Archive for Ekim, 2009

Terezin Toplama Kampı

Pazartesi, Ekim 19th, 2009

Teresin toplama kampı 1939 Yılında Çekoslovakya’nın Alman orduları tarafından işgali sonrasında terkedilmiş bir hapishaneden 1 yıl içinde kurulmuştur. Amaç Çekoslovakya ve çevre bölgelerdeki gettoları boşaltarak Musevi Çingene, zihinsel ve bedensel özürlüleri izole ve imha etmektir.

Bu amaçla öncelikle toplumda Musevi kökenlileri işaretleyerek ekonomik ve sosyal izolasyon gerçekleştirilmiş, çalışma olanakları ve giderek sosyal pozisyonları çeşitli suçlamalara hedef gösterilerek kaybettirilen Musevi cemaatinin kendilerini suçlu hissetmelerini sağlayacak ortam yaratılmıştır.

Bu ortamda Musevilerin kendi aralarında örgütlenmeleri de engellenerek birbirilerini suçlamaları sağlanmıştır. Alman devleti olayın tetikleyicisi olmasına karşın geri planda kalarak sosyal sorununun ortaya çıkmasını beklemiştir. İşsiz kalan ve sosyal olarak tecrit edilerek yalnızlığa itilen Musevilere bir arada yaşayabilecekleri yeni şehirler yapıldığına dair haberler müjdelenmiştir.

Alman hükümeti oluşan sosyal yarayı gidermek için buldukları getto oluşturma projesi ile kendince başarılı bir siyasi manevra yapmaktadır. Musevi cemaati için yapacak bir şey yoktur. Bir arada yaşayıp varlıklarını sürdürebilmek amacıyla gettolara yerleşmeye razı olurlar. Toplumda sosyal sorunların nedeni olarak Museviler işaret edilmekte, sadece taşıdıkları ırksal özellikler nedeniyle suçlu ilan edilip ikinci sınıf varlıklar olarak görülmektedir. Üstelik Museviler de bu suçlamalar altında kendilerini suçlu gibi görmeye başlamıştır. Bu olaydan yaklaşık 30 yıl önce Prag’da yaşamış yine bir Yahudi olan Franz Kafka’nın Dava adlı romanında dile getirdikleri gerçekleşmekte insanlar ne olduğunu bilmedikleri bir davanın sonucunda mahkum edilmektedir. Dava romanının kahramanı Joseph K’nın da suçunu kabullenip kendi ayaklarıyla idama gitmesi gibi bu insanlar da suçluluk duygusu içinde itiraz etmeksizin her şeylerini bırakıp gettolara yerleşirler.

1940 yılından itibaren işgal altındaki Çekoslovakya Polonya ve Avusturya’da ikinci bir eylem planı uygulamaya konur. Alman devlet sınırlarının dışında Polonya başta olmak üzere Çekoslovakya ve Avusturya sınırları içinde toplama ve toplu imha kampları inşa edilir. Burada ekonomik ve sosyal ortamdan izole edilerek kısa sürede fakirleşmesi sağlanan Musevilerin yaşamlarını devam ettirebilecekleri çalışma ve toplama kampları kurulduğu propagandası yapılır. İnsanlar açlıktan, işsizlikten ailesini geçindirememekten yakınırken çalışma kamplarında bedava yemek ve yatacak yer sağlanacağı duyurulmaktadır. Bir çok Musevi’nin değil itiraz etmek arkadaşlarını da destekleyerek deyim yerindeyse koşa koşa gittiği bu toplama kampları dünya gündemine uzun süre gelmeyecek ya da Alman Hükümetinin yine siyasi bir manevrası olarak kalacaktır.

Bölgenin işgal atında olması, eylemin Musevileri ekonomik ve sosyal güvence altına alınıyor reklamı arkasında yapılması, savaş koşullarının acımasızlığı gerçeklerin dünya gündemine çıkmasını engellemiştir.

