Archive for Temmuz, 2009

Hayatın Kiri

Perşembe, Temmuz 30th, 2009

meteorit“O satılık değil. Rica etsem yerine koyar mısınız?” diyen dükkan sahibinin sesi ile irkilip elimde tutmakta olduğum garip şekilli koyu renkli taşı aldığım yere pencerenin önüne bıraktım. Şehirden bir süreliğine bile olsa kaçıp uzaklaşma amacıyla yola çıkıp Marmaris yakınlarında Selimiye köyüne ulaşmış, gün boyu deniz ve güneşin tadını çıkarmış akşamüzeri limanda dolaşmaya çıkmıştık. Göz boncukları, el işi takılar ve seramik ürünler yapıp satan dükkanda ailecek bakınıyorduk. Pencere önünde duran ve yanmış kömür artığını andıran şekilsiz taşı elime aldığımda dükkan sahibinin uyarısı ile karşılaşmıştım. Saçı sakalı ağardığı için olduğundan yaşlı görünen dükkan sahibi pencere önüne bıraktığım taşı “ne de olsa emanetçiyiz” diyerek üzerinde durduğu örtüyü eliyle düzeltip tekrar yerine koydu. Meraklı gözlerle açıklama beklediğimi görünce gülümsedi.

-         Merak edilecek bir şey yok. Bir meteor artığı sadece. Birkaç yıl önce sahilde buldum. Büyük kısmı atmosferde yanmış kalanı buraya ulaşmış.

-         İyi de nasıl emanet oluyor bu taş parçası?

-         Geçen yıl yatıyla gelen bir jeologa göstermiş, küçük bir parçasını tahlil için vermiştim. Geçenlerde taşın en az 5 milyar yaşında bir meteora ait olduğunu bildiren mektup aldım.

-         Yani?

-         Anlamadın mı? Bu taş yolculuğuna 5 milyar yıl önce başladı. Daha güneş sistemi bile oluşmamıştı yolculuğa başladığında. Onca yıldır evreni geziyor. Şimdi burada yolculuğu sonlandı sanıyorsan yanılıyorsun. Dünyamız onun için ara duraklardan biri sadece. Günü zamanı geldiğinde yolculuğuna devam edecek, elbet. Yani burada emaneten duruyor.

Bu arada kızım boynundaki kırmızı taşlı kolyeyi gösterip yakışıp yakışmadığını sordu. Cevap vermeme fırsat vermeden dükkan sahibi kolyenin yeşil taşlı olanını gösterip “çok güzel olmuş ama buğday tenlilere yeşil daha da çok yakışır” dedi. Bizimki yeşil kolyeyle ilgilenmeye koyulunca dükkan sahibi bana dönüp “kızın ne takarsa taksın ne giyerse giysin hep güzel olmuş çok yakışmış demelisin. Kızlar için babalarının beğenmesi çok önemlidir” dedi. Eşim ise duvara asılı seramik ürünlere dalmıştı. Ayakta durmaktan yorulup masanın kenarındaki tabureye iliştim. Dükkan sahibi de koltuğuna oturup nereden geldiğimizi neden burada olduğumu sordu. Hekim olduğumu söyleyince hanımının Behçet hastalığına yakalandığını, tedavisi için uğraşırken bir hekimin şehirden, şehrin stresinden uzaklaşmanın hastalığa iyi geleceğini söylemesi üzerine her şeyi bırakıp Selimiye’ye yerleştiklerini anlattı. Behçet hastalığının tedavisinde bu şekilde yaşam biçimi değişikliğinin önerilmediğinden emin olmama karşın bir şey söyleyemedim. Anladığım kadarıyla şehirden uzaklaşıp kaçmak isteyen pek çoğumuz gibi geçerli bahane bulup dört elle sarılmışlardı. Selimiye’nin sakinliğine dinginliğine bayıldığımdan söz edip “Şehirden kaçmak için ille hastalık gibi bir bahane çıkmasını beklememek gerekiyor sanırım” diye söylendim. Çay ikram etmek için ayağa kalkmıştı, elinde çaydanlık ve demlik ile bir süre bana baktı. Kaşlarını çatıp, kafasını salladı.

