Archive for Kasım, 2009

İzmir’in İki Yüzü

Salı, Kasım 24th, 2009

izmir_asansor1

Arkeolojik veriler İzmir’in 8500 yıllık tarihe sahip liman kenti olduğunu ortaya koymaktadır. Bugünkü Bornova ovasında Yeşilova höyüğünde MÖ 6500 ile tarihlenen ilk yerleşim limanın  alüvyonlarla dolması nedeniyle daha Batıya Bayraklı bölgesine yönelmiş artan nüfus ile Kadifekale eteklerinde yeni yerleşim yerleri oluşturulmuştur. Şehir ve çevresi, kuruluşundan itibaren zengin ticaret limanı olarak ünlenmiştir. Bereketli Ege topraklarınde yetişen tarım ürünlerinin dünya pazarlarına ulaştırıldığı tarım zengini bir Anadolu kenti olmasının yanı sıra o yıllardaki dünya deniz ticaretinin önemli limanlarından olma özelliği ile kozmopolit nüfus yapısını barındırmıştır. Dünyadaki diğer örnekleri gibi farklı kültür, etnik ve dini kimliği barındıran liman kentlerinden olmasının yanı sıra Anadolu tarım kenti olmanın yerelliğini de yaşatan iki yüzlü bir kenttir, İzmir. Milli mücadeleyi ateşleyip Efeleriyle işgale direnecek kadar toprağına sahip çıkan Anadolulu olabildiği gibi “gavur İzmir” nitelemesini hak  edecek ve özümseyecek kadar da hoşgörülü ve demokrat olabilmektedir, İzmirli.

İzmir’in dünyaya açık kozmopolit yapısı ve nüfus özelliği demokratik hoşgörü tohumlarının atılmasını sağladığı gibi özellikle savaş ve sıkıntı dönemlerinde kısa sürede faşistleşebilecek yerel motifli ayrımcılık tohumlarını da bünyesinde barındırmaktadır. 
Tarih boyunca farklı etnik ve dini grupların şehrin farklı mahallelerinde gettolar halinde karışmadan yaşadığı bir kenttir, İzmir. Şehri yöneten egemen otoritenin gücü ve ticaretin verdiği zenginlik farklı kültür ve grupların bir arada yaşamalarına olanak sağlamıştır. İzmirli çoğunlukla kendini hoşgörülü ve demokrat olarak nitelese de bu niteleme asimile veya kontrol edebildiği inanç, etnisite ve diğer kimlikleriyle tanımlanabilecek azınlık topluluklara yönelik olmuştur. Her ne kadar bugün Kadifekaledeki Dikbaştepe adıyla kendini ifade eden yerleşim yeri veya Karaburun civarında başlayan Börklüce isyanları bu asimilasyona direnen ve kendi kimliğiyle varolmak isteyenlerin varlığını işaret etse
de şehir geleneksel ticari zenginliğini ve gücünü kullanarak kendi kimliğini dayatmayı her dönem başarmıştır.

Bu haliyle İzmir, evet hoşgörülüdür. Ancak hoşgörünün özünde eşitsizlik içeren bir kavram olduğu unutulmamalıdır. Güçlünün veya çoğunluğun azınlıktakileri hoşgörmesidir, yaşanan. Eşitlerin biraradalığında ise hoşgörüden çok tahammülden söz edilebilir. Demokrasinin, hoşgörünün ve ülkemizin modern yüzünün simgesi olarak
gösterilen İzmir’in hoşgörüsünün ve tahammülünün zayıfladığı dönemler geçmişte de olmuştur.  İşte böyle günlerde İzmir’in o faşist yerel motifli tahammülsüz ikinci yüzü belirir. Son yıllarda İzmir’in göçlerle birlikte artan nüfusuna tarım, ticaret ve sanayide büyümenin eşlik edememesi, krizlerin etkisiyle şehrin fakirleşmesi, ticaret ve sanayi burjuvazisinin eski gücünü bulamaması ile sıra fakirliğin paylaşımına geldiğinde İzmir’in o faşist yüzünün giderek daha fazla belireceği kaygısını taşıyanlardanım. Tahammül ve hoşgörü ile bir arada yaşayan farklı kültürlerin şehrin eski ekonomik gücünü yitiriyor olması ile rant kavgası ile birbirini kolaylıkla ötekileştirebileceğinden ve faşizan eğilimlerin, düşüncelerin daha çok taraftar bulabilmekte olduğunun ip uçları giderek daha da belirginleşiyor.  

