmet alabildiği bir toplumda yaşadığımız gerçeğini görmemize engel gibi görünüyor. Hastanelerin hastalarının maddi olanaklarına göre kategorize edilmesine kimseden itiraz gelmemesi bunun kanıtı değil mi? Halkların kardeşliği bir yana eşitlik ve özgürlük gibi en temel konuların bile tartışılabilir hale geldiği bir topluma dönüşüyoruz. Eşit ve hür yaşama hakları, piyasalaşan sağlık sektörü ile ortadan kaldırılan bireyler için kardeşlikten (kardeşçe paylaşım) bile söz edemeyeceğimiz noktaya gidiyoruz. Kardeşlik tartışması, gürültüsü altında eşit ve hür olmanın ön koşulunun cebindeki parayla ölçüldüğü (harcayabildiğin kadar özgürsün) topluma dönüşüyoruz.

Buna karşı çıkıp gidilen yolun sosyal adalet kavramının tümden yitimine yol açmakta olduğu yönündeki söylemlerin taraftar bulmasına da sistem çözüm üretmiş gibi görünüyor. Irk temelli toplumsal çatışma ve çözülmeler, liberalizm veya neoliberalizmi sorgular hale gelmeden sistem bir iç veya dış düşman icat edip konunun (kardeşlik algısının sosyal adaletçi anlamının) en kısa sürede gündemden düşürülmesi için gerekeni yapacaktır. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Görünen o ki, insanlığın değer ve kazanımlarının biraz daha tırpanlanacağı yeni yapılanmanın eşiğindeyiz. Kardeşlik konusu üzerinde tartışırken eşitlik ve özgürlük gibi kavramların da elimizden alınabileceği daha totaliter bir dünyaya doğru gidildiği kaygısını taşıyanların karamsar olması için çok neden var gibi görünüyor. Yine de, insana dair umutların yitmeyeceği inancıyla tüm bunların farkında olmak ve kardeşlikten söz edenlere sosyal adalet temelli bir kardeşlikten söz edip etmediğini sorgulamakla, “hangi kardeşlik?” diye sormakla işe başlayabiliriz. 

Hiçlikle Yokluk Arasında

Salı, Ocak 12th, 2010

Sayın Okuyucu; bu yazıyı okumadan önce aşağıdaki “paralel hayatlar” linkinde yer alan 20 snlik videoyu izlemenizi ve dilerseniz yazının sonunda bir kez daha izlemenizi öneririm.  M.U.

 Video için tıklayınız; paralel_hayatlar 

 

 

resim2-026O soğuk kış günü arabamın lastiğini değiştirmek zorunda kalmasam ne onu ne de yaşadığı paralel hayatı hiç tanımayacaktım. Sabah ayazında Küçük Çekmece gölü kenarında durmak zorunda kalmıştım. Patlayan lastiği değiştirmeye çabalarken yanıma geldi. Issız göl kenarında sabah ayazında o genç adamın ne aradığını başlangıçta anlamamıştım. Yıpranmış görünen pardesünün içinde yine eski görünümlü kravat ceket ve gömlek giymişti. Pardesünün yakalarını kaldırıp soğuğun etkisi azaltmaya çalışıyordu. Yardım edebileceğini söyledi. Önce çekindim ancak onun yardımı olmasa sıkışan bijonları açamazdım. Kısa sürede stepneyi takıp tekrar yola koyulabilir hale gelmiştim. Teşekkür edip gideceği yere götürebileceğimi söyledim. Omuzlarını silkti.

-         Gideceğim yer olsa, keşke. Günlerdir burada oyalanıyorum. Göldeki martı ve karabatakları kuru ekmekle besliyorum. Sizi yolunuzdan alıkoymayayım.

-         Ne iş yapıyorsunuz?

-         İşsizim. Öğretmenlik eğitimi aldım. Ancak ataması yapılmayan binlerce öğretmenden biriyim. Yıllardır atama bekliyorum. Geçici iş olarak bir iki deneyimim oldu ancak doğru dürüst ücret vermedikleri gibi kriz bahanesiyle kapı önüne koyuverdiler.   