Oluşturulan toplama ve çalışma kampları ekonomik ve sosyal özgürlüklerini yitirmiş moralsiz Musevi cemaati üzerinde yeni umut doğurmuştur. Yeni bir ülkede yeni yaşama başlamak biçiminde özetlenebilecek iyimser yaklaşım insana özgü uyum yeteneğinin parçası olarak da görülebilir.

Çekoslovakya Musevileri’nin toplandığı Teresin toplama kampı Prag şehrinin 70 Km kadar batısında yer almaktadır. Teresin toplama kampı Austwitz ya da Tereblinka kampları kadar büyük olmayıp büyük toplama kamplarına dağıtım amacıyla kurulmuştur.

Sağlıksız koşulları ve kapasitesinin çok üstünde insanın toplanması nedeniyle çocuklar başta olmak üzere toplu ölümler meydana gelmiştir. Teresin toplama kampında gaz odası ya da krematoryum bulunmamasına karşın ve daha da acı olarak kitlesel ölümlerin yavaş yavaş ve sağlıksız koşullar nedeniyle meydana geldiği bilinmektedir.

Teresin toplam kampında yaklaşık 480.000 kişinin 1941- 45 yılları arasında tutulduğu ve savaş sonunda 120.000 kişinin sağ olarak kurtulduğu bilinmektedir. Ölen 360.000 kişinin 110.000 kadarının sağlıksız ortam koşullarına direnemeyen 12 yaş altı çocuklar olması vahşetin boyutlarını ortaya koymaktadır. Kampı kayıtlarında görünen 120.000 çocuktan geriye 10.000 kadar çocuğun sağ kaldığı bilinmektedir.

Sadece kişisel eşyalarının yer aldığı bir bavul ile kamplara toplanan insanlara tek tip kıyafet ve numara verilmek suretiyle tüm eşya ve mal varlıklarına el konulur. İnsanlara verilen kalın pamuklu kumaştan dokunmuş tek tip kıyafet yaz ve kış koşullarında değiştirilmemektedir. Orta Avrupa’nın çetin kış koşulları için yeterli olmayan bu kıyafet ile başta çocuk ve yaşlılar olmak üzere insanların hastalanarak hızla yitirilmeleri amaçlanmıştır. Ölenlerin elbiseleri hayatta kalanlar tarafından paylaşılmaktadır.

Giriş kapısında “ çalışmak özgürleştirir “ ana başlığının bulunduğu kamp tümüyle hapishane şartlarını barındırmakta çevresinde su hendekleri ve çift sıra tel örgüler ile çevrilidir. Başlangıçta ortalama 40 metrekarelik koğuşlarda 80 kişi yatırılmaktadır. Odalar taş duvarlı ve taş zeminli olup konuklar iki katlı tahta divanlar üzerinde yan yana yatmaktadır.

Koğuşlarda musluksuz bir lavabo mevcut olup 80 kişiye kullanım için verilen bir kova su lavabonun altında diğer bir kovada toplanılmaktadır. Tuvalet olmadığı ve akşamları dışarı çıkmak yasak olduğu için lavabo tuvalet işlevi de görmekte ve aynı ortamda yemek yenmektedir. Sabah kova bahçeye boşaltılmaktadır. Ranzalar aralık olmaksızın çakılmış tahtalardan oluşmakta olup başlangıçta üzerlerine saman dolu yataklar konulmuş daha sonraları hastalıklara neden olduğu için yataklar da kaldırılmıştır. İnsanlar çıplak tahta zeminlerde yatmak zorunda bırakılmıştır.

1944 yılında dedikoduların artması üzerine Kızılhaç örgütünün kampı ziyareti gündeme gelmiştir. Bu amaçla kampta bir sağlık odası, lavaboları ve muslukları olan bir temizlik odası ve toplu halde duş alınabilen odalar inşa edilmiştir. Kızılhaç denetimi bittikten sonra odalar kapatılarak hiçbir zaman kullanılmamıştır.Mevcut sağlık merkezi ise sağlık hizmetinden çok hamile kalan bayanların kürtaj işlemleri için kullanılmaktadır.