Demokratik hoşgörünün, Batılı ve modern olmanın simgesi olarak gösterilen, hatta gericiliğe direnen kale olarak tanımlanan İzmir’in tahammülsüz, hoşgörüsüz faşizan yüzünün belirmesiyle yaşanacak kutuplaşmanın kendi insanlarına ve ülkenin siyasi havasına zarar vermesi kaçınılmaz görünüyor. Rahmetli Tezer Özlü’nün tavsiyesine uyup İzmirlilerin de aynaya bakma zamanının geldiğini düşünüyorum.     

 

Not: Arkeolog Ahmet Uhri’ye katkıları için teşekkürler.

Su Gözyaşında Dinlenir

Çarşamba, Kasım 11th, 2009

img5473bademliliyj81“Lodosu yakındır bu ülkenin, o zaman temizlenir arınır yine kendimize benzeriz. Zevzeklik edip durmayın” diye yan masada oyun oynayan köyün delikanlılarına söylendi. Kahvehanede ilişecek boş masa bulamayınca izin bile istemeden oturmakta olduğum masanın öbür ucuna ilişti. Delikanlılar ihtiyara takılmayı sürdürüyor, bizimki giderek hiddetleniyordu. Kahveci sormadan getirdiği çayı masaya koyup bizimkini “uyma sen onlara” diye sakinleştirmeye çalışırken delikanlılara da ters bakış attı. Kısa süren sessizlikten sonra delikanlılar hep birlikte “Zeynebim” türküsünü söylemeye başlayınca bizimki hiddetlenip masadaki kül tablasını kapıp delikanlıların üzerine yürüdü. Araya girip işin büyümesini önlemeye çalıştım.

Tatil niyetine şehirden uzaklaşıp İzmir Dikili yakınlarında unutulmuş sahil köylerinden Bademli’ye ulaşmıştım. Hani hayatın hep yavaş aktığı, köy berberinin sakal traşını bile yarım saatte bitirdiği yerlerdendi. Gel gör ki, onca sakinlik içinde kahvehanedekiler müdahale etmese kavganın ortasında kalıyordum.

Bizimki tekrar yerine oturdu ancak her an patlamaya hazırdı. Ara sıra yan masaya öfkeli gözlerle bakıyor “bu yaştan sonra çoluk çocuğa maskara olduk” diye söyleniyordu. Soru sorup konuşturup sakinleştirmeye çalıştım. Bu arada kahveci çaylarımızı tazeledi. Bedemli’nin yerlisi olduğunu, uzun yıllar teknesi ile yaptığı balıkçılığı yaşlanınca bırakmak zorunda kaldığını anlattı. “Önce teknemi karaya çektim sonra da kendimi. Bir daha da dönemedim denizlere. Karada kaldım” diye söylendi. Hanımını, hayat arkadaşını iki yıl önce yitirdiğinden, yalnız yaşadığından, lodos ile kabaran denizin sahile bıraktığı öte beriyi toplayıp satarak, lodosçuluk yaparak geçindiğinden söz etti.

-         Ya lodos esmezse?

-         Eser elbet. Bazen geciktiği olur. Deniz iyice kirlenir ama lodos er veya geç gelir temizler ortalığı.

-         Az önce bu ülkenin lodosu yakındır demiştin. Ne demek istediğini anlamadım.

Göz ucuyla delikanlılara bakıp içinden sövdü sanırım. Kısa boylu geniş alınlı hafif kambur biriydi. Alnındaki çizgiler hayli derindi.

-         Bak beyim. Ben denizden anlarım. Ne öğrendiysem denizden öğrendim. Bu ülke biraz buranın denizine benziyor. Rüzgar esmeyince kirleniyor, kiri pisi ne varsa yüzeye çıkıyor. Yüzeye çıkanlara bakıp denizden konuşacağımıza, hep onlardan konuşuyoruz. O denizin üstünü kaplayanlar da kendini önemli birileri sanıp şişiniyorlar. Sonra gün geliyor ülkede lodos esmeye başlıyor o köksüz sapsız süprüntüyü kıyıya atıp ortalığı temizliyor. Bakıyorsun ülke arınmış, her şey yerli yerine oturmuş.