-         Olmaz öyle şey. Şehrin çilesini iyice çekip kirine bulanmadan öyle kaçıp gitmek olmaz.

-         Şehrin kiri diyorsunuz. Ben de daha fazla kirlenmeden kaçıp gitmekten söz ediyorum. Ne var bunda?

-         Kir deyip geçme öyle. Kirin olması için iki şeyin birbirine dokunması gerekir, bilirsin. Bir temas işaretidir kir. Şehirde kirlenme daha çok olur anlıyorum ama yine de kir gereklidir.Üstelik bedenler gibi ruhlar da kirlenir. Bedenler gibi hayatlar da dokunduğunda birbirine iz bırakır ve hayatın anlamını ve sürekliliğini biraz da bu kirlere borçluyuz. 

Anlamamış gibi bakmış olmalıyım ki, doldurduğu çay bardağını uzatırken gözümün içine baktı.

-         Bakma öyle. Anladın işte. Hayatını kirletmeden yaşayanlar aslında hiç yaşamamış gibi olurlar. Başka hayatların kirine bulanıp kendi isteği ile bir kısmından arınanlar, üzerindeki bazı izleri, kirleri ise hiç bırakmayanlar bu dünyadan insan olmanın farkına varıp ayrılırlar. Gerçi bunu buraya geldikten sonra anladım ya neyse.

-         Yani şehirde kalıp kirlenmeye devam mı etmeliyim?

-         Orası senin bileceğin iş. Kirlerini görüp hissetmek, bir kısmını sevip onlarla birlikte yaşamanın önemini anlaman için kirlenmen gerekiyor. Halktan kalabalıktan kaçanlara bakma sen. Onlar açılmadan sahibini bekleyen hediye paketleri gibi yaşar ve gider bu dünyadan. Özel olduklarını sanırlar ama kimin için veya ne için özel olduklarını bilemezler. Şehirde yıprandığın için üzmeyesin kendini. Hayatın kiridir bu üzerindeki, onsuz olmaz. Üstelik yaşadığı hayatın gerçek olduğunu anlayabilmek için bence bu kire herkesin gereksinimi var.  selimiye

Çayları yarılamışken bizimkiler alışverişi tamamlayıp kasaya geldiler. Ödemeyi yapıp aldıklarını paketlettim. Kızıma pencere önündeki meteor taşını gösterip öyküsünü anlattım. İlgiyle dinledi. Eline almak istedi, engel oldum. Dükkan sahibi yanımıza gelip taşı kızımın avucuna koydu. “Bizler de bu meteor taşı gibi evreni dolaşan ruhlarız diye düşünüyorum. Ara sıra bir yerlerde mola verip beden olarak ortaya çıkıyor, birilerinin hayatına dokunuyor, avucuna konuyoruz. Sonra yolculuğa devam ediyoruz.” dedi. Dükkan sahibinin hanımı kapıda belirip “müşterileri rahat bırak yine neler anlatıyorsun kim bilir? Siz onun gevezeliğine bakmayın” diye söylendi. Kızım avucundaki taşı özenle yerine koydu. Elini pantolonuna sildiğini gören eşim “üstünü kirletme” diye çıkıştı. Dükkan sahibi ile birbirimize bakıp gülüştük. “Hanım sen buna kir mi diyorsun?” diye söylendim. Dükkandan çıktığımızda güneş Beyaz Güvercin üzerinden batmış, akşamın alacası  Selimiye’de gezinmeye başlamıştı. Ertesi gün başlayacak şehre dönüş yolculuğu ise artık gözümü korkutmuyordu.

Son Sömürge: Hastalar

Salı, Temmuz 21st, 2009

hastaninhaklari_hastaHekimlerin tam gün çalışmasına dair düzenleme ile birlikte hekim hatalarının tazminine karşı zorunlu mali sorumluluk sigortası getirilme çabasının aynı taslakta birlikte yasalaştırılmaya çalışılması bir rastlantı olarak görülebilir. Acaba gerçekten öyle mi?