-         Peki bu saatte burada ne yapıyorsunuz?

-         Hiç sormayın. Bu yaşa geldim hala baba eline bakıyorum. İş aramak veya işe gitmek bahanesiyle her sabah giyinip evden çıkıyorum. Evdekilere yüzüm yok. Sanırım onlar da benden umudu kesti. Bir emekli maaşıyla zor geçiniyorlar. Başlangıçta iş arıyordum. Ameleliğe bile razı oldum. Okumuş adamdan amele olmaz diye almadılar. Bir süre sonra insan iş aramaktan da soğuyor. Sabahları burada sağdan soldan devşirdiğim kitapları okuyor topladığım bayat ekmekleri kuşlara atıp onlarla hasbıhal ediyorum. Para harcamadan günün bitmesini bekliyorum. Her gün böyle. Kimileri deli filan zannediyordur.

-         Ama para kazanmak için bir şeyler yapmalısınız?

-         Başlangıçta parasız yaşanmaz sanıyordum. Ama oluyormuş. Para insanı ısıtıyor. Parayla ısınmak için yorgan alabilirsiniz ama hiçbir yorgan sevenlerinizin sarılması kadar ısıtmıyor. Bunu parasız kalınca anladım.

Bu sözlerle birlikte göl üzerinde sakince duran martı ve karabatakları gösterdi. Her gün önünden geçtiğim halde gölün ve kuşların güzelliğinin farkında olmadığını düşündüm. Güneş yeni doğmuştu, martılar sürüler halinde göl üzerinde uçuşuyordu. Beyaz gagalı karabataklar ise sürü halinde gölün yüzeyini kaplamıştı. Eliyle karabatakları gösterdi.

-         Onlar uçamaz ama iyi yüzerler. Dalıp metrelerce öteden çıkabilir ancak uçmayı beceremezler. Buranın gerçek sakinleridir ama martılar onlara hiç fırsat vermez. Biraz kendime benzetirim onları.

-         Nasil yani?

-         Biraz vaktin varsa kendi gözünle görebilirsin.

resim2-022Birlikte yol kenarından sahile indik. Kenarda duran torbasından çıkardığı kuru ekmekleri parçalayıp göle atmaya başladı. Ben de eşlik ettim. Karabataklardan önce ekmeğe martılar üşüştü ve çığlıklar atarak yemeğe başladılar.

 

-         Karabataklar neden ekmekleri yemeğe gelmiyor?

-         Gelemiyorlar. Martıların gürültüsü, hareketi onları korkutuyor. Onların uzaklaşmasını bekliyorlar. Martılar ise ne varsa yiyip bitirmeden ayrılmıyor. Kalan üç beş parça için aralarında kavga etmek zorunda kalıyor karabataklar. Baktığında hepsi kuş ve ayni hayatın içindeler diye düşünürsün, ama birbirlerine paralel farklı hayat yaşıyorlar. Martılar karabatakları görmüyor bile onlar kendi derdinde karınlarını doyurup uçup gidiyorlar. Karabataklar ise gölün iyice azalan balıklarından sebeplenirse ne ala, yoksa kenarda benim gibi aç açına gün geçiriyorlar.

-         Paralel hayat mı?

Durup bir süre göle doğru uzaklara baktı. Torbasında kalan son ekmekleri ve torbanın dibindeki kırıntıları da göle savurdu. Sonra bana döndü.

-         Bir zamanlar ben de senin gibiydim. Tek bir hayat olduğunu ve akıp giden o tek hayatın içinde yer aldığımı düşünürdüm. Bu hayatın içinde olmayıp ona paralel başka hayatların olabileceğini hiç düşünmemiştim. Hatta bu türden sorgulama herkes gibi beni de rahatsız ederdi. Siyasi nedenlerle hapse giren arkadaşımı ziyarete gittiğimde ilk kez onun ağzından duydum. Hapishanedeki hayatın her günü birbirinin aynı, akmayan, ilerlemeyen öylece donup kalmış bir başka hayat olduğunu söylemiş, dışarıdaki hayatla yan yana ancak ona paralel başka bir hayattan söz etmişti. O zaman pek anlamamıştım. Sonra televizyonda  bir mülteci kampını anlatırlarken benzer sözleri duydum. Kamp sakinlerinden biri burası bir başka hayat “hiçlikle yokluk arasında bir yerde umut ederek bekliyoruz” diyerek iltica taleplerine yanıt verilmesini veya geri gönderilmeyi beklediklerinden söz ediyordu.