-         Yani ülke arınıp temizlenmek için ille Lodos esmesini mi bekliyor? Kendi kendini temizleyemiyor mu?

-         Orasını bilemem. Millet “ayaklar baş oldu, ipsiz sapsız insanlar ülkeyi yönetiyor, kirlendik” diye dem vuruyor ama iş ortalığı temizlemeye gelince kimse kılını kıpırdatmıyor. Lodosu bekliyor. Benim gördüğüm hep bu. Lodos gelip denizin o fazlalıklarını kıyıya atıyor arkasından da sağlam bir yağmur bırakıp ortalığı tertemiz yapıveriyor.

Eliyle masadaki delikanlıları işaret edip sesini yükselterek “O zaman herkes haddini biliyor” dedi. Bu sırada kahvehanenin alaca sarı kedisi biraz sürtündükten sonra bizimkinin kucağına çıkıp oturdu. Bir süre sessizce kediyi okşadı, kedi de mırıltıları ile ona yanıt verdi. Az sonra gitmek için ayağa kalkıp oturduğu tabureyi eline alınca kahvehaneye elinde tahta tabureyle gelmiş olduğunu fark ettim. Tabureye merakla baktığımı görünce “Hanımın taburesi. Mezarının ayak ucuna yerleştireceğim. Yürürken iyi de uzun süre ayakta kalınca dizlerim çok ağrıyor. Eh, gitmesen de olmuyor” dedi. Eşlik etmek istediğimi söyleyip kahvehaneden birlikte çıktık. Önünden geçerken evinin önünde kaldırıma oturup bir süre soluklandı. Kapısı mavi boyalı tek odalı avlulu eski taş evlerdendi. Bahçedeki tenekelerde kırmızı ve beyaz sardunyaları işaret edip “Rahmetlinin emanetleri bunlar. Yalnızlıkta iyi oluyor” dedi. a8a5d5f3fd0134bf6c28ed0df282d5e5

Konuşmadan ağır adımlarla sokağın sonuna kadar yürüdük. Az ilerde köy mezarlığı görününce izin istedim. Ayrılırken gözlerimin içine baktı elini omzuma koydu.  

-         Zeynep. Bizim rahmetlinin adı Zeynep’ti. Az önce delikanlıların söylediği Zeynebim türküsüne o yüzden öfkelendim. Kızdırmak için yapıyorlardı. Beni durdurduğun için sağ ol, bazen Yörük damarım tutuveriyor. Kendime hakim olamıyorum.

-         Önemli değil. Ama bu yaşta böyle bir hayat çok zor. Ne zaman emekli olup dinleneceksin, bana onu söyle?

-         Dinlenmek mi? Burada mezarlıkta rahmetli ile hasbıhal ederek dinleniyorum, ya.

Bir süre mezarlığa baktı. Kederlenmişti. Gözünün kenarında beliren bir damla göz yaşını eliyle silip ilerideki ağaçları gösterdi.

-         Babam rahmetli hareket eden her şeyin bir yerde dinlendiğinden söz ederdi. Ona göre rüzgar ağaçların yapraklarında dinlenirmiş. Rüzgar durduğunda ortalığı kaplayan sessizliğin nedeni rüzgarın uykuya dalmasıymış. Su ise hep akar durur bir tek gözyaşında dinlenir derdi, babam.

-         Peki ya insan. İnsan nasıl dinlenir?

-         İnsan, toprağında dinlenir. O yüzden götürüp cenazeleri memleketine gömerler. Bilirler ki orada huzur bulur, bedenler. Bak hanımım burada kendi toprağında dinleniyor. Elbet bir gün sıra bana da gelecek lodos beni de alıp götürecek hanımımın yanına.

Elindeki tabureye sıkıca sarılıp mezarlığa doğru ilerlerken son kez dönüp bana baktı. “Hadi git artık. Sen buralı değilsin, kendine dinlenecek yer bulana kadar da durma” dedi ve ağır adımlarla uzaklaştı.