Yoksa neoliberalizmin son sömürge olarak gördüğü hastaların sürekli para kazandıracak biçimde “daha çok inceleme daha az tedavi” ilkesi ile sağlık sistemi içinde sürüklenmesi sürecinde yeni bir sayfa mı açılıyor?

Baktıkları her hasta, istedikleri her tahlil için hekimlere prim verilmesine, hastanın sağlık sistemi içinde kaldığı sürece hekime ve sisteme para kazandırmasına olanak sağlayan sağlık reformunun hastaları iyileştirmekten çok tahliller ve görüntülemeler adı altında oyalamasının hizmet kusurlarının artmasına yol açması kaçınılmaz görünüyor. İşte, sağlık reformu adı altında sağlığı piyasalaştıran bu yeni sürecin getireceği hizmet kusurlarının tazminini, hekimlerin üzerine yıkmak için aynı yasa kapsamına zorunlu mali sorumluluk sigortasını ekleme gereği duyulmuş olmasın?

Hekimler açısından hekim emeği  ve kazancı ile birlikte özlük haklarının budanması, hükümet açısından ise sağlık piyasasında hekim çalışma şartları ve ücretlerini düzenleyip belirli limitler içinde kalmasını sağlamak biçimindeki “tam gün” yasasına hekim camiası dışında pek karşı çıkan görünmüyor. Yasanın gerçek muhatapları olan hastalar kendileri açısından yapılanları olumlu değişiklikler olarak görme eğilimindeler. Özel muayene ücretlerini ödeyemedikleri için hizmet alamadıkları üniversite hocalarının bile tam gün çalışmaya başladıktan sonra sosyal güvenlik şemsiyesi altında herkese hizmet verebileceğini umuyor ve bekliyorlar. Acaba gerçekten öyle mi?

Berlin duvarının yıkılışı ile simgelenen ve tüm dünyayı etkisi altına alan neoliberal dönüşümün sağlık sistemini de etkilememesi olanaksızdı. Sağlığın ticarileşmesi ile bu alana yatırımların artması, ilaç sanayi yanı sıra tıbbi tahlil ve görüntüleme alanlarını ele geçirmiş çok uluslu sermayenin sağlık hizmetlerinden de pay almaya yönelmesi ülkemizin IMF güdümlü politikaları ile örtüşüverdi.

Hekim örgütlerinin bu dönüşüme karşı direncinin beklenen toplumsal desteği görmemesi  ile sağlık hizmet ve politikalarının belirlenmesinde ticari öncelik ve kaygılar daha fazla hissedilir hale geldi. İnsan ve toplum merkezli sağlık politikaları yerini ticari muhataplarının kar, verimlilik, büyüme, kalite eksenli neoliberal politikalarına bıraktı. Bu durum tüm dünyada neredeyse eş zamanlı olarak gerçekleştiği için küreselleşmenin normal sonuçlarından biri gibi algılandı. Halbuki ticaretin kural ve önceliklerinin ne kadar acımasız olabileceğinin hepimiz farkındaydık. AİDS gibi gelişmiş ülkeleri önemli ölçüde etkileyen bir hastalığın 20 yıl gibi kısa bir sürede kontrol altına alınabilmiş olmasına karşın fakir ülkelerin hastalığı olan verem (Tuberkuloz) için etkili bir ilacın neredeyse yüz yıldır üretilmemiş olmasının konuya ticari gözle bakılmasından kaynaklandığının farkındaydık. İlaç firmalarının Ar-Ge yatırımlarında öncelikleri hep ticari kaygıların belirlediğini görüyor, susuyorduk. Pazarı büyütmek için hasta sayısını arttıramayan ilaç firmalarının ilaçların kullanım alanlarını genişletmek yönünde bilimi eğip bükme çabasına giriştiğine bile şahit olduk. Yüksek tansiyon tanısı için belirlenen sınırı daha alt düzeylere çekip tansiyon ilacı kullanan hasta sayısını arttırmayı amaçlayan ilaç firmalarının bazı bilim insanlarını ikna edebildiklerini ancak bilimsel kurumların kendi etik kurallarını devreye sokarak bu hastalığın bulaşmasına şimdilik engel olduğunu gördük.