-         İyi de tüm bunların sizin hayatınızla ne benzerliği olabiliyor?

Eliyle gölün üzerindeki kuşları gösterdi.

-         Şu kara balıkçıllar gibi bir lokma ekmek kapabilmek için öylece bekliyorum. Hayat ise martıların gürültüsü şamatasıyla akıp gidiyor. Ben de paralel başka bir hayatta her günü birbirinin aynı hiç akmadan öylece donup kalmış hayat yaşıyorum. Üstelik onca şamatayla akıp giden hayatın içinde görünmüyorum. Mesleğim var ama hiçbir işe yaramıyor. Şiiri olmayan şair gibiyim.

Eliyle ceplerini karıştırdı. Bir şey arıyor gibiydi. Sonra vazgeçti. “Sizi de yolunuzdan alıkoydum, kusura bakmayın. Benimkisi de böyle bir hayat işte” dedi. Pardesünün yakalarını kaldırıp önünü iyice ilikleyip arkasını döndü, sahil boyunca yürüyüp uzaklaştı. Arabanın bagajını düzenleyip yola koyuldum. Az ilerde yanından geçerken durup camı açıp iki laf etmek istedim. Daha ben bir şey söylemeden uzaktan “Böyle bir hayatı ben seçmedim, başkalarının benim için yapacağı bir şey de yok. Sen yine hayatın tek olduğuna inanıp yaşa, böylesi daha az acı veriyor. Beni merak etme” dedi. Eliyle gitmemi işaret edip arkasını döndü. Martılar yine sürüler halinde çığlık çığlığa uçuşuyor, karabataklar ise açıkta sakin ve durgun bekleyişlerini sürdürüyordu. Önceki günlere benzeyen bir gün daha başlıyordu.

 

 

Not: Bu yazı başta ataması yapılmayan öğretmenler olmak üzere o çok önem verdiğimiz ve tekilliğinden emin olduğumuz hayatımıza paralel farklı hayat yaşayan ve çoğu kez görmemek için gözlerimizi kaçırdığımız yalnız insanlara ithaf olunmuştur.

 

 

Zeytinin Yarenliği

Cuma, Ocak 8th, 2010

img_11563“Ne edeceksin benim kimlerden olduğumu. İnsanız işte, yetmez mi? Şu zeytinin tadına bak hele.  Burası Trilye, böyle lezzetli zeytini zor bulursun” diye söylenerek zeytin tabağını uzattı. O soğuk kış günü Mudanya’ya bağlı Trilye köyüne ulaşmış, sağa sola sorarak bulmuştum Celal Bilgin’in küçük bir bakkalı andıran dükkanını. Dükkanda, zeytin, zeytin yağ, ev sabunu, birkaç kavanoz turşu, reçel ve salça dışında bir şey yoktu. Muhacir olup olmadığını sorunca bu sözlerle beni terslemiş ve zeytinleriyle ilgilenmemi istemişti. Tek tek zeytinlerini ve farklılıklarını anlattı.

-          Trilye zeytini diğer zeytinlere benzemez, çekirdeği küçük kabuğu incedir. Çekirdeği küçük olduğu için yağa pek gelmez ama sofralık zeytinin hasıdır. Hem buraların gerçek yerlisi bu gördüğün zeytin ağaçlarıdır. Gördüğün tüm insanlar ise ama az ama çok hep muhacirdir. İnsanlar gider gelir, zeytin ağaçları hep buradadır.

-          Sen de muhacirlerdensin o zaman.