 

Sıradan Bir Gündü

Perşembe, Kasım 5th, 2009

fcc820dcd5465821ed1cdad011a972db

Sıradan bir gündü. Akşamüstü yola çıkıp eve ulaşamayacağımı, gece yarısına yakın eşim nerede kaldığımı merak edip aradığında ise “okeye dönüyorum, dur şimdi” diye yanıt vereceğimi doğrusu hiç beklemiyordum.

O akşam her gün yaptığım gibi eve dönmek için Bakırköy’den yola çıktığımda Merter’den itibaren neredeyse hiç akmayan trafiğin içinde buldum kendimi. Haberlere göre ikinci köprünün Anadolu yakasında devrilen TIR yüzünden koca şehrin trafiği felç olmuştu.

2 saat dur kalk trafik içinde yolun yarısını bile alamayınca pes edip kaçacak yer aranmaya başladım. Bulabildiğim ilk çıkıştan Okmeydanı’na oranın da tıkalı olduğunu görünce daha da kenar bir yerlere ilerledim. Otobüs durağının üzerinde Piyalepaşa yazan küçük bir meydanda arabamı terk ettim. Evdekilere durumu anlatıp merak etmemelerini söyledim. Meydanın ortasında Pir Sultan Abdal parkı yazan küçük yeşil alan çevresinde de birkaç  dükkan sıralanmıştı. Köşedeki pide fırınına girip karnımı doyurmak istedim ancak fırın sönmüştü, dükkan da kapanmak üzereydi. Bir tas çorba ısıtıp vitrinde kalan ekmeklerle karnımı doyurdum. Pideci “dökecektik zaten” diyerek para almadı. Hemen yandaki kahvehaneye geçtim, bir kenara oturup önce gazetemi sonra kitabımı okumaya daldım. Sigara yasağı nedeniyle kahvehane sakinlerinin çoğu  kapı önündeydi. Fazla dikkat çekmemek için kravatımı çıkarıp gömleğin kollarını sıvadım. Yine de kahvedekiler için yabancıydım ve tedirginlik unsuruydum. Kahveci bir iki yoklama çekti ama pek cevap vermedim. Kahvehanede 2 saat kadar oyalanmama karşın trafik açılmamıştı. Kitap bitmiş gazete ise didik didik okunmuştu. Can sıkıntısı içinde Okey oynanan masalardan birine yaklaşıp izlemeye başladım. Masadakiler ile muhabbeti ilerlettiğimi gören kahveci çay bırakırken “ben de seni sigara denetçisi filan sandım. Senin yüzünden akşam serinliğinde kimse elinde sigara içeri giremedi. Allah iyiliğini versin emi” dedi. Ne iş yaptığımı sordular memurum dedim. Trafikten kaçıp eve gidemediğim için buradayım deyince masanın ağababası gibi oturan orta yaşlı olmasına karşın saçları kırlaşmış, kırmızı yüzlü hayli göbekli adama dönüp “Recep emmi, bak bu da senin gibi eve gidemiyormuş” diye takıldılar. Adamın yüzü daha da kızardı. “Yürüyün gidin uğraşmayın. Ağzımı bozmayın. Benim derdim bana yeter” diye söylendi. Oyun gergin gidiyordu. Recep emminin karşısında oturan gençten delikanlı üç el üst üste oyun açıp her seferinde gevrek gevrek gülünce gerilim tırmandı. Yaşanan kısa bir tartışmanın ardından kahvedekiler ortalığı sakinleştirdiler. Delikanlı söylenerek masadan kalkıp gitti. Gerginliğin yaşandığı oyun masasına pek kimse de oturmak istemeyince iş başa düştü.

Mazbut bir aile reisi olarak eve diye yola çıkıp Piyelepaşa’da bir kahvehanede okey masasında buldum kendimi. İddialı bir oyuncu olmasam da oturur oturmaz ilk eli açınca ciddiye alınacak rakip olduğumu düşündüler.

Bir ara Recep emminin tuvalet molasını fırsat bilip neden eve gidemediğini sordum. Eskiden Belediye de çalıştığını ayrılıp küçük bakkal dükkanı açtığını krizde iflas ettiğini anlattılar. Yaşananlar üzerine hanımının çocukları da alıp Sivas’a memleketine döndüğünü, o günden beri kahvehane kapanana kadar oyalanıp evine gidemediğini anlattılar. İflas edene kadar pek kahvehane alışkanlığı olmayan Recep emminin intihar etmesinden korktuklarını, üç beş kazanıp harçlık olsun diye oyunlarda kazanması için bazen yattıklarını anlattılar. Az önceki delikanlıyı da o yüzden kovmuşlardı masadan. Mesajı almıştım.