Ülkemiz biraz gecikmeli de olsa sağlıkta yaşanan neoliberal dönüşüm ve piyasalaşmaya adapte olup önce pazarı büyütecek uygulamalar gerçekleştirdi. Her şey sağlık ocaklarına vergi levhası asılıp, yazar kasa konması ile başladı. Sağlık hizmetine ulaşmada engellerin kalkması özellikle tüm kamu sağlık kuruluşlarının tek çatı altında toplanıp herkesin ulaşabileceği sağlık hizmeti sunulması sağlıkta dönüşümün toplumca benimsenmesine ve taraftar bulmasına yol açtı. Belki de cumhuriyet tarihinde ilk kez sağlık alanında yapılan düzenlemeler mevcut hükümete siyasi rant ve oy olarak geri döndü. Devletin sağlık harcamalarının çok kısa sürede katlanarak büyüdüğü, dışarıya oluk gibi para akıtılmakta olduğu sesleri bu arada duyulmadı veya çok cılız kaldı. Artan hasta sayısı için hekim sayısının yetersiz kalması tıp fakültelerinin öğrenci kontenjanları arttırılmasına, yeni tıp fakülteleri açılma girişimlerinin hızlanmasına yol açtı. Amaç piyasayı büyütmek olunca yetiştirilecek hekim ve üretilecek sağlık hizmetinin kalitesi arka plana itildi.

Sağlık piyasasında hasta ve hekim sayısında kısa sürede limitlere ulaşılması sağlıktaki ticari öncelikler için olumsuz bir durumdu. Her şartta büyüme ve kar etme amacını güden ticari bakış hekim emeğinin piyasalaşıp ciddi bir maliyet unsuru olmasından da rahatsızdı. Özel sağlık kuruluşlarındaki hekim maaşları ile rekabet edemeyen devlet, yayınladığı genelgeler ile yeni özel hastaneler açılmasını, sağlık çalışanı istihdamını engellemeye çalışırken diğer yandan devlet hastanesinde çalışan hekimlere baktıkları hasta başına döner sermaye primi vererek beklenen maaş artışlarını bir nebze de olsa karşılamaya girişti. Maaşları yanı sıra baktıkları hasta başına prim verip fazla mesai teşvikleri ile daha verimli çalıştırılması amaçlanan hekimlerin bir tür havuç ve sopa taktiği altında parasal kayba uğramamak için yıllık izinlerinden bile vazgeçtiklerine şahit oluyoruz. Millet meclisinde görüşülmeyi beklenen tam gün çalışma yasası ise tüm hekimlerin özlük haklarını kısıtlayıp daha ucuz ve verimli çalıştırılmasını amaçlıyor. 

Büyük resme baktığımızda ise artmayan hasta ve hekim sayısı yüzünden büyümesi duran sağlık piyasasında büyümenin, hasta başına düşen sağlık harcamasının arttırılmasını amaçladığı görülüyor. Bu yasayla hastaların daha çok sömürülmesi, daha çok incelenip daha az teşhis ve tedavi olmalarına yönelik dönüşümün tamamlanması, durumun farkında olan hekimlerin de bir tür havuç ve sopa taktiği ile direnişlerinin kırılması amaçlanıyor. Özel çalışma yollarını kapatıp, baktıkları her hastadan ve her tıbbi işlemden prim alması ilkesi ile çalışan yeni sistemde hekimlere hastaların faturasını kabartacak biçimde sağlık hizmeti sunulması örtülü mesajının verilmekte olduğu açıktır. Bu mesajı alan hekimlerin önemli bir kısmının sistemden daha çok para kazanma uğruna hastalarını daha çok inceleme, daha çok tıbbi tahlil ve girişimde bulunma ve bu şekilde sürekli olarak sistem içinde tutup sisteme para kazandırma eğiliminde olmasının getireceği tıbbı hata ve tazminat sorunları da aynı yasa kapsamında hekimlere zorunlu mali sorumluluk sigortası düzenlemesi ile bertaraf edilmeye çalışılmaktadır.   