-          Beyim sen laf anlamayacaksın anlaşılan. Biz buranın en eskilerindeniz.  700 yıldır buradayız. Göçle gelen Kayı yörüklerindeniz. O zamanlar buraları hep Rumeli’ymiş.  Yani daha da eskileri varmış, bizimkiler azınlıkmış. Köyde 3 kilise bir manastır bir de ruhban okuluna karşın o zamanlar derme çatma sadece bir cami varmış. Sonra savaşlar, kaç göç derken Türkler çoğunluk olmuş, Rumlar azınlığa kalmış. Yine de anlaşamamışlar. Rumlar gitmiş mübadele ile Balkan muhacirleri gelmiş. Gelenler o kadar kalabalıkmış ki bizimkiler kalan üç beş Rum ile birlikte yine azınlıkta kalmış. 

-          Sonra?

-          Sonrası kiliseler, manastır ve ruhban okulu kapanınca Rumlar hepten göç etmiş. Zeytinde çalışacak işçi lazım olunca bu kez doğudan Kürtler gelmiş, aileleriyle. Anlayacağın buralarda herkes biraz muhacir. Kime sorsan sana ne olmadığını söyler yeter ki azınlıktan sayılmasın. Sen şimdi bana muhacir olup olmadığımı sordum. İki dünya arasında muhacirim diyeyim de sende kurtul, ben de. Dedim ya buranın gerçek yerlisi zeytin ağaçlarıdır. Onlar olmasa kimse durmaz burada. Yıllardır birileri gider yerine yenileri gelir. Gidenlerin yerine gelenler ayrık otu gibi görülmektense, zeytine sarılan sarmaşık gibi tutunup kök salma, yükselme derdindedir. Üstelik tüm bunlar zeytinin umuru bile değildir.  

İçerisi de dışarı kadar soğuktu. Dükkanında kabanla oturuyor ellerini sıcak tutmak için eldiven kullanıyordu. Soğuğun etkisi sokakları ıssızlaştırmıştı. Masanın kenarında yerde elektrik ocağında kaynayan çaydan kendine doldururken bana da bir bardak ikram etti. Çayı şekersiz içtiğimi görünce yüzü aydınlandı.

-          Ha şöyle. Şeker katıp çayın tadını öldürüyorlar. Çayın kendi lezzeti dururken tadını bozuyorlar. Çayı şerbete döndürdükten sonra ne tat alırlar bilmem. Üstelik zeytinde de aynı haltı yiyorlar.

-          Nasıl yani?

-          Zeytini salamuraya yatırıp tuzu basıyorlar. Tuzun tadı bir süre sonra çayın şekeri gibi zeytinin tadını bastırıyor. Halbuki zeytinin gerçek lezzetini almak istiyorsan bunlar gibi selede acısı alınmış, tuzu içine geçmemiş zeytin yemelisin. Zaten zeytinden anlayan bunun gibi sele zeytin arar.

-          İyi de pek bulunmuyor bu zeytin.

-          Bulunmaz elbet. Salamurada tuzlu su ile şişmiş zeytin tanesi ağır çekerken, sele zeytin acı suyunu atıp buruşur hafif çeker. Sen her sefer 1 kilo zeytin alırsın ama salamura zeytinde daha az zeytin tanesi almış olursun. Yani zeytini salamura yapıp satmak her zaman daha çok kazandırır. Eskiden bu işi nam olsun diye yapanlar salamura yapmadığı için övünürdü. Şimdi benim gibi üç beş enayiden başka kalmadı, onlardan.

-          Yani lezzetli salamura zeytin yok mu?

-          Yok o kadar değil. Biraz suda dinlendirip tuzunu atarsan tadı gelir ama yine de selenin lezzeti gibi olmaz. Hem o kadar tuzlu lezzet arıyorsan turşu ne güne duruyor. Zeytinin tadını kokusunu bulmak istiyorsan salamuradan uzak duracaksın. Hem zaten tuz, tansiyon yükseltiyor filan diyorlar.

Bir miktar zeytin tarttırıp dükkandan dışarı çıktım. Kapının kenarında saksı içinde duran zeytin fidanına baktığımı görünce yanına gidip elini yapraklarında gezdirdi.   