Bizimki ıslak ellerini masa örtüsüne kurulayıp taşları dizmeye davrandı. Taşları dizerken ağırdan aldığımı görüp durdu dik dik bana bakıp “Beyim davran hele. Bizleri çalıştırıp orada elim elim üstünde oturmaya utanmıyor musun? Kaç yaşındasın sen?” diye söylendi. Elimle elini ittim. “Kalan taşları ben dizerim. 45 yaşındayım” diye cevap verdim.

-         45 ha, 45 Tehlikelidir. Hem de çok tehlikelidir. Buralarda oyalanmamalısın. Biran önce evine gitsen iyi olur.

-         Nedir bu 45 yaşın tehlikesi?

Masadakiler biran önce oyuna başlamak istiyordu ancak Recep emmi zarı atmayıp konuşmayı sürdürdü.

-         45 yaşı geçince kadınlar düşünmeye erkekler ise düşünmemeye başlar. Kadınlar yaptıkları çocuk sayısını, kocasını, yaşadığı hayatı, her şeyi yeniden gözden geçirirken, erkekler olan biteni kabullenip düşünmemeyi seçer. Olan olmuştur onlar için.

-         Yani?

-         Anlamadın mı? Sen burada vakit öldürürken hanımının aklından geçenleri tahmin bile edemezsin. Hoş tahmin etsen de bir şey değişmiyor. Benim hanım da bir gün dönüp kendine baktı ve çocukları da alıp bastı gitti. Ardına bile bakmadı.

Zarı atıp taşları dağıtmaya başladı. Elden iki okey gelmiş, heyecanlanmıştım. Kısa sürede taşları yoluna koyup okeye dönerken eşim aradı. Saatin 23.00 ü geçtiğini o zaman fark ettim. Sıra bana gelince daha fazla beklemeyip elimi açtım ve izin istedim. Masadakiler mırın kırın edecek oldu Recep emmi eliyle işaret edip onları susturdu.

-         Evde bekleyeni var. Bırakalım gitsin.  

-         İyi de Recep emmi senin evde bekleyenin varken hiç uğramazdın buralara. Yine de gitmek isteyen senin hanım gibi çekip gidiyor.

Öfkelenmesinden endişe etmiştim. Bir süre önüne baktı sonra kafasını kaldırıp uzaklara baktı.

-         Bilemezsin. Onların ne düşündüğünü ne hissettiğini bilemezsin. Bir seçim yapar çekip gider. Kocasını evini terk etti zannederler. Aslında elinde kalan ile yetinmeyi seçmiştir. Üstelik çocuğun varsa bu seçim daha da zordur. Kaçıp kaybolamazsın. Dışardan bakınca kocasını terk etti derler ama o elinde kalan azıcık hayata tutunmuştur. Kızamazsın.   

-         İyi de sen ne olacaksın Recep emmi?

-         Çekip gidenlerin hayatı ufalır da kalanların ufalmaz mı sanıyorsun? Şurada ettiğin üç beş laf, bir iki dost, damağında çayın tadı. Ufalır hayat, ufalır. Bir ara hepten yitip gidecek zannetmiştim. Ama öyle olmuyormuş.  

Elini ceketinin cebine atıp bir mektup çıkardı. .

-         Hanımım yazmış. Kurban bayramına Sivas’a bekliyormuş. “Çocuklar seni özledi” diyor.

-         Gidecek misin?

Bu soruya cevap vermedi, Recep emmi. Yüzü aydınlanmış, ağzının kenarında bir tebessüm belirmişti. Mektubu cebine yerleştirip bana baktı, eliyle “hadi git artık” dercesine işaret yaptı. Teşekkür edip kahvehaneden çıktım. Dışarıda akşam ayazı iyice hissediliyordu. Trafik normale dönmüştü. Eve vardığımda vakit gece yarısına geliyordu. Bir süre arabadan çıkmayıp evimizin yanmakta olan ışığına baktım. Sıradan bir gündü.