Kamp kapasitesi yeni binalar ile büyütüldükten sonra “tabutluk“ adı verilen yeni ve büyük daha aydınlık görünümlü koğuşlar kullanıma açılmıştır. Bu koğuşlar 200 metrekare olup 600 kişiyi barındırmaktadır. Yine tahta ranza sistemi geçerli olup zemin ve duvarlar betonarmedir. 600 kişinin kaldığı bu koğuşlarda iki adet tuvalet bulunmaktadır. Ancak kalabalık nedeniyle tuvaletler ihtiyaca yetmemekte dışarı çıkmaya da izin olmadığı için insanlar yattıkları yerlerde tuvalet ihtiyaçlarını gidermek zorunda kalmaktadır. Sabaha doğru yoğun bir amonyak kokusu duyulan koğuşlar görevliler tarafından sabah içinde kalanlara temizletilmektedir. Üzerlerindeki elbiseden başka hiçbir varlıkları olmayan insanlara soyunup elbiselerini kullanarak yerleri temizlemeleri emredilmekte daha sonra o elbiseleri üzerlerine giydirilerek çalışma yerlerine gönderilmektedir.

Koğuşlarda ve çalışma ortamında kurallara uymayanlar ya da kaçmaya çalışanlar şiddetle cezalandırılmaktadır. En hafif ceza 2 metrekarelik taş odada ellerinden ve ayaklarından zincire vurulmak biçiminde olmaktadır. Kaçmaya çalışanlar diğer kamp sakinlerinin de görebileceği bir yerde kurşuna dizilmiştir.

Alman hükümeti her yerde olduğu gibi kampın kayıtlarını da son derecede düzenli olarak tutup kimlerin ne süreyle kaldığını, buradan nerelere gönderildiğini ve akıbetlerini eksiksiz kaydetmiştir. Kampta kalan 480.000 kişinin yanı sıra yaklaşık 350 bin Musevi’nin de Austwitz başta olmak üzere diğer toplama kamplarına gönderilip imha edildiğini tutulan kayıtlardan öğrenmekteyiz.

Kampta kalanların sadece bir numara ve tek tip kıyafet uygulaması ile tüm insani özelliklerinin silinmesi sistematik uygulanmıştır. Bu amaçla her türlü oyun yasaklanmıştır. İnsanlara üzerlerinde elbiselerinden ve dövme ile ciltlerine yazılmış kamp numaralarından başka hiçbir şey bulundurmamaları konusunda kesin emir verilmiştir. Bu kurala uymayanlar şiddetle cezalandırılmıştır.

Yine de bir kibrit kutusunu kullanarak tırnak boyutlarında iskambil destesi oluşturulduğu, ya da çeşitli taş parçalarından oluşturulan satranç takımını bu amaçla kurulan müzede görmek mümkün. İnsanların o şartlarda bile oyalanacak bir şeyler aramasının insanlığını yitirmeme çabasının sonucu olarak görmemiz gerekiyor sanırım.

Kamp sakinlerinin yakınlarına yazdığı ve bir çoğu hiçbir zaman yerine ulaşmayan mektuplardan da en ağır şartlarda bile yine uzaktaki yakın insanlarla haberleşmenin, dertleşmenin umut olduğu , çıkış noktası olduğunu görmekteyiz. Mektupları yazanlar büyük olasılıkla yerine ulaşmayacağını bilseler de savaş bitince yaşayacakları güzel günleri, barış dolu günleri, hayallerini paylaşarak öldüler.

Sadece insan oldukları ve insan özellikleri taşıdıkları için diğer insanlar tarafından tecrit edildiler, bir araya toplandılar ve kayıtları son derece düzenli tutularak yok edildiler. Umutları yazdıkları mektuplarda kaldı.

Peki neden bunca insan bu şartlara, insanlık dışı uygulamaya direnmeyip uyum göstermeye çalıştı?

Harp ve Sulh kitabında Tolstoy şöyle der; “İnsanoğlu yeryüzündeki en aşağılık yaratıktır. En aşağılık şartlara bile uyum gösterebilir. Yeter ki kaybedebileceği bir şeyleri olabileceğine inansın”…

Kampta yaşayan insanlar kadınlar ve erkekler olarak ayrıldılar çocuklar kadınların yanında kaldı. Çiftler biri birilerini görmeden aynı kampta olduklarını bilerek yaşadılar. Eşlerine zarar geleceğinden korktukları için kendilerine yapılan her türlü insanlık dışı uygulamaya uyum göstermeye çalıştılar. Üzerlerinde bulunan tek tip elbise ve ciltlerine kazınmış numaralarından başka hiçbir şeyi olmayan insanlara kaybedecekleri bir şeyleri olduğuna inandırdılar. Yakınlarına kötü davranılacak, öldürülecek korkusu ile katlandılar bu şartlara. Kampta yakını olmayanları yakın akrabalarından haberler göndererek ikna ettiler. İkna olmayıp insanlık onuru ile direnenleri de öncelikle öldürdüler.

Yeter ki kaybedeceğimiz bir şeyler olduğuna inanalım.

Hiçbir zaman bize ait olmayan ama bize ait olduğunu sandığımız şeyler için insanlığımızdan bile vazgeçebileceğimizden söz ediyorum. Nazi toplama kamplarında 4,5 milyon insanın yok edildiği, bir o kadarının da kamplarda tutulduğu düşünülürse bu genellemenin tüm insanlık için geçerli olduğunu söyleyebiliriz.

Gerçekte değişen bir şey yok. İnsan, Tolstoy’un tarif ettiği aynı insan ve toplama kampları da tarih olmadı. O insanlar küçük hesaplar yaptı, kaybedebilecekleri bir şeyler olduğunu düşünüp ses çıkarmadan katlanmaya ve yok olmaya razı oldular.

Ne dersiniz? Toplama kampları tarih oldu mu?

Kampın kapısında “çalışmak özgürleştirir” yazıyordu. Günümüzde de çoğumuz çalışarak özgürlüğü satın alabileceğine, özgürlüğün ise özgürce tüketebilmekten başka bir şey olmadığı gibi bir düşünceye inanarak yaşamıyor mu? Kazancını korumak ve küçük borçlarını ödeyebilme uğruna çırpındıkça kendi isteği ile yaşama şartları kabullenilen bir toplama kampında yaşamakta olabileceğimizin kaç kişi farkında? Toplama kampları tarih oldu sanmayın. Dünyanızın bir toplama kampına dönüştüğünü fark ettiğinizde her şey için geç olabilir.

İstanbul yolunda

Cuma, Ekim 9th, 2009

1757_7338_2007-08-07_12-34-051

boris-kovac-damar1 (Şarkıyı indirmek için tıklayınız)

Siz yukaridaki link yardımıyla Boris Kovac’tan Damar of İstanbul şarkısına ulaşırken şarkının öyküsünü de buradan okuyabilirsiniz.

Neredeyse 500 yıl öncesine kadar uygarlık Akdeniz ve çevresinde yoğunlaşmıştı. Bilinen dünya Akdeniz ve biraz da uzaktaki Asya olarak şekillenmişti. Günümüzdeki gibi yine iki büyük başkent vardı o yıllarda. Washington ve Londra’nın o yıllardaki karşılığı Batı Roma’nın başkenti Roma ve Doğunun başkenti İstanbul’du.

Balkanlar bu iki başkentin arasında yer alıyordu. Katolik Batı Roma’nın ortodoks ve kısmen müslüman Balkan insanlarına arkasını dönmesi nedeniyle Balkanlarda yaşayanların gözü İstanbul’daydı. Onların gözde başkenti İstanbul’du. Balkan halkları arasında “kentlerin kraliçesi” olarak nitelenip anaçlık atfedilen İstanbul’un patrikhane varlığı ile ortodoksların dini başkenti olduğunu da burada vurgulamalıyız. 

Aradan geçen onca yıla ve dünyanın aldığı yeni biçime rağmen Balkan insanlarının İstanbul’a olan hayranlık ve özlemlerinin değişmeden yaşadığını linkteki ezginin besteleniş öyküsünde dahi görebiliyorsunuz.

Boris Kovac eski Yugoslavyalı caz besteci ve icracısı. 1998 de Yugoslavya iç savaş ile bölünüp parçalanır, NATO üstlerine bomba yağdırırken çaresizlik içinde ne yapabileceklerini düşünmüşler. Ellerinden müzik yapmaktan başka bir şey gelmediği için ve yaşadıklarının bir tür kıyamet olduğu inancıyla oturup beste yapmaya çabalamışlar.

“Yarın kıyametin ilk günü olduğunu bilseydik bu akşam nasıl bir müzik ve beste yapardık” sorusuna yanıt aramışlar. Bu düşünceden hareketle bestelediklerini iki cd de toplamışlar. Adını Balkan kıyametinin dansları ( La dansa apokaliptika Balkanica - LADAABA) olarak koydukları şarkılardan biri linkini gönderdiğim “Damar of İstanbul “. Yani ”İstanbul yolu”.

Bu şarkı ile diyorlar ki; Balkanlarda yaşayanların çoğu gibi bizler de yarın kıyametin ilk günü olduğunu bilseydik ne olursa olsun, varamasak bile İstanbul yolunda olmak, o yolda ölmek isterdik.

İstanbul için yazılmış, İstanbul’a olan sevgi, özlem ve biraz da hasreti anlatan böylesine güzel besteyi Balkanlardan Sırp kökenli bir Cazcı’nın, Boris Kovac’ın bestelemiş olmasını fazlasıyla manidar buluyorum. 

Mehmet Uhri

Adalet Algısı Yitince

Perşembe, Ekim 1st, 2009


Adalet, insanda doğuştan var olan yetilerden değildir. Büyümeyle beraber aile ortamında ortaya çıkar, olgunlaşır ve insanın sosyokültürel yapısının temelinde yer alır. Adalet yetisi, özünde bir denge arayışıdır, terazi ile simgelenmesi de boşuna değildir.

Dünyaya geldiği ilk yılda insanoğlu anneye bağımlıdır. Önce güçsüzlük, eksiklik, yoksunluk, yok olma kaygısı ile birlikte annenin varlığında eksikliklerin giderilmesi, doygunluk kavramlarını tanırız. Yine annenin varlığı ile yok olma kaygılarını bilin dişına iteriz. Bu dönemde eksiklik yoksunluk yok olma kaygıları ve bu kaygıların giderilmesi ile doygunluk, güven, minnet, şükran hisleri ile donanır, insanoğlu. Ruhsal gelişimin birinci basamağıdır bu ilk yaş. Henüz adalet yoktur ortalarda. Bebek bencildir.

1-2 yaş döneminde az ve çok kavramlarını ve bu zeminde denge kavramını öğrenir, açlık tokluk gibi zıt algıların paralelinde dengeyi keşfederiz. Yürümenin bu dönemde başlaması ile denge algısı pekişir. Denge algısının oluştuğu bu yaşlarda adalet yetisinin tohumlarının yeşerdiğini görürüz. Çocuğun sosyalleşmesi için ortam hazırdır.

2-3 yaş döneminde ise çocuk annenin yanı sıra diğer insanları da dünyasına katmaya başlar. Aile ortamına ve sosyal çevresine açılır. Bu dönemde çocuk aile içinde sevgi ve nefret algısı yanı sıra marifet-kabahat, suç-ceza kavramlarını da tanır. Suç ve ceza algısı ile adalet ve bireysel hukuk algısının doğduğuna şahit oluruz. Adalet yetisi ve birey hukukunun temeli ailedir ve hayatın ilk 3 yılında şekillenir. Diğer bir anlatımla, adalet algısı, aile ortamında suç-ceza, başarı-ödüllendirme gibi olgular ile öğrenilen sosyokültürel bir üst denge arayışıdır. Bu anlamda sosyal ilişkilerin olmazsa olmaz bileşeni olan hukuk kavramını doğuran yaşatan ve koruyan ailedir.

Birey hukuku, bireyin varlığı ve haklarını koruma altına alan temel insan haklarıdır. Tüm diğer hukuk süreçlerinin başlangıç noktasıdır. Tüm toplumsal hukuk süreçleri kaynağını birey hukukundan ve bir anlamda aileden alır.

Toplumlar ise bireyler arasındaki ilişkileri düzenleyen kamusal hukuk kuralları oluşturup kurallara uyan bireylere sahip olmak ister. Toplum sözleşmesi denilen de bir anlamda birey hukuku ile kamu hukuku arasındaki bu dengedir.

Birey ve toplum arasında hukuksal dengenin bozulup özellikle toplumun kendine uygun birey yetiştirme eğiliminin daha baskın hale geldiği durumlarda adaletin terazisi dengede kalamaz. Günümüzün tüketim anlayışına uygun neoliberal toplum modeli de böyle bir dengesizliğe neden olmaktadır. Üretim yerine tüketim ile büyümeye yönelen, fabrikaların alışveriş merkezlerine dönüştüğü günümüzün küresel tüketim toplumunda bu modele uygun insan yetiştirilmesi dayatılmakta, tüketim alışkanlıkları üzerinden birey hukuku kamu hukuku önünde diz çökmek zorunda kalmaktadır. Öyle ki; toplumun yaşabilmesi için gereksinimi ve alım gücü olmayan bireylere bile tasarruf etmeleri yerine “alın verin” biçiminde tüketimden vazgeçmemeleri çağrısı yapılabilmektedir.

Toplumun varlığını sürdürebilmesi için bireyi haklarından geri adım atmaya zorlayan günümüz neoliberal dünyasında adaletin terazisi birey aleyhine bozulmuş görünmektedir.

Peki, bu denge nasıl bozuldu?

Toplumun bireyi biçimlendirip yeniden üretmesi isteniyorsa en temel hukuk olan birey hukukunun içinin boşaltılması gerektiği açıktır. Birey hukukunun kaynağı ise adalet duygusudur. Adalet duygusu aile ortamında kazanıldığına göre hedef bellidir.

Eskiden herkesin emeğiyle katkı sunduğu ortak üretim modellerinden biri olarak bilinen aile giderek yok olmaktadır. Günümüz çağdaş ailesi diye sunulan çekirdek aile modeli ise tüketimin kaynağı olarak yeniden kurgulanmıştır. Aileler, kuruluşundan itibaren tüketimin objesi olmaktadır. Örnek gösterilen aile modelinde anne ve baba yoğun iş temposu ile çalışmakta, tüketimi çeşitlendirip daha çok tüketebilmek üzere çocuklar da tüketimin objesi olarak sunulmaktadır. Bu aile modelinde, çocukların 0-1 yaş arası eksiklik, yoksunluk ve kaygılarını doyurmak için anneye olan gereksinimi neredeyse 2 ay ile sınırlı tutulmakta ve annelerin çalışma ortamlarına geri dönerek çocuklarının doygunluk, minnet ve şükran hislerini tanımasına fırsat verilmemektedir. Böylelikle hayatlarında hep bir şeylerin eksikliği içinde kıvranan ve bu arayışın tüketime yönelmesiyle daha da tüketici olan bireylerin yetişmesinin önü açılmaktadır. 

1-2 yaş arası dönemde açlık tokluk gibi zıt kavramlar ile tanışarak denge kavramına ulaşması gereken çocuk için artık iş daha zordur. Eksiklik özellikle, annenin eksikliği ile yerleşen kaygı, hayat dengelerinin doygunluktan ziyade eksiklik üzerinde şekillenmesine yol açmakta, çocuklar iç dengelerindeki eksiklik hissiyle yoğrulmakta, terazinin kefeleri hiçbir zaman dengeye gelememektedir.

2-3 yaş döneminden sonra ise varlıklı ailelerin çocukları yuva gibi ortamlarda, fakir aile çocukları ise bulundukları sosyal çevrede sahipsiz biçimde sosyalleşmeye terk edilmektedir. Bu durum çocuğun genellikle sevgi ve nefret kavramlarını, suç ve ceza kavramlarını eksik ya da yanlış tanımasına yol açmaktadır. Yuva ortamında nefret olmasa da istenen doygun sevgi de bulunmayacaktır. İşlenen kabahatler ve suçlara yuva ortamında gereken ceza da verilemeyeceği için adalet beklentisi ne suç işlerse işlesin affedilme yönünde gelişecektir.

Daha eğitimsiz ve sosyoekonomik düzeyi daha düşük ortamlarda –varoşlarda- yetişen çocuk ise nefreti sevgiye göre daha çabuk tanıyacak, yaptığı ve hatta yapmadığı pek çok eylem yüzünden cezalandırılabilecektir. Bu çocuklar nedeni olmayan bir cezaya çarptırıldıkları düşüncesiyle önce suçluluğu, kendini suçlu hissetmeyi öğrenecek, adalet beklentileri de bu yönde gelişecektir. 

Günümüzde, bir kısım varlıklı aile çocuğunun işledikleri en ağır suçlar için bile çocuksu affedilme beklentisini hayretle izlediğimiz gibi kendilerini toplum gözünde hep potansiyel suçlu hisseden ve cezalandırılma kaygısı taşıyan varoş gençliğinin topluma yaranabilmek için canlarını verebilecek kadar toplum fanatiği olabildiğini görebiliyoruz.

Günümüzün tüketim toplumu adalet kavramının içerdiği denge algısını unutturarak bireylerine sosyokültürel düzeylerine göre farklı adalet beklentileri sunmaktadır.

Ne tür hata yaparsa yapsın cezalandırılmayacağını ve hep ödüllendirileceğini düşünenler ile kendilerini doğuştan suçlu, ezik ve itilmiş olarak gören bireylerin oluşturduğu bir toplumun içinde yaşadığımızın aslında hepimiz farkındayız. Birinciler arasında yer almak için çoğumuzun atmayacağı takla da yok, biliyoruz.

Ancak çağdaş aile diye tüketimin objesi olarak parlatılan destek ve kabul gören yapılanma ile adalet yetimizi yitirdiğimizi, birey hukukunun güçsüzleştirilmekte olduğunu görmeliyiz. Güçsüzleşen ve içi boşalan birey hukukunun yerini kamu hukuku almaktadır. Kamu hukuku ise toplumu yönetmek ve yönlendirmek isteyenlerin elinde çoğu kez birey haklarını ezerek ya da dönüştürerek uygulanmakta, duruma itiraz edenler toplum düşmanlığı yapmakla tehdit edilerek sindirilmektedir. Günümüz toplumunda birey, varlığı günde bilmem kaç dolar ile tanımlanan gelirine endeksli, hakları sınırlı, adalet yetisi gelişmemiş tüketim objeleri olarak tanımlanmaktadır. 

Tüketimi arttırmak, büyümek uğruna adalet yetimizi, hukuk anlayışımızı yitirdik. Herkesin kendi hukukunun doğru olduğuna inandığı bir dünyaya doğru koşuyor veya güçlü olanın kendi hukukunu dayattığı bir dünyaya boyun eğmeği doğal karşılıyoruz.

Çünkü adalet yetisini yitirdi, insanoğlu.