-          Dedim ya buraların yerlisidir, zeytin. Onsuz olmaz. Bu fidanı bana burada yarenlik etsin diye çekirdekten büyüttüm. Dağda aşıladığım yabani zeytin ağaçlarından birinin zeytiniydi. Ben onu evcilledim o da şimdi bana yarenlik ediyor. Her zaman kedi köpek besleyecek değiliz ya.

Helalleşip yanından uzaklaştım. Birkaç adım attıktan sonra geri dönüp fotoğrafını çekmek için izin istedim. Dükkanın önünde zeytin fidanının yanına oturmuştu. Gülümsedi;

“Hadi git artık. Burada yeterince muhacir var. Zeytinin lezzetini unutursan yine gelirsin. Ben olmasam bile zeytinler burada. Ağzının tadı yerinde olsun, yeter” diyerek uğurladı. Az önce ortalığı bir az olsun ısıtan güneş kaybolmuş yağmur yeniden başlamıştı. Trilye’nin  dar sokaklarında yağmurdan kaçan birkaç kedi dışında pek kimse görünmüyor, limanın ilerisinde denizin üzerinde beliren gökkuşağı ise hızla gözden kayboluyordu.

Atlıkarıncanın Neşesi

Cuma, Ocak 8th, 2010

Atlıkarıncanın neşesi

800px-atlc4b1_karc4b1ncaKızımın ısrarıyla gitmiştik, Bakırköy Carousel alışveriş merkezine adını veren, atlıkarıncanın yanına. Atlıkarınca için artık büyümüş olduğunu söylememe karşın kabul ettirememiştim. Biletini alıp kendinden yaşça hayli küçük çocuklarla birlikte atlıkarıncaya binmiş, ağzında balık tutan kedi figürünün üzerine oturmuştu. Alışveriş merkezi her zamanki hareketliliğini yaşıyordu. Mağazaların arasını hızlı adımlarla kat eden insanların  telaşı nedense içeri girince olağanüstü bir sakinliğe dönüşüyordu. Kenardaki banklara oturup çocukların neşeyle hareketlenmesini bekledikleri atlıkarıncayı izliyordum. Az sonra yanıma gelen yaşlı beyefendi izin isteyip bankın ucuna ilişti. O da atlıkarnıcaya torununu bindirmişti. Çalan zil ile birlikte dönmeye başlayan atlıkarıncadan neşeli çığlıklar yükseldi. Yanımdaki beyefendi torununa el salladı. Üzerine oturduğu tavşanın kulaklarına sıkı sıkı tutunan torun ışıltılı mutlu gözlerle dedesine gülümseyerek karşılık verdi.

Beyefendiyle göz göze geldik;

-      Hey gidi hey. Yoktu, bizim çocukluğumuzda böyle oyuncaklar. Eskiler iyi bilir. Bakırköy’de doğup büyüyenlerin atlıkarıncası banliyö treniydi. Trenle gider gelir, kapılardan sarkar, azıcık heyecan yaşar mutlu olurduk. Şimdi şu güzelliğe bak. Nasıl da mutlular.

Günün koşuşturması, hep bir yerlere geç kalma endişesi, kafamdaki sorunlarla boğuşma yüzünden rahat olamadığımı, çocukların o anki mutluluğunu, boş vermişliğini hafiften kıskandığımı hissettim.

-      Torununuz çok mutlu görünüyor. Böyle bir dedesi olduğu işin hayli şanslı.

-      Ben de çok seviyorum, torunumu. Yaşlandığında insanı hayata bağlar derlerdi. Gerçekten öyleymiş. Her hafta geliyoruz buraya. Sanki ben onu değil de o beni getirip gezdiriyor. Hiç sıkılmadan birkaç kez biniyor atlıkarıncaya. Ortalığın tenha olduğu bir sabah ısrar ederek beni bile bindirdi.

