Archive for Eylül, 2009

Sağlık İşletmelerinin Gönüllü Köleleri

Çarşamba, Eylül 30th, 2009

Hatırlar mısınız? 20 Yıl kadar önce “ülkemizin hekim açığı bitmez” denirdi. Hekimlik tercih edilen, güvenilir ve geçerli meslekti. Üniversite sınavlarında en yüksek puanları alan parlak öğrenciler tıp fakültelerini tercih ederlerdi. Tıp öğrenimi 6 yıl süren son derece yorucu süreçti. Dönem kaybeden, yıl kaybeden, kafayı üşüten hatta devam edemeyip fakülteyi bırakan az değildi.

Öğrenim süreci sonunda pratisyen hekim olarak diploma alır, zorunlu hizmete gider meslekte deneyim kazanılırdı. Zorunlu hizmetten sonra bazıları 4-6 yıl daha asistan olarak eğitim alır uzman hekim olurdu.  

Sabır gerektiren bu süreç içinde iş bulamama, geçinememe ya da aç kalma gibi kaygıları yoktu hekimlerin. Bugün ve gelecek hekimlerindi. Hekimler, iyi hekim olmanın iyi bulmaca çözmeden geçtiğini bilir boş zamanlarında kafa çalıştırıcı oyunlar oynardı. Ne de olsa her hasta çözülmeyi bekleyen bulmacaydı onların gözünde. Fakülte yıllarından itibaren satranç, briç gibi oyunlar hekimler arasında rağbet görürdü. Fakültelerin satranç ve briç klüpleri önemli buluşma mekanlarıydı.

2wmlvg880 li yılların ortalarında başlayan ekonominin liberalleşmesi sürecinde ülke, art arta yaşanan krizler ile sarsıldı. Yaşanan her ekonomik kriz ülkeyi fakirleştirdi. Fakirleşen insandı ve onun kültürüydü. Fakirleşmeden hekimler de nasiplendi. İnsan hayatı ucuzlamaya, para etmemeye başladı.  Para etmeyen bir varlık üzerinde çalışan hekimler de geçim sıkıntısına düştüler. İnsanlar sağlıkları için para ayıramıyor ya da paraları kadar sağlık hizmeti almaya mahkum ediliyordu.  

Hekimler önce oyunlarını yitirdiler, sonra bugünü ve geleceği.

Gelecek kaygısı, geçinememe hatta işsizlik hekimin kapısına dayanmıştı. Zorunlu hizmete gidip mahrumiyet koşullarına katlanmak da işe yaramıyor ya da çekilenlere değmiyordu.

Üniversite sınavlarında nitelikli beyinler hekim olmak istemiyordu artık, gelecek kaygılarını gidermek için başka sektörlere yöneldiler.

Sonra tıp fakültelerinde satranç ve briç klüplerine rağbet azaldı. Bir kısmı kapandı. Oyunlarını yitirdi hekimler. Öğrenci ve asistanlar geçim sıkıntısı çekiyor, geleceğe kaygı ile bakıyordu. Hepsinden önemlisi geçinememe kaygısı, geleceğin belirsizleşmesi sağlık çalışanlarının elinden bugünlerini aldı. Bugün yoktu hekimler için. Gece ve gündüz daha iyi bir yarın için çalışılıyordu.

Hekimin aldığı maaş oturduğu evin kirasını bile  karşılamaz hale geldi. Doktora kız vermenin anlamı da kalmadı.

Hayat standartlarını düşürerek direnmeye çalıştı hekimler. Pek çoğu da özel sağlık kuruluşlarında nöbet tutup, ikinci iş bulmaya çabalayarak hayat standardını düşürmeme yolunu seçti. Artık, kendine ve hobilerine ayıracak zamanı olmayan sadece geçim derdine düşmüş hekimlere emanet ediyoruz sağlığımızı.  

İyi hekim olmanın, sorun çözebilme yeteneğinin de önemi kalmadı. Performansa dayalı ücretlendirme diye bir kavram attılar ortaya. Hekimin başarısı kurumuna kazandırdığı döner sermaye katkısı ile ölçülüyor, takdir edilip ücretlendiriliyor. Hasta memnuniyetinin, takdirinin önemi kalmadı.  Hatta soran da yok…

Sisteme para kazandırma ve bu paradan pay kapma çabası hekimlerin yeni oyunu oldu. Kendini hastasına karşı sorumlu hisseden hekimlerin sayısı giderek azaldı. Çalıştığı hastaneye iyi para kazandıran “tezgahtar” sorumluluğu isteniyordu artık hekimlerden.   

Dahası, kendi olamamanın, kendini var edememenin üzerine, kurulamayan gelecek ve beklentileri yitirmenin acımasız törpüsü eklendi hekimler için.

Belirsiz bir geleceğin umuduyla çalışıyor artık hekimler. Ne iş yaptığını sorduğunuzda da “geçinmeye çalışıyorum” yanıtından başka yanıt alamıyorsunuz.

Hayat hekimlere yabancılaştı. Hastaların hekimleri yabancılayışı da cabası.

İçinde kendileri olan oyunlar yok artık hekimler için. Borsa, dolar vs. aldı briçin, satrancın yerini. Önce oyunlarını, sonra bugünü ve kendini yitirdi hekimler. Sağlık işletmelerinin gönüllü köleleri olarak var olmaya çabalıyorlar sadece.  

Öyle fırtına ki tutulduğumuz; bir hayat var sanki bir yerlerde içinde hekimler yok. Hekimlerin olduğu yerde de hayat kalmadı.

Ne diyelim?

Sağlığı insan hakkı olmaktan çıkaranlar, sağlık ocaklarına vergi levhası asanlar, utansın. 

 

 

Sağlık Ticarileştiğinde

Çarşamba, Eylül 30th, 2009

Özellikle geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısında sağlık alanında yaşanan çarpıcı ilerlemeler, büyük bilgi birikimi doğurmuştur. Bu gelişmelerin sağlığın ticarileşmesine, sermaye güçlerinin sağlığa yatırım yaparak kar elde etme hevesine büyük ölçüde bağlı olduğunu kabul etmek zorundayız. Aynı dönemde sermaye güçlerinin ilgisini çekmeyen bilim alanları ise benzer ilerleme başarısı gösteremediler.

Sağlık hizmetlerinin karlılığı bu alana yatırım yapılmasını hızlandırdı ve hızlandırmaya devam ediyor. Yatırımların bedeli ise pazarlanan sağlık hizmetleri üzerinden hastalara ödettiriliyor. Bu alanın oldukça karlı olduğunu da dünya genelinde yaşanan krizlere rağmen iflas edip batan ilaç firması olmamasından anlıyoruz.

Sağlık sektöründe yaşanan hızlı büyüme, kişi başına düşen sağlık harcamalarının artmasına, artışı karşılayamayan sosyal güvenlik sistemlerinin iflas noktasına gelmelerine yol açtı. Üstelik ticari mantık ve onun kuralları sağlık sistemini de eline geçirdi. Sağlığın ticarileşmesinin yenilik ve gelişmeleri arttırıcı olumlu etkisi olduğunu görüyoruz. Peki ticarileşmenin sağlık alanında olumsuz etkileri ya da yan etkileri olamaz mı? 2ep6901

Diyelim ki, ilaç firması sahibisiniz. Ticari anlamda amacınız kâr etmektir. Firmanızı yaşatabilmek için kar etmek, kazandıklarınızla yatırımlarınızı sürdürmek, yeni ilaçlar için araştırma geliştirme yatırımları yapmak zorundasınız. Kar etmek, karlılığınızı sürdürmek ve hatta arttırmak için yapmanız gereken temel olarak maliyetlerinizi azaltmak, satışlarınızı arttırmak şeklinde özetlenebilir.İlacın maliyetini azaltmak için hammaddeden çalamayacağınıza göre maliyet azaltmak için yapabileceğiniz pek fazla bir şey yok.

O zaman genellikle diğer ilaç firmalarının yaptığı gibi satışlarınızı arttırma yoluna giderseniz. Reklam ve benzeri faaliyetlerin maliyet arttırıcı etkileri bilindiği için pek çok ülkede olduğu gibi ülkemizde de yasak olması bu konuda da elinizi bağlıyor. O zaman iki seçeneğiniz kalıyor. Pazarı büyütmek ya da yeni pazarlar yaratmak.

Pazarı büyütmek yani ilacınızın daha çok reçetelendirilmesini sağlamak amacıyla hekimlere firmalar tarafından çeşitli hediyeler verilmesi, tatillere gönderilmesi yeni bir uygulama olmaktan çıkalı çok oldu. Eskiden hastalar hekimlerine gönül borcu hissederken, günümüzde hekimler promosyon ve hediyelerin de etkisi ile ilaç firmalarına karşı gönül borcu hissetmeye başladılar.

İşte size tıbbın ticarileşmesinin bir yan etkisi. Hastaların müşteri haline gelmesi sağlığın ticarileşmesinin kaçınılmaz bir sonucu. Bu durumda hekim hasta ilişkisinin kopması, yerine de hekim ilaç firması ilişkisinin kurulması kaçınılmaz oluyor. Hekimler ilaç firmaları ve benzeri firmalar ile işbirliğine giderek sağlıkta yaşanan yeni ticari yapılanmanın parçası haline geldiler. Hasta ise sisteme para kazandıran ticari hedef kitle olarak görülmeye başlandı. Bu kadarla kalsa iyi…

Yine gelelim bizim ilaç firmasına. Bir diğer yapabileceğiniz iş elinizdeki ilacınıza yeni kullanım alanları yaratarak satışlarınızı arttırmak olabilir. Sözgelimi ürettiğiniz antidepresan ilacınız için yeni kullanım alanları yaratmaya çabalayabilirsiniz. Bu amaçla kenarda köşede kalmış bir iki üniversitede yaptırdığınız “bilimsel” çalışmalar ile ilacınızın utangaçlığa da iyi geldiğini ya da zayıflama amacıyla da kullanılabileceğini iddia edersiniz. Bu bilginin bir şekilde medyada yer almasını da sağlarsanız. Böylece ilacınız için yeni pazar yaratmış olursunuz. Gazetelerde “Müjde, utangaçlık hapı çıktı!” ya da “Öğrencilerin dikkatini arttıran ilaç çıktı!” biçiminde haberler boşuna mı çıkıyor sanıyorsunuz?

Tıbben hastalık olarak bile tanımlanmayan bazı durumların (utangaçlık, dikkat eksikliği vb) birileri tarafından hastalık olarak ilan edildiğini ve böylelikle bazı ilaçlara yeni pazar yaratma çabalarını hekimler de hayret ve kaygıyla izliyorlar.

İşte size bir yan etki daha. Gerekli olup olmadığına bakılmaksızın herkesin ilaç tüketmesini isteyen, her yerde olduğu gibi tüketimi arttırmaya çabalayan ilaç firmaları bu konuda da işbirliği içinde çalışıyorlar.

Sağlığın ticarileşmesinin üçüncü bir yan etkisi ise araştırma geliştirme alanlarında gözleniyor. Yine bizim ilaç firmamıza dönelim. Önünüzde iki yeni ilaç geliştirme projesi var. Bütçeniz sadece birini desteklemeye yetiyor. Projelerden biri verem hastalığına yönelik yeni bir antibiyotik geliştirmeyi amaçlıyor. Diğeri ise yeni bir zayıflama ilacı üzerinde çalışıyor. Hangi projeyi desteklersiniz. Dünya nüfusunun hemen hemen 1/3 ini etkisi altında tutan Verem hastalığı dünyanın genellikle en fakir bölgelerinde görülüyor. İlacınızın kolay satılma şansı yok. Ya da ucuz satmak zorundasınız. Yani bu alanda üreteceğiniz ilacın ticari riski fazla. Şişmanlık ise son derece sınırlı ancak zengin nüfus kitlesinde görülüyor. Üreteceğiniz ilaç kolay ve etkin biçimde satılma şansına sahip. Bir de halka açık şirket olduğunuzu düşünelim. Hissedarlarınıza olan sorumluluğunuz sizi doğal olarak şirketin daha çok kar edeceği daha az riskli olan projelere yönlendirecektir. İşte bir yan etki daha.

Biri “ahlaksızlık” mı dedi?

Verdiğim örneklerde bir ahlaksızlık göremiyorum. Ticaretin doğal kurallarının sağlık alanında uygulamalarından söz ediyorum. Sağlığın ticarileşmesinin, yatırımların büyümesi anlamında olumlu etkisi olduğu gibi insanların bu sanayi karşısında korunmasız bırakılarak piyon haline gelmesi anlamında olumsuz yanları da olduğunu görmemiz gerekiyor.

Bir sonraki aşama mı?

Bir sonraki aşamada sağlık sistemini elinde tutan ve yöneten ticari amaçla kurulmuş çok uluslu şirketlerin üniversiteleri güdümüne alarak bilimi ve bilgiyi de ticarileştirmesini beklememiz gerekiyor. İşte o zaman doğru ile yanlışı, gerçek ile hayali ayırabileceğimiz dayanak noktalarını da yitirmiş olacağız.

Kendi canavarımızı yarattık. Artık onu yok etme şansımız da yok. Sadece kontrolden çıkmasın, bize fazla zarar vermesin diye uğraşacağımız günler yakındır…