Sosyal güvenlik kurumunu ve giderek devletin mali sistemini kısa sürede çıkmaza sokması kaçınılmaz böylesi sömürgen bir sağlık piyasası, bu piyasayı kontrol eden çokuluslu sermayeye ülke kaynaklarını akıtmaktadır.

Neoliberalizm son sömürge olarak hastaları seçmiştir. Sağlığın piyasalaşmasının insan ve toplum eksenli sağlık politikalarının üretilmesine engel olacağını haykıran hekim örgütleri yine çağ dışı politika üretmekle suçlanacak, direniş basit bir çıkar çatışması olarak yaftalanacak ve ne yazık ki hastalar yine kendileri için yararlı bir dönüşümün gerçekleştiği izlenimini edinecekler kaygısını taşıyorum. Üstelik, sağlık sistemi içinde deva arayıp sürüklenen hasta sayısının artması, hasta hekim ilişkisinin tamir edilmesi zor biçimde daha da zedelenmesine yol açacaktır.

Sağlıkta yaşanan neoliberal sömürü sosyal güvenlik kurumlarının parasal kaynaklarını kurutup, büyüme hırsıyla ellerini hastaların cebine sokmaya başlayıncaya kadar bu düzene ciddi bir tepki veya karşı çıkış gelmesi ise hayli zor görünüyor.

KURT KOSSWİG

Perşembe, Temmuz 16th, 2009

kosswig_71Bazen anlamlı yaşanmış bir hayat pek çok deneyimden daha fazla yol gösterici olabilir. 

Curt Kosswig 30 Ekim 1903 te Berlin’de doğar. Berlin Üniversitesi doğa bilimleri bölümünden 1927 yılında mezun olur. Doktorasını genetik alanında yapar. 1928 de Münster üniversitesi  Zooloji bölümünde doçent olur.  1933 te Braunschwig Teknik Yüksek Okulu Genel Biyoloji ve Zooloji Dalı’na profesör olarak atanır.

Naziler’in “ari ırk” arayışından kaynaklanan biyolojiye olan ilgileri, Kosswig’in Braunschwig’de itibarını arttırır. Partiden biyoloji konulu konferanslar vermesi talep edilir. Bölgesinin SS Eğitim Sorumlusu yapılır. Bir bilim adamı olarak açık açık “ırksal safsatalarınızı onaylamıyorum” diyememekle beraber, Nasyonal Sosyalist Parti’ye üye olması yönündeki baskıları “Naziler iktidarı ele geçirdikten sonra telaşla partiye üye olanlar kafilesine katılma eğiliminde olmadığı” savunusuyla göğüslemeye çalışmaktadır.  Kosswig’in Münster’den yakın aile dostları, Botanik Enstitüsü profesörü Alfred Heilbronn, Yahudi olması gerekçesiyle pek çok Yahudi bilim adamı gibi görevinden uzaklaştırılır. Yahudi ayrımcılığının üniversitelerde yaygınlaşması gerekçesiyle Kosswig SS eğitmenliği görevinden istifa eder. İstifası, Nazi yetkililerin dikkatlerini üzerine odaklayacaktır. Nürnberg’deki Parti Kongresi, ırksal kanunları ilan ettiğinde, Kosswig dürüst bir bilim adamı olarak daha fazla suskun kalamaz. Bu kanunların “O zamanın tartışılmaz esası olan Mendel’in kalıtım yasalarına göre bir gerileme olduğunu” vurgular.

Curt Kosswig Yahudi olmadığı halde Yahudi meslektaşlarının gördüğü zulum ve nazi ırkçılığının bilimi de çarpıtma çabalarına boyun eğmez. Yahudi meslektaşlarının ardından o da ülkesini terk edip (haymatlos)vatansızlar arasına katılır. Vatan haini ilan edilir ve Alman vatandaşlığından çıkarılır. liveimages5cyenifotoanaliz5ctc3bcrk

Curt Kosswig, İÜ Fen Fakültesi Zooloji Enstitüsü’ne zooloji profesörü ve enstitü direktörü olarak atanır. Yanı sıra, 1951 yılından itibaren Baltalimanı Hidrobiyoloji Enstitüsü direktörlüğü görevini üstlenir. Türkiye’de kaldığı 1937-1954 yılları arasındaki 17 yılda eğitimi, bilimsel çalışmaları, yetiştirdiği elemanlar ve örgütçülüğü ile tanınır. Eşi ve üç çocuğu ile birlikte İstanbul’a yerleşir. Manyas kuş cennetini keşfedip bugünkü adını veren ve milli park olarak koruma altına alınması sağlayan, Birecik’teki Kelaynak kuşlarını dünyaya duyuran da yine Kosswig’tir.kosswig_72

Eşi Botanik bilimci Leonore 1974 yılında,  Curt Kosswig ise 1982 yılında vefat eder. Cenazeleri vasiyetli doğrultusunda Aşiyan mezarlığında toprağa verilir.

Yahudi olmadığı halde Curt Kosswig, ırkçılığın gözleri kararttığı, Yahudilerin zorunlu göçe tabi tutulup sonra da katledildiği, bilim adamlarının yahudi olduğu için üniversiteden kovulup iş bulamadığı bir ortamda, devletin Alman olduğu için olanaklar sunup önünü açtığı, emrine üniversite tahsis ettiği, herkesin susup sosyal barış için en hayırlısının Yahudi soykırımı olduğunu düşündüğü bir ortamda kendi insanlığına sığınıp hain ilan edilmek vatansız olmak pahasına meslektaşları ile birlikte ülkeyi terk etmeyi seçmiştir.

Sorulduğunda “Bilim adamı olmak ve bilim adamı kalmak, kendi insanlığından utanmamak, ileride çocuklarımın yüzüne bakabilmek uğruna ülkemi terk etmek zorundaydım” demiştir. Alman toplumunda vatan haini ilan edilme ve vatansız kalma pahasına insanlığından ve bilimden taviz vermemeyi seçmiştir. 1954 yılında yeniden Alman vatandaşlığına davet edilip onurlandırılmıştır. Ancak o hep biraz Türk ve İstanbullu kalmıştır.

Evet, bu dünyadan bir Curt Kosswig geçti. Eşiyle birlikte vatan bildikleri İstanbul’da Aşiyan mezarlığında yatıyorlar.

Bazen bir insan veya anlamlı yaşanmış bir hayat pek çok deneyimden daha fazla yol gösterici olabilir.

Sadakat Çıpası

Cumartesi, Temmuz 11th, 2009

lwptghcactm75jca4b884icagj324jcavqyeqfcalis6nhca9c1hf8camjmdiacay4ujrmca4qo7h4caibhnc3cau2ez2fcaju37cfca3o4bjrcaph1ra2cane55m2ca1p0f44caqkj6e7caggh7mdca8mjv7d

Yılların genel cerrahi uzmanı abimizi bir süredir sıkıntılı görüyorduk. Özgüveni ile hastalarına moral veren o güler yüzlü adam gitmiş suskun, asık suratlı ortalarda görülmek istemeyen tatsız biri gelmişti. Sıkıntısı olduğunu anlamıştık ama sorularımıza yanıt alamamıştık. Ameliyat ve nöbet sayısını arttırmaya hastanede daha çok zaman geçirmeye başlayınca sorunun ailevi olduğunu anlamıştık. Evine gitmiyor veya çok geç gidip sabahları erkenden hastanede oluyordu. Sıkıntısını kendini işe vererek unutmaya çabalıyor gibiydi.

Sorup soruşturduk 20 yıllık eşinin çocukları da alarak evi terk ettiğini, annesinin evine döndüğünü öğrendik. Bir süredir sorunları olduğunu biliyorduk. Hastanenin sosyal aktivitelerine eşli veya eşsiz katılmıyor, ortalıklarda pek görünmüyorlardı.

Yorucu bir günün ardından iş çıkışı hep birlikte iki kadeh için muhabbet edelim diyerek kederli cerrahımızı da alarak yakınlardaki lokantaya gittik. Hepimiz yorgunduk ama ağabeyimiz o gün hepimizden bitkin görünüyordu. Ertesi gün ameliyatları olduğunu belirterek alkol almak istemedi. Masanın muhabbetine de eşlik edesi yoktu. Suskun ve kederli oturup arada sırada “benim ne işim var burada, niye getirdiniz” dercesine öfleyip püflüyordu. Yaşça ona daha yakın olan dahiliye uzmanı abimiz dayanamadı “Yeter be, ne yapalım hanım seni terk ettiyse. İlk terk edilen sen misin bu dünyada? Ne olursa olsun yaşıyoruz işte” diyerek çıkıştı. Bizimki ceketini alıp gitmeye çalıştı engel olduk. Dahiliyeci meslektaşımıza öfkeli bakış atarak “Tabii, senin için iş kolay. Ne de olsa dahiliyecisin. Baktın olmuyor yazdığın reçeteyi yırtar yenisini yazarsın. Cerrahın halinden ne anlarsın?” dedi. Ortalık gerginleşmeye başlıyordu.

-         Ne varmış dahiliyecilerin halinde?

-         Yok bir şey. Sorun cerrah olmakta, mesleğe bulanmakta.

-         Ne sorunundan söz ediyorsun?

-         Ben eskiden böyle biri değildim. Bu meslek beni değiştirdi, çekilmez biri yaptı. En sonunda evlendiği adamı kaybettiğini anlayan bunca yıllık eşim bile beni terk etti.

-         Biraz abartmıyor musun?

-         Yahu sen dahiliyecisin anlayamazsın, beni ancak cerrahlar anlar. Cerraha insanlar canını emanet eder, bıçağının altına yatar ve her şeyi ondan beklerler. Tüm aksiliklerin hesabını da ondan sorarlar. O yüzden cerrahlar ameliyat süresince bütün ekibi sürekli kontrol eder. En ufak değişikliği de olabilecek en kötü senaryodan başlayarak irdelerler. Bir gözü ameliyattayken diğer gözü anestezide, ekipte ve cihazlardan akan bilgidedir. İşlerin yolunda gittiğinden emin olmak için en ufak değişikliği bile fark eden olumsuz beklenti içinde gerçekleştirir ameliyatı.

-         Cerrah olmanın kuralıdır bunlar. Ne var bunda?

-         Mesleğe bulanıp eskidikçe hayatı da etkileniyor insanın. Her yerde, her ortamda ameliyathanedeymiş gibi davranmaya başlıyorsun. Bulunduğu ortamı sürekli kontrol eden, ayrıntılara dikkat eden, hep olumsuz bir şeyler olacakmış beklentisiyle eşini çocuklarını baskı altında tutan biri olup çıkıverdim. Üstelik bunu çok geç fark ettim. Hanım daha fazla katlanamayacağını, hayatı herkese zehir  ettiğimi söyleyerek çocukları da alıp gitti. Terk etti beni. Üstelik haklıydı. O evlendiği adamdan çok farklı biriydim. Tam bir cerrahtım. Sürekli kontrol eden, kollayan, gözünden bir şey kaçmayan tatillerde bile en ufak aksilikleri abartan sürekli olumsuz bir şeyler olacak beklentisi içinde çevresini huzursuz eden biri olmuştum. Kızımın cep telefonuna gelen mesajlara bile ondan gizli göz atıp kimlerle arkadaşlık ettiğini öğrenmeye çalışan aklınca ona iyilik yapmaya uğraşan çekilmez biri olmuştum. Dedim ya siz dahiliyeciler böyle değilsiniz anlamazsınız. Baktınız olmuyor canınızı sıkmaz yeni bir reçete yazarsınız, olur biter.

-         Bunları hiç eşinle konuşmadın mı?

-         Eşim benimle konuşmaya anlatmaya uğraştı. Ben dinlemedim. Hep çok işim vardı. Mesleğim çok önemliydi. Bunca yıldan sonra terk edip gitti beni. Cascavlak kalıverdim. Mesleğimden başka bir şey de yok elimde. İşimi yaparak unutmaya çabalıyorum ama olmuyor, beceremiyorum. zeytin1

Masadakiler susmuş onu dinliyorduk. Bir süre susup çatalıyla tabağındaki zeytinle oynadı.

Barışmak için bir iki kez aradığını ancak telefona bile cevap vermediğini, kayınvalidesinin de görüştürmeyi başaramadığını anlattı. Çocuklarının da çok üzgün olduğunu ancak yine de anneleri ile kalmak istediklerini söylerken gözü yaşlanmıştı. “Çocuklarım bile beni bu halde istemiyorlar” diyerek başını önüne eğdi.

“Peki ya sadakat? Sadakat nerede kaldı. Bunca yıllık eşiniz sizi bu halde terk edip giderken konu komşunun akrabaların ne diyeceğini düşünmedi mi? Size biraz sadakatsizlik etmiş olmuyor mu?” diye üsteledim. Gülümseyerek dahiliyeci abimize baktı. Elini omzuma koyup;

-         Sadakat nerededir, bilir misin? Sadakat çıpası insanın içine atılıdır. Gerçekten sadıksan o kişiyi saplanmış bir çıpa gibi içine yerleştirirsin. Seninle birlikte yaşar, ona ihanet ettiğinde kendine de acı verirsin, hissedersin.

-         Yani konu komşunun ne dediğinin önemi yok mudur?

-          Siz zamaneler onun bunun sizin hakkınızda ne düşündüğünü merak etmekten kendini tanıyamıyorsunuz. Onun bunun ne diyeceğinden korkup eşine sadık kalacağını mı sanıyorsun? Sadakat çıpasını içine atmadıysan, dışarıda bir yerlere tutturduysan ortalık fırtınaya döndüğünde hiç bir şey seni tutamaz. Gün gelir sürüklenir durusun.

-          Peki ya siz?

Kederle başını önüne eğdi. Dahiliyeci arkadaşımız eliyle sırtını vurup teselli etmek istedi. Bizimki yine tabağındaki zeytin ile oynadı.

-          Merak ediyorsan söyleyeyim. Sadakatten taviz vermedik hiç. Ancak çekilmez, birlikte yaşanmaz biri olduğuma karar verip eşim beni kendi içinde yerleştirdiği yerden söküp attı.  Sadakatsizlik etmedi. Sadece bana kendinde verdiği yeri geri aldı. Başkalarının ne düşündüğünün de önemi yok. Zaten sadakat dediğin iki kişiyi ilgilendirir. 

-          Peki ne yapmayı düşünüyorsun?

Kafasını kaldırıp tabağındaki zeytini ağzına attı.

“Bilmiyorum. Ya kendimi mesleğime verip unutmaya çalışacağım ki pek başarabildiğim söylenemez veya bu mesleğin daha fazla çevremdekilere acı vermesine engel olup eşim ve çocuklarım ile yaşabilmek için emekliliğimi isteyeceğim” dedi.

Uzunca süren sessizlikten sonra dahiliyeci abimiz hesabı istedi. O akşam kısa sürmüş hepimiz daha fazla geç olmadan evlerimize gitme gereği duymuştuk. Yalnızlıkla boğuşan ve evine gitmek istemeyen cerrahımızı ise hastanedeki odasına bıraktık. O gece hepimize hayli uzun gelmişti.