Şu çocukların neşesine, mutluluğuna bakınca dünyayı unutuyor insan diye karşılık verdim. Bu sırada yanımızdaki banka yine çocuklarını atlıkarıncaya getirmiş elleri kolları paketler ile dolu iki hanım oturdu. Çocuklar biletlerini almış, atlı karıncanın durmasını bekliyordu. Hanımlar ise paketlerini karıştırıp aldıklarını biri birine gösterme derdindeydi. Bizimki eliyle atlıkarıncada neşeyle çığlık atan o küçük çocukları gösterip;

-      Ah beyim. Ne demezsin. İnsanlara mutluluğu unutturdular. Tu kaka oldu, mutluluk. Mutlu olan bile saklar, mutluyum demeye korkar oldu. Herkes hep kötü bir şey olacak beklentisi ile yaşıyor.

-      Sahi, neden böyle oldu?

-      Nedeni var mı? Gazetelere bir göz at, televizyonlara bak anlarsın. Bir tane iyi haber, insanı mutlu eden program göremezsen, hep kötü haberler anlatılırsa insanlar daha da kötüsünü bekler elbet. Kötü haberlere, felaketlere alıştırdılar, korkularına terk ettiler milleti.

-      Yani?

-      Çevrendekilere bak. Hep kötü bir şey olacakmış, başına felaket gelecekmiş beklentisi ile yaşıyor insanlar. Çok gülmeyi bile gelecek kötü haberin işareti olarak görüyorlar. Kıyamet bekliyor gibiler. Yaşadıkları en ufak aksiliği de bekledikleri o kendi kıyametlerinin başladığına yoruyorlar. Kendi kızım bile böyle. Çocuk iki hapşırmaya görsün hemen en kötü hastalıkları aklına getirip ağlayan, sıkılan annelerden oldu. İyi düşünüp, iyiye yoran kalmadı, unutturdular.

-      Haklısınız ama hayatın zorlaşmasının, daha acımasız olmasının da payı var bu durumda sanırım.

Biraz da içerlemiş ifadeyle yüzüme baktı.

-      Yok be beyim. Hayat aynı hayat. 40 sene öncede de hayat şartlarının zorlaştığından söz eder, yakınırdı millet. Çocuklar ise yine oyuncaklarıyla mutlu olurdu. İnan, pek bir şey değişmedi. İnsanlar görmek istediklerini görüyor, o kadar.

Bir süre sustu. Sonra yavaşlamaya başlayan atlıkarıncayı gösterdi.

-      Baksana, çocukların sevincine. O kadar mutlular ki, günün kötü geçeceğine inandıramazsın onları. Kabul etmesi zor ama şu çocuklar gibi mutlu olmayı beceremiyoruz, o kadar. Büyümek diye çocuklara yutturduğumuz da böyle bir şey. Hep kötü bir şey olacak beklentisi ile kendimize acımak kolayımıza mı geliyor ne?

Atlı karınca yolcularını alıp yeni turuna hazırlanıyordu. Kızım ile birlikte bizimkinin torunu yanımıza geldiler. Torun dedesinin elini çekiştirerek “Dedecim, karnım acıktı. Hamburger alalım mı?” diye sordu. Dedesi ayağa kalkıp torunun elinden tuttu. Ayrılmadan önce döndü. Kararlı ifadeyle “Biliyorum bu millet torunumu da kendine benzetecek. Mutsuz etmeye çalışacak. Ama kararlıyım. Gücüm yettiğince torunum ile birlikte olup onun çocukluğunu mutluluk içinde geçirebilmesine yardımcı olacağım. Bunu yapacağım ki, torunum büyüyüp kendini mutsuz hissettiği anlarda teselli olabilmesine yetecek kadar çocukluğundan hatırlayacak bir şeyler kalabilsin. Çocukluğundan kalma o amaçsız, art niyetsiz hatta nedensiz mutluluğu unutmasın. Haydi kal sağlıcakla.” dedi ve neşeli gözlerle bakan torununa sarılıp yürüyen merdivene doğru yürüdüler.

Az sonra atlıkarınca tekrar dönmeye başlaması ile çocukların neşeli çığlıkları duyuldu. Yandaki bankta oturan hanımlar koyu bir muhabbete dalmış gibiydi.    

 

Mehmet